Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayımlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım X, Bölüm 16 – “Hain Pusu”

Kısım X, Bölüm 16 – “Hain Pusu”

25 Mayıs 2026 86 Okunma 40 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Ek Düzenleme: Qua

Redaktör: akari

Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus, Yusuf Esat Ç, Salim, Elma Can

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “Subaru mu——”

???: “——Günah Başpiskoposu?”

Bu; katiyen akılalmaz, manasız bir şüpheden ibaretti.

Teyit etmek istercesine bir kez daha dile getirildiğinde bile, hâlâ hiçbir mantıklı yanı yoktu. O kadar anlamsızdı ki eğer amaçları onları gafil avlamaksa kesinlikle büyük bir başarı elde ettiklerini söyleyip kahkahalarla gülesi geliyordu insanın.

Ancak bu saçma sapan şüpheyi bir şakaymış gibi gülüp geçmek için karşılarında duran iri yarı gibi adamın—— Marcos denen kişinin yüz ifadesi fazlasıyla sertti.

En azından kampın Savunma Bakanı olan Garfiel için bu adamın karşısında gardını indirmek gibi bir seçenek kırıntısı dahi yoktu.

Garfiel: “————”

Kısık bir hırıltıyla burnundan soluyan Garfiel, Soylular Köşkü’ne çöken ağır gerilimi sessizce içine çekti. ——Hissettiği şey; bastırılmış savaşma arzusu, gönülleri bulandıran huzursuzluk ve güvensizlik, bir de bunların ardına gizlenmiş burnu sızlatan keskin korku duygusuydu.

Yakın zamanda, Vollachia İmparatorluğu’nda defalarca koklama fırsatı bulduğu bu havanın patlamaya ramak kalmış ateş büyüsüyle dolu deponun havası olduğunu Garfiel çok iyi biliyordu.

Yani——

Garfiel: “Bizimle kapışmak falan mı istiyo’nuz lan?”

Marcos: “——Bu, talebimizi reddettiğiniz anlamına mı geliyor?”

Garfiel: “Haa? Önce gelip yüzümüze tükürür gibi laflar et, sonra da kavgayı biz başlatmışız gibi masum ayaklarına yat, ne güzel dünya la’!”

???: “Dur. Saldırmak yok, Garfiel. Lütfen.”

Sinirle dişlerini gıcırdatan ve aralarındaki boy farkına rağmen Marcos’a aşağıdan ölümcül bakışlar atan Garfiel’ı Emilia’nın arkadan gelen bu sözleri dizginledi.

İşin içine bir de “lütfen” kelimesi girince Garfiel’ın yelkenleri suya indirmekten başka çaresi kalmamıştı. Onun bu geri adımına “Teşekkür ederim” diye karşılık verdikten sonra, Emilia başını kararlılıkla kaldırdı.

Emilia: “Bizimkinin adına özür dilerim. Çoook şaşırdığım için dilim tutuldu da, benim yerime sinirlenmiş gibi oldu.”

Marcos: “Pekâlâ. Emilia-sama siz de onun gibi kızgın mısınız?”

Emilia: “Şey… evet, kızgınım. ‘Neden böyle tuhaf şeyler söylüyor?’ diye şaşkınlığımı attıktan hemen sonra içimde çoook büyük bir huzursuzluk hissettim. Hatta patlayacak gibiyim. Ama——”

Emilia orada sözünü kesti ve elini göğsüne koydu. Orada asılı duran yeşil Büyü Taşıyla parmaklarıyla oynayarak onun o sert dokusu sayesinde düşüncelerini toparlamaya çalıştı.

Emilia: “Burada kızıp hıncımı alsam da Subaru’nun durumu düzelmeyecek ki. Sırf kızmak için kızmış gibi olurum. Ve bunun doğru olduğunu da düşünmüyorum.”

Marcos: “… Gözlerimin içine bakarak epey açık ve net konuşuyorsunuz.”

Emilia: “…Marcos-san’la en son konuşmamız dışında, pek de sohbet etme fırsatımız olmamıştı. Artık ben böyleyim, eskisinden birazcık daha güçlüyüm. O da Subaru sayesinde.”

Marcos: “————”

Duygularına kapılmadan ve altta kalmaya da niyetli olmadan bu şekilde cevap veren Emilia’ya, Marcos derin düşüncelere dalmış bir ifadeyle gözlerini kısarak bakıyordu.

Öte yandan Garfiel da Emilia’nın söylediklerini dinlerken başına sıçrayan kanın yavaş yavaş çekildiğini hissediyordu. Buna rağmen vücudundaki gerginlik dağılmamıştı ve dağıtmaya da niyeti yoktu.

???: “Zaten şu şüphe dediğiniz şey tamamen absürt bir itham gibi görünüyor. Natsuki-san’ın Cadı Tarikatı’yla bir bağlantısı varmış? Hem de Günah Başpiskoposu seviyesinde, ha? Bundan iyi fıkra olur.”

???: “Aynen öyle! Üstelik Subaru-sama bugüne kadar Cadı Tarikatı’nın neden olduğu sayısız sorunu çözdü. Hatta Günah Başpiskoposlarını dahi alt edip hem beni hem de köydeki tüm herkesi kurtardı… Lütfen böyle tuhaf tuhaf konuşmayın!”

Otto ve Petra’dan gelen bu destek atışlarının üzerine Garfiel da “Aynen öyle, haklılar” diyerek başıyla onayladı.

Tembellik, Açgözlülük ve hatta Oburluk Günah Başpiskoposları bile Subaru’nun önderlik ettiği savaşlarda öldürülmüş veya yakalanmış, Cadı Tarikatı’na devasa darbeler indirilmişti. Buna ek olarak üç büyük cadı canavarı olan Beyaz Balina ve Büyük Tavşan’ın yok edilmesinde de Subaru’nun çok büyük katkısı vardı.

Tüm bunlardan sonra Subaru’nun Cadı Tarikatı’ndan olduğunu iddia etmek akıllara ziyan bir aptallıktan başka bir şey değildi.

Garfiel: “Birbirimizi birbirimize kırdırmak adına böyle şeyler demeye falan kalkmayın ha. Otto Abi’yle kavga edecek olsam bile onu kıyasıya pataklamam ulan. Gerçi en başından öyle bir kavga falan da çıkmaz ya, neyse.”

???: “Garf’la Otto-san’ın örneği ne kadar uygun tartışılır ama ben de bu şüphelerin çok mantıksız olduğunu düşünüyorum… O kişinin böylesine kötü niyetler barındırabilecek bir insan olduğuna ihtimal vermiyorum.”

???: “De~ğil mi ya?.. Onii-san her ne kadar başına iş almayı seviyor gibi görün~se de bunu yapmasının en büyük nedeni pervasız olması ben~cee.

Rem’in araya sokuşturduğu ufak bir iğnelemeye rağmen ardından konuşan Meili de dahil olmak üzere, kampın fikri Garfiel’ınkiyle örtüşüyordu. Bu, Emilia’nın etrafında kenetlenen herkesin ortak yargısıydı.

Bunu üzerine Marcos, o kaya gibi sert yüz ifadesini zerre kadar bozmadan…

Marcos: “Kampınızdaki kişilerin Şövalye Natsuki Subaru’ya duyduğu sonsuz güveni anlıyorum. Ancak tüm bunlara rağmen, Emilia-sama’nın Saray’a gelme talebini yineliyorum.”

Emilia: “Az önce anlattıklarımı Saray’dakilere de mi anlatmam gerekiyor?”

Marcos: “Buna ek olarak soracağımız sorulara dürüstçe cevap vermenizi rica edeceğiz. Haddim olmayarak belirtmeliyim ki şüphelerin giderilmesi için bize azami düzeyde iş birliği göstermeniz, onu temize çıkarmanın en iyi yoludur.”

Emilia: “————”

Rem: “——Affedersiniz, bir şey sorabilir miyim?”

Emilia, ilk talebini aynı şekilde yineleyen Marcos karşısında ametist renkli gözlerini düşünceli bir şekilde yere indirirken araya giren kişi Rem olmuştu.

O da tıpkı Garfiel gibi, etraflarındaki krallık askerlerine sert ve temkinli bakışlar atarak sorusunu yöneltti.

Şunu soruyordu——

Rem: “Asıl kilit noktası olan o kişinin de… Natsuki Subaru’nun da bizimle gelmesi gerekmiyor mu?”

——O an, bu soruyla birlikte krallık askerlerinin havası aniden değişiverdi.

Askerler: “————”

Etraflarından onlara yöneltilen hisler bir anda keskinleştiğinde Garfiel’ın tüyleri diken diken oldu.

Kılıçlar henüz fiziksel olarak kınından çekilmemiş olsa da her birinin ucu, sanki kendilerine doğrultulmuş gibi delici bakışlarla Soylular Köşkü’nün kabul salonunu hâkimiyeti altına aldı. Zar zor durgun duran su yüzeyinin şiddetle çiğnenmesiyle beraber bir türlü dinmek bilmeyen dalgalar da duygusal bir fırtınayla vuku buluyordu.

Bir köpük patlasa veya tek bir damla sıçrasa her şeyin infilak edebileceği, pamuk ipliğine bağlı bir andı——

Marcos: “——Sakin olun.”

Onca insanın dalgalanan o öfkesini tek bir kelime—— yoo, o kelimeye eşlik eden kılıç ustalığının devasa aurası tek bir darbede tüm bu niyetleri silip süpürdü ve dalgaları zorla bastırdı.

Garfiel: “——Hık.”

Garfiel, aniden dağ gibi devasa bir avuç içi tarafından tokatlanmış gibi bir yanılsamaya kapıldı. O bir anlık hisle tüm vücudundaki gözeneklerin açıldığını hissetti ve istemsizce canavar formuna dönüşmeye başlayan bedenini mantığıyla zorlukla dizginledi.

Az önce krallık askerlerinden yayılan havayla kıyaslanamayacak kadar muazzam bir kılıç aurasıydı, bu auranın sahibinin barındırdığı o olağanüstü güç karşısında Garfiel’ın içgüdüleri alarm veriyordu.

Marcos: “Askerlerimin bu büyük kabalığından dolayı kusura bakmayın. ——Ve Savunma Bakanı olan size de yaptığım kabalıktan ötürü ayrıca özürlerimi sunarım.”

Garfiel: “——Haa? Sadece muhteşem benli’me mi?”

Marcos: “Sadece askerlerimi hedeflemeyi planlamıştım ama görünüşe göre sizi de vurmuşum. Belli ki kendinizi oldukça iyi bilemişsiniz.”

Marcos gözleriyle onu selamlarken Garfiel kendi dışındaki kamp üyelerinin az önceki aurasını hiç hissetmemiş gibi şaşkınlıkla kaşlarını çattıklarını fark etti.

Anlaşılan Marcos’un da dediği gibi, bunu gerçekten hisseden Garfiel olsa da asıl hedeflenen krallık askerleriydi. ——Garfiel bir kez daha gerçeği idrak etti.

Marcos Gildark——Kılıç Azizi Reinhard van Astrea’nın o akılalmaz standartlarının gölgesinde kalmış olsa da Lugunica Kraliyet Şövalyeleri’nin zirvesindeki bu adamın gücü kesinlikle laftan ibaret değildi.

Emilia: “…Az önceki o tepkiniz bana çooook garip geldi. Rem’in sorusuna cevap verebilir misiniz? Subaru ve Beatrice ne durumdalar?”

Hem dehşeti hem de temkini zümrüt yeşili gözlerinde barındıran Garfiel’ı bir kenara bırakıp, düşünceli bir şekilde gözlerini kısarak bu soruyu yönelten Emilia’ya; karşısında yüzündeki o gölgeli ifade daha da koyulaşan Marcos yanıt verdi…

Marcos: “… Emilia-sama, Şövalye Natsuki Subaru’nun nerede olduğu hakkında bilginiz var mı?”

Emilia: “Bugün Miklotov-san’la görüşmesi olduğunu söyleyerek dışarı çıkmıştı. Tek başına… yani Beatrice de yanında, ikisi beraber gittiler. Önceden sözleştikleri bi’ görüşme olduğunu söylemişler——”

Marcos: “——Miklotov McMahon Bey, vefat etti.”

Emilia: “Ne.”

Emilia’nın sözlerini kesercesine araya sokuşturulan bu rapor, bu laf bölme kabalığını kınayamayacak kadar devasa bir etki yaratarak kabul salonunun havasına keskin bir darbe vurdu.

Miklotov McMahon adını elbette Garfiel da biliyordu.

Sadece Subaru ve yanındakilerin onunla görüşmeye gitmesinden dolayı değil, Kraliyet Seçimi’nde oldukça mühim bir isim olduğu içindi. Bilgeler Konseyi’nin temel direklerinden biri olan bu adamın ölüm haberini alıp da şok olmamak elde değildi.

Ancak asıl büyük şok bu sözlerin hemen ardından gelecekti.

Marcos, şaşkınlıkları henüz dinmemiş olan Garfielgillerin üzerine daha da yüklenmeye devam etti.

Şöyle dedi——

Marcos: “Şu anda Krallık, Şövalye Natsuki Subaru ve aynı zamanda Kraliyet Adayı olan Düşes Crusch Karsten’in komplo kurarak McMahon Bey’in ölümüne karıştıkları gerekçesiyle peşlerine düşmüş durumdadır.”

Emilia: “Bir dakika! Ne demek oluyor ki bu? Subaru ve Crusch-san mı? Miklotov-san’ın ölümüne mi karışmışlar…”

Marcos: “Olay yerinden çıkarılan McMahon Bey’in cesedindeki kılıç yaralarının Karsten Dükalığı’nın armasını taşıyan bir Şövalye kılıcıyla bire bir uyuştuğu tespit edilmiştir. Ayrıca McMahon Bey’in bizzat Düşes Karsten’in elinden öldüğü ve onun kaçışına Şövalye Natsuki Subaru’nun yardım ettiğine dair raporlar da mevcuttur.”

Garfiel: “Ne diyo’n lan sen… Hık.”

Böylesine düzenli bir şekilde sıralanan bu bilgi bombardımanının şiddeti karşısında Garfiel anlık bir baş dönmesi yaşadı.

Sadece Miklotov gibi kilit bir şahsiyetin öldürülmüş olması değil, bunu yapanın Crusch olduğu ve Subaru’nun ona yardım ettiği iddiası—— akıl almayacak kadar saçma sapan bir iftiradan başka bir şey değildi.

Garfiel: “O Düşes-san… Hık.”

Subaru’ya atılan o saçma sapan iddiaları bir kenara bıraksa bile, Crusch’ın böyle vahşi bir cinayete karıştığından şüphelenilmesine bile Garfiel inanamıyordu.

Garfiel’ın Crusch’la olan ortak noktası, Su Geçidi Şehri’nde geçirdikleri sadece bir buçuk günden ibaretti. Ancak o savaşta omuz omuza vermiş, şehri kurtarmak için birlikte Cadı Tarikatı’na karşı savaşmış yoldaşlardı.

O kadının bir başkası için kılıç sallayabilecek o ender insanlardan biri olduğunu biliyordu ve bu uğurda ödediği bedelleri düzeltmek için içten içe hep bir şeyler yapmak istemişti.

Garfiel kendi gözleriyle görmemiş olsa da İlahi Ejderha Kilisesi’nin Kutsal Ayini sayesinde Crusch’ın bedeninin iyileştiğini duyduğunda, Kraliyet Seçimi etrafında dönen o tüm siyasi meseleleri bir kenara bırakıp onun adına gerçekten mutlu olmuş ve rahatlamıştı.

——O Crusch kalkıp vahşi bir cinayet işleyecek ve Subaru da ona yardım edecek öyle mi, ne saçmalık ama…

Otto: “——Bir şeyi netleştirmeme izin verin. Peşlerine düştüğünüzü söylemeniz, Natsuki-san ve Crusch-sama’nın şu anda hâlâ firari olduğu anlamına mı geliyor?”

Duygularını tamamen bastıran bir ses tonuyla, aniden mevcut durumu doğru bir şekilde analiz etmeye yönelik bir soru havada uçuştu. Bu soruyu yönelten kişi, hiç şüphesiz kampın aklı ve mantığı olan Otto’ydu.

Sükûnetini korumaya çalışan Emilia’nın o ametist rengi gözleri hemen Otto’ya çevrildi.

Emilia: “Otto-kun…”

Otto: “Bu oldukça mühim bir konu. Şövalyelerin Komutanı’nın bizzat buraya kadar zahmet etmesinin nedeni de Emilia-sama’ya duyulan saygıdan ziyade bir tür önlem almaktır büyük ihtimalle.”

Rem: “Önlem mi… yani Emilia-san ve bizlerin olay çıkaracağını falan mı düşünüyorlar?”

Otto: “Bunun da payı vardır elbet ancak en büyük endişe kaynağı onların bizimle buluşmasıdır. Natsuki-san ve yanındakilerin bizimle bir araya gelip saklanmalarını önlemek için alınmış bir tertibat bu. Haksız mıyım?”

Marcos: “——Askerî tertibatın ardındaki niyetleri açıklamak askerî sırlara gireceğinden dolayı bu sorunuza yanıt veremem.”

(Ç.N: Askerî tertibat dediğimiz şey askerî birliklerin stratejik olarak konumlandırılması demektir. Onları köşeye sıkıştırmak ve diğer gruptan izole etmek adına ordunun kurduğu stratejik kuşatma ve yakalama düzenidir.)

Otto: “Anlıyorum. Bunu inkâr etmemeniz bile kâfi.”

Marcos’un bu yanıtına başını sallayan Otto’ya bakan Garfiel, içinde fokurdayan öfke ve kafa karışıklığını ezip yoğurarak zararsız bir şeye dönüştürmeye çalışırken Otto’nun ne kadar güvenilir olduğunu bir kez daha derinden hissetti.

Böyle zamanlarda Otto’nun yanlarında olmasına gerçekten de şükrediyordu.

Çünkü ne kadar çok niyetin birbirine karıştığı karmaşık bir satranç tahtası olursa olsun, Otto’nun her şeyi harika bir şekilde toparlayıp gerekli bilgiyi onlara sunacağına inancı tamdı; bu sayede Garfiel tamamen kalkan olmaya odaklanabiliyordu.

Burada da Garfiel, gereksiz duyguların aklını çelmesine izin vermeden bu inancına sadık kalmaya karar verdi.

Rem: “McMahon Bey’in vefat etmesiyle o adamın Cadı Tarikatı’nın bir üyesi olduğuna dair olan şüpheler… Aralarında bir bağlantı varmış gibi görünse de aslında pek yokmuş gibi duruyor. Buna rağmen Emilia-san’ın ifadesini almak istemeniz biraz abartı kaçmıyor mu?”

Marcos: “Şüpheleri ortadan kaldırmanın en iyi yolunun Kraliyet Sarayı’nda sorularımızı yanıtlamak olduğunu zaten belirtmiştim. Şayet bu reddedilirse Emilia-sama ve kampının, Şövalye Natsuki Subaru hakkındaki şüphelerin hesap verme sorumluluğundan kaçtığı sonucunu çıkarmak zorunda kalacağız.”

Petra: “Ama bu, Emilia-neesama’nın kendi iradesini hiçe sayan bir dayatma değil mi!”

Marcos: “Bu bir dayatma değil. Fakat eğer ki davetimize icabet etmezseniz şüpheler şüphe olarak kalacak ve Krallık da Şövalye Natsuki Subaru’ya karşı nasıl bir tutum sergileyeceğine karar verecektir, o kadar.”

Herkes: “————”

O kalın ve duygusuz sesiyle Marcos, tavrından ödün vermeden talebini sürdürüyordu.

İtseler de çekseler de tıpkı bir dağ gibi sarsılmaz bir duruş sergileyen bu adamı yerinden oynatmak imkânsızdı.

Bu gergin ve sabırsız havanın hem bu tarafa hem de karşı tarafa tamamen yayılmak üzere olduğu o an——

Emilia: “——Anladım. Saray’a geleceğim. Orada size Subaru’yu anlatmama izin verin.”

Marcos: “Akıllıca bir karar.”

Petra: “…Öyleyse ben hemen hazırlıkları yapayım.”

Durumun daha fazla çıkmaza girmesini ve işlerin çığırından çıkmasını istemeyen, bu yüzden de talebi kabul etmeye karar veren Emilia’ya Marcos başıyla onay verdi. Gözlerinde bu tavra duyduğu nefreti saklayamayan Petra, hemen Saray’a gitme hazırlıklarına başlamak için hareketlendi.

Ancak Otto “Dur” diyerek Petra’yı durdurdu. Gözlerini kısmış olan Otto, şaşkınlıkla gözleri fal taşı gibi açılan Petra’ya başını salladıktan sonra sordu,

Otto: “Saray’a eşlik edecek kişileri çok dikkatli seçmemiz gerekecek… haksız mıyım?”

Marcos: “Çok zekisiniz. Lafı uzatmamanız güzel.”

Emilia: “…Bu ne anlama geliyor ki?”

Otto ve Marcos’un kesişen bakışları üzerine Emilia o biçimli kaşlarını çattı. Emilia’nın bu sorusu karşısında Marcos, uzun boyunu daha da dikleştirerek duruşunu bozmadan yanıtladı…

Marcos: “Emilia-sama Saray’a doğru gelirken kamptaki herkesin ona eşlik etmesine müsaade edemeyiz. Şu an Şövalye Natsuki Subaru’nun etrafında dönen şüpheler, Emilia-sama’nın tüm kampına da sıçrayabilecek niteliktedir. İfadelerin tarafsızlığını korumak adına, yanınızda sadece gündelik ihtiyaçlarınızla ilgilenecek tek bir refakatçiye izin verebiliriz.”

Emilia: “Refakatçi olarak sadece tek bir kişi mi?!.”

Marcos: “Sizi zahmete sokacağız ancak bu konuda iş birliğinizi rica ediyorum.”

Karşı tarafın şaşıracağını önceden tahmin etmiş olsa gerek, Marcos’un tavrında en ufak bir sarsılma yoktu.

Garfiel, Otto’yu süzdü ve abisi saydığı bu adamın hafifçe çatılmış kaşlarından onun da böyle bir cevabı beklediğini fark etti. Ama sorun şuydu: Bunu bekliyor olsalar bile, bunun kamp için ağır bir darbe olduğu değişmiyordu.

Garfiel: “En azından, bari muhteşem benli’m gelse…”

Marcos: “Bunu tavsiye etmem. Savunma Bakanı olmanızdan dolayı korumalık yapmak istemenizi anlıyorum fakat siz fazlasıyla acil müdahale gücüne sahip birisiniz. Şüphelerin merkezinde yer alan Emilia-sama’nın böyle bir güçle birlikte Saray’a gelmesi, savunma değil gövde gösterisi yapmak anlamına gelir.”

Garfiel: “Bu nasıl bi’ iftira lan…”

Marcos: “Bunu böyle algılayacak kişiler var, demek istiyorum.”

Peş peşe sıraladığı sözlerle karşı taraf kendi niyetlerini zorla bastırıp ezmeye çalışıyordu. Bir şekilde bundan sıyrılmak istiyordu ancak Otto bile araya girip laf söylemiyorsa bu, adamın savunduğu argümanların oldukça mantıklı olduğu anlamına geliyordu.

Ancak——

Garfiel: “İş refakatçiye kalacaksa…”

Kampın şu anki durumuna bakıldığında önlerinde sadece iki seçenek kalıyordu: Petra veya Rem. Frederica burada olsaydı işi ablasına bırakmak en iyisi olurdu ancak asla gerçekleşmeyecek olan bir şeye bel bağlayamazdı.

Anıları hâlâ olmayan Rem’e Emilia’yı emanet etmek de zordu, iş bitirici ve zeki biri olsa da böylesine büyük bir olayı Petra’nın sırtına yüklemek de endişe vericiydi.

Acaba en doğrusu ne olurdu—— diye düşünürken…

???: “——O zaman karar verilmiştir. Emilia-sama’yla Ram gidecek.”

Garfiel: “——Hık, Ram?!”

Bu sözleri söylerken kabul salonunun girişinde beliren Ram’ı görünce Garfiel’ın gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu.

O alışkın oldukları hizmetçi üniformasını giymiş ve her zamanki o irade dolu yüz ifadesiyle sahneye çıkan Ram’ı görünce sadece Garfiel değil, Emiliagiller de şaşkınlıklarını gizleyemedi.

Ne de olsa Ram, Pleiades Gözcü Kulesi’ne yapılan yolculukta başlayan ağır yorgunluğu nedeniyle neredeyse yatalak bi’ hâlde istirahat ediyor olmalıydı. Hatta bugün planlanan Pristella yolculuğuna da katılmayacak, başkentte kalıp Garfielgillerin dönmesini bekleyecekti.

Ama şimdi o kız ayağa kalkmış ve inanılmaz şekilde dimdik bir duruşla Emilia’nın yanına geçmişti. Ardından, şaşkınlıktan dili tutulmuş olan ekibin karşısında eteğinin iki yanından tutarak saygıyla eğildi.

Ram: “Geciktiğim için üzgünüm. Görev bilinciyle yatağımın yumuşaklığını test etmekle meşgul olduğum için misafirlerin gelişini fark etmekte biraz geciktim.”

Emilia: “…Artık yatağının hissi tamamen iyi mi?”

Ram: “Öyle denebilir. Geçer not aldı diyebiliriz.”

Omuzlarını hafifçe silkerek bu şekilde cevap veren Ram’ın yüzünde zerre kadar yorgunluk izi yoktu. Ancak bu sadece onun çektiği acıları ve yorgunluğu gizlemekteki ustalığından kaynaklanıyordu, tam anlamıyla iyileşmediği gün gibi ortadaydı.

Az önce Emilia’yla arasındaki diyalog da aslında Ram’ın kendi sağlık durumunu yatağın durumuna benzetmesinden ibaretti, bu yüzden endişelerin devam ettiği su götürmez bir gerçekti.

Fakat——

Rem: “Nee-sama…”

Ram: “Rem, o arkadaki döküntü grubu sana emanet ediyorum. O şirin ve becerikli kardeşlerin, Ram’la Rem’in gücü olmadan bu gruptaki kimse ayakta kalamaz sonuçta. Bir tek Petra biraz olsun işe yarıyor.”

Rem: “——Pekâlâ, anlaşıldı.”

Bu rolü üstlenmeyi çok doğal bir şekilde kararlaştıran Ram’ın bu sözleri üzerine ablasına duyduğu endişe ve korkuyu bir şekilde içine atan Rem, açık mavi gözlerinin dolmasına zar zor mani olarak başıyla onayladı.

Bu diyaloğun kenarında Garfiel dönüp Otto’ya baktı. Bu, bir bakıma Ram’ın tamamen kendi başına aldığı bir karardı ancak Otto’nun buna yargısı ne olacaktı——

Otto: “Evet, haklısınız. Ram-san’ın bu iş için en uygun kişi olduğunu düşünüyorum. Emilia-sama’yı size emanet edebilir miyiz?”

Ram: “Söylemene bile gerek yok. Asıl sen kendine çekidüzen ver, Otto. Garf, sen de bari kullanışlı bir eşya olmayı becer.”

Garfiel: “…Söylemene gerek bile yok la’.”

Emilia, Rem ve hatta Otto bile Ram’ın kararını saygıyla karşılıyor; onun bu sözlerine kararlılıkla yanıt veriyorlardı ancak Garfiel’ın sesine bariz bir zayıflık karışmıştı.

Garfiel bundan çok utandı fakat Ram pespembe gözlerini hafifçe yumuşatarak…

Ram: “Tam anlamıyla bir aptal.”

Diyerek Garfiel’ın o zayıflığını tatlı bir sertlikle elinin tersiyle itiverdi.

Emilia: “——Görüşürüz millet, biz gidiyoruz. Subaru’nun üzerindeki bu yanlış anlaşılmayı tamamen çözüp, herkesin anlamasını sağlayacak şekilde konuşup geleceğim.”

Böylece Ram’ın refakatçi olarak gitmesi kampın oy birliğiyle kabul edilince Saray’a çıkma kararını kesinleştiren Emilia bu sözlerle bunu ilan etti ve Garfiel dahil herkesin yüzüne tek tek baktı.

Açıkçası bu durum kelimenin tam anlamıyla emsali görülmemiş bir saçmalıktı.

Böyle gergin bir atmosferdeyken sadece tek taraflı olarak boyun eğmek hiç de iyiye işaret değildi. Bu yumruk yumruğa bir kavga olsaydı rakibin istediği her şeyi kafasına göre yapmasına izin vermeleri sonucunda çok geçmeden kaybederlerdi.

Kaybetmemek için rakibin yapmak istediği hamleyi önceden sezip onu durdurmalı, tam tersine kendi yapmak istediği hamleyle misilleme yapmalıydı.

Emilia: “Her zaman böyle söylüyorum ama lütfen, gücünüzü bana tekrardan ödünç verin. Sizden ricam budur.”

Emilia bunları söyledikten sonra derin bir şekilde eğilerek kamptaki yoldaşlarından ricada bulundu.

Kampın zirvesinde yer alan kişiydi, Kraliyet Adayıydı ve fazlasıyla saygın bir ünvana sahipti; tüm bunlara rağmen en ufak bir tereddüt dahi etmeden başını eğip başkalarından yardım dileyebiliyordu.

İşte bu gibi yanları Garfiel’ın—— yoo, kamptaki tüm yoldaşların Emilia ve Subaru için güçlerinin son damlasına kadar savaşmak istemelerinin asıl sebebiydi.

Bu yüzden——

Garfiel: “Ooo! Elbette! Hiç endişen olmasın, Emilia-sama!”

Garfiel, en azından birazdan Saray’a doğru yola çıkacak olan Emilia ve Ram’ın içindeki endişeleri darmadağın edebilmek umuduyla, özellikle gür ve hırslı bir sesle bağırarak yumruğunu havaya kaldırdı.

△▼△▼△▼△

――Böylece herkes, Emilia’nın yanına sadece Ram’ı refakatçi olarak alıp Marcos ve adamları tarafından Kraliyet Sarayı’na götürülüşünü arkalarından izleyerek uğurlamıştı.

Otto: “Herkes, sadece en temel ihtiyaçlarını alarak eşyalarını toplasın. ——Beş dakika içinde çıkıyoruz.”

Diyerek Soylular Köşkü’nde kalan ekibe doğru ilk kelimeleri söyleyen Otto oldu.

Kamp üyeleriyle baş başa konuşmak istediklerini söyleyip konağın nöbeti için bırakılan askerleri savuşturduktan hemen sonra, kabul salonunda sadece kendileri kaldığı anda edilen bu sözler karşısında Garfiel’ın gözleri istemsizce fal taşı gibi açıldı.

Garfiel: “Beş dakika mı… Emilia-sama’yı falan beklemi’cek miyiz la’?”

Otto: “Evet. Durum bir anlık bile gecikmeye müsaade etmiyor. Hem Natsuki-san’a atılan o şüpheler olsun hem de Emilia-sama’yı Saray’a gitmeye zorlayan o sert tutumları olsun… hedefleri apaçık ortada.”

Petra: “——Yani hedefleri, onu Kraliyet Seçimi’nden diskalifiye etmek değil mi?”

Otto: “Neredeyse kesinlikle öyle.”

Hem Garfiel’ın sorusuna hem de Petra’nın sözlerine karşılık veren Otto, o her zamanki yumuşak yüz ifadesini keskin bir zekayla bürüyerek “Beni iyi dinleyin” dercesine parmağını havaya kaldırdı ve…

Otto: “Zamanlama birbirine fazla mükemmel oturuyor. McMahon Bey’in onu çağırdığı gün, Natsuki-san’ın suikast olayına sürüklenmesi… üstelik cinayeti işleyen kişinin Kraliyet Adayı Crusch-sama olması, tüm bunların arkasında devasa bir gücün işlediğini gösteriyor.”

Rem: “Emilia-san’ı ve diğer adayı aynı anda satranç tahtasından silmek… o kişi de tam olarak bunun için kullanıldı demek oluyor.”

Otto: “Elimizdeki mevcut bilgilere dayanarak böyle düşünmekten başka çaremiz yok. Crusch-sama meselesine gelirsek İlahi Ejderha Kilisesi’nden yardım aldığı o andan itibaren, Kraliyet Seçimi’ne devam etmesi zaten oldukça zor olmalıydı ama…”

???: “He~y, muhabbetinizin bitmek bilmediğinin farkındayım a~maa, pek de fazla vaktimiz yok san~kii. O Kaya-san geri dönerse işimiz yaş değil m~ii?”

Araya girip uzamaya başlayan bu sohbete dur diyen kişi Meili olmuştu.

Bir yandan kendi örgülü saçıyla oynarken diğer yandan başının üstündeki Küçük Kızıl Akrep’in kıskaçlarını şıkırdatarak kurduğu bu cümlede—— Kaya-san derken muhtemelen Marcos’u kastediyordu.

Hakikaten de şu an Marcos, Emilia’ya eşlik ederek Kraliyet Sarayı’na doğru yola koyulmuştu ve burada değildi. Şu anki durumda Soylular Köşkü, bekleme emri almış Kraliyet Askerleri tarafından kuşatılmış hâldeydi ve teknik olarak geride kalan Garfielgiller de uslu uslu ev hapsine mahkûm edilmiş bir konumdaydı ama——

Otto: “Uslu uslu dediklerine boyun eğersek yapacak hiçbir hamlemiz kalmaz. Marcos-san gelmeden önce harekete geçiyoruz.”

Rem: “…O kişiyi aramaya gideceğiz, değil mi.”

Otto: “Natsuki-san ve Crusch-sama’yı. O ikisine ne oldu, McMahon Bey’in malikânesinde ne gördüler, bunları öğrenmeden ilerleme kat edemeyiz.”

Rem: “Acaba bir sorun çıkar mı?.. O kişiye güvenerek hareket edersek.”

Otto: “Natsuki-san bi’ işe yaramasa bile, yanında Beatrice-chan var. Ona yapışık gezen ufaklık, o adama kıyasla çok daha güvenilir sonuçta.”

Hafif bir gülümseme beliren Otto, içini rahatlatmak istercesine Rem’e gülümsedi. Buna karşılık kaşlarını aşağı düşüren Rem, tamamen içten içe bi’ rahatlama hissetmese de onun bu ince düşüncesini kabul etti.

Endişeleri hep birlikte paramparça ettikleri bu atmosferde Garfiel iki eliyle kendi yanaklarına sertçe vurdu ve…

Garfiel: “Anlaşıldı! Muhteşem benli’m de kendini buna adıyo’ lan! Otto Abim, biz buradan tüysek bile Emilia-sama ve Ram’a…”

Otto: “Bir tehlike dokunacağını sanmıyorum. Bir sürü bürokratik prosedürü atlayıp Kraliyet Adayı Emilia-sama’ya doğrudan zarar vermelerine izin verilemez. Oradaki kurallara sadık kalacaklardır. Zaten Saray’a gitmeye zorladıkları an, karşı tarafın tek bir hedefi kalmıştı o da: Emilia-sama’yı gözaltında tutmak.”

Garfiel: “Çıh, anladım la’! O zaman, muhteşem benli’m şu nöbetçilerin hepsini bir güzel benzetir, o boşlukta da——”

Otto: “——Yapamazsın.”

Garfiel: “Haa?”

Parmak eklemlerini kütleterek savaşma arzusunu yükselten Garfiel’ın karşısında Otto başını iki yana salladı.

Bu hevesi kırılan ve gözleri fal taşı gibi açılan Garfiel’a Otto son derece ciddi bir yüz ifadesiyle bakarak…

Otto: “Dışarıdaki nöbetçi askerler sadece aldıkları emri yerine getiriyorlar, onlar bizim düşmanımız değil. Onları yaralamaktan kaçınmalıyız. İdeal olanı kılıçlarını dahi çekmelerine izin vermemektir. Bizim yapmamız gereken şey, masumiyetimizi kanıtlamak için kaçmak, bir savaş başlatmak değil.”

Rem: “Biz kayıplara yol açarsak Emilia-sama’nın ve Nee-sama’nın… ayrıca o kişinin de durumu daha da kötüleşir.”

Otto: “Aynen öyle.”

Şapkasını düzelterek başıyla onaylayan Otto karşısında Garfiel arka dişlerini gıcırdattı.

Anlıyordu. Ne demek istediğini anlıyordu. Mantığını anlıyordu anlamasına ama oradan sonrasını, işin nereye varacağını Garfiel kestiremiyordu. Elbette Marcos geri dönerse Soylular Köşkü’nden sağ salim kaçabilmelerinin hiçbir garantisi kalmayacaktı.

Fakat en azından şu an, kaba kuvvet kullanarak kaçmayı başarabilirlerdi. Ama bu seçenek de ellerinden alınırsa geriye ne yapabilecekleri kalıyordu ki——

Otto: “Nöbetçilerin hangi konumlarda az olduğunu, böcekler ve kuşlardan öğrenebilirim. Onlardan yardım isteyip askerlerin dikkatini dağıtmalarını da sağlayabiliriz. Yine de bu kesin bir çözüm değil ama…”

Petra: “——O zaman, benim bi’ fikrim var.”

Rem: “Gerçekten mi Petra-san?..”

İlahi Koruması’nı kullanarak her zamanki yöntemini öneren Otto’nun sözleri üzerine aniden elini havaya kaldıran Petra’ya, Rem gözlerini irileştirerek bir soru yöneltti.

Bunun üzerine Petra “Evet!” diyerek o iki küçük yumruğunu sımsıkı sıktı ve…

Petra: “Ben şu an inanılmaz derecede kızgınım. Subaru’dan şüphelenilmesine de Emilia-neesama’nın hedef tahtasına oturtulmasına da Ram-neesama’nın kendini zorlamasına da… bu yüzden kesinlikle onların dediklerini yapmayacağım!”

Garfiel: “Bu baya’ korkutucu ama bi’ o kadar da güven verici la’… ee, ne yapaca’n peki?”

Petra: “Tabii ki çok gizli bir operasyonum var. Otto-san’ın özel yeteneği!”

Otto: “Benim… özel yeteneğim mi?..”

Adı böylesine net bir şekilde söylenmesine rağmen Otto, hiçbir şey anlamamış bir yüz ifadesiyle başını yana eğdi. Öte yandan, heyecandan yanakları al al olmuş Petra; bu operasyon konusunda kendisine fazlasıyla güveniyordu.

Meili: “Petra-chan, ne yapmayı planlıyor~suun?”

Petra: “Hem Meili-chan’ın hem de Garf-san’ın bildiği bir şey bu. Şöyle ki——”

Diyerek eliyle onlara yaklaşmalarını işaret eden Petra’ya hepsi başlarını uzattı ve ardından kız, bu çok gizli operasyonun içeriğini göğsünü gere gere anlattı.

O plan da şuydu——

△▼△▼△▼△

???: “Yangın vaaar!——”

Böyle köşeye sıkışmış bir krallık askerinin çığlığı koptuğunda Soylular Köşkü’nde panik alevler gibi yayılmaya başladı.

Gördükleri şey, mutfaktan inanılmaz bir şiddetle ve yoğun bir şekilde taşan dumanlardı. Hem ısı hem de yanık kokusu yayan bu devasa duman bulutu karşısında cesur askerlerin birçoğu derhâl duruma müdahale etmek için harekete geçti.

Ateşin kaynağını bulmak için mutfağa daldılar ve etrafı saran dumanın sebebini bir an önce tespit etmeye çalıştılar. Duruma göre ateşi söndürüp hem alevleri hem de paniği derhâl bastırmayı hedefliyorlardı.

Ancak——

???: “Ateşin kaynağı zeminin altı, dumanın sebebiyse tıkalı baca… söndürmesi hiç de kolay olmayacak.”

Bu sözleri sarf ederek “yangın alarmı” operasyonunu öneren ve detaylı planlamasını da yapan Petra, tam da hesapladığı gibi patlak veren paniğin seslerini dinlerken gülümsemesini daha da derinleştirdi.

Normal şartlarda oldukça şirin sayılabilecek bir gülümsemeydi bu ama bunu yakından gören Garfiel nedense iliklerine kadar donduğunu hissetmekten kendini alamamıştı.

Her neyse——

???: “Binaları yakıp durmamın özel bi’ yetenek olarak görülmesini hiç de mantıklı bulmuyorum ama!”

Otto’nun bu serzenişine rağmen “yangın alarmı” operasyonu muhteşem bir başarıya ulaşmıştı.

Soylular Köşkü gibi böylesine önemli bir yapıyı ve orada ev hapsinde tutulan şahısları tehlikeye atamayacaklarını düşünen krallık askerleri, tamamen dumanla başa çıkmaya odaklanarak Garfielgillerin hareketlerini gözden kaçırdılar.

O esnada——

Garfiel: “Kusura bakma ama birazcık kestiriver la’!”

Rem: “Üzgünüm. Sana karşı kin beslemiyorum… Nee-sama meselesi hariç.”

???: “——Hık.”

En azından arka kapının nöbetini terk etmeyen iki askeri Garfiel ve Rem sırayla halledip, onları boğarak bayılttılar ve kaçış yolunu güvene aldılar. Kılıçlarını çekmelerine fırsat bile vermemişlerdi. Önceden Otto’nun koyduğu bu şartı yerine getirmenin verdiği rahatlıkla, Garfiel ve Rem bakışıp birbirlerine başlarını salladılar.

Ardından Otto, Petra ve Meili’yle binanın dışına fırladılar.

Meili: “Sadece kargaşa çıkarmak isteseydiniz benim şirin cadı canavarlarımı kullanarak her türlü hallederdim ben bu~nuu.”

Petra: “O kadarına kesinlikle izin veremem. Meili-chan cadı canavarları çağırıp ortalığı birbirine katarsa üzerimizdeki şüpheleri doğrulamış oluruz. Sonra derler ki: Subaru, Cadı Tarikatı’nın Günah Başpiskoposu; Emilia-sama, Kıskançlık Cadısı’yla bağlantılı; Meili-chan, cadı canavarlarıyla dehşet saçıyor ve Otto-san da bulduğu her binayı yakıp kül ediyor.”

Otto: “Şu son şüpheye gelirsek… tıpkı önceki malikâne olayında olduğu gibi işin içinde sadece benim değil, senin de parmağın olduğuna dair kanıtlarım var Petra-chan!”

Meili: “Otto-oniisan’ın o huyunu bir kenara bırakırsak durumu anladım be~nn.”

Eteğinin eteklerini savurarak pıtır pıtır koşan Meili omuz silkti.

Her ne kadar umursamaz bir tavır takınmış olsa da Garfiel, az önceki sözlerinin aslında Meili’nin kendi çapındaki çaresizliğinden döküldüğünü düşünüyordu.

Meili’nin gücü vardı. Ancak bu güç, kullanıldığı takdirde korumak istediği kişileri de tehlikeye atacak iki tarafı keskin bir bıçaktı—— kullanamadığı bu bıçağın varlığı, kızcağızda çaresizlik yaratıyordu.

Garfiel: “Canını sıkma la’. Senin eksik kaldı’n o kısımlarda da muhteşem benli’m devreye girip işi halletce’k.”

Garfiel, yanına koşarak Meili’nin başını okşayıverdi. Anında yüzünü buruşturan Meili tarafından ters ters süzülünce Garfiel dişlerini gıcırdatmakla yetindi.

Garfiel: “Otto Abi’m kulaklarıyla, muhteşem benli’min burnuyla da bir şekilde komutanı bulup çıkaraca’z. O zamana kadar, şe’ yap… tezahürat yap, tezahürat! Destek ol la’ bize.”

Meili: “Tezahürat der~kenn… ‘Hadi yaparsınız’ falan gibi m~ii?”

Garfiel: “Aynen öyle. Şaka maka, birilerinin seni destekledi’ni bilmek insana güç veriyo’ la’.”

Meili şüphe dolu gözlerle ona baksa da Garfiel’ın çok iyi bildiği bir histi bu.

Hatta tam da gitmeyi planladıkları Pristella’da, Garfiel’ın yaşayan bir cesede dönüşmüş Sekiz Kollu Kurgan’la öyle ya da böyle dişe diş çarpışabilmesinin tek nedeni orada bulunan kardeşleri—— ve Subaru’nun yaptığı o konuşmanın ardından umutla dolan halkın ona verdiği o büyük destekti.

Evet, kesinlikle öyleydi. Garfiel’ın orada kazanabilmesini sağlayan şey o tezahüratların gücüydü. Ve insanlarda o desteği verecek dirayeti yaratan şey de bizzat Subaru’nun onları cesaretlendirmesindendi.

Natsuki Subaru’nun, Cadı Tarikatı’nın önlerine serdiği o koca çaresizliği umutla silip süpürmesinin bir sonucuydu.

Garfiel: “Kaptan’ın kalkıp da Günah Başpiskoposu falan olması mümkün mü be!..”

Şüphe duyulması bile tamamen aptalca olan bu konu yüzünden Garfiel, örnek aldığı o sırtın kirletildiğini hissediyor ve gerçekten ama gerçekten çileden çıkıyordu.

Sadece Pristella değildi. Garfiel’ın büyükannesiyle birlikte yaşadığı Mabet, Cadı Tarikatı’ndan kurtarılan Petra’nın memleketi İrlam Köyü, dahası Subaru’yla birlikte Beyaz Balina avına çıkan onca insan… Natsuki Subaru’nun o saf iyiliğini bilen yığınla kişi vardı.

——Ve tüm bu insanlar arasında Subaru’ya en çok inanan kişi bizzat Emilia’ydı.

Otto’nun dediğine göre Emilia’yı Saray’a çağırmalarının asıl amacı başından beri onu gözaltında tutmaktı ve Subaru hakkındaki şüpheleri gidermek için ifadesine başvuracakları tamamen bir bahaneden ibaretti.

Buna rağmen karşı tarafın gerçekten Subaru’nun üzerindeki şüpheleri kaldırmak gibi bir niyeti varsa onun için tüm ruhuyla doğru kelimeleri bir araya getirebilecek tek kişi Emilia’dan başkası değildi.

Garfiel: “Sike’m bö’le işi.”

İçi içini yiyordu. Kahroluyordu. Ne olursa olsun yediremiyordu işte. O kadar, o kadar sinir bozucuydu ki bu öfkesini bir türlü dindiremiyordu.

Subaru bugüne kadar canla başla çabalamamış mıydı? Âşık olduğu Emilia’ya destek olabilmek uğruna, yanındaki herkesin kalbini koruyabilmek uğruna ölümüne mücadele edip durmamış mıydı?

Peki o zaman neden, Subaru’nun bu çabalarını bilip gören insanların sesine n’için kulak vermiyorlardı ki?

Sadece o kadarcık bir fırsat verseler asıl gerçeği anlayacaklardı oysaki.

——Natsuki Subaru’nun o akılalmaz ideallerini gerçekleştirmek uğruna var gücüyle çırpınan, dünyanın en havalı ve Garfiel’ın gurur duyduğu bi’ abi olduğuna.

Meili: “Garf-oniisan…”

Garfiel: “——Hık, bi’ şey yok la’! Tıpkı, ‘Kurgan kollarını kaybetse de düşmanını haklar’ lafındaki gibi! Benim de öyle mızmızlanıp dur’cak hâlim yok la’!”

Aslında amacı Meili’ye moral vermekti ama kendi içinde kopan fırtınalara hâkim olamayıp bir an duygulanmıştı; Garfiel bu hisleri o gür ve hırslı sesiyle, dişlerini gıcırdatarak defedip dimdik ileriye baktı.

Onun bu hâlini gören Meili gözlerini hafifçe kısarak

Meili: “Cidden, buradaki herkes Subaru-oniisan’ın ve Emilia-neesama’nın yoldaşla~rı, di’ mii~?.”

Diyerek Garfiel için ancak ve ancak bir iltifat niteliği taşıyan o sözleri mırıldandı.

Rem: “——Otto-san, bundan sonra ne yapacağız?”

Arkalarındaki Garfiel ve Meili’nin bu atışmalarını geride bırakıp önde koşan Otto’yla yan yana gelen Rem bu soruyu yöneltti.

Bunun üzerine Otto “Bu taraftan” diyerek Garfielgillere yol gösterirken yanıtladı.

Otto: “İlk olarak izimizi kaybettirmek için bir yere saklanmalıyız. Çok geçmeden kaçtığımız anlaşılacaktır zaten. Bir an önce Soylular Mahallesi’nden çıkmak istiyorum. İşte bu yüzden şu an onların gücünü ödünç alıyorum.”

Rem: “… Anlıyorum.”

Gölgeleri ve dar sokakları seçerek Soylular Köşkü’nden çıktıklarından beri gruba öncülük eden Otto’nun bakışlarının ucunda, o çok tanıdık böcekler gizli saklı bir şekilde kaynaşıyordu.

Onların gücünü kullandığını söylemesi üzerine Rem sadece durumu kabullendiğini belirten o lafı etmekle yetinmişti. Geçmişte bizzat canı yanmış olan Garfiel’ın da böcekleri—— özellikle de Zodda böceklerini müzakere aracı olarak kullanan Otto’yla ilgili hiç de hoş olmayan anıları vardı.

Yine de açıkçası, yanınızdayken onun kadar güvenilir başka bir insan -ya da böcek- bulmak imkânsızdı.

Otto: “Çevirme noktasına denk gelip yakalanırsak işimiz biter. O yüzden—— Garfiel!”

Garfiel: “Anlaşıldı! İkiniz de sıkı tutunun la’!”

Petra: “Kiyaa!——”

Otto’nun seslenişiyle birlikte Garfiel, hemen yanındaki Meili ve Petra’yı kendine çekip onları birer kolunun altına kıstırarak tam önlerinde duran o devasa duvara—— Başkent’in Soylular Mahallesi’yle Halk Mahallesi’ni birbirine bağlayan o sağlam savunma duvarına okkalı bir tekme savurdu ve diğer tarafa sıçradı.

Başkentin güvenliği açısından oldukça hayati bir rol üstlenen bu duvardı gerçi ama Garfiel’ın o bacak kuvveti söz konusu olunca çocuk oyuncağından farksızdı.

Garfiel: “Siz burada bekleyin biraz. Otto Abimle Rem’i de buraya getirce’m.”

Petra: “Demek istediğini anlıyorum ama… Garf-san, bir kızı böyle aniden havaya kaldıramazsın. Az önce ödüm koptu benim.”

Garfiel: “Haa? Ne diye böyle saçma sapan şeylere takılıyo’n ki—— bana öyle korkunç korkunç bakma la’! Tamam, anladık la’!”

Belli ki cidden büyük bir hata yapmıştı, Petra’nın o delici bakışları karşısında ürperen Garfiel böyle özür diledi. Ardından gerilip hızını aldı ve duvarı bir kez daha aşmak için yukarıya doğru baktı——

Rem: “——Kusura bakmayın. Garf olmadan da geçebildik.”

Diyerek hemen önüne iniş yapan Rem’e Garfiel gözleri fal taşı gibi açılarak baktı. Onun bu koca duvarı sıçrayıp aşabilmiş olması bir yana, Garfiel’ı asıl şaşkına çeviren şey şuydu…

Meili: “Otto-oniisan, çığlık atmadan atlatmayı başardın de~meek.”

Otto: “Aslında ucundan döndüm diyebilirim… Rem-san, lütfen yere indirin beni. Yoksa Natsuki-san kesin beni gebertir.”

Rem: “Eh? Neden o kişinin adını andınız ki? Ne demek istediğinizi hiç anlamadım.”

Otto: “Ama bu tepkiniz düpedüz ne demek istediğimi anlayan birinin tepkisi ki!”

Kendisini kucaklayıp taşıyan Rem’in yakından attığı o sert bakış karşısında Otto böylece feryat etti. Sonunda bir şekilde yere inmeyi başaran Otto ve onunla dalga geçen Petra’yla diğerlerine bakan Garfiel, derin bir nefes vererek az önceye kadar içinde taşıdığı o karmaşık duyguları tamamen bastırdı.

Hiç şüphesiz ki vaziyet berbattı. Belki de İmparatorluk’ta o iç savaşın ortasında kaldıkları zamandan bile daha kötüydü.

Ama… Subaru ve Beatrice’in kesinlikle güvende olduklarına inanıyordu. Emilia da yanında Ram olduğu sürece mantıksız bir şey yapmadan ellerinden gelenin en iyisini yapacaktı. Ve şu an burada bulunanlar; Otto, Rem, Petra ve Meili… hepsi de fazlasıyla güvenilirdi. ——İşte Garfiel da onlara destek olacaktı.

Hiç şüphesiz ki vaziyet berbattı. Ama gülebiliyorlardı. Gülebiliyorlarsa henüz tamamen köşeye sıkışmış sayılmazlardı.

Garfiel: “Otto Abi, bir sonrakine muhteşem benli’m seni taşısın la’.”

Otto: “Evet, o zaman size emanet edeceğim kendimi.”

Garfiel: “Aynen ö’le. Eee, buradan nereye gidiyo’z la’? Önce bir yere saklanak falan diyo’dun sanki.”

Otto: “Evet, haklısınız. Şimdilik sizi kimsenin olmadığı bir yere——”

Başını yavaşça iki yana sallayıp etrafı kolaçan eden Otto o an sözünü yarıda kesti. Gözlerini hızla kırpıştırarak savunma duvarının etrafındaki binaları, gölgeleri ve sağda solda kalan her yeri telaşlı bir şekilde taramaya başladı.

Onda gizleyemediği bir telaş kokusu alan Garfiel soruverdi…

Garfiel: “Otto Abi?”

Otto: “——Yoklar.”

Garfiel: “Yok? Ne yok la’…”

Otto: “Zodda böcekleri. Hayır, sadece Zodda böcekleri de değil. Zodda böcekleri haricinde buraya gelene kadar bize rehberlik etmesi için güvendiğim diğer tüm böceklerin hepsi ortadan kaybolmuş… yoksa!”

Gözleri fal taşı gibi açılan Otto, gölgelerden bakışlarını çekip hızla Garfielgillere döndü.

Yüz ifadesi tamamen kaskatı kesilmişti, o panik duygusunun kavurduğu titrek bir sesle Garfiel’ın koluna yapıştı.

Ve ardından——

Otto: “Çuvalladım! Bunu nasıl başardılar bilmiyorum ama… böceklerin tezgâhına geldik resmen!”

Petra: “Böceklerin tezgâhı mı… hem de Otto-san’a? Böyle bir şey nasıl…”

Otto: “Oluyormuş işte! Tuzağa çekildik! Bu gidişle kaçacak hiçbir yerimiz kalmayacak! Hemen buradan——”

Kendi güvenli alanının ihlal edilmesine bizzat işin ehli olan Otto bile inanamıyordu ama yine de bu en kötü ihtimali yoldaşlarına haykırmaktan kendini alamadı.

Bunun üzerine Garfiel da tam şaşkınlığa sürüklenmek üzere olan zihnini tokatlayıp kendine getirdi ve derhâl Otto’nun söylediği gibi harekete geçmek üzereydi ki——

???: “——Buraya kadar.”

——İhtimaller dahilindeki en kötü kişinin peşlerine düşüp köşeye sıkıştırdığı an, tam da o andı.

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
2 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
ShRoX
25 Mayıs 2026 02:01

Çeviri için teşekkürler. Abi kaç gündür bekliyordum var yaa 1 bölüm için 3 bölüm birden geldi harbi teşekkürler

Wr_Silent
25 Mayıs 2026 10:48

Çeviri için teşekkürler.