Bölümün ortalama okuma süresi 18 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Redaktör: akari
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――“Savaş narası” tabiri tam yerindeydi.
Özünde yalnızca bir haykırıştan ibaretti.
Ne var ki bu haykırış, bir karşılaşma; mücadele veya her türlü çatışma esnasında hem kişinin kendisine hem de müttefiklerine güç vermek, birliklerin moralini yükseltmek için atılırdı. İleriye atılmaları için gereken cesareti ve kudreti sunardı.
Savaş öncesinde bir halka kurup savaş naraları atarak hücuma kalkmak tek yürek olmanın sihirli formülüydü―― ve bu dünyada, buna gerçek anlamda “büyü” demek mümkündü.
???: “…Akılalmaz, doğrusu.”
Natsuki Subaru’nun komutasındaki Pleiades Taburu’nun, bir avuç amatörden oluşan bu birliğin titizlikle hazırlanmış olması, donanımlı İmparatorluk Askerlerini paramparça ederek düşman saflarına dalışı karşısında Beatrice donakalmıştı.
Galewind Atı’nın coşkulu adımları altında sarsılan topraklarda, sakalı bakımsız Idra adlı bir adam dizginleri sıkıca tutarken ön tarafında Beatrice’yle Subaru garip bir vaziyette oturuyorlardı. Bu sancağın gölgesinde ilerleyen herkes, güçlü Yang Büyüsü’nün etkisi altındaydı.
Bunu yapabilen tek yöntem de tek bir şey olabilirdi――
Beatrice: “――Büyüsel Örtü Ateşlemesi.”
Beatrice’in dudaklarından dökülen o birkaç cümle; yüzyıllar öncesinde var olmuş ama asla değer bulamamış pratik uygulamadan uzak, gelip geçici bir tekniğe işaret ediyordu.
Büyünün tüm sistemini kurgulayan Cadı Echidna bile ona ancak geçici bir isim takmış, kadim bir “fantezi” olarak kayıtlara bırakmıştı. Tek başına bir bireyin asla yeniden canlandıramayacağı bir yöntemdi bu.
Büyüsel Örtü Ateşlemesi, vücutta dolaşan Mana’yı kullanarak Akış Yöntemi’ni zorla tetikleyen ve farklı bir mekanizmayla Yang Büyüsü’ne benzer bir güçlenme sağlayan geçici bir teknikti.
İnsanüstü kuvvet denilen şey, bazen tehlike anlarında kişinin kendi fiziksel sınırlarını aşıp normal hâline kıyasla akılalmaz bir güç sergilemesine verilen addı.
Bu dünyada böyle bir olgunun gerçekliği kabul ediliyordu.
Zihinsel ya da bedensel bir baskı altında, normalde kapalı duran vücuttaki Geçitler zorlanarak açılabilir ve kullanıcılar da tıpkı Akış Yöntemi’ni uygulayanlar gibi geçici bir güç durumuna erişebilirdi.
Üstün yetenekli bireyler, belki de böylesi bir deneyimle Akış Yöntemi’ni kendi kendilerine keşfetmiş olabilirlerdi. Fakat konumuzla doğrudan bağlantılı olmadığından, şimdilik bu detayı geçiyorum.
Esas önemli olan, Büyüsel Örtü Ateşlemesi’nin insanın doğal sınırlarını zorla aşmanın bir yolu olduğu ve binlerce kişilik Pleiades Taburu’nun tamamına uygulanıyor oluşuydu.
Echidna; aslında Büyüsel Örtü Ateşlemesi denebilecek bu fenomeni ilk kez savaş alanında, savaş naralarıyla benzer bir etkiyi tetikleyen küçük bir savaşçı kabilesinde gözlemlemişti.
Savaş öncesinde, esnasında ve sonrasında durmaksızın haykırıyorlardı; bu, onların savaş meydanındaki kadim geleneğiydi.
Morale yükselten bu nidalar, tüm kabile üzerinde Yang Büyüsü benzeri bir kolektif güçlenme etkisi yaratıyordu. Sayıca az olmalarına rağmen bu sayede savaşta belirgin bir üstünlük sağlıyorlardı.
Ne var ki nihayetinde sayısal dezavantaja direnemeyip savaşın girdabında yok olup gittiler. Sonrasında da ortaya çıkan benzer oluşumlar da aynı akıbete uğradı. Bu geleneğin gerçek bir takipçisi kalmadı.
Gelişigüzel toplanmış bir grup bu etkiyi yaratamazdı, aşırı kalabalık sayılar işe yaramazdı, tek bir dâhi bile bu fenomeni tek başına yeniden canlandıramazdı. Böylece Büyüsel Örtü Ateşlemesi, hiçbir zaman tam olarak anlaşılamadan tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitti.
Modern çağda yalnızca seçkin bireyler Akış Yöntemi’nde ustalaşabilmişti. Savaş alanındaki çığlıklarsa artık sadece cesaret veren boş nidalardan ibaretti.
Ne var ki――
???: “EN GÜÇLÜ! EN GÜÇLÜ! EN GÜÇLÜ!!!――”
Subaru’nun peşinden ilerlerken bu nidaları haykıran Pleiades Taburu’nun tüm mensuplarında parıldayan şey, çoktan kaybolduğu sanılan Büyüsel Örtü Ateşlemesi’nin o eşsiz ışıltısıydı.
Gerçekten de kusursuz ortam oluşmuştu. Subaru’nun etrafını örüp sarsılmaz bir güvenle tek vücut olmuşlardı. Düzensiz Yang Büyüsü’nün ritmini bozacak kadar güçlü bireylerin bulunmadığı, tam teşekküllü bir orduya denk bir kolektif güce dönüşmüşlerdi.
Ortaya çıkan Büyüsel Örtü Ateşlemesi’nin etkileri, Yang Büyüsü’nün terminolojisiyle ifade edilecek olursa: Beş duyunun keskinleşme, fiziksel kapasitede katbekat artış, bedensel dayanıklılıkta ani sıçrama, bilişsel yetilerde şaşırtıcı yükseliş ve tepki sürelerinde hızlanmayla beraber ancak çoklu güçlendirmenin düzensiz bi’ hâli olarak tanımlanabilecek bir durumdu bu.
Artık her bir ferdinin gerçek anlamda binlerce savaşçıya bedel hâle geldiği Pleiades Taburu karşısında―― hiçbir istihbarata sahip olmayan İmparatorluk Askerleri; bu ezici ivme karşısında şoka uğramış, savaş düzenleri apaçık “eriyip gitmeye” başlamıştı.
Kızgın bir demirin buz üzerinde açtığı yol gibi düşmanın özenle kurduğu formasyon ön saflardan başlayarak çözülüyorken amatörlerden oluşan bu grup düşman hattının merkezine ürkütücü bir hızla ilerliyordu.
Ancak tüm bunlardan daha çarpıcı olan şey de…
Subaru: “――Ezip geçin ama öldürmeyin! Savaşma şanslarının dahi olmadığı o anlamsızlığı gösterin onlara!”
???: “OHHH!――”
???: “Anlaşıldı Boss!”
???: “Tıpkı bizim, senin elinle kurtuluşa erdiğimiz gibi!”
Can pazarına dönmüş bu savaş meydanında, hücum eden taburun komutanı “tek bir can kaybına izin vermeyeceğini” beyan ediyordu.
Savaş gerçeklerine aşina herkesin “çocukça bir hayal” diye küçümseyerek reddedeceği bu fikir, şimdi eli yüzü düzgün savaşmayı bile bilmeyen bu acemi grubun yıkıcı gücüyle hayat buluyordu.
Peş peşe inen darbeler İmparatorluk askerlerini birer birer deviriyor, savuruyordu. Ancak geride bıraktıkları cesetler değil, fiziksel ve zihinsel olarak çökmüş yaralı askerlerden oluşan bir enkazdı.
Düşman askerlerini hayatta bırakarak yaralılarını kurtarmalarına izin vermek stratejik bir hamle değildi. Natsuki Subaru’nun basitçe, insanların ölmesine göz yumacak yüreği yoktu.
Bu yürek yerine de Subaru’nun bu ezici güç sayesinde gerçekleşen arzusu vardı.
Beatrice: “Subaru, bunun sonuçlarını gerçekten hesapladın mı, doğrusu?!”
Subaru: “Ha? Ah, herkesin bu denli coşkulu bağırmasından dolayı özür dilerim! Ama hep bir ağızdan ‘Şu işi bitirelim! Şu işi ezip geçelim!’ diye haykırınca da inanılmaz bir enerji geliyor be!”
Beatrice: “Ehh~~, bu kadar abes bir şey olamaz, sanırım!”
İşin ilginç olan kısmı, Beatrice bu absürt savaş manzarasını izleyen herkesin ortak kanısını dile getirmişti.
Ancak onları yargılamak haksızlık da olurdu. Söylenenler son derece doğal tepkilerdi.
Beatrice, Subaru’nun cevabını anında idrak etti. ――Subaru ve etrafındakiler, Büyüsel Örtü Ateşlemesi hakkında en ufak bir fikre dahi sahip değillerdi, dolayısıyla bu fenomeni kavramaları imkânsızdı.
Sadece coşkuyla bağırmanın güçlerini artırdığına safça inanırken bir Cadının bile “ütopik” diye kenara attığı imkânsız teorinin mükemmel bir uygulamasını yaratmış ve silahlaştırmışlardı.
Üstelik Beatrice bile, Natsuki Subaru’nun Küçük Kral’ın Otoritesi’yle bu teoriyi hayata geçirebilen dünyadaki tek kişi olduğu gerçeğinden bihaberdi.
Beatrice: “İşte tam da bu yüzden…”
Subaru: “Hımm?”
Beatrice: “İşte tam da bu yüzden sen Betty’nin partneri olmayı hak ediyorsun, doğrusu!”
Hiç kimsenin başaramayacağını başarabilen Natsuki Subaru’nun kollarında, hasretle beklenen bu kavuşma anında tükenmiş Manasının yeniden dolmasıyla Beatrice, kendi konumunu bir kez daha tasdik etti.
Acemi askerlerden oluşan Pleiades Taburu’nda kimsenin bu anın önemini kavraması gerekmiyordu, zaten kimse de tam manasıyla anlamıyordu da. İşte bu yüzden Beatrice, partneri Subaru adına düşünüyordu bunları.
Bir daha asla tekrarlanmayabilecek bu tarihi anda nasıl bir rol üstlenmeliydi ki?
Beatrice: “Düşmanın direncini kırmak niyetindeysen yeniden organize olmalarını engelleyebilirim, sanırım.”
Nazik bir hareketle minicik avuçlarını sağa sola savrulmuş İmparatorluk askerlerine çevirdi.
Subaru’nun arzularını, taraflar arasındaki kanlı mücadeleleri ve savaş alanına hükmeden İmparatorluğun yöntemlerini hesaba katarak Beatrice’in şöyle bir büyü icra etti:
Beatrice: “――El Shamak.”
Pleiades Taburu’nun bir mensubu olan Beatrice, kendisini de saran o eşsiz güçlenmeyi sonuna kadar kullandı.
Kara bir sis, dördüncü kaleyi tutan İmparatorluk askerlerinin tepesine çöktü birer birer. Zihinlerini kararttı, savaşma azimlerini boğdu, karşı koyma şanslarını ellerinden aldı.
――Pleiades Taburu’nun cepheye girişinden yalnızca dakikalar sonra, İmparatorluk Başkenti kuşatması boyunca neredeyse hiç zayiat vermemiş olan dördüncü kale, tamamen ve kesin biçimde düşmüş oldu.
△▼△▼△▼△
Pleiades Taburu’nun azgın topyekûn hücumunun yankıları anında ana karargâhta olan Abel’in kulaklarına ulaşmıştı.
Ne var ki bu esnada Pleiades Taburu’nun ismi zikredilmemişti. Yalnızca batı yönünden beliren bir grubun, İmparatorluk askerlerini ezici güçle dağıtarak kale hattını çökerttiği rapor edilmişti.
Her neyse――
???: “――Amanın, tam son hamlemizi yapacağımız sırada çıkagelip bütün dikkatleri üzerlerine çektiler ya. Amma heyecan verici.”
Ana karargâha serin bir edayla giren ve bu gelişmeyi zarafetle karşılayan asil bir figürün cesur sesi çadırda yankılandı.
Karargâha adım atan kişi, dalgalı saçlarının her hareketinde asaletini belli eden; yüzündeki kılıç izinin beyaz çizgisiyle daha da çekici hâle gelen; asil unvanıyla tezat oluşturan sokakvari kıyafetler giymiş heybetli bir kadındı. Bu karizmatik kadın Serena Dracroy’du.
Vollachia İmparatorluğu’nun en nüfuzlu Konteslerinden biri olmasına rağmen şu an tahtın değil, isyancıların tarafındaydı―― ve Abel’in en önemli gizli kozlarından biriydi.
Serena’nın gelişi üzerine Abel kollarını bağlayarak savaş alanına daldı.
Abel: “Takviye kuvvetlerinizin Uçan Ejder Filosu’ndan oluştuğunu varsayıyordum.”
Serena: “İçiniz rahat olsun. Birliklerimin en seçkin olanlarının Uçan Ejder Filosu olduğu gerçeğini değiştirmek gibi bir niyetim yok. Şu an cephede fırtına gibi esenler tamamen beklenmedik bir gelişme.”
Abel: “Bu senin eserin değil miydi?”
Serena: “Yanıma gelmiş olsalardı onları himayeme alırdım ama ne yazık ki tek bir lidere bağlılar. Beni görmezden gelirlerdi.”
Bu cevabı verirken Serena’nın uzun bacaklarıyla Abel’in yanına ilerleyişi, karargâhta fırtına öncesi bi’ sessizlik vardı.
Kara şeklindeki gözleriyle Abel’in yüzüne baktığında oni maskesinin ardındaki ifadeyi çözmeye çalışır gibiydi.
Abel: “ ‘Yüzünü senden saklayan biriyle nasıl iş birliği yapabilirsin?’ diye sormayacağım.”
Serena: “Neden bu kadar sığ bir şey söyleyeyim ki? Gerçek niyetlerini makyajla örtenlerle, yüzlerini maskeyle gizleyenler arasında fark yoktur. Şayet ki sebebin bir yara izini saklamaksa benden çok daha iyi durumda olduğunu söyleyebilirim.”
Abel: “Sebebimi açıklamayacağım ama yara izinden ötürü değil. Bunu zorunluluktan takıyorum.”
Serena: “Böyle diyeceğini biliyordum. Konuşmalarından gereksiz hiçbir şey yapmadığını anlamıştım. Şimdi bu diyalogdan sonra bu kanaatim iyice pekişti.”
Serena bunu Abel’den duyduğunda, ellerini kalçalarına koyarak vahşi bir gülümsemeyle sırıttı.
Gerçekte İmparator’un ta kendisi olan Abel’le Serena’nın geçmişi vardı. Oni maskesinin yarattığı algı bozukluğu bu tür tanışıklıkları bulanıklaştırabilse de Abel’in Serena hakkındaki kanaatini değiştiremezdi.
O, gerektiğinde İmparator’un yüzüne bile hakikati haykıracak kadar gözü kara, tutkulu, yenilikçi ve cesur bir generaldi―― “Kavurucu Hanım” lakabını sonuna kadar hak eden biriydi.
Fakat tam da bu çelikten kişiliği olmasaydı Abel onu bu isyan hareketinin en önemli kozları arasına asla dahil etmezdi.
Serena: “Demek istediğin, bu ülkede benim gibi düşünen başka deli kalmadığı mı?”
Abel: “Seni tarafıma çekmek için stratejiler kurgularken her detayı düşünmek zorundaydım. Ancak tercihimin ana sebebi, nihai zaferin şansını katlayacak olan gücündü.”
Serena: “İmparatorluk Sarayı’nın bizi hep görmezden geldiği şu günlerde, Uçan Ejder Filosu’nun bu denli kıymet göreceğini hiç düşünmezdim.”
Omuz silkelişindeki kayıtsızlığa rağmen alaycı sözlerinin altında kanının kaynadığı da her hâlinden belliydi.
Dracroy Kontesi’nin Uçan Ejder Filosu, gücün yüceltildiği Vollachia’da topraklarının saygı görmesinin temel taşıydı. Bu, Serena Dracroy için dokunulmaz gurur kaynağıydı.
Dracroy topraklarından biri İmparator’a isyan etse dahi―― tahtın kendisine kılıç çekse bile, yetenekleri asla tartışılmamalıydı.
İşte bu nedenle――
Abel: “Bu davetimi kabul edişinle savaş meydanının semalarına hükmeden, ejderdoğana biat eden uçan ejderleri… yani Madelyn Eschart ve yandaşlarını saf dışı bırakıp hava hâkimiyetini ele geçireceksin.”
Serena: “Aslında, davetinizi kabul etmemin tek sebebi büyüleyici teklifiniz değildi… ama bu görevi yerine getirmek şu an benim için de hayati bir önem taşıyor. Arzu ettiğiniz gibi. ――Uçan Ejder Filom.”
Abel: “――――”
Serena: “Artık o beklenmedik ortaya çıkan takviyeler beni ne rahatsız edecek ne de dikkatimi çalıp dağıtacak.”
Beklenen rolünü eksiksiz yerine getiren Serena, Abel’in dikkatini bir kez daha batıdaki savaş alanına yöneltti. Söyledikleriyle bakışları tekrar o yöne kaydı ve oni maskesinin ardındaki kara gözleri kısıldı.
Gerçekten de Serena’nın ifade ettiği gibi o birlik herkes için tam bir sürpriz olmuştu. Açıkçası belirlediği rotadan herhangi bir sapma, savaşın gidişatına ne denli olumlu katkı sağlarsa sağlasın, asla hoş karşılanmazdı.
Serena: “Demek İmparatorluk Başkenti’nin batısını altüst eden tabur buymuş. Muhtemelen daha önce duymuşsunuzdur, değil mi?”
Abel: “Evet, haberdardım. Ancak niyetlerini tam olarak anlayamamıştım ve konum raporlarına dayanarak nihai savaşa zamanında yetişemeyeceklerini değerlendirmiştim. Bu nedenle de savaşta güçlerini hesaplamalarıma dahil etmedim.”
Serena: “Beklentilerinizi bariz bir şekilde boşa çıkarmışlar demek. İşittiğimi göre bu savaş alanına vaktinde yetişmek için gece gündüz demeden koşmuşlar.”
Abel: “――Böyle bir eylem teoride akla yatkın olsa da gerçekte tamamen saçmalık. Zamanında yetişebilmek için ne denli bir mesafe kat etmeleri gerektiğini sadece tahmin edebiliriz. Ve tüm bu çabayla zamanında varmış olsalar bile, savaşmaya değecek kadar çok sayıda firarları da olurdu.”
Bu belki de aşikâr olsa da bir grubun büyüklüğü ne kadar artarsa onu harekete geçirmek için gereken çaba da o denli yükselecektir.
Büyük bir ordunun sürdürebilmesi için gereken lojistik, ikmal ve savaşın zorluklarının yanı sıra; zamanla daha da yıpranırlar ve giderek artan bir yorgunluk biriktirirler. Bu da savaşma azimlerini daha kolay kaybetmelerine ve kalplerinde taşıdıkları sancağın ruhlarından uzaklaşmasına neden olacaktır.
Bu tür koşullardaki bir grubu savaş meydanına getirmek bile başlı başına büyük bir başarıyken onlarla beraber savaşmaksa bambaşka bir meseleydi.
Fakat――
Serena: “Pekâlâ, Oni Maskeli Yüce General, bu size morali düşük insanların yürüttüğü bir muharebe gibi mi görünüyor?”
Şayet Serena bu soruyu sormuş olsaydı Abel gördüklerini inkâr etmek zorunda kalırdı.
Uzaktan güçlükle seçilebilen, kalkan toz bulutunun içinde düşman hatlarına doğru şarj eden taburun savaşı tüm beklentileri yerle bir ediyordu. Savaş naraları tam olarak duyulmasa da artçı etkileri ana kampa belirgin bir şekilde ulaşmıştı.
Sadece gerçeği tümden reddeden düş kırıklığına uğramış bir aptal, o manzarayı görüp askerlerin moralinin düşük olduğunu iddia edebilirdi.
Serena: “Liderleri, herkesin dilindeki o siyah saçlı Veliaht Prenslerden biri gibi görünüyormuş. Vincent Ekselansları’nın gayrimeşru oğullarının İmparatorluğun dört bir yanına yayıldığına dair bu hikâyeyi gülünç bulmuştum ama o kişi şaşırtıcı derecede gerçek olabilecek bir izlenim bırakıyor.”
Abel: “――Demek durum buymuş.”
Serena: “Hım?”
Uzaktaki toz bulutuna gözlerini kısarak bakan Abel’in zihninde taşlar yerine oturuverdi.
Kendisinin de bildiği bu hikâyenin anlatılması üzerine Abel böylece yorum yaptı, bu da Serena’nın başını eğmesine neden oldu. Ancak Abel onun sorusuna yanıt vermedi, bunun yerine içinde büyüyen kesinlikle tek gözünü kapattı.
Akılalmaz bir mesafeyi kat eden, sadece bu savaş meydanına şiddetle adım atmak için ayakta kalan, olağanüstü yüksek moralli ve birlik içindeki grubun—— nihayet onların, gerçek doğasını kavrayabildi.
Yani――
Abel: “――Nihayet kendi gücünü hakkıyla kullanabiliyorsun musun ki?”
Durum gerçekten de böyleyse batıdan gelen beklenmedik düşman grubunun varlığı tam anlamıyla anlam kazanacaktı. Ve bu durum, İmparatorluk Başkenti tahtında oturan sahte İmparator için çok daha şaşırtıcı olacaktı.
Bu siyah saçlı Veliaht Prens’in söylentilere layık bir yeteneğe sahip olduğu―― ya da en azından bu seviyede bir performans sergileyebileceği varsayılıyordu.
Abel: “Batı cephesinde bulunanların herhangi bir hamle yapmasına gerek yok. Ancak üçüncü kale hâlâ aşılması gereken en kritik nokta. Ve ben asla geri adım atmayı düşünmüyorum. ――Yüksek Kontes Dracroy.”
Adı anıldığında anda Serena başını sallayarak “Biliyorum”, diye yanıtladı.
Abel’in bakışlarının gökyüzünün ötesine hükmeden, süzülen uçan ejderlere çevirdi gözlerini.
Serena: “Hem kaba ve küstah ejderdoğanı atayan İmparator Ekselansları’na hem de vahşi uçan ejderhalarla disiplinli Uçan Ejder Filosu’ndaki farkı gösterelim.”
Gerçek İmparator’un hemen yanı başında durduğundan tamamen habersiz bir şekilde, bu görevi çılgın bir gülümsemeyle üstlendi.
△▼△▼△▼△
Muharebe alanını bütünüyle kuşatan ana karargâh, her türlü olağandışı gelişmeyi dört bir yandan dikkatle izlemelerine imkân tanıyordu.
Oraya takviye olarak ulaşan Serena Dracroy, Dokuz İlahi General’den ve ejderdoğan olan Madelyn Eschart’a itaat eden uçan ejderlere karşı derin bir kin besliyordu.
Bu azgın uçan ejderler, özel bir gizli teknik olmaksızın insanlarla asla uyum sağlayamazdı ancak burada -İmparatorluk Başkenti mücadelesinde- doğal vahşetlerini ve barındırdıkları tehlikeyi sonuna kadar sergileyerek halk için büyük bir tehdit oluşturuyorlardı.
Madelyn; her ne kadar durumu kabaca açıklamış olsa da düşman ve dost ayrımı yapamayan uçan ejderlerin müttefiklerine, İmparatorluk Askerlerine zarar vermemesi için birtakım düzenlemeler yapmıştı. Bu sayede de Guaral Kale Şehri’ne yapılan saldırıda olduğu gibi gelişigüzel zayiatlar yaşanmıyordu.
Ama isyancıların üzerindeki gökyüzünde pençeleri ve dişleriyle dans ederek geçmişteki tehdidi hatırlatıyorlardı, ayrıca zaman zaman yere isabet eden taş bombardımanından kaynaklanan hasar da hiç de küçümsenemezdi.
Ancak uçan ejderler bireysel güçten ziyade grupça savaşan savaşçılara karşı bu tür saldırılar yaparlardı, ezici güçteki varlıklar arasındaki savaşa müdahale edemiyorlardı.
Bu nedenle――
Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”
Emilia: “――Buz Hattı!!”
Emilia, iki elini savurarak sıçradı ve kendi çizdiği dünyada beyaz buzdan bir hat daha oluşturdu.
Hemen ardından, az önce Emilia’nın durduğu karlı zemin muazzam bir hızla gelen bir kuyruk darbesiyle yarıldı, yer anında parçalandı ve kar buharlaştı.
Bu işi yapan, gökyüzünde süzülen bulutlarla kaplı; bembeyaz pullardan oluşan devasa gövdesiyle kudretli bir varlıktı—— ejderdoğan olan Madelyn’in çağırdığı, dünyaya yönelik bir tehdit yeryüzüne inmişti.
Emilia: “Mezoreia!..”
Yanılmıyorsa Vollachia İmparatorluğu’nda aynı adı taşıyan bir şehir olduğunu zihninin bir köşesinde düşünen Emilia, kıl payı atlattığı bu güçlü saldırı karşısında dişlerini sıktı ve yüreğini cesaretlendirdi.
Buz Hattı’yla yeniden çizilen, donan hat boyunca yerden bir sesle buzdan bir duvar yükseldi. Bu duvar, İmparatorluk Başkenti’ni çevreleyen surlar kadar yüksek değildi ama havadaki Mezoreia’nın savaş alanından kaçmasını engelleyecek kadar yeterliydi.
Emilia: “Herkesin bulunduğu yere gitmene izin veremem.”
Savaş alanı giderek soğurken—— yoo, daha ziyade kendi isteğiyle soğurken Emilia beyaz nefesini dışarı vererek kararlılığını dile getirdi.
Hakikaten de Madelyn Mezoreia’yı çağırdığında Emilia oldukça zor bir duruma düşmüştü.
Madelyn’le tek başına başa çıkmak zaten meşakkatliyken bir de denkleme Mezoreia’yı eklemek işleri çok daha karmaşık hâle getirecekti.
Ancak Emilia içten içe, bu durumdayken kendisine yardım edecek birini bulmanın fazlasıyla güç olacağını söylüyordu.
Emilia: “Keşke Priscilla gibi biriyle omuz omuza savaşabilseydim…”
Emilia, çevresindekilerle ahenk içinde savaşma konusunda pek yetkin değildi. Bunun sebebi, savaş esnasında düşünmenin ona zor gelmesiydi. Bu nedenle de zihnini berrak tutarak savaşabilenlere hayranlık duyar ve böyle bir kişiyle güçlerini birleştirebileceğine inanırdı.
Ne var ki Madelyn ve Mezoreia’yla giriştiği bu mücadelede, bu bile imkânsıza yakın bir hayaldi.
Emilia: “Çünkü hava gitgide daha da soğuyor.”
Buz Hattı’nın yarattığı buz bariyeri; yalnızca Mezoreia’nın kaçış yolunu tıkamakla yetinmiyor, aynı zamanda Emilia’nın sıcaklığı düşürebileceği alanı da daraltıyordu.
Bu fikir Petra’dan çıkmıştı, zira yer ejderlerinin çoğu soğuğa karşı savunmasızdı. Uçan ejderler ve su ejderleri, yer ejderleriyle aynı kökten geliyorsa muhtemelen onlar da benzer bir soğuk hassasiyetine sahipti.
Çünkü Emilia, şu an itibariyle, o sınırı fersah fersah aşan aşırı bir soğuk getiriyordu.
Emilia: “――Tıpkı Puck’ın Büyü Salınım Dönemi gibi.”
Roswaal’ın malikânesi yanmadan önce, Puck’ın manayı zamanında dışarı atmadığı için neredeyse tamamını yanlışlıkla buza çevirdiği bir olay yaşanmıştı. Şu anki savaş alanının soğukluğu o anki durumu aratmıyordu.
Normal bir insan ellerinin uyuştuğunu, silah tutamaz hâle geldiğini ve vücutlarını hareket ettirmenin inanılmaz derecede zorlaştığını hissederdi. Güçlü bir kişi bile bundan azımsanmayacak derecede etkilenirdi.
Emilia, tam da bu dövüş stilini seçtiği için yalnızca kendi başına savaşabilirdi.
En azından bu seferlik.
Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”
Gökyüzünü alçak ve yoğun bulutlar kaplamıştı, Emilia’nın ametist gözleri âdeta göğün kendisi konuşmuş gibi ağır gelen bir sesi işittiğinde parladı.
Doğaüstü varlığın beyanı yankılanıverdi ve hemen ardından, insan aklının kavrayamayacağı bir darbe savruldu.
Yalnızca kuyruğunu sallamasıyla toprağı yarabilir, pençelerini savurmasıyla uzayı ikiye bölebilir, devasa nefesiyle de bir şehrin neredeyse yarısını yok edebilecek güçteydi. Gerçekten de olağanüstü bir varlıktı.
O varlık tartışmasız olmaksızın “Ejderha”ydı, Emilia’nın kısa bir süre içinde ikinci kez karşılaştığı efsaneydi.
Emilia: “――――”
Açılmış kanatlarından ani bir sarsıntı yayılarak Emilia’nın inşa ettiği buzdan duvarı zahmetsizce parçaladı. Demir kadar sağlam olmasa da onu olabildiğince sertleştirmek için elinden geleni yapmıştı. Yine de kolayca yıkılıvermişti ama Emilia hayal kırıklığı ya da şaşkınlık duymaksızın hızla üzerine yağan buzdan mermilerden kaçınıyordu.
Ejderhanın kanatlarının öğüttüğü, havaya savrulan sayısız irili ufaklı buz parçası saçılmış yumrular hâlinde aşağıya yağmur gibi yağdı. Bu buz parçalarına, bazıları bir insanın başı kadar büyük olanlara, dikkatsizce çarpılırsa bu Ejderhaya karşı tamamen hareket edemez hâle gelirlerdi.
Bu, kudretli Ejderhayla savaşan minyon bir varlık için ölümcül bir yaralanma olurdu.
Emilia: “Hiyah! Yah! Hıhh! Eyvahlar olsun!!”
Emilia, buz parçalarından âdeta dans edercesine kaçınıyor; tamamen savuşturamadıklarını da kendi yarattığı buzdan kılıcıyla, kalkanıyla savuşturup darbelere dayanıyordu.
Tüm bunlar sırasında rakibiyle göz temasını bir an olsun kaybetmemesi, yakın zamanda Pleiades Gözetleme Kulesi’nde Kutsal Ejderha Volcanica’yla olan ilk elden savaş tecrübesinden kaynaklanıyordu.
Ejderhaların gücü, Emilia ve arkadaşlarının hayal güçlerinin çok ötesindeydi; en ufak bir hareket bile, görünürde bir saldırı olmasa dahi inanılmaz derecede tehlikeli olabiliyordu.
Emilia: “Volcanica’yla dövüşürken neredeyse burnundan çıkan bir nefesle savrulup gidecektim.”
O anı hatırlayarak bu yerde kendisinin bulunmasından bir kez daha memnuniyet duydu.
Ejderhalarla nasıl savaşılacağını bilmeyen biri, istemeden ilk başlarda tökezleyebilirdi. Bu da felaketle sonuçlanabilirdi. Ancak Emilia’nın Mezoreia’yla olan mücadelesi sırasında hatırladığı tek şey bu değildi.
Madelyn’in çağrısının ardından, Bulut Ejderhası Mezoreia gökyüzünü yarıp savaş alanına inmişti―― hâliyle de Ejderhalara özgü o akılalmaz dövüş tarzıyla baş etmek olağanüstü bir zorluktu.
Emilia: “Mezoreia! Lütfen, sözlerime kulak ver! Madelyn’le savaşmak istemiyorum…”
Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”
Emilia: “Ah, tam da korktuğum gibi…”
Emilia tüm içtenliğiyle haykırsa da Mezoreia bu yalvarışları hiçe sayarak uzun bıyıklarını titretti ve yerde bir nokta kadar küçük görünen Emilia’ya keskin gözlerle baktı.
Bu doğrudan bakışların ağırlığı altında Emilia, dişlerini sıkarak durdu. Narin bedenindeki her sinir enerjiyle dolup taşarken bir gerçeğin farkına varıyordu.
Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”
Emilia: “Volcanica gibi sen de çok yaşlanıp her şeyi unutmuşsun ya!”
Hayatında ikinci kez doğaüstü bir varlıkla, bir ejderhayla karşı karşıyaydı―― gökyüzünün efendisi Bulut Ejderhası Mezoreia, tıpkı Kule’de karşılaştığı Kutsal Ejderha gibi yaşlılığın pençesine düşmüş, zihnini yitirmişti.
# Evet, heyecanla bölümlere devam ediyoruz! Bu bölümde Subaru’nun bile bilmediği bazı teknikler sonucu nasıl güçlendiğini anlamış olduk. Emilia’ya da gittik, ikinci bir Volcanica davası yaşıyoruz gibi. O hâlde sonraki bölümlerde görüşmek üzere!

Elinize sağlık çeviri için teşekkürler umarım her bölüm böyle 3-4 güne bir gelir
Ellerinize sağlık
Ellerinize sağlık.Çeviri için teşekkürler
Hiyaaaaaaa
Bu da Volcanica gibi otistik heralde onun kadar da güçlü madelyn volcanicayı bile ele geçirebilir