Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VIII, Bölüm 24 – “Işıkta Nasıl Yürünür?”

Kısım VIII, Bölüm 24 – “Işıkta Nasıl Yürünür?”

3 Eylül 2026 912Okunma 36 dk okuma
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen
Setsuna
Ek Düzenleme
Qua
Bizleri Desteklediğiniz İçin Çoook Teşekkürler!
DonatusTaha KurtFatih ÇetinAllen WalkerRayko NoraEfe Önal
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “――Spica, demek?”

Ağlayan Rem ve şu ana kadar Rui olarak gelmiş kız ikilisine bakarak bir ses mırıldandı.

Subaru sulanmış gözünü elinin arkasıyla silip az önce konuşan kişi olan Ram’ı görmek için döndü. Her zamanki sakin yüz ifadesiyle uzun bacaklarını üst üste atmış şekilde oturuyor ve masada dinlendirdiği kolunu çenesine dayıyordu.

Başını hafifçe yana eğerek Subaru’ya kısık, açık kırmızı renkli gözleriyle Subaru’ya baktı.

Ram: “Bu isim de nereden çıktı?”

Subaru: “…Yıldız ismi. Benim memleketimden gelme tabii.”

Ram: “Ha, Barusu’dan beklenmeyecek kadar şairane. Ama, farkında mısın?”

Kısık gözleriyle Ram’ın bakışı sarılmakta olan ikiliye döndü.

Bu da zaten Subaru’nun Ram’ın ne dediğini anlamasına yeterliydi.

Bu olayı, doğal olarak kabine gelmeden önce uzunca tartışmıştı.

Ram: “Ne kadar büyük bir amaç uğruna olursa olsun, bir Günah Başpiskoposu’nu kullanmanın ne anlama geldiğini gerçekten anlıyor musun?”

Subaru: “… Elbette, onu da düşündüm. Tam olarak anladığımı söyleyemem tabii ama…”

Ram: “Öyleyse yapma.”

Subaru: “――Hık.”

Böylesi soğuk ve sert sözcükler ardından Subaru’nun boğazından küçük bir ses çıkıverdi.

Fakat onun acısı Ram’ın gözlerini durduramadı ve Ram, eklemeye devam etti.

Ram: “Doğru düzgün anlamadıysan yapma o zaman. ――Bu gözlere bakmanın anlamını anlamadıysan yani.”

Ram bunu dedikten sonra çenesine koyduğu elini uzatarak yanındaki narin omuza dokundu.

Dokunduğu kişi, Ram’ın yanında oturan ve Ram da dahil Subaruların arasında geçen konuşmayı izleyen Tanza’ydı. Kendisinden olayın içinde bulunarak tanıklık etmesi istenmişti.

Subaru’nun bakışlarıyla karşılaşan siyah gözleri titreşerek…

Tanza: “Ginunhive’deki yaşadığımız zorlukları beraber atlattığımızdan ve bunca yolu birlikte geldiğimizden dolayı Schwartz-sama’nın hislerinin gayet farkındayım. Fakat…”

Subaru: “Tanza.”

Tanza: “Fakat, Cecilus-sama’yı bile yanında getiren Schwartz-sama olsanız dahi bir Günah Başpiskoposu’yla birlik olmamalısınız diye düşünüyorum.”

Gözlerindeki kararsız ışığı kararlılıkla dolduran Tanza, Subaru’ya bakarak bunu söyledi.

Tanza, laflarını kulağa güzel gelecek şekilde evirip çevirip milleti pohpohlayacak biri değildi, aksine hakiki düşüncesini dile getirirdi. Tanza’nın dürüst ama çocuksu düşünceleri bu yüzden Subaru’ya tam olarak geçmişti.

Subaru: “…Evet, farkındayım. Salaklık ettim.”

Tanza’nın da dediklerinden sonra, Ram’ın dediklerinin ardındaki gerçeğin yine son derece farkına varmıştı.

Ve işte bu, Natsuki Subaru’nun seçmeye karar verdiği o yanlışın taşıdığı devasa ağırlıktı.

Subaru: “Gayet iyi anlıyorum. Bana çok şey dendi ve hepsini ciddiye alacağım.”

Ram: “Öyle mi? Şunu baştan söyleyeyim; Barusu veya Rem ne derse desin, Ram onu asla affetmeyecek.”

???: “…Hık, Nee-sama.”

Ram: “Hayır, Rem. Ablacığın olarak senin bu nezaketinden Ram gurur duyuyor ama bu tamamen farklı bir konu.”

Spica’yı sıkıca bir kucaklamayla tutan Rem, Ram’a yaşlı gözleriyle baktı ama Ram, kardeşinin bakışlarına bir cevap olarak başını sağa sola sallayarak duruşunu net bir şekilde ortaya koydu.

Sonuçta Ram da kendi diğer yarısı olan Rem’i ondan çalan Oburluk’un bir kurbanıydı.

Subaru, onun pozisyonun kendisinkiyle yarıştırılabilir durumda olduğunu söylemek gibi küstahça bir şey düşünemezdi.

Bu yüzden――

Ram: “Bu kız, affedilmek gibi bir dileğin kapısından bile geçemez. Bu kızın… Spica’nın, Ram tarafından paramparça edilmemiş olmasının tek sebebi şu Anı meselesi o kadar.”

Rem: “…Anılarımı geri alabilmeyi daha bilmiyorum, eğer Spica’ya bir şey olursa…”

Ram: “Fakat çok düşük ihtimal de olsa Rem’in Anılarının dönmemesi gibi bir şeyin olmasına izin verilmemeli. Rem gelmese de olur dese bile Ram bunu istemiyor. Rem ve Ram’ın birbirine ne kadar düşkün olduğunu hatırladığımızdan Ram emin olacak.”

Sevgisini geri kazanacağını dümdüz ilan eden Ram’ın kararı öncekiyle aynıydı.

Pleiades Gözcü Kulesindeki savaş sona erdiğinde Ray Batenkaitos’un ölümüyle birlikte Roy Alphard başarıyla gözaltına alındı. Roy’un, Oburluk Otoritesi kurbanlarına yararı olma ihtimali olduğundan canı alınmadı.

Ç.N: (Eskiden Lye Batenkaitos desek de Kısım 6’yı revize etmemizle beraber artık Ray Batenkaitos diyoruz.)

Fakat――

Ram: “Farklı olan tek şey, bu kızın o Günah Başpiskoposu’na kıyasla biraz daha işbirlikçi görünmesi.”

Subaru: “Ram…”

Ram: “O yüzü yapmayı bırak. Tamam mı? Affedilmek istiyorsa önce hatalarını telafi etmeli. Mantıklı olan da bu. Her neyse, bu zaten kendisine söylendi.”

Subaru: “… Haklısın.”

Subaru, Ram’ın dediklerini başıyla onaylayarak küçük yumruğunu göğsüne bastırdı.

Tam da dediği gibi, şu anda Spica’ya cömertçe verilmiş bir erteleme tanınmıştı. Etrafındaki insanlar sırf yaptıkları ve işe yararlılığı yüzünden ona verilecek cezanın infazını erteliyorlardı.

Subaru’nun elinden gelen tek şey yeni hayatına başlamasına motive etmek için bir isim vermek ve bu ertelemeyi uzatmak için tarafına insan çekmekti.

Subaru: “Şimdilik konumuza dönersek, Spica…  Otoritenin gücünü kullanarak Rem’in Anılarıyla İsmini şıp diye getiremez misin?”

Spica: “Uu, au…”

Subaru: “Tahmin ettiğim gibi, zorlama olur…”

Rem tarafından kucaklanırken onun omzunun üstünden bakan Spica, özür dilercesine başını salladı.

İki elini açıp kapayabiliyordu ama Otoritesini istediği gibi kolayca kullanamıyor, Oburlukların topladıklarını geri getiremiyormuş gibi görünüyordu.

Rem: “…Rui-chan’ın… Yok, Spica-chan’ın bunu yapabileceğine emin misin? Spica-chan benim ve diğerlerinin kayıp anılarını getirebilir mi ki?”

Subaru: “En azından yapması en muhtemel kişi Spica, en basit koşulları sağlıyor sonuçta. Bu da zaten Yıldız Gözlemcinin bahsettiklerinden başlı başına farklı bir konu.”

Rem endişeli olsa da bu, Spica’nın yapabiliyor olması gereken bir şeydi.

Spica’nın, omuzlarındaki “Rui”nin çilesini çekerek yürümeye devam edebilmesi için olmazsa olmaz koşuldu bu.

İşin sonuna kadar Spica’nın Oburluk Otoritesinde uzmanlaşması――

Subaru: “――――”

Rem: “――? Şey?”

Çok anlık, kısa bir kaygı sözünü yarıda keserek Rem’in göz bebeklerini titretti.

Ram’ın sunduğu merhamet, bunu hayata geçirmek için gerekli koşullar ve ulaşılması için gerekli yollar göz önüne alındığında Otoritenin varlığı başlı başına korkunçtu.

Affedilemez bir Günah Başpiskoposu olmaktan çıkmak uğruna, o başpiskoposunun kullandığı Otoriteyi kullanmaya devam ederse Spica’nın bir kez daha Rui Arneb’e dönüşebilecek olmasının korkusuydu bu.

Spica’yı hayatta bırakmak, işte o korkuyla baş etmeye devam etmek demekti.

Bunu göze alarak――

Subaru: “――Bu işi sana bırakıyorum. Sana güveniyorum, Spica.”

Spica: “U! Auau!”

Mavi gözlerine belirgin bir azim yerleşen Spica, Subaru’nun dediklerine hızlıca başını salladı.

Spica ve kötülerin kötüsü “Rui Arneb”, tip olarak aynı olsalar da içten içe arzuları kesişmiyordu. Kesinlikle inanılabilecek umut, tam olarak da buydu.

Subaru: “Tanza, tavsiyene uymadığım için özür dilerim.”

Tanza: “… Olur öyle şeyler deyip gülümseyerek seni affetmemi mi bekliyorsun?”

Subaru, gözünü Rem ve Spica’dan Tanza’ya döndürdü. Subaru’nun sesi kötüleşirken Tanza; duygudan yoksun, katı bir sesle cevap verdi.

Bu cevaba karşılık Subaru, omuz silkerek “Hayır” dedi.

Subaru: “Öyle bir şey beklemiyorum. Ne de olsa bana karşı nadiren gülümsersin.”

Tanza: “Demek istediğim bu değil…”

Subaru: “Demek istediğini anlıyorum ama ben de bir nefes alayım.”

Tanza: “…İstediğin buysa seçebileceğimiz sayısız yöntem olmalı. Onun gücü Vollachia İmparatorluğu, dahası, Yorna-sama’nın kurtuluşuna adanmış bir güç desek mesela?”

Dudaklarını sıkıca büzen Tanza hiddetle Subaru’ya çıkıştı.

Yıldız Gözlemcinin kehanetinin doğruluğu bir yana odak Spica’nın bu savaş için hayati önem taşıdığına çekilseydi Tanza, Yorna’nın hayatı söz konusuyken hayır diyemezdi.

Ama Subaru, bu yönteme başvurmak istemiyordu.

Subaru: “O kurnaz taktikle muhtemelen seni safıma çekerdim Tanza ama yapmak istemiyorum. Kimseye karşı kurnazca yöntem kullanmak istemiyorum. Bu özellikle sende çok daha geçerli.”

Tanza: “… Öyleyse şansınıza küsün Schwartz-sama.”

Cılız kollarını ortada birleştiren Tanza, sonunda Subaru’ya döndü.

Hem hareketlerle hem de sözlerle yüzüne açıkça korkak olduğu söylenen Subaru, uzunca bir iç çekti.

Subaru’nun yapmak istedikleri her seferinde etrafındakilere, değer verdiklerine zarar vermekten başka çare bırakmayan yollardan geçiyordu.

Ram: “Ee? Sinsi ve ödlek Barusu dışarıda hangi kartlarını oynadı peki?”

Subaru, Ram konuşurken ona alaycı bir gülümseme verdi.

Ram’ın, Subaru’nun kendini aşağılama sekansını kendini övme sekansına çekmesi kibarca bir hareketti. İşleri gerçekten Ram’ın dediği gibi idare edebilmiş olsaydı ne güzel olurdu.

Subaru: “Adamakıllı bir şey yapamadım. Doğru düzgün bir şey yapana kadar yeniden yapma şansım vardı gerçi ama…”

Mesela Gladyatör Adasındakiler, Subaru oradakileri hiç tereddüt etmeden yapabilmişti.

Her ne zaman yanlış yola girse ya da istenmedik bir ilişkiye sürüklense hatalarını düzeltmek için deneme yanılma yolunda tekrar başlamaya kararlı olmuştu.

Subaru: “Ama şu an herkese kavuştuğumdan bu yola başvurmak istemiyorum.”

Bunu söylerken Subaru dilini ağzının içinde gezdirdi; çok uzun zamandır arka dişinin arkasına yerleştirdiği o küçük hapın—— o zehir kapsülünün artık orada olmadığından emin olup gözlerini kapadı.

O yönteme bir daha başvurmak zorunda kalsa bile bunu asla insanlarla arasındaki ilişkileri düzeltmek için kullanmayacaktı.

Kalbine bunu böylesine sert bir yeminle kazıdığı için――

Subaru: “――Otto’dan da sağlam bi’ yumruk yemiştim sonuçta.”

Yürüdüğü bu yol ne gibi fedakârlıklar gerektirirse gerektirsin bunu tekrarlamayacaktı.

△▼△▼△▼△

???: “Otto Abi, elini ver de düzelte’m.”

Bunu duyan Otto, önündeki Garfiel’a yüzünü döndü.

Bu sert görünüşlü genç, dış görünüşünün aksine içinde çok düşünceli biriydi. Emilia kampının temeli olan ince düşüncelilik ve iyi kalpliliğin heykeli gibiydi.

Garfiel’ın teklifine Otto, başını sağa sola çevirerek cevap verdi.

Otto: “Endişeye gerek yok. O kadar da ciddi bir şey…”

Garfiel: “Otto Abi, hiç kendin gibi de’ildin.”

Otto: “――――”

Garfiel: “Muhteşem benli’imin de kendi düşünceleri hisleri filan var hani. Nası’ hissetti’ini az biraz anlıyo’m yani.”

Garfiel kafasını kaşırken bir gözünü kapattı. Ardından çenesiyle Otto’nun elini işaret ederek oraya doğru baktı.

Otto’nun şişmiş, yara bere içindeki eli acılı bir manzaraydı.

Otto bir anlığına elini gizleyebilmek için dönmeyi denedi ama böyle bir şeyi yetenekli bir savaşçı olan gardaşının önünde yapmayı düşünmesi bile aptalcaydı. Her şeyden önce――

Garfiel: “İyileşmemiş elinle önemli bir savaşa gitmeyi falan planlamıyo’n di’ mi Abi?”

Otto: “…Sen böyle dedikten sonra tartışmaya bile yeltenemem, değil mi?

Bu haklı ikna çabalarına alaycı bir şekilde gülümseyen Otto, sağ elini uzattı.

Kara, şişmiş eli acı içinde sancıyordu. Otto, 20 yıldan fazla süredir edindiği sezgilerinden yumruğundaki kemiklerin kırıldığından epey emindi.

Hiç yoksa aklına getirmek bile ağrıyı arttırıyordu. Kırıktır değildir bilinmez, kesinlikle kırık gibi hissettiriyordu.

Garfiel: “‘Savaş alanında ölen ilk kişi Ürkek Domus’tur’ gibi oldu sanki.”

Otto: “O korkak birinin savaş alanında gereksiz gaza gelip boş yere ölmesi anlamına gelmiyor muydu?”

Garfiel: “Yani, sana ‘ürkek’ de demezdim be zaten, Otto Abi.”

Konuştuktan sonra Garfiel, uzanmış eli yavaşça kavrayarak şifa büyüsü yaptı.

Sanki eline sıcak su tutulurmuşçasına bir his, hafif bir ışıldamayla elini sarmaladı. Birkaç saniye içerisindeki Otto’nun yumruğundaki acı geçiverdi.

Garfiel: “Daha yeni iyileşti, yine yumruk atarsan solunu kullan.”

Otto: “İki elimden de olmak istemiyorum. Sonraki yumruğu sana bırakacağım, Garfiel.”

Garfiel: “Muhteşem benli’im atarsa koca bir delik açar ama, di’ mi? Atan kişi sen oldu’un için o kadarcıkla atlattın, biliyo’n di’ mi?”

Garfiel dişini gıcırdatarak başını döndürüp gözünü arabanın duvarına dikti.

Tabii ki Garfiel’ın da dediği gibi duvarda küçük bir göçük vardı. Onu da Otto’nun yumruğu yapmıştı ve o izin uzunluğu da――

Garfiel: “――Bizim küçülen Kaptanın baş hizası, ha?”

Otto: “Natsuki-san’ın küçülmüş olması iyi oldu. O hâldeki bir Natsuki-san’a yumruğu basaydım, ne mazeret uydurursam uydurayım kötü adam ben olurdum sonuçta.”

Garfiel: “Orası kesin. Kaptan normal boyutlarda olsaydı bi’ tane de ben patlatırdım herhâlde.”

Garfiel, Otto’nun gamsız beyanına kıkırdadı.

Garfiel’ın tepkisini görünce Otto’nun dudakları hafifçe kıvrılıverdi. Daha henüz yenilenmiş sağ eliyle başını kaşırken “Ne yalan söyleyeyim” diye mırıldandı.

Yepyeni iyileşmiş sağ eli hâlâ sertçe tuttuğunda acıyordu gerçi ama acısı diniyordu.

Otto: “Biraz basit kaçacak ama acı iyileştiricidir… Hım, boyutuna bakmaksızın Natsuki-san’a dümdüz gidip yumruk da atabilirmişim gerçi.”

Garfiel: “Ö’le diyo’san onu gidip bir dövsek mi la birlikte?”

Otto: “Yok, sağ olasın. Şimdi gidersek görmek istemeyeceğimiz şeyler görürüz.”

Onu sakinleştirebilmek için elinden geleni yapan Garfiel, Otto’nun cevabı karşısında “Gao…” diye sızlanarak sessiz kaldı.

İstemeden de olsa Otto, öfkesini haksız yere ondan çıkarıyormuş gibi hissedip dediklerinden pişman oldu. ――Fakat, asıl niyeti de bu değil miydi?

İlgi duyduğu şeyleri sürekli öne çıkarmaya çalışan Garfiel’ın ters bir şey söylemeyeceğini bilerekten ona bu keskin lafları sokmadığını kendinden emin bir şekilde söyleyebilir miydi ki?

Otto: “Uyuz oluyorum.”

Kendi kendine mırıldanan Otto sağ eliyle yine alnına tokat attı, bu seferki biraz daha sertti.

Vurduğu alnı da vuran sağ eli de acıdan sızladı.

――Şu anlık Subaru, Ram ve Rem’in beklemede olduğu kabine doğru ilerlemişti. Orada, “Rui”yle yüz yüze gelecek ve konuşma başlatacaktı.

Orada dönen muhabbet, Otto’nun kalbinin derinliklerinden zerre kadar onaylamadığı, avazı çıktığı kadar “Orada olmak istemiyorum!” diye haykırabileceği bir vaziyetti.

Konuşmanın gidişatından ziyade Subaru hakkında endişelenen Emilia’yla Beatrice onu takip etmişlerdi. Kabine girip giremeyecekleri kesin değildi ama onların sonucu beklerkenki endişelerini gözünde canlandırabiliyordu.

Fakat şartları göz önünde bulundurunca――

Garfiel: “――――”

Garfiel, garip bir yüz ifadesi ve sessizlikle muhtemelen Otto için endişeli olduğundan burada duruyordu.

Emilia da Beatrice de Garfiel da hepsi Otto’nun kalbinin burkulmasına neden oluyordu.

――Otto’nun Oburluk Günah Başpiskoposu Rui Arneb’e karşı bakış açısı en başından beri sabitti: Ne pahasına olursa olsun ortadan kaldırılmalıydı. Nokta.

Çünkü buna inanıyordu ve bunu kendine dayatmıştı, Otto’nun Emilia’lara bilerek paylaşmadığı bir gerçek vardı.

Guaral Kale Şehrindeki karşılaşmalarında ve konuşamayan kız, “Rui”ye birkaç kere denk gelişinde―― kulakları ondan bir kere bile kötü niyet yakalamamıştı.

Otto: “――――”

Otto’nun Dil Ruhu İlahi Korumasının işleyişi basitti, sahip olan kişi yaşayan her şeyle iletişim kurabilirdi ve sadece bu kadardı. Genelde yer ejderleriyle ya da böceklerle bilgi toplamak için konuşurdu ama Otto isteseydi bir bebekle bile konuşabilirdi.

Zorlu zamanları olan gezgin bir tüccarken yol parası kazanmak için çeşitli bölgelerde varlıklı kimselerinin bebeklerine bakıcılık yaptığı bile olmuştu.

Bir bebek kelime oluşturabilmekten aciz olsa da Otto, çıkardığı seslerin altındaki maksadı anlayabiliyordu.

Aynı şekilde “Rui”nin sesleri adamakıllı bir cümle oluşturmasa da Otto niyetini anlayabiliyordu. Bu niyetlerin içinde de diğerlerine karşı herhangi bir kötü diyet yoktu, hatta Subaru ve Rem’e karşı olan sevgisi bu hislerin çoğunluğunu oluşturuyordu.

Bu yüzden Otto bu kesin gerçeğe kapak takmış ve Emilialara asla söylememişti.

Şüphelerin kaynağı durduğu sürece onları “Rui”den uzak tutabilirdi.

O kaynak yok olsaydı sıcak kalpli Emiliaların “Rui”ye nasıl bir tutum takınacağından veya ona duygusal olarak nasıl yaklaşacağından bahsetmeye gerek bile yoktu.

İşte bu da――

???: “――Otto-kun, Garf-kun; bir şey diyebilir miyim?”

Otto: “――――”

Kabinin kapısına zayıf bir tıklatmayla içeri giren kişi kimono’ya sarılmış Anastasia’ydı.

Onunkine benzer bir Japon esintili kıyafetle gelen Julius’la gelişlerine Otto yanaklarını katılaştırdı ve “Evet” dercesine başını salladı.

Anastasia: “Orada işler biraz sürecek gibi geldi, ben de çok kalabalık beklemesek daha iyi olur dedim. Otto-kun’un elini de merak ettim gerçi…”

Garfiel: “Meraklan meraklanma, Abimin elini çoktan iyileştirdim bile. Ayrıca…”

Anastasia: “Hım?”

Garfiel: “Bana Garf-kun demen çok garip hissettiriyo’ be.”

Garfiel rahatsızlığını dile getirirken burnunu kırıştırdı, Anastrasia da şaşırmış bir şekilde gözlerini fal taşı gibi açarak baktı. Sonra kıkırdayarak “Kus’ra bakma” diyerek

Anastasia: “Hani Mimi sana hep Garf diyo’ ya, ben de sana Garf-kun derim dediydim. Garf-kun olmaz mı diyo’n?”

Garfiel: “Olmaz demiyo’m da…”

Otto: “Garfiel, kendini kasmana gerek yok.”

Otto, gönülsüz bir tavırla Anastasia’ya karşı çıkan Garfiel’ın omzuna dokundu ve başını salladı.

Anastasia ve yanındaki içeri girdiğinde Garfiel, Otto’yu arkasına alacak şekilde pozisyonunu düzeltmişti. ――Açıkçası, bunun sebebi Anastasia değildi.

Garfiel: “――――”

Asıl sebep Anastasia’nın yanı başındaki Julius’tu.

Kabine girdiğinde Otto’nun tavrı değişmiş ve Garfiel bunu fark etmişti. Garfiel’ın düşünceliliğine sevinen Otto, başını salladı.

Ardından Garfiel’ın arkasında duran, basitçe abisi denebilecek Otto sağ elini Anastasia ve ortağına gösterdi.

Otto: “Garfiel’ın dediği gibi elim çoktan tedavi edildi.”

Anastasia: “Anladım, anladım. İyi bari. Julius’tan yardım alırsınız dediydim ama çokbilmişlik etmişim her’alde.”

Dilini hafifçe çıkarıp şakacı bir şekilde bunları söyleyen Anastasia, Otto’nun sinirini bozmuştu. Eğer kendisinin teklifini geri çeviremeyeceklerini düşünmüşse şansına küsmeliydi.

Otto ve Garfiel Augaria Kum Tepelerinde değilken Anastasia ve Julius ikilisi, Subaru ve Emilialarla arkadaşlık ilişkilerini ilerletmiş olabilirlerdi ama――

Otto: “Onların aksine ben, siz ikinizin düşmanımız olduğunu hatırlamaktayım.”

Anastasia: … Amma iyisin he, Otto-kun. Tabii ki Emiliagilleri sevmiyo’ falan de’ilim ama… bu tür bir cevap almasaydım ben de rekabet ruhumu kaybederdim.”

Otto’nun gözleri keskinleşti ki bu da Anastasia’nın kocaman gülümsemesine neden oldu. Yüz ifadesi ve sesi nazik geliyor olabilirdi ama açık mavi gözlerindeki ışıltı keskindi ve Otto da durumu kabullenmişti.

Vollachia İmparatorluğu sınırını aşma konusundaki zorlu yolculuğu beraber atlatmış olsalarda Anastasia, kamplar arasındaki kesin çizgiyi koruyordu. Kararagi Şehir Devletleri için böylesine önemli bir konumda ejder arabasına binmiş olmalarının yegâne sebebi de tam olarak buydu.

Bu açıdan bakıldığında asıl sorun Anastasia değil,

Otto: “Şövalye Julius.”

Julius: “Az önce haddimi aşan sözler sarf ettim. Bu konuda özürlerimi sunarım.”

Otto: “Özür, ha.”

Sesi kendi kulaklarına göre bile kaskatı gelen Otto, Julius’un bu cevabı karşısında derin bir iç çekti.

“Haddimi aşan sözler”, az önceki konuşmada Oburluk Günah Başpiskoposu’na dair muameleye yaptığı yorum olmalıydı.

Julius sadece kendi fikrini belirtme hakkını kullanmıştı aslında.

O sözler Otto’yu sonrasında kışkırtan Julius’un kendi sözleriydi üstelik.

Otto: “Fikrimi değiştirdim mi diyorsunuz yani? Bir yabancıdan farksızsınız ne de olsa.”

Julius: “Hayır, Oburluk Günah Başpiskoposu’nun Otoritesi… Bu gücün mağdurlarına ben de dahilim. Erkek kardeşim de var ve varlığını bile hatırlamıyorum. Bu iki bakış açısından da kendimi yabancı olarak düşünmüyorum.”

Otto: “…Öyleyse, hangi konuda haddinizi aşmışsınız?”

Otto, dediklerini duyduktan sonra sesini alçaltarak alnını kırıştırdı.

Özür dilemesine rağmen Julius, Otto’nun dert ettiği o meseledeki fikrini değiştirmeye hiç niyetli olmadığını açıkça belirtmişti.

Julius’un özür dileyeceği başka bir konu da akla gelmiyordu.

Kafası karışmış Otto’ya, Julius konuştu.

İçten bir minnettarlık ve sarı gözlerine yansıyan bir saygıyla birlikte…

Julius: “Otto-dono, rolünüzü elinizden aldığım için özür dilerim.”

Otto: “――――”

Julius: “Tepkilerinizden anlamıştım. Orada ben konuşmasaydım aynı şeyi siz söyleyecektiniz. Buna rağmen az önce de dediğim gibi Oburluğun kurbanı olmamı bahane ederek kamptan biri olma rolünüzü elinizden aldım. Bu yüzden…”

Lafını burada keserek Julius, başını içtenlikle eğdi.

Ardından, açık mor saçlı başının tepesini onlara göstererek…

Julius: “Kalbimin en derinlerinden özür dilerim. Gerçekten üzgünüm.”

Böylesine içten bir özrün karşısında Otto, yanağının içini sertçe ısırdı.

Daha geç tepki verseydi, diğer kampın gözü önünde dilini ısırabilirdi. Başını eğen Julius göremezdi tabii ama Anastasia görürdü.

Bundan kaçınması iyi olmuştu.

Anastasia: “Julius harbiden özür dilemek istemiş ama, di’ mi? Ben de Otto-kun’un eli bahanesiyle konuşmayı başlatırım diye düşünmüştüm.”

Garfiel: “…Öyle mi? Şey, kus’ra bakma.”

Anastasia: “Sorun değil. Benim Şövalyem bahane bulamasa da düzgünce özür dilemekte iyi.”

Olayın asıl muhatapları Otto ve Julius bir yana, Anastasia ve Garfiel böyle konuşmuşlardı. Bu sırada Julius, hâlâ başı eğik hâlde duruyordu ve Otto geç de olsa cevap vermesi gerektiğini fark etti.

Otto cevap vermezse bu özür tamamlanmazdı.

Otto: “…Başınızı kaldırın, lütfen.”

Uzun sürse de Otto, karşısındakine ağır ağır seslendi.

Cevap olarak da Julius, başını ağır ağır kaldırmaya başladı. Sol gözünün altındaki yarayla daha da maskülen görünen kimonoya bürünmüş bu Şövalyeye bakan Otto, iç çekti.

Ve――

Otto: “Dediklerinizde kötü bir niyet yoktu ve Natsuki-san’la anlaşmak istiyordunuz, orası kesin. Ama bizim düşmanımız olduğunuz gerçeği, orası değişmez işte.”

Julius: “Otto-dono.”

Otto: “Ben Şövalye değilim, hâliyle kılıçlarımızı çarpıştırma fırsatımız yok. Siz ise ne tüccarsınız ne de bakansınız, hâliyle laflarımızı çarpıştırma fırsatımız da yok. ――Yine de ne kılıç ne de kelime çarpıştırabilen kişiler olarak siz benim, ben de sizin düşmanınızım.”

Avucunu acıtacak kadar sıktıran Otto, Julius’a böyle dedi işte.

Otto’nun sözlerini göğüsleyen Julius’un gözleri fal taşı gibi açıldı. Şaşırmaktır hayret etmektir bilinmez, verdiği tepkinin düşman olarak görmediği birine verilecek türden bir tepki olmaması Otto’nun gururunu okşadı.

Otto: “Anastasia-sama, önden şunu söyleyeyim… Natsuki-san ya da Emilia-sama ne derse desin Günah Başpiskoposu’nu İmparatorluk uğruna kullanacağız. Bu Günah Başpiskoposu’nun varlığından dolayı iftiraya uğrarsak suçu İmparatorluk üstlenecek.”

Anastasia: “――Hım, benim de karşı çıktığım yok zaten. Çıksaydım bile bu işin altına tek başıma giremezdim bence. Çünkü hani, yapacak bi’ şey yok, di’ mi?”

Anastasia, kendisine dönüp yerinde bir cümle kuran Otto’ya karşı bir gözünü kapadı.

Beyaz tilki atkısını okşarken gözünü başka bir tarafa çevirdi―― Subaruların muhtemelen olduğu kabine.

Anastasia: “Ne tür bir plan yaparsak yapalım bir Günah Başpiskoposu işin içinde olduğu sürece ilişkimiz ne kadar derin ya da sığ olursa olsun etrafımızdakiler rahatsız ol’cak. Bu sadece İmparatorluk ya da Emilia kampı için de değil, bizim için de geçerli.”

Otto: “――Anladığınız sürece sorun yok.”

Anastasia’nın cevabına başını sallayan Otto, omuzlarını hafifçe gevşetti.

Olayın içinde Günah Başpiskoposu varsa ne olursa olsun olumlu görülemezdi. Bu dünyanın altın kuralı ve sarsılmaz gerçeği buydu işte.

Kurbanlardan biri olan Julius ne derse desin, iyi yürekli Emilia affın yolunu nasıl gösterirse göstersin ya da aptalca umut besleyen Subaru ne kadar isterse istesin gerçek değişmeyecekti.

Bu yüzden birbirilerine bunu dayatmak zorundalardı.

Birbirilerinin boynuna bıçak dayayıp her ikisi için de ölümcül olabilecek o yarayı kontrol altında tutacaklardı.

Otto: “――Üzgünüm, yapmam gereken bir şey var. İzninizle.”

Bu yaygın anlayışı teyit ettikten sonra Otto, böyle söyledi.

Bunu duyan Anastasia başını yana eğip “Öyle mi?” dedi. Yanındaki Julius, Otto’nun az önceki dediklerini sindirdi, şaşırmış yüz ifadesini toparladı ama Otto yine de ona uzun süre bakmaya dayanamıyordu ki bu yüzden de hemen başka tarafa döndü.

Garfiel: “Abi! Muhteşem benli’mi de…”

Otto: “Garfiel.”

Garfiel: “Hı?”

Otto: “Ben hallederim.”

Otto hızlıca kabinden ayrılmaya yeltendi. Garfiel onu takip etmeye çalışınca Otto onu eliyle durdurup anlaşılabilir bir şekilde bunları söyledi.

Tek başına daha iyiydi gibi bir durum yoktu, sadece tek başına kalmak istediğinden böyle rica etmişti. Ve böylelikle düşünceli erkek kardeşi uysallık ederek onu dinledi, başını salladı ve onu uğurladı.

Otto: “――――”

Otto sessizce kabinin kapısını kapattı ve uzun adımlarla gitmeye başladı.

Garfiel’ı, Anastasia ve Julius’la aynı odada bıraktı. Ne konuşacakları hakkında endişeliydi ama şu an ona destek çıkacak zihinsel gücü kendinde bulamıyordu.

Koşmadı ama iç sesi koş diye bağırıyordu sanki.

Otto: “Benim rolümü… elimden almış, ha?..”

Başı eğik şekilde özür dilemek isteyen Julius’un sözleri Otto’nun zihninde yankılanıyordu ki bu da azı dişlerini sıkmasına neden oldu.

Özür dileyebilmek, tam da Anastasia’nın Şövalyesinden bekleneceği gibi içten ve dürüst bir hareket falan filan… Böyle düşüncelere kapılacak hâli yoktu.

Sadece Julius’un yanlış anlamış olmasına çok acı bir his duyuyordu.

Julius koca bir yanılgıya düşmüştü.

Julius orada o sözleri sarf etmeseydi Otto asla Subaru’nun düştüğü çıkmazda delik açacak o lafları söylemezdi.

Julius’un dediği doğruydu, onunla aynı düşünmediğini söylese yalan olurdu ama Otto bunları ölse bile söylemezdi, orası kesindi.

Sinirlenmesinin sebebi rolünü kaybetmiş olması değildi.

Otto’nun Julius’a kızma nedeni, kendisinin asla söylemeyeceği bir şeyi söylemesi―― Yo, onun söylemesini istemediği bir şeyi söylemesiydi. Julius’un anlamadığı buydu.

Ama yine de hatayı yapan kişi――

Otto: “Birbirilerine benzedikleri gün gibi ortada.”

Julius’un özünde Subaru gibi bir idealist olduğuna bir kanıttı bu.

Tüm insanların özünde iyi olduğuna inanıyordu ama böyle düşünme sebebi gamsız olması değildi. Ya da gerçeği göremeyecek kadar cahil olması değildi. Gerçekleri bilip görmesine rağmen hâlâ o masallara inanmayı seçiyordu.

Tıpkı Natsuki Subaru ve Emilia gibi, ışıkta böyle yürüyorlardı.

Otto: “――Hık.”

???: “――Otto-kun, böyle olmaz ki.”

Aniden Otto, kolunu tutulduğunu hissederek gerçekliğe geri döndü.

Ne olduğuna bakarken farkında olmadan kolunu kaldırdığını, şimdi de geriden birinin o kolu çekiştirdiğini fark etti.

Muhtemelen duygu patlaması eşliğinde duvara yumruk atmak üzereydi. Hem de daha az önce Garfiel’ın iyileştirdiği sağ eliyle.

???: “Bu Garfiel’ın iyileştirme büyüsü, değil mi? Daha yeni iyileşmiş, şimdi gidip yine aynı şekilde kırsan saçma olur ama.”

Otto: “…Aptalca bir şey yaptığımın farkındayım, artık kolumu bırakabilir misiniz acaba?”

İstemsizce alçak bir sesle bunları mırıldanarak kendini biraz şaşırttı. Ama belli bir şekilde buna alışmış gibi görünen karşısındaki kişi, hiç sesini çıkartmadan Otto’nun kolunu bıraktı.

O kişi, hiç de denk gelmek istemediği Roswaal’dı. Otto onunla hiç karşılaşmak istemese de işte, şu an tam olarak karşısındaydı.

Roswaal: “Yüzündeki ifade benimle hiç konuşmak bile istemediğini söylüyor gibi, değil miiii~?”

Otto: “Bunu göre göre geldiysen Uçbeyi, sahiden amma acımasızsınız.”

Roswaal: “Hiç senlik olmayan, keskinlikten yoksun bir iğneleme. Tahmin ettiğimden daha da etkilenmiş gibiiisin~.”

Otto: “――――”

Doğal olarak Roswaal da kabinde az önceki tartışmaya dahil olmuştu.

Otto’nun kalbinin, Günah Başpiskoposlarına karşı değişmez tutumundan dolayı konuşma boyu yanıp tutuştuğunun gayet de farkındaydı.

Eğer olay bu değilse sahiden iletişim becerileri epey düşük olurdu.

Otto: “Elbet anlamışsınızdır Uçbeyi ama şu an hiç havamda değilim. Bütün vücudunuzun satın aldığım fareler tarafından kemirilmesini istemiyorsanız sinirlerimle oynamamanızı tavsiye ederim.”

Roswaal: “Bir gün fareler tarafından yenilirsem arkasındaki kişiyi bilmiş oldum en azından. Bunu duyduğum iyi oldu ama… Şu an sahiden senin için endişeliyim.”

Otto: “…Benim için mi?”

Otto şüpheci bir tavırla cevap verdi, Roswaal da başıyla onayladı.

Bu cevabıyla Otto, Roswaal’ın onu başka bir şekilde rahatsız etmeye çalıştığını anlayabiliyordu. Yaptığı bu şey iyice sabrını tüketiyor ve midesi bulanacak hâle getiriyordu bu da ondan daha da tiksinmesine neden oldu.

Otto: “Uçbeyi, sizin bu konudaki görüşünüz nedir?”

Roswaal: “Ben mi? Aynı teknedeyiz, Otto-kun. İmparatorluk yanıp kül olsa da umurumda olmaaaz~.”

Otto: “――――”

Roswaal: “Ha, hatalı mıyım yoksa? Günah Başpiskoposları asla ilaca dönüşmeyecek saf bir zehirdir. Onları lehimize kullanmayı düşünmek yerine İmparatorluk yok olsa daha iyi. Subaru-kun’a önerdiğin gibi geride bırakmaya pişmanlık duyacağı üyeleri alıp evimize dönsek gayet de olurdu.”

Roswaal’ın “Gayet iyi fikirdi” dercesine omuz silkmesine karşı Otto, kendi fikirlerinin yüzüne vurulmasından oldukça rahatsız oldu.

Onu destekler gibi sahte bir tavırla Roswaal, Otto’nun kendi düşüncesini ona geri söyleyerek iğrenç karakterini doruk noktalarında sergilemişti.

Aynı zamanda Otto, önergesinin sonuç odaklı tarafını fark etmesine rağmen yine de bunun en iyi çözüm olduğunu söyleyen tarafından da iğreniyordu.

Kendi kendinden iğrenen Otto’yu gözlemleyen Roswaal, ona eğilir şekilde bakarak,

Roswaal: “Sana şu kadarını söyleyeyim, gereğinden fazlasını yapıyorsun bence, Otto-kun.”

Otto: “…Yüzünüzdeki makyaj kaybolunca diliniz körelmiş gibi, Uçbeyi. Neredeyse aramızdaki buzları eritmeye çalışıyor gibisiniz.”

Roswaal: “İnsanlarla kaynaşma gibi bir yeteneğim olmadığından yapmadığımı farz et. Ne olursa olsun gereğinden fazlasını yaptığını düşüneceğim. Ne kadar uğraşırsan uğraş değiştiremeyeceğin şeyler de var.”

Otto: “… Ne kadar uğraşırsam uğraşayım, değişmeyecek şeyler mi?”

Roswaal’ın kelime seçimine hazırlıksız yakalanan Otto’nun kaşları seyirdi.

Otto cümleyi tekrarlayınca Roswaal başını salladı. Elini makyajsız yüzünün ince çenesine dayadı ve mavi olan açık kalacak şekilde bir gözünü kapayarak,

Roswaal: “Şu anki olay müthiş bir örnek mesela. Çoğu zaman olaylar, Subaru-kun ve Emilia-sama nasıl isterse öyle gidiyor. Herkes bir araya gelip el birliğiyle onların dilediği yolda ilerlemeye çalışıyor.”

Otto: “…Ne anlatıyorsunuz siz?”

Roswaal’ın ani iddiasına karşı Otto’nun alnı kırıştı.

Sürekli Subaru ve Emilia’nın dileklerinin gerçek olma fikri inanılmaz saçmaydı. Öyle bir şey olsaydı Emilia çoktan kral olup Natsuki Emilia ismini alırdı.

Böyle bir şeyin de olmadığı hesaba katılırsa durum bu değildi.

Otto: “Alay mı ediyorsunuz benimle? Ya da belki de Natsuki-san ve Emilia-sama’yla dalga geçiyorsunuzdur.”

Roswaal: “İkisi de değil. Yalnızca sana acıyorum. Ailenin katkıları Lugunica’dan Vollachia’ya gelmemizde büyük rol oynadı. Bu konuda sana minnettarım ve minnettarlığımdan dolayı bu samimi tavsiyeyi veriyorum.”

Otto: “――――”

Roswaal: “Subaru-kun ve Emilia-sama’ya bu kadar bağlanıp onlardan ayrı kalman senin için zehir gibi. O zehir seni eritir ve maalesef eninde sonunda öldürür. Ne de olsa senin kadar becerikli birine denk gelmek kolay bir şey değil.”

Roswaal, sesinin tonunu düzelterek nazikçe ve dobra bir şekilde bunları söyledi.

Konuşmasındaki soytarı tonunu bırakmıştı ve farklı renkli gözlerindeki samimiyetle Otto Suwen’e hitap ediyordu.

Bu sözlere ve tavırlara karşı Otto biraz sessiz kaldı, ardından fark etti.

Roswaal L. Mathers denen kişinin hedefini.

Otto: “Uçbeyi, demeye çalıştığınızı anladım. Bu yüzden, tavsiyenize uymayacağım.”

Roswaal: “Hım…”

Gözlerini keskinleştiren Roswaal, merakını belli eden uzun bir iç çekti.

Sonrasında tavsiyesinin reddedilmesinin arkasındaki gerçeği duymak istedi ve Otto konuşmaya başladı.

Otto: “Anlıyorum. ――Size ayak bağı oluyor olmalıyım. Ne de olsa yaptıklarınızı hâlâ affetmedim, Uçbeyi. Ki şu an bile arkadan işler çevirdiğinizden şüpheliyim.”

Roswaal: “…Oo?”

Otto: “Tam da bu yüzden beni canı sıkkın gördüğünüzde yaklaşmaya karar verdiniz. Belki de akla yatkın bir bahaneyle beni hesaptan çıkarma fırsatını bulduğunuzu sandınız ama büyük bir hata yaptınız.”

Evet, Roswaal’ın değerlendirmesi doğruydu.

Az önceki yaptıkları konuşma, Otto’nun Emilia Kampına katıldığı andan beri en sinirlendiği an olabilirdi. Kampa katılmadan önce Subaru’yu yumruklayacak kadar sinirlendiği bir olay olmuştu ve şu anki sinir, onunla kapışabilirdi.

Otto: “Sırf bu yüzden her şeyi bırakıp gideceğimi sandıysanız sahiden de çok yanılıyorsunuz.”

Roswaal: “Otto-kun…”

Otto: “Her şeyden evvel, ne saçmalıyorsunuz deminden beri? Natsuki-san’la Emilia-sama’nın istediği her şey gerçek mi olmuş? Böyle absürt şeyler söylemeyin. Zaten bu zerre kadar doğru olmadığından Garfiel, Beatrice-chan, Ram-san, Petra-chan, Patrasche-chan ve diğer herkesle birlikte buralara gelmek için bu kadar uğraşmadık mı?”

Otto, Roswaal’a tamamen hatalı olduğunu söylerken içgüdüsel olarak sinirliydi.

Roswaal’ın az önce dedikleri şöyleydi:

Subaru ve Emilia ne istemişse etrafındakiler bir şekilde hayata geçirirmiş, bu yüzden de Otto’nun bu kadar endişelenip kendini hırpalamasına gerek yokmuş. Ne kadar reddederse reddetsin varlığını manasız kılacakmışcasına fikrini görmezden gelirlermiş.

Fakat――

Otto: “Durum bunun tam zıttı.”

Roswaal: “――――”

Otto: “Uçbeyi, ‘etrafınızdaki herkes yardım ediyor’ demenle kimlerden bahsettiğinizi bilmiyorum… Ama hiç yoksa Natsuki-san’ın bütün fikirlerine katılmamı, onaylamamı ve istediği her şeyin gerçekleştiği yolu seçtiğimi düşünmüşsünüz. ――Böyle bir şeyi yapabileceğimi zannetmiyorum.”

O, güçlü yetenekleriyle yardım edebilecek Beatrice ya da Garfiel değildi.

Görmezden gelinemeyecek desteklerini esirgemeyen Ram, Frederica ya da Petra da değildi.

İstediği her şeyi hayata getirecek bir güce sahip de değildi, peki Otto’nun burada olma sebebi neydi ki?

Otto: “Yapamam. Kabul edemem. Müsaade edemem. Natsuki-san ve Emilia-sama’nın arzularına ağzımı açmadığım gün, benim bittiğim gün demektir.”

Roswaal: “――――”

Otto: “Şansınıza küsün, Uçbeyi. İşler arzuladığınız gibi gitmeyecek.”

Roswaal’a keskin bakışlarıyla bakan Otto, dümdüz böyle söyledi.

Roswaal’ın hayatında tek taraflı bu kadar üstüne yürüyen olmamıştı herhâlde.

Hiç dile getirilmese de Otto ve Roswaal arasında hep bir gerginlik vardı tabii.

Bu yüzden de Roswaal fırsatı bulduğu gibi Otto’ya yaklaşıp yolundaki engeli kaldırmak istedi ve satranç tahtasını kendine uygun dizmeye çalıştı.

Ama Otto boyun eğmeyecekti. En azından bugünün saçma konusundan dolayı eğmeyecekti.

Otto: “Nerede duracağıma karar verdim. Işıkta yürüyemem ama gerek de yok zaten.”

Roswaal: “――――”

Otto: “Kötü bir hamleydi, Uçbeyi. Bana hiç gelmeseniz çok daha iyi olurdu.”

Gelmesen de sonuç hiç değişmezdi, demek istiyordu.

Fakat en azından, bu karara varması daha uzun sürer, içinde daha çok tereddüt barındırırdı ama Roswaal’ın acelesi arzuladığı sonucu tam tersine, yani arzulamadığı bir sonuca çevirmişti.

Otto’nun yüzünde ekşi, tuhaf bir yüzle duran Roswaal’ın karşısında nefesini tuttuğu sırada…

???: “Aha, Otto-san! Buldum seni!”

Tiz bir ses tarafından küçük adım sesleri eşliğinde seslenilen Otto, geriye döndü.

Bunun üzerine gözleri, elini sallayarak ona doğru koşan Petra’nınkilerle buluştu.

Otto: “Petra Hanım… Aman, Petra-chan.”

İçeri sızdıkları zamandan kalma alışkanlıktan dolayı bir anlık yanlış seslense de Otto, eline ağzına koyup dediğini düzeltti. Otto’ya koşa koşa gelmiş Petra, nefes nefese şöyle sordu,

Petra: “Otto-san, elin iyi mi? Tüm gücünle duvara vurmuşsun diye duydum…”

Otto: “Herkes aynı şeyi soracak gibi. Merak etme, Garfiel iyileştirdiğinden bir şeyim kalmadı. Endişelendirdiğim için özür dilerim.”

Petra: “Yoo, sorun yok. İyi olduğun sürece hiç sorun değil… Efendi siz n’apıyoruz burada?”

Acı acı gülümseyen Otto, Petra’nın endişelendiği elinde bir şey olmadığını ona gösterdi. Rahatlayan Petra’ysa hemen yüz ifadesini değiştirip gözünü Roswaal’a dikti.

O bakışlara bir cevap olarak da Roswaal, hafifçe başını sallayarak, “Hayır”

Roswaal: “Son günlerdeki davranışlarımı gözden geçiriyordum o kadar.”

Petra: “Siz mi Efendim?.. Genelde yaptıklarınıza kafa yormazdınız, tadı* da olmaz ki ama?”

Roswaal: “Uvaah.”

Ç.N: (Roswaal burada “gözden geçirmek” demek istiyor fakat bunun için Japoncada kullanılan ifade ham anlamıyla “çiğnemek” anlamına geliyor. Bilmeyeniniz varsa Roswaal yediği, içtiği hiçbir şeyden tat alamıyor; direkt tat alma duyusuna sahip değil. Petra da buna gönderme yaparak Roswaal’a laf sokuyor. Petra-chan harbiden çok zeki.)

Otto, Roswaal’ı köşeye sıkıştırmayı planlamıştı aslında ama Petra’nın tek cümlesinin yanında onun yaptıkları sönük kalmıştı.

Aslında sahiden de Roswaal’ın omuzları düşmüştü. Roswaal’ı dikkatle izleyen Petra aniden bir şey hatırlamış gibi “Aa” deyiverdi.

Sonra başındaki kurdeleyi sallayacak şekilde Otto’ya dönerek…

Petra: “Bu arada sadece eline bakmaya gelmemiştim. Biraz önce Rui-chan hakkında konuşuyordunuz da…”

Otto: “Aa, evet evet. O konuda da seni endişelen――”

Petra: “O yüzden ben de gittim, Otto-san’ın yerine Subaru’ya bi’ tane yapıştırıverdim.”

Otto: “――――”

Minik elini sıkı sıkıya yumruk şeklinde sıkan Petra böyle beyan etti.

Bir Petra’nın sıktığı yumruğuna bir Petra’nın hevesli yüzüne bakan Otto, şaşkınlık içinde gözlerini kırptı.

Otto’nun bu tepkisine Petra, birazcık sinirlenerek…

Petra: “Otto-san, kendini tutmuşsun. Sen küçük Subaru’ya vurunca kötü hissedersin diye gittim ben vurdum!”

Petra, elini açıp avcunu gösterdi. O, avcunun ardından Otto’ya bakarken Otto biraz sessiz kaldı.

Ama kendini tutamıyordu artık.

Otto: “Ha, hahaha, ahhaha!”

Julius’un ondan özür dilediği o andaki rahatsız edici hisse bile dayanabilmişti.

Roswaal’ın acımasız sözleriyle üzerine saldırdığı o çaresizlik anına bile dayanabilmişti.

Fakat, Petra’nın bu saf ve neşeli sözlerine… işte buna dayanamamıştı.

Gülmekle hiçbir şey çözülmüyordu tabii ki.

Sorunlar hâlâ duruyor ve Otto hâlâ Subaru’nun fikrine karşı çıkıyordu.

Yine de karşı çıkacak, Subaru’nun vermeye çalıştığı tavizin kabul edilemez olduğunu söylemeye devam edecekti. Varoluş sebebi buydu ve tam olarak bu olduğundan devam edecekti.

Onun lügatında pes etmek yoktu.

Otto: “Petra-chan.”

Petra: “Buyur?”

Otto: “Teşekkür ederim.”

Otto böyle diyerek küçük kızın havada duran eline kendi elini yavaşça vurdu.

Hafif bir ‘şak’ sesi duyuldu ve “Rica ederim” diyiverdi Petra gülerek.



#Tekrardan selamlar! Şahsen en sevdiğim karakterlerden biri olan Otto’nun güzel bir bölümüne geldik ve çevirirken epey eğlendim. Bir dahaki bölüm önceki bölümlerden kalma olaylara dönecek gibiyiz diyor, sonraki bölümde görüşmek üzere diyorum!

5 2 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
6 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
G4st3rloop
Üye
3 Eylül 2026 23:23

Çeviri çok güzeldi teşekkürler. Subaru petradanda dayak yemiş adamın dayak yemediği biri kalmıyıcak bu gidişle.

edet
Üye
15 Eylül 2026 06:17

Çeviri için teşekkürler. Elinize sağlık Gardaş! :thumbsup:

Son düzenleme 29 gün önce by edet
Tayfun huseyinoglu
Üye
4 Ekim 2026 09:32

:woa:

edet
Üye
Yanıtla  Tayfun huseyinoglu
4 Ekim 2026 12:01

:hearts:

YukselGuner
Üye
5 Ekim 2026 16:38

Bende dövmek istiyorummmm!!

edet
Üye
Yanıtla  YukselGuner
5 Ekim 2026 16:56

:chad: bu adamı mı?