
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Ek Düzenleme: Qua
Redaktör: akari
Destekçiler: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN, Ebubekir, Hexa, Arda, Fatih, Drusus Carter, EcBur, ADSA, Rikka Fedaisi, Voi Van Astrea, Lavain, Ahmet B, Selim K, Spacepire, universe, Yağız D, Metin K, equ, Sakuta Hijiri, Emirhan D, Kerem Y, jnxleus
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——O gün sabahtan itibaren hava pırıl pırıldı, sanki yaklaşan o parlak geleceği kutluyor gibiydi.
Subaru: “Böyle düşünmek sence de biraz fazla mı havaya girmek oluyor?”
Beatrice: “Betty pek öyle düşünmüyor, doğrusu. Filóre’nin mucizesi gerçekten beklenen etkiyi gösterirse Subaru’nun bu neşesi sadece bir ön kutlamadan ibaret kalır, sanırım.”
Subaru: “…Kendi kendime ön kutlama falan yapıyorsam cidden fazla havaya girmişim gibi hissetmeye başladım bak.”
El ele tutuşup yanında yürüyen Beatrice’in bu destekleyici sözleri üzerine, Subaru boşta kalan eliyle yanağını kaşıdı.
Durumun ciddiyeti göz önüne alındığında bu neşeli hâlini “elimde değil” diyerek savunmak istiyordu ama kendi katkısının ne kadar az olduğunu düşününce bu kadar heyecanlanmasının abartı olduğu gerçeğini de inkâr edemiyordu.
Açıkçası Subaru’nun yakın vadedeki planlarında—— Su Geçidi Şehri Pristella’ya gidip İlahi Ejderha Kilisesi’nin mucizesiyle Cadı Tarikatı kurbanlarını kurtarma operasyonunda pek bir işlevi olmayacaktı.
Sadece, bu başarıda payı olanlardan biri sayılan Emilia’nın Şövalyesi olarak ve hepsinden önemlisi o şehirdeki şiddetli savaşı bilen biri olarak o savaşın bıraktığı iğrenç pençe izlerinin iyileştiği âna bizzat tanıklık etmek istiyordu.
Subaru: “İşte bu yüzden son zamanlarda harıl harıl çalışan Reinhard’dan rica edip bizi Pristella’ya götürecek olan gruba dâhil oldum ya.”
Beatrice: “Tabii ki Betty de seninle geliyor, doğrusu. Buzu çözülecek insanlar için Emilia, ayrıca o şehirde yarım kalan işleri olan Garfiel ve Otto da bizimle, sanırım?”
Subaru: “Garfiel’ın tanıdığı bir ailenin babası Şehvet’in kurbanlarındanmış, Otto’ysa… restoratöre bıraktığı kitabı geri almaya gidiyor, ha?”
Beatrice: “Öyle görünüyor, doğrusu… Amma da sinsi bir adam, sanırım.”
Yanaklarını şişirip huysuzca mırıldanan Beatrice’in karmaşık iç dünyasını Subaru gayet iyi anlıyordu.
Pristella’da Otto’nun restoratöre emanet ettiği kitap Açgözlülük Cadısı Echidna’nın bıraktığı söylenen Bilgelik Kitabıydı—— ama Roswaal’ın eline geçen kopyasıydı. İçeriğini öğrenme hırsıyla onu neredeyse kül olmuş bir hâldeyken toplayıp getiren Otto’nun inadı bir yana, bunu tamir edebileceğini iddia eden restoratörün yeteneğine de inanmak zordu.
Ancak bu durum kendisine emanet edilen Bilgelik Kitabının yanıp kül olmasına göz yuman Beatrice için tarif etmesi zor, karmaşık hisler uyandırıyordu.
Beatrice: “Endişelenmene gerek yok, doğrusu, Subaru.”
Subaru: “Beatrice…”
Beatrice: “Betty’nin geleceğine artık Subaru yol gösterecek, sanırım. Otto’nun külleri bile geri dönüştürmeye çalışan o garip zihniyeti beni benden alıyor, doğrusu. Ama sırf bu yüzden Roswaal’ın kibrini kırıp onu morartacaksa o kadar da kötü hissetmiyorum, sanırım.”
Subaru: “…Anladım.”
Kendi endişelerini bir kenara bırakıp böyle güçlü bir şekilde göğsünü geren Beatrice o kadar şirindi ki Subaru bu şirin mi şirin sözleşmeli Ruhunun başını doya doya okşadı.
Daha önce de belirtildiği gibi, Reinhard Ekspresiyle Pristella’ya gidecek olan ekip, garip bir şekilde ilk seferkilerle tamamen aynıydı. Aslında Subaru tüm kampın birlikte hareket etmesini istiyordu ama aşırı çalışmaktan yataklara düşen Ram’ı zorlayamazdı.
Onlara diğer kamplardan eşlik edecek olanlarsa ejder arabasını kullanma görevini üstlenen Reinhard ve onun gözetmenliğini yapacak olan Felt’ti. ——Ve tabii ki bu seferin ana karakteri ve kilit ismi olan Filóre’yle onun gözetmeni Sakura da vardı.
Subaru: “Açıkçası işlerin böylesine sarmaş dolaş olduğu bir zamanda Felt’le Filóre’yi aynı ejder arabasına koymak bana biraz pimi çekilmiş bomba gibi geliyor ama neyse.”
Beatrice: “Ama duyduğuma göre bu ikisi zaten çoktan yüz yüze gelip tanışmışlar, doğrusu.”
Subaru: “Haklısın, Filóre’nin Saraya ilk adım atıp Crusch-san’ı tedavi ettiği o gündü, değil mi? Aynı gün içinde yolları kesişmiş… Filóre’ye nişanı verip Kraliyet Seçimi adayı olup olamayacağını test eden de Felt’miş.”
Beatrice: “Kızın gözü cidden karaymış, sanırım. Normalde insan kendi konumu tehlikeye girer diye düşünüp böyle bir şeye kalkışmaktan çekinir, doğrusu.”
Subaru: “Zaten kendi soyuna bel bağlayan biri değildi ki. O dobra ve net tavırları cidden havalı, insanı etkiliyor.”
Felt’in bu şekilde dimdik ve hesapsız yaşayışında kitleleri kendine çeken bir karizma vardı.
Gerçekten de Felt’i tahtta görmek isteyenler onun sözlerine, eylemlerine ve duruşuna kapılmış; o küçücük sırtında kendi ideallerini gördükleri için onun peşinden gidiyorlardı.
Bu tamamen saf, Felt’in ruhunun ışıltısından doğan bir sonuçsa şu anki durum işin içine gereksiz bir şüphe tohumu ekmiş gibiydi.
Subaru: “Felt’le Filóre… Biri gerçek prensesken diğeri sahtekâr, değil mi?”
Beatrice: “Zaten en başından beri tuhaf bir hikâyeydi, sanırım. Hangisi gerçek olursa olsun, bu ihtimali kullanmaya niyetleri varsa bunu çok daha agresif bir şekilde dile getirmeliler, yoksa ellerindeki koz da çöp olur, doğrusu. Kitleleri buna inandırmak kitleleri şüpheye düşürmek… bunun en iyi kullanım şekli böyle olmalı, sanırım.”
Düşündükçe hayatta kalan prenses teorisinin kullanım şeklinde bir zorlama olduğunu hissediyordu.
Beatrice’in dediği gibi böylesine güçlü bir avantajı kullanamamaları bir yana, Felt ve Filóre’nin üzerine “Biri gerçekse diğeri kesinlikle sahtekârdır” gibi olumsuz bir damga bile vurulmuştu.
Hâl böyle olunca da insanın aklına ilk takılan soru şuydu——
Subaru: “——Peki, Kilise tam olarak ne düşündü de bunca zaman Filóre’nin varlığını sakladı?”
Filóre’nin anlattıklarına göre on beş yıl önce kilisenin önüne terk edilmiş hâlde bulunmuş ve ardından İlahi Ejderha Kilisesi’nin yetimhanesinde büyümüştü. Orada âdeta el bebek gül bebek yetiştirilmiş; dış dünyadan tamamen bihaber ama bir o kadar da gözü kara, durdurulamaz bir canavara dönüşmüştü.
Bu atılganlığının bugünkü kaosu yaratmış olması bir yana dursun; İlahi Ejderha Kilisesi onun dış görünüşünü, yaşını ve hatta ismini bile biliyor olmalıydı.
Bütün bunların Lugunica Kraliyet Ailesiyle bağdaştırılamamış olması kesinlikle ama kesinlikle imkânsızdı.
Kaldı ki Filóre’nin kullandığı Kutsal Ayin, Şehvet ve Oburluk Başpiskoposlarının Otoritelerine karşı koyabilecek bir güce sahipse Kraliyet Ailesini kırıp geçiren o hastalıkta da işe yaramaz mıydı?
Böyle olduğu takdirde neden İlahi Ejderha Kilisesi Lugunica Kraliyet Ailesinin göz göre göre ölmesine izin vermişti ki?
Subaru: “Yani sır perdesi aralanmadığı sürece kimse rahat bir nefes de alamayacak.”
Tam da Kraliyet Seçimi’nin başladığı haberinin tüm Krallığa yayıldığı şu günlerde, o dönemin tahtına kimin oturacağı herkesin merceğindeydi. İyi ya da kötü anlamda insanlar adayların dikkat çeken hiçbir hareketini gözden kaçırmayacak ve unutmayacaktı.
İşte bu yüzden İlahi Ejderha Kilisesi’nin ne peşinde olduğunu ne yapıp edip öğrenmek zorundaydı.
Bunun için de——
Subaru: “——Miklotov-san’ın o davetiyle hızır gibi yetişti.”
Beatrice: “Öyle oldu, doğrusu.”
Kısa bir onayla başını sallayan Beatrice’in yanındaki Subaru, geçen günkü olayı hatırladı: Kraliyet Seçimi’ne katılma teklifini kabul eden Filóre’ye eşlik edip Emilia’yla birlikte Saraydaki toplantı odasında Miklotov’la konuştukları o anları hatırladı.
Şövalye seçimi konusunda Filóre’nin patlattığı bomba sözler ortalığı karıştırmış, işler en sonunda apar topar bir şekilde tatlıya bağlanmıştı ama Subaru bu işten kârlı çıkmıştı.
Bu kâr, Bilgeler Konseyi’nin önemli isimlerinden biri ve muhtemelen Lugunica Krallığı’nın en aydın kişilerinden olan Miklotov’un Subaru’yla özel olarak konuşmak için zaman ayıracağına dair verdiği sözdü.
O ciyak ciyak bağıran gürültülü Filóre Tiyatrosu sürerken “Belki kabul eder” diyerek konuşma teklif eden Subaru’ya Miklotov seve seve başını sallamıştı.
Miklotov: “Hıımmm. Öyleyse Natsuki-dono için programımda bir boşluk yaratayım. Zaten benim de Natsuki-dono’yla özel olarak konuşmak istediğim meseleler vardı.”
Subaru: “Bu cidden harika olur, çok sağ olun da… benimle birkaç mesele mi konuşmak istiyordunuz?”
Miklotov: “Kesinlikle. Teyit etmek istediğim, iletmek istediğim ve danışmak istediğim bazı şeyler var… Kusuruma bakmayın, bu yaşlı adamın uzun gevezeliğine biraz katlanırsanız çok makbule geçer.”
Böyle diyerek o tonton dede gülümsemesini takınan Miklotov, Subaru’ya evinin adresini vermiş ve bu özel buluşma için zaman ayarlamıştı.
İşte o randevunun günü bugündü, Ateş Vaktinden hemen sonra Pristella’ya yola çıkmadan hemen öncesinde.
Bu büyük olaydan önce Subaru, Miklotov’la sözleştikleri gibi tek başına—— daha doğrusu önceden haberini verdiği, iki elmanın yarısı gibi olduğu Beatrice’i de yanına alarak verilen adrese doğru yol alıyordu.
Subaru: “Miklotov-san’ın konuşacakları… Sormak ya da anlatmak istedikleri neyse de şu ‘danışmak istediğim şeyler’ kısmı beni biraz geriyor, zaten benim soracak bir ton sorum varken. En ideali, şu Ejderha Yazıtını bizzat bana göstermesi olurdu tabii ama…”
Beatrice: “Ejderha Yazıtının da tıpkı Ejderha Kanı gibi çok sıkı korunduğu söyleniyor, sanırım. Ama Betty onun işleyişinin neye benzediğini görebilirse en azından nasıl çalıştığına dair bir hipotez üretebilirim, doğrusu.”
Subaru: “Ejderha Yazıtının direkt kendisinin şüpheli bir şey olduğunu falan düşünmüyorum ama Kraliyet Ailesinin tamamen yok oluşuna göz yumup ardından da Kraliyet Seçimi’nin detaylarını bu denli detaylı vermesi biraz şey, yani…”
İnsan ister istemez işin içinde kötü bir niyet ya da tezgâh olabileceğine dair düşüncelere dalıyordu. Kraliyet Ailesinin ölümünün bile bir planın parçası olduğunu düşünmek bile istemiyordu gerçi.
Subaru: “————”
Mozolede hayatını kaybeden Lugunica Kraliyet Ailesinin mezarlarını kendi gözleriyle görmüştü. ——Sevilen Kraliyet Ailesinin -özellikle de Dördüncü Prens’in ölümünün- tanıdığı Crusch ve Ferris’in üzerinde bıraktığı etkiyi düşündükçe bu işin içinde birilerinin parmağı olduğunu öğrenirse Subaru tezgâhlayanları asla ama asla affetmezdi.
Bunları düşünürken Beatrice’in tutmadığı boş elini öfkeyle sıkıyordu ki…
???: “——Yine epey tehlikeli sulara dalıp gitmişsin, may firend.”
Yandan aniden gelen bu kaygısız ve hafif sese Subaru irkilerek döndü. Sokağın kesiştiği T kavşağının köşesinde kendisine el sallayan şık ve zarif bir genç gözüne çarptı.
Bu samimi sesleniş üzerine Subaru’nun yüzünde bir gülümseme belirdi ve…
Subaru: “May firend mi? Birdenbire amma da laubali oldun ha…”
???: “Oyoyoy, bana ilk böyle seslenen sendin ki! Mırın kırın etmesene!”
Subaru: “Şaka yapıyorum ya. Seni tekrardan görmek güzel, Tiga.”
Gözlerini kocaman açan o genç—— Tiga, hiç bozuntuya vermeden elini uzatan Subaru’ya gözlerini kısarak ters ters baktı ve ardından omuz silkip uzatılan o eli sıktı.
Sorunsuzca el sıkışmışlar ve dostluklarını yeniden tescillemişlerdi ancak…
Tiga: “Beatrice Hanım siz de iyi gibisiniz. Sizi yeniden görmek bir şereftir.”
Beatrice: “Seni görmek de fena değil, sanırım… ama senin burada ne işin var, doğrusu?”
Tiga: “O lafı aynen alıp size iade ediyorum. Sakladığım falan yoktu gerçi ama bildiğim kadarıyla bu gizli bir buluşma olmalıydı.”
Subaru: “Gizli mi dedin… Yoksa sen de mi Miklotov-san aracılıyla geliyorsun?”
Tiga: “… Demek siz de davet edildiniz…”
Gözleri fal taşı gibi açılıp parmaklarıyla birbirlerini işaret eden Subaru ve Tiga’nın arasına giren Beatrice, parmak uçlarında yükselerek ikisinin de uzattığı kolları aşağı indirdi.
Bu şirin hareketin de etkisiyle Tiga “Haah” diye yumuşak bir nefes verdi ve…
Tiga: “Ödüm koptu yahu, takip mi ediliyorum diye düşündüm bir an. Bir çocukla da beni takip etmezler herhâlde demiştim de… yoo, devamını getirmesem daha iyi.”
Subaru: “Getir getir, lafı ağzında geveleme. Kızmayacağım, dökül bakalım.”
Tiga: “Öyle mi? Madem öyle söylüyorum: Küçük Kız Kullanıcısı diye nam salmış Natsuki Subaru’nun bir çocukla birilerini gizlice takip etmesi bayağı kolaydır diye geçirdim içimden…”
Subaru: “Ulan! Kime Küçük Kız Kullanıcısı diyorsun sen, şerefsiz!”
Tiga: “Hani kızmayacaktın, o yüzden söyledim ya!”
Uzun zaman sonra tekrar yüzüne vurulan bu utanç verici lakapla küplere binen Subaru, Tiga’nın yakasına yapışmaya çalıştı. Ancak Tiga, Subaru’nun tüm hamlelerini ustalıkla savuşturup şıp diye Beatrice’in arkasına saklandı.
Onun bu yüzsüzce çırpınışı karşısında Beatrice, Subaru’ya bakarak omuz silkti.
Beatrice: “Böyle giderseniz bir arpa boyu yol alamayacağız, burada barışın, sanırım. Büyüklük sende kalsın Subaru, doğrusu.”
Subaru: “Çıh, tamam be. Kocaman adam olduğum için senin gibi çocukça numaralar yapan birine dırdır etmeyeceğim. Niye mi? Çünkü gerçek bir yetişkinim.”
Tiga: “Gerçek bir yetişkinin ‘ben yetişkinim’ diye bu kadar şov yapacağını hiç düşünmezdim, Ejderha aşkına.”
Çömeldiği yerden bir çırpıda kalkan Tiga şapkasını düzeltirken durdukları kavşakta ikisinin de ortak varış noktası olan yönü çenesiyle işaret etti.
Tiga: “Gideceğimiz yer aynı. Muhtemelen bize verilen saat de aynıdır. Birlikte gidelim bari.”
Subaru: “Benim için hava hoş da madem öyle beni tek çağırmasına ne gerek vardı ki? Emilia-tan veya Rem de gelseydi fena olmazdı hani.”
Tiga: “Rem Hanım’ı geçtim de Emilia-sama senin efendin değil mı? Kendi şahsi işin için peşinde mi sürükleyeceksin?”
Subaru: “Peşimde sürüklemekten çok, elimde olsa bir saniye bile yanından ayrılmak istemiyorum demek istemiştim, hepsi bu.”
Tiga: “O kadarı da——”
Lafa laflarla karşılık verilirdi. Bir cevap bekleyerek sözü nokta atışı yapıştıran Subaru’ya karşı, Tiga aniden dili tutulmuş gibi ağzını kapattı ve bir süre gözlerini kaçırdı.
Onun bu garip tepkisine şaşıran Subaru, Beatrice’le bakışıp başını yana eğdi.
Subaru: “Hayırdır? Emilia-tan’a olan o devasa aşkım gözünü mü korkuttu yoksa?”
Tiga: “O dediğin devasa aşk falan korkutmadı da… Sadece senin bu yoğun hislerin, benim bile pek anlam veremediğim bir şekilde bam diye kalbime dokundu diyeyim…”
Subaru: “… Hislerin gururumu okşasa da kalbimi çoktan pek çok kişiye kaptırdım bile…”
Tiga: “Kendini bi’ hayli sadık biriymiş gibi sunup dünyanın en hıyar laflarını nasıl edersin lan?!”
Eski hâline döndüğünü sezen Subaru, Tiga’nın bu yerinde laf sokuşuna kıkırdadı. En başından beri frekanslarının tuttuğu biri olduğunu düşünmüştü ve “may firend” lafı lafta kalmamıştı.
Tiga da gülmeye başlayan Subaru’ya ayak uydurarak o az önceki tuhaf gerginliği unutup gülümsedi.
Beatrice: “İkinizin de şamatası buraya kadardı, sanırım. Buraya gelin, doğrusu.”
Fark ettirmeden Subaru ve Tiga’nın biraz önüne geçen Beatrice, sokağın köşesinde durmuş onlara eliyle gel işareti yapıyordu. Subaru ve Tiga koşar adım olmasa da adımlarını hızlandırarak büyük adımlarla neredeyse aynı anda Beatrice’in yanında bittiler.
Ardından Soylular Bölgesinin hemen dışında, kendilerine verilen adresle ve duydukları çatı rengiyle uyuşan o kocaman malikâneyi bularak buranın Miklotov’un Konağı olduğunu anladılar.
Subaru: “Tiga, senin Miklotov-san’la ne konuşman vardı?”
Tiga: “Kaybettiğim bir eşya hakkında danışacaktım diyelim. Peki ya siz?”
Subaru: “Ben ve Beako biraz tarihî bir merakın peşindeyiz, Krallığın karanlık yönleri hakkında bazı şeyler sormak ve bir kerecik olsun şu Ejderha Yazıtını görebilir miyiz diye sormaya geldik.”
Tiga: “Demek öyle. Az önceki o tehlikeli lafların sebebi de buydu demek. Benden sana dost tavsiyesi, sokak ortasında ‘Ejderha Yazıtına şunu bunu yapacağım’ tarzı şeyler söylemesen senin için çok daha——”
İyi olur, diyerek lafını tamamlayacaktı muhtemelen ama Tiga’nın sözleri oracıkta kesildi.
Ne oldu diye Subaru ve Beatrice ona dönüp baktıklarında Miklotov’un malikânesinin kapısına doğru yürürken Tiga’nın mülkü çevreleyen taş duvara dik dik bakarak olduğu yerde çivilendiğini gördüler.
Ardından, o kusursuz ve yakışıklı profilinde net şekilde alarmlar çalmaya başladı ve mırıldandı.
Mırıldandığı şey de——
Tiga: “——Durum felaket, burnuma kan kokusu geliyor.”
△▼△▼△▼△
Sol elinde Beatrice sağ elinde de Günahkâr Kırbacını tuttu. ——Bu iki dayanağına sıkı sıkıya tutunan Subaru, kan kokan malikânenin içinde nefesini tutarak ilerliyordu.
???: “——Subaru, yanımdan ayrılma. Birbirimizin kör noktalarını kollayacağız.”
Bu boğuk sesi çıkaran, hemen önlerinde ilerleyip etrafı kollayan Tiga’ydı.
Bedenini alçaltıp ayak seslerini tamamen silerek yürüyen Tiga’nın elinde kınından sessizce çıkarılmış bir kılıç—— derin ve keskin bir kavis çizen gümüş bir hilal, bir şemşir vardı.
Sadece duruşundan bile bu eğri kılıcı ustalıkla kullanabildiği belli oluyordu. Subaru, ortamın ciddiyetine hiç uymayan bir şekilde “Filóre’nin Şövalye seçmekten zerre anladığı yokmuş.” diye geçirdi içinden.
Subaru: “――――”
Kenetlenen ellerinden Beatrice’in gerginliği Subaru’ya, Subaru’nun gerginliği de Beatrice’e akıyordu.
Neyse ki Beatrice, Subaru’dan çok daha sakindi. Bunun sayesinde gerginliklerinin birbirini tetikleyip büyüttüğü o negatif kısır döngüden, yani kendi kendilerine Öfke Otoritesi gibi bir şey yaratmaktan kurtuluyorlardı.
——Miklotov’un malikânesi, insanın bakmaya dayanamayacağı bir cehenneme dönmüştü.
Arka kapıdan içeri girdiklerinden beri malikâne çalışanlarından ondan fazla kişiyi bulmuşlardı ancak hepsi feci şekilde can vermişti. Her biri tek bir kılıç darbesiyle biçilmişti.
Onlara acı çektirmeyen bu tek darbeyi bir merhamet olarak mı adlandırmalıydık yoksa karşı koymalarına bile fırsat vermeyen bu mutlak gücü acımasızlık olarak mı görmeliydik? Ölenleri betimleyecek son bir kelime bile bulamıyordu.
Yalnızca taze, kanlı bir ölümü ensesinde hissediyor; kalbi yerinden fırlayacakmış gibi güm güm atıyordu.
Subaru: “――――”
Durum çoktan Subaru’nun kaldırabileceği sınırı aşmıştı. Mantığı ona derhâl malikâneden çıkıp yardım ve destek çağırmanın en doğru karar olduğunu haykırıyordu.
Ama aynı zamanda şu an içeri girerek birilerinin hayatını kurtarma ihtimalleri de hâlâ masadaydı.
Çünkü——
Subaru: “Hepsi daha yeni öldürülmüş.”
Beatrice: “…Katılıyorum, doğrusu. En azından bir kişi nefes alıyor olsaydı, sanırım…”
Koridorun duvarına kazınmış bir kılıç izi ve hemen altında yatan bir ceset daha buldular. Geniş açılı bir darbe, o kişiyi arkasındaki duvarla birlikte çaprazlamasına deşip geçmişti.
Omuzdan kalçaya doğru biçilen bu zavallı bedenin kanı tazeydi. Sıcaklığını koruyan o kan kokusuna; saniyeler öncesine kadar hayatta olanlara has, yaşamla ölümün iç içe geçtiği o iğrenç ve tuhaf ölü kokusu sinmişti.
Subaru: “İmparatorluktaki tecrübelerimin böyle bir anda işe yaramasına uyuz oluyorum…”
Natsuki Subaru’nun hayatı boyunca gördüğü en korkunç, cehennemi andıran manzara—— ne yazık ki pek çok tanıdığının cesetten dağlar oluşturduğu Gladyatör Adası’ndaki o katliamdı. Todd Fang’ın getirdiği felaket, sayısız ölümle Subaru’nun dünyasını yakıp kül etmişti.
O zaman orada çok fazla ölüm görmüştü. Bu yüzden artık ayırt edebiliyordu. Bir insanın ne zaman cesede dönüştüğünü, son nefesini verene kadar ne kadar acı çektiğini okuyabiliyordu.
Subaru: “Acı… çekmemişler.”
Malikânenin içinde buldukları ceset sayısı on üçe ulaşmıştı ama hiçbiri can çekişmemişti. Ancak bunun bir merhamet göstergesi mi yoksa sadece kusursuz bir kılıç ustalığı mı olduğunu kestiremiyordu.
Acı çekmeden ölmüş olmalarının tek tesellisi, muhtemelen bunu teyit eden kendi vicdanlarıydı. Böylesi bir anda bile, Ferris’in ona ettiği o “Kibirli” hakareti zihninde yankılandı.
Nedendi acaba? Belki de bu dünyada ölümden her türlü nefret ettiğini söyleyen Ferris’in, şu an bu trajedi karşısında çaresizlik hisseden kendisini anlayabileceğini düşündüğü içindi.
Subaru: “Siktir.”
Sayısız ölüme tanık olmuştu, yine de o asla alışamadığı kusma isteği ve kaybolmuşluk hissiyle boğuşarak ölülerin gözlerini kapattı ve ilerlemeye devam etti.
Geri adım atmıyordu çünkü henüz yeni başlamış bu katliamın ortasında hâlâ hayatta kalan birilerinin olma ihtimali vardı.
Geri dönerse kurtarılabilecek bir hayatın sönüp gitmesine sebep olmak istemiyordu.
Ve bir şey daha vardı ——
Subaru: “——Miklotov-san bu ülkeye hâlâ lazım.”
Subaru, Miklotov’la öyle uzun uzadıya konuşmuş falan değildi.
Krallığın bilgelerinin oluşturduğu Bilgeler Konseyi’nde güzel anıları da yoktu.
Sadece… aralarındaki o birkaç ufak temas ve hatırlamak bile istemediği o kötü anıların arasında Subaru’nun net bir şekilde hatırladığı bir şey vardı.
Miklotov: “En azından o çocuk, sizin dünyanın korktuğu türden bir yarı elf olmadığınızı kanıtladı. ——İyi bir hizmetkârınız var.”
Bu sözler; Subaru’nun kendi bencilliği yüzünden taşkınlık yapıp onca insanın önünde rezil olduğu, tek bir müttefikinin bile kalmayıp taht odasından kovulduğu o gün söylenmişti.
Şu âna, tam da bu saniyeye kadar bunu aklına bile getirmemişti. ——Fakat o gün, o ortamda Subaru’nun yaptıklarına diğerlerinden farklı bir gözle bakan biri olmuştu.
Böyle bir şeyi fark etmemişti bile. Ama ne önemi vardı ki? Her hâlükârda Subaru o adama minnettardı.
Subaru ruhunu ferahlatan o sözlerin bedelini, dünyadaki tüm altınlardan daha değerli bir şekilde Miklotov’a ödeyecekti.
Tiga: “——Subaru, Beatrice Hanım.”
Kesin bir azimle kaçmamak için kendini motive eden Subaru’ya ve hemen yanındaki Beatrice’e seslenen kişi, devasa bir kapının önüne varmış olan Tiga’ydı.
Malikânenin her köşesini aradıkları söylenemezdi ama büyük odaları kontrol etmişlerdi. Binanın yapısı gereği, acil bir durumda sığınılacak güvenli oda işlevini tam da karşılarında duran bu oda görüyordu.
Bu yüzden malikâne sahibinin içeride olma ihtimali en yüksek yer burasıydı——
Subaru: “——Hık!”
Sözcükler yerine atılan kısa bir baş işaretiyle birlikte kapı açıldı ve en önde Tiga olmak üzere içeri daldılar.
İçeri girer girmez gözlerine çarpan ilk şey, sade odanın beyaz duvarını boydan boya kaplayan devasa Lugunica Krallığı bayrağı oldu—— ortasında bir kılıç ve karşılıklı duran iki ejderhanın resmedildiği o amblem de tıpkı kurbanlar gibi çaprazlamasına kesilmiş, bi’ yarısı yere yığılmıştı.
——Ve yere sarkan o bayrağa âdeta sarılmışçasına aynı kılıç darbesinden nasibini almış bir bedenin sırtı duvara dönük hâlde, kan gölünün ortasında yığılıp kaldığını gördüler.
Subaru: “——Ah.”
İstemeden de olsa boğazının derinliklerinden bir inilti döküldü.
Duvara yaslanmış bedenin yüzü öne düştüğü için tam görünmüyordu. Ama onun kim olduğunu anlamamak imkânsızdı. Başkasıyla karıştırılmasına imkân bırakmayan o uzun, karakteristik beyaz sakalları bile dışarı fışkıran oluk oluk kana bulanmış, kıpkırmızı bir hâl almıştı.
Subaru: “――――”
Bu, bir daha asla hareket etmeyecek olan Miklotov McMahon’du—— Lugunica Krallığı’nı yıllarca ayakta tutan o büyük bilgenin fazlasıyla ani ve merhametsiz sonuydu.
Fakat o ölüm bile, o korkunç son bile Subaru’nun inlemesinin asıl nedeni değildi.
Subaru’yu dehşete düşüren şey kurban edilen Miklotov değildi. ——Katiliydi.
Odanın tam ortasında çaprazlamasına kesilmiş bayrağın ve ona sarılarak can vermiş Miklotov’un cesedinin karşısında sırtı onlara dönük hâlde duran katil oracıktaydı.
O ince, zarif sırtında parlak ve güzel, uzun yeşil saçları dalgalanıyordu. Kadınsı hatlara sahip kıvrımları o lacivert kıyafetin altında gizlenemiyor, bu kan dondurucu manzaraya ahlâksız bir güzellik katıyordu.
Ve elinde tuttuğu uzun, keskin düz kılıcın üzerinde tek bir kan damlası bile yoktu. ——Gayet doğaldı. Çünkü onun kılıç darbeleri rakiplerini çelikle değil, rüzgârla biçiyordu.
Subaru: “――――”
Dehşet içinde donup kalan Subarulara doğru yavaşça arkasını döndü. Bir gözü korsan bandıyla kapalı olan, açıkta kalan kehribar rengi gözünü de onlara diken o erkek kıyafetlerindeki güzel kadın——
Kadın: “——Ah, Natsuki Subaru demek. ——Peki sen, sahiden de benim tanıdığım o ‘gerçek’ kişi misin?”
——Kan ve ölümün kol gezdiği bu cehennemin ortasında, Crusch Karsten’in bu sorusu karşısında Natsuki Subaru’nun boğazından sadece acınası bir inilti dökülüverdi.
#Hiç beklemediğimiz bir isim ortaya çıkıverdi!!! Gerçekten de bunu hiç mi hiç beklemiyordum! İşler fazlasıyla karıştı. Crusch gerçekten de onları öldürdü mü yoksa sadece kanı fark edip içeriye akın mı etti? Kafamda deli sorular… Sonraki bölümde neler olduğunu umarım ki anlarız, sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



Harbi şimdi düşündüm de belki belik Crusch sadece tesadüfen orada olabilir- yada olamaya bilir çünkü bu kadar fazla tesadüf fazla olurdu her halde. Neyse bölüm efsaneydi ya elinize sağlık
Cruschın orda rastgele olma ihtimali yok açık ara herkesi soğan dorar gibi doramış kadın
Cruschın bunu yapacağını hiç beklemezdim yazık oldu ya engelenecek bu olay yada crusch düşman sayılacak yeni bölüm ne zamana gelir tahmini
İngilizcesi çıkınca daha çıkmadı.
Eyvallah hocam çeviri için teşekkürler