Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 100 – “Kalelerdeki Sayısız Değişimler”

Kısım VII, Bölüm 100 – “Kalelerdeki Sayısız Değişimler”

31 Temmuz 2025 1.622 Okunma 39 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 30 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz, LReiN

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Bulut Ejderhası Mezoreia bunamıştı.

Gerçeğin aniden açığa çıkışı, Emilia’yı çok zor duruma sokmuştu.

Emilia: “O zamanlar Volcanica’yı alt etmem gerekmiyordu… Sadece elimden gelenin en iyisini yapıp Sınavı tamamlamam yeterliydi ama…”

Pleiades Gözetleme Kulesi’nin en tepe katında karşılaştığı İlahi Ejderha Volcanica’yla olan yüzleşmesi, Kule’nin zirvesini dahi aşan doruktaki taş anıta dokunmasıyla sona ermişti.

Emilia, Volcanica’nın Sınavı’nı gerçekten başarıyla geçip geçmediğinden hâlâ emin değildi fakat kadim Ejderha, neticenin onaylandığını göstermek istercesine ona pençesini sunmuştu.

Bu yüzden de şimdilik bunu bir kabul simgesi olarak görüyordu.

Ancak Volcanica’yla olan çatışması özünde savunmaya dayalıydı, onu mağlup etme niyeti taşımadığı için bu bir savaş bile sayılmazdı.

Ve şimdi karşısındaki İlahi Ejderha değil, Bulut Ejderhası Mezoreia olsa da durum farklı değildi.

Hatta――

Emilia: “Başka çarem kalmadı, onu defetmek zorundayım ama Mezoreia artık―― Ah!”

Emilia bu sözleri sarf ederken bulunduğu yerden fırladı ve gökyüzünde süzülen Ejderha’ya doğru hızla yaklaştı.

Ejderha, uzun bıyıklarını titretirken gözlerinde en ufak bir tereddüt ya da yansıma dahi olmaksızın kendisine doğru gelen küçücük varlığı gaddarca pençeleriyle biçmeye kalkıştı.

Basit görünen bu saldırı, isabet etmesi hâlinde bir canlıyı anında öldürmeye yetecek kadar ölümcüldü.

Zira Ejderha’nın pençeleri; herhangi bir sıradan kılıcı fersah fersah geride bırakacak keskinlikteydi, Emilia’nın bedenini tereddütsüz ikiye bölebilecek güçteydi.

Emilia: “Askerler!”

Ancak Emilia, kendisini göğe doğru daha da fırlatarak bu darbeden kurtuldu.

Bunu başarmasının nedeni de onunla birlikte sıçrayarak havada zemin oluşturan bir Buzdan Askeri’nin iki kolunu yukarı kaldırmasıydı, Emilia’nın ondan sekerek daha yukarı çıkmıştı.

Elbette Buz Askeri’nin kaçma şansı olmamış, Ejderha’nın az önce Emilia’ya yönelttiği ölümcül pençelerin hedefi hâline gelerek paramparça olmuştu.

Emilia: “Eiya!!”

Emilia, ardında bırakılan fedakârlığın yükünü kalbine kazımış bir şekilde, uzun bacaklarıyla Mezoreia’nın yüzüne sert bir tekme indirdi.

Bu tekmeyi savurduğu bacağı; buzdan örülmüş, ucu aşırı keskinleştirilmiş sivri ayakkabıyla donatılmıştı. Bu ayakkabı onu son derece ölümcül bir silaha çevirmişti.

Ayağını kullandığı için en ufak bir tereddüt göstermemişti―― bu merhametsiz vuruş, Mezoreia’nın korumasız kafasına gaddarca çarptı.

Fakat――

Emilia: “Hiçbir işe yaramadı!”

Mezoreia’nın devasa cüssesi, yüzüne yediği bu sert darbeden sonra kılını bile kıpırdatmadı.

Ama belli ki siniri bozulmuştu. Emilia, üzerine gelen yoğun düşmanlığı hissettiği anda, üst gövdesini sertçe döndürerek havada takla attı ve Ejderha’dan gelen atışı savuşturmak için başka bir Buzdan Askeri’ni kullandı.

Az önce parçalanan Asker’in ardından gelen bir diğeri daha yükseğe sıçramış, yukarıdan iki bacağını uzatmıştı. Ayak tabanlarını birbirine hizalayarak Emilia’ya zıplayabileceği bir zemin sunmuş, Emilia da bu destekle yere doğru fırlamıştı.

Buzun kırılma sesi kulaklarında çınlarken elleri yere değerken beyaz toprağa iniş yaptı. Ardından, göğü sarıp sarmalayan bulutlar arasında süzülen o görkemli Ejderha’ya çevirdi bakışlarını.

Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”

Emilia: “Off… Bunca şeye rağmen hâlâ!..”

Yüzüne indirilen o sert tekmeye ve iki Buz Askeri’ni acımasızca pençeleriyle parçalamış olmasına rağmen Mezoreia’nın sözlerinde de tavırlarında da en ufak bir değişiklik yoktu, savaşa indiği ilk andaki hâliyle tıpatıp aynıydı.

Emilia: “――――”

Mezoreia, Emilia’yı -kesinlikle- düşman olarak görüyordu.

Zaten Emilia yaklaşırken pençelerini savurmasının nedeni de buydu. Kanatlarını ritmik şekilde çırpıyor, bulanık beyaz gözleriyle doğrudan ona odaklanmaya çalışıyordu.

Ama Emilia, bir türlü iletişim kuramıyordu. Tıpkı Volcanica’da olduğu gibi, ortak bir zemin bulmak neredeyse imkânsızdı.

Geride kalan tek olasılıksa――

Emilia: “――Madelyn! Beni bi’ dinle!”

Madelyn: “Kes lan sesini! Bu ejderhaya gelişigüzel hitap etme lan!!”

Emilia’nın uzattığı umut dolu eli, kaba bir şekilde silkip atıldığında yüreğindeki son ışık da uzaklara karıştı.

Madelyn, o ustalıkla kullandığı Uçan Kanatlı Bıçağını kaybetmişti belki ama Emilia, yine de savunmada kalmaya mahkûmdu. Dağılmış gümüşi saçlarıyla yana sıçrayarak saldırıdan kurtulmaya çalıştı. Hemen arkasında, küçük bir gölge karanlık gibi peşindeydi―― her adımında toprağı çatlatan, altın gözleri öfkeyle yanarken ağzından buz gibi buharlar salan ve yıkım getirerek kollarını savuran Madelyn Eschart’tı.

Emilia son anda saldırıyı savuşturdu, dişlerini sıkarak dayanmayı sürdürdü.

Sıcaklığı aniden düşürme stratejisi, ortalığı kasıp kavuran Madelyn ve Mezoreia’yı savaş alanındaki diğerlerinden izole etmeyi başarmıştı fakat bu taktiği daha fazla zorlamak artık mümkün görünmüyordu.

Madelyn: “İnsan, insan, insan!..”

Gözlerinde vahşi bir parıltıyla Madelyn’in küçük bedeni beyaz buharlarla sarılıydı. Bulutlarla çevrili Mezoreia’ya ayak uydururcasına ama arada büyük bir fark vardı.

Madelyn’in vücut sıcaklığı öyle akılalmaz derecedeydi ki kar taneleri daha ona ulaşamadan buharlaşıp yok oluyordu―― kıza dokunmaksızın yok oluyorlardı.

Aynı şey Mezoreia’nın çevresinde de görülüyordu, “Puck Taklidi” stratejisi bu iki varlık üzerinde etkili olmaktan çok uzaktı.

Durum buysa――

Emilia: “Buz Hattı!――”

Savaş alanlarını birbirinden ayıran buz duvarı hâlâ yerindeyken Emilia soğuk havanın akış yönünü değiştirdi. Zayıf bir stratejiyi yarıda kesip gücünü korumaya çalışmıyordu.

Sorun, etki alanının fazla geniş olmasıydı; bu yüzden soğuk, ne Mezoreia ne de Madelyn üzerinde istenen sonucu vermemişti. Ve bu nedenle――

Emilia: “Peki ya, bu soğukla başa çıkın bakalım çıkabiliyorsanız!”

Kendisine doğrudan yaklaşmakta olan Madelyn’in etrafına görünmeyen beyaz çizgiler çizen Emilia, savaş meydanının ikinci cephesini kaplayan tüm soğuk havayı tek bir noktaya yoğunlaştırdı.

Madelyn’in minik bedenini saran şey, sıradan bir üşüme değildi; buharı kara dönüştüren, ejderdoğanın beden sıcaklığını göz açıp kapayıncaya dek donma noktasının altına çeken ölümcül bir soğuktu.

Madelyn: “――Gah?!”

Bu beklenmedik derecede yoğun ve acımasız soğuk, Madelyn’in tüm vücudunu donmuş bir heykel misali hareketsiz bıraktı.

Gözleri şokla büyürken görüşü bembeyaz olan Madelyn, bu kuvvete hazırlıksız yakalanmıştı. Ancak Emilia, içindeki son şefkat kırıntısını da bir kenara atıp tüm gücünü onu tamamen dondurmaya yönlendirdi.

Emilia: “Ne olur!..”

Tüm gücünü Madelyn’i tamamen dondurmaya odaklayan Emilia, bir yandan da Mezoreia’nın ne yapacağına dair bilinmezliğine karşı sessizce dua ediyordu.

Bulutlarla örtülü Bulut Ejderhası çatışmaya katılacak olursa Emilia saldırısını yarıda kesmek zorunda kalacaktı. Fakat görüş alanının köşesinde Mezoreia’nın gökyüzünde boş bir ifadeyle süzüldüğünü, Madelyn’in içinde bulunduğu duruma karışmak gibi bir niyetinin olmadığını fark etti.

Emilia: “Tuhaf ama――”

Şu anki durumda Mezoreia’nın hareketsiz kalması onun lehineydi.

Mezoreia, Madelyn’in sesiyle gökten çağrılıp ortaya çıktığında Emilia kendini daha da çaresiz bir çıkmazın içine sıkışmış olarak hissetmişti.

Ancak anlaşılan o ki Madelyn’le Mezoreia arasında hiçbir koordinasyon yoktu; biri saldırırken diğeri öylece duruyor, hiçbir şey yapmıyordu.

Emilia’nın gözünden bu, sırayla dövüşen iki rakibe karşı yaptığı teke tek mücadele gibi bir şeydi.

Tabii ki de Emilia’nın enerjisi gitgide tükeniyordu ve ne Madelyn’i ne de Mezoreia’yı teke tekte kolayca alt edebileceği düşmanlar olarak da görmüyordu.

Fakat buna rağmen――

Madelyn: “S… en!..”

Emilia: “Üzgünüm, Madelyn. Seninle adamakıllı konuşabilmiş olmayı isterdim. Ama mademki kulaklarını tıkıyorsun, o zaman uslu uslu oturman gerekecek!”

Madelyn: “Gah!――”

Madelyn’in bedeni şiddetle çatırdadı, gözleri öfkeyle yanarken keskin dişlerini tehditkâr biçimde gösterdi.

Ancak vücudunun içi, özüne kadar donduğunda -ne kadar güçlü olursa olsun- ejderdoğan bu kız bile özgürlüğünü yitirmekten kurtulamadı.

Madelyn: “――――”

Damarlarındaki kan da, kaslar da, kemikler de, hatta derisi dahi tamamen bembeyaz bir soğuklukla kaplandı. Emilia’nın büyüsüyle Madelyn buzdan bir zindanın içine hapsedilmişti.

Madely’in aniden uzattığı el de Emilia’nın göğsüne ulaşmak üzereyken her şey sona erdi. Ellerini hâlâ ileriye doğru uzatmış olan Emilia, hareketsiz kalan genç kıza bakarken derin bir nefes saldı.

Emilia: “Çok… yakındı…”

Derin bir rahatlamayla göğsünü tutan Emilia, bembeyaz kesilmiş Madelyn’e hüzünlü bir ifadeyle baktı.

Ne zaferin sevincini ne de savaşmanın suçluluğunu hissediyordu. Çünkü henüz hiçbir şey sona da ermemişti.

Emilia: “Mezoreia! Beni anlayamıyor olabilirsin ama savaşmayı artık bırakman gerekiyor! Hiçbir şekilde iletişim kuramıyorsak o zaman bugünlük buradan ayrılıp evine git!”

Emilia, Madelyn’i alt ettiği anda Mezoreia’nın öfke patlaması yaşayabileceğini hesaba katmıştı. Bu yüzden de onun tek bir adım bile atmadan hareketsiz kaldığını görmesiyle az da olsa rahatlamıştı. Ancak bu duyguyu yüzüne yansıtmasına asla izin veremezdi. Gözlerinde keskin bir kararlılıkla Mezoreia’ya bakmaya devam etti.

Sanki hâlâ dövüşecek gücü varmışçasına.

Oysaki gerçek bambaşkaydı, Emilia’nın neredeyse hiç gücü kalmamıştı.

Madelyn’i buzun içine hapsetmeyi başarmıştı, evet. Fakat onu bu donmuş hâlde tutmak istiyorsa sürekli olarak soğuk enerjiyi korumak zorundaydı. Bu da her an enerji tüketimi demekti.

Bu yüzden de Madelyn etkisiz hâle getirilmiş olsa bile Mezoreia’yla savaşmak son derece zordu.

En ideal senaryoda Mezoreia geri çekilecekti.

İşte tam da bu yüzden――

Emilia: “Şayet hâlâ devam etmek istiyorsan… benim de kendince planlarım yok değil.”

Emilia, gözlerinde çelik gibi bir bakışla Mezoreia’ya seslendi. ――Ama bu, baştan aşağı yalandı.

Sözleri ne kadar kararlı ve kendinden emin olsa da Emilia’nın o an için gerçek bir planı yoktu. Mezoreia, ısrarlı davransa da Emilia’nın tehlikeli birisi olduğunu düşünüp geri çekileceğini ummuştu.

Bu, Emilia’nın nadiren başvurduğu blöftü—— Subaru ve Otto’dan öğrenmişti.

Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”

Bu blöfe yanıt olarak Mezoreia’nın ağzından, derin ve boğuk bir ses yükseldi.

Mezoreia’nın bu anlaşılmaz tavrı -gözlerinin önündeki gerçekliği algılayıp algılayamayışı- Emilia’nın moralini ister istemez bozuyordu. Ama ne olursa olsun geri adım atmayacaktı. Bakışları bir an bile yumuşamadı.

Ve ardından da――

Mezoreia: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine…”

Emilia: “…Ha?”

Mezoreia: “Sevgili… yavrumun… sesine… kulak veriyorum.”

Ne söylerse söylesin, aynı sözleri durmaksızın tekrarlayan Mezoreia’nın cümleleri bir anda yarıda kesildi, sesi titredi ve devamı gelmedi.

Ama mesele yalnızca bu da değildi. Karlarla örtülü gökyüzünde huzur içinde süzülmekte olan Mezoreia’nın yüz ifadesine acıya benzer bir anlam yerleşti; dev başı, yavaşça sağa sola sallanmaya başladı.

Emilia: “Ne oldu birdenbire? Başın mı ağrıyor?”

Mezoreia’daki bu ani değişim karşısında Emilia’nın ametist gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

Madelyn’in buza hapsedilmesinin ardından, Mezoreia’nın öfkeyle saldırıya geçmesi beklenirdi. Bu epeyce tehlikeli olurdu elbette ama şu anki garip ve anlaşılmaz tepkisi, bundan bile daha tedirgin ediciydi.

Tam o anda -Emilia bu düşüncelere dalmışken- Mezoreia’nın hareketleri birdenbire kesildi.

Mezoreia: “――――”

Biraz önce acıyla başını sallayan o ejderha; şimdi başını eğmiş, yüzüne huzurlu bir ifade yerleşmişti. Uzun sakallı yüzüyle, bembeyaz gözleriyle Emilia’ya baktı. Kız, farkında bile olmadan kısa bir “Ah” sesi çıkardı.

İlk kez, Mezoreia’nın gözlerinin gerçekten kendisini “gördüğünü” hissetmişti.

Bakışlarında bir bilinç, bir irade vardı artık――

Emilia: “Demek sonunda konuşabileceğiz――”

Mezoreia: “Sana söylemiştim, insan.”

Emilia: “Eh?”

Gökyüzünün gürleyişini andıran boğuk bir sesle konuşan ejderha, başını Emilia’ya çevirdi. Göz göze gelseler de Emilia’yı yerinde donduran şey, bu göz temasının ağırlığı falan değildi.

Kendisinden çok daha yüce bir varlık tarafından izlenmek onun için şaşırtıcı değildi.

Onu asıl sarsan şey, ejderhanın sesine karışan şiddetli duygunun birkaç saniye önce kendisine yöneltilen sesle bire bir benzer oluşuydu―― yoo, aynılardı.

Sanki bunu doğrulamak istermişçesine ejderha konuşmaya devam etti.

Mezoreia: “Bu ejderhanın sana söyleyecek tek bir lafı bile yok lan.”

Emilia: “Madel――”

O anda gördüğü şey, gerçekliğe meydan okur cinstendi. Emilia tümden donup kaldı.

Ardından da Ejderha ona dönüp ağzını açtı. Sadece bir nefes saldı. ――O nefes, yoğun bir beyaz ışığa dönüşerek dünyayı sararken Bulut Ejderhası’nın gerçek özü ortaya çıktı.

Ejderhanın kudretine belirgin bir irade nüfuz ettiğinde beliren o korkunç dehşet, Emilia’nın üzerine acımasızca yağdı.

△▼△▼△▼△

Batının derinliklerinden savaşa müdahale eden taburun etkisi, savaş alanının her köşesine sızmıştı.

Elbette bu müdahaleden en sert şekilde etkilenen taraf, tek bir saldırıyla tarifsiz bir yıkıma uğrayan ve neredeyse çöküşe geçen dördüncü kalenin garnizonuydu.

Ancak doğrudan hedef alınmamış olsa bile savaşın seyrinde Pleiades Taburu’nun yarattığı değişimlerden en çok etkilenenin üçüncü kale olduğunu söylemek yanlış olmazdı.

Başlangıçta, Lupugana İmparatorluk Başkenti’nin kozlarından biri olan Büyü Kristali Topu’nu etkisiz kılma göreviyle üçüncü kaleye gönderilen askerler âdeta gözden çıkarılmıştı.

Zikr, Abel’den planı öğrendiği andan itibaren kendini feda etmeye hazırdı. Fakat onun stratejik hamleleri sayesinde Shudraqlılara ait bazı birlikler, Büyü Kristali Topu’nun ölümcül menzilinden çıkmayı başardı. Üçüncü kaleye verilmesi planlanan yıkımla kıyaslandığında bu sapma, görece küçüktü.

Her hâlükârda, bu noktada üçüncü kalede bulunan güçlerin çoktan yok olması gerekiyordu.

Ama yok olmadıklarında ve savaş sahasında hâlen varlık gösterdiklerinde, Abel’in isyancıların ağır bir yenilgi alacağı varsayımına dayanan planı çökmüş oldu. Yine de birliklerin kurtulmuş olması sorun değildi. Abel; durumu anında kavradı, hatasını düzeltti ve stratejisini mevcut şartlara uyarladı.

Ve böylece――

Zikr: “――Onlar Yüksek Kontes Serena Dracroy’un Uçan Ejder Filosu.”

Taş golemlerle süren çetin çatışmanın ortasında, Zikr kılıcını elinde tutarken sevdiği atı Leidy’nin sırtında alçak sesle fısıldadı.

Yuvarlak gözleri, mavi rengini yitirip beyaz ve kızıl tonlara bürünmüş göğe çevrilmişti―― kanatlı varlıklar aynı türden olmasına bakılmaksızın birbirlerini dişliyorlardı.

Bir tarafta, Uçan Ejder Generali Madelyn Eschart’ın buyruğuyla kudurmuş dizginlenemeyen vahşi uçan ejderler; emredildikleri gibi göğe yükselmiş, şiddetlerini serbest bırakmışlardı.

Diğer tarafta da sırtlarında yoldaşlarını taşıyan, savaş meydanlarını gökten gözetleyen ejder binicileri vardı. Kılıçları henüz kınında olsa da o öfke savaş boyu sessizce keskinleşmişti.

Sayıca ezici üstünlüğe sahip olan başıboş ejderler gökyüzünü doldurmuştu ancak onları göğüsleyen ejder binicileri savaş sanatında onlardan çok daha üstündü.

Vahşi ejderler, hiddetle pençelerini ve dişlerini savururken biniciler; havada yerçekimini hiçe sayan kıvraklıkla süzülüyor, zarif ama ölümcül darbelerle kanatları delip birer birer düşmanlarını yere çakıyordu.

Zikr: “Ne kadar da devasa bir fark…”

İmparatorluğun İkinci Sınıf Generali olarak uçan ejder binicilerinin generaliyle şahsen tanışıklığı olan Zikr, gökyüzündeki taraflar arasında kimin umutsuzca ezildiğini kolaylıkla ayırt edebiliyordu. Açıkça üstünlüğü kaybeden taraf, Madelyn’in komutasındaki vahşi uçan ejderlerdi.

Yine de sayıların şiddeti kolayca hafife alınamazdı; surlarla çevrili şehrin bu kontrolsüz sürünün sayı bakımındaki gücü karşısında boyun eğmiş olması, Zikr’ın içini kanatan bir yara olarak kalmıştı. Fakat bu algı bir kez daha altüst olmak üzereydi.

İyisiyle kötüsüyle İmparatorluğun köklü geleneklerinden biri olan “Uçan Ejder Evcilleştirme” sanatının gerçek kudretine kendi gözleriyle tanıklık edecekti.

Zikr: “İlerlemeliyim, Ekselansları’na planın başarıyla sonuçlandığını bildirmeliyim.”

Abel hamlesini oynadığında -Yüksek Kontes Serena Dracroy’un Uçan Ejder Filosu’nun gelişiyle- gökyüzünde vahşi ejderlerin kurduğu üstünlük sarsıldı. Bu sayede de Zikr savaş alanındaki durumu daha net görebildi.

Her ne kadar askerlerin moralini diri tutmak için ön saflarda çarpışıyor olsa da Zikr gerçek bir savaşçı değildi. Onun asıl gücü, yerinde ve zamanında verilen emirlerle düzeni koruyup düşman hatlarının derinliklerine sızabilmesiydi.

Hedefi, şu ana dek etkisiz kalan fakat tehditkârlığını hâlâ sürdüren kale duvarlarıyla âdeta bütünleşmiş Birinci Sınıf General Moguro Hagane’ye ulaşmaktı.

Zikr: “Umarım ki Beatrice Hanım güvendedir…”

Ve böylece Zikr kılıcını kaldırırken -zihninin bir köşesi- gösterişli elbisesiyle solgun saçlı kıza—— hayatını kurtarmış olduğuna neredeyse emin olan Beatrice’e takılıp kalmıştı.

Büyülü Kristal Topu ateşlendiği anda Zikr ölümü kabullenmişti. Ancak tam o sırada, yaklaşan ışığın önüne kendini atarak onu bir şekilde durdurmaya çalışan bir kız silüeti gördü.

Beatrice zaten ufak tefek biriydi, bir de gökyüzünde öylesine yükselmişken bir çakıl taşı kadar küçücük görünüyordu. Buna rağmen Zikr, onun kesinlikle Beatrice olduğunu biliyordu.

Bir kadını bir kez gördü mü onu bir daha asla unutamazdı—— işte bu, Zikr’in eşsiz yeteneğiydi.

Bu yüzden de Zikr, o büyülü topun saldırısını savuşturabilen kişinin Beatrice olduğundan kesinlikle emindi.

Ancak mesele sadece bundan ibaret de değildi. Zikr, böyle bir şeyi başarmanın bir bedeli olmadan mümkün olamayacağından da bir o kadar emindi.

Zikr: “Ne olursunuz, incinmemiş olun!!――”

Zikr, bu felaketi tersine çeviren Beatrice’in en yüksek şeref madalyasıyla ödüllendirilmesini yürekten arzulardı fakat her şeyden öte, onun sağ ve salim olmasını diliyordu.

Ne var ki savaşın ortasında kesin bir ölümden son anda sıyrılan Zikr’in -bir General olarak- yerine getirmesi gereken bir görevi vardı.

Bu yüzden elinden anca dua etmek geliyordu.

――Kalan tüm talihinin o kıza yönelmesi uğruna.

O sırada da cephede bu mucizevi katkıyı sunan kişinin güvenliğini dileyen Zikr gibi, Taritta da Büyülü Kristal Topu’nun doğaüstü bir şekilde yok olduğu ana tanıklık etmişti―― ve bunun kimin işi olduğunu görmüştü.

Taritta: “Geri çekilmem söylendi ama neyse ki savaş alanının tamamını açıkça izleyebiliyordum…”

İsyancı birlikler ağır darbeler alsa da yeniden toparlanmayı başarmışlardı. Onlarla birlikte taarruza kalkacak olan Zikr, Shudraqlıların arkadan destek olmaları için emir vermişti.

Shudraqlıların genel saldırıya katılmaması kararı -ki Mizelda buna doğal olarak itiraz etmişti- Zikr gibi biri tarafından verildiği için Taritta tarafından tereddütsüz kabul edilmişti.

Fakat bu böyle sürüp gidemezdi――

???: “Sadece bizim hiçbir şekilde yardım edemememiz olacak iş değil. Shudraqlıları küçümseyip hiçe sayıyorlar.

Taritta: Ablacığım…

Olan biteni düşündüğünde Mizelda’nın öfkesini dile getirmeye her hakkı vardı.

İmparatorluk Başkenti’ndeki Kristal Saray, aslında Abel’in yaşadığı kaleydi. Bu durumda, Abel’in Büyülü Kristal Topu’ndan habersiz olması pek olası değildi. Aynı şekilde, Zikr’in alışılmadık emirlerini sorgulamadan kabullenmek de zordu.

Belki de Shudraqlıları geri tutma kararı doğrudan Zikr’e aitti.

Zikr kendini bir piyon gibi feda etmeye hazırdı, Shudraqlılarsa o fedakârlığa katılmaktan alıkonulmuştu―― Mizelda, bunun doğrudan küçümseme olduğunu söylemişti ama bu pek de doğru sayılmazdı.

Bu, Zikr’in merhametinden doğan bir karardı.

Fakat――

Taritta: “――Ben de seninle aynı düşünüyorum, ablacığım. Zikr’in bu kadar korumacı olmasından memnun değilim.”

Neticede, Taritta da öfkeli Mizelda’yla aynı sonuca ulaşmıştı.

Kadınlara olan zaafıyla tanınan Zikr, onlara en azından belirli bir saygıyla yaklaşmasını bilen bir adamdı. Ne Taritta’nın ne de başkasının, onun davranışlarında söz hakkı vardı.

Ama aynı şekilde ne Taritta’nın ne de Shudraqlıların herhangi bir ferdin, başkalarının kurallarına göre yaşamaya mecburiyeti vardı.

Bu yüzden Taritta yayını sıkıca kavradı, ardından kararlılıkla beyan etti…

Taritta: “Bu meseleyi doğrudan Zikr’in yüzüne söyleyelim.”

Mizelda: Hım, güzel konuştun. Bu gidişle Zikr’le Jamal bütün güzel işleri de bizden kapacak. ――Duydunuz mu kardeşlerim!!”

Mizelda, protez bacağını çevik bir hareketle toprağa saplayıp devasa palasını havaya kaldırarak yoldaşlarına seslendi.

Sıralanmış tüm Shudraqlılar, Mizelda’nın çağrısına ve Taritta’nın azmine aynı anda yanıt verdi; bakışları, yüzleri ve haykırışlarıyla tek bir yürek gibi hareket ettiler.

Büyük bir heyecanla Moguro Hagane’nin koruması altındaki üçüncü kalenin ön saflarına doğru ilerlemeye koyuldular. Shudraqlılar harekete geçmek üzereydi ki――

???: “――Burada bi’ hayli hevesli bir grup var anlaşılan.”

Soğuk ve kuru bir ses duyulduğu anda Taritta’yla Mizelda refleksle arkalarını döndü.

Taritta, hızla bir ok çıkarıp yayına taktı ve savunma pozisyonuna geçerek çömeldi. Karşı tarafın bu ani varlığı, Shudraqlıların hemencecik dikkat kesilmelerine neden olmuştu.

Fakat Taritta ve diğerlerinin bu gerginliği, karşılarında duran kişinin silüetiyle birlikte hızla dağıldı.

Otların üzerinde yavaş adımlarla yürüyerek Shudraqlıların arkasından yaklaşan kişi, rüzgârda dalgalanıp duran pembe saçlarıyla―― ve hepsinden önemlisi, yüzü fazlasıyla tanıdık olan bir kızdı.

――Yoo, bu ifade de tam anlamıyla doğru diyemem. Çünkü karşılarındaki bu kız, Taritta ve diğerlerinin tanıdığı “yüzü” taşıyor olsa da aynı kişi olamazlardı.

???: “――Neden öylece dikilip bana hayretle bakıyorsunuz ki? Yoksa ansızın ortaya çıktığım için mi? Mesele buysa hemen sırrımı da ortaya dökeyim, uçan ejderden atlayıp çıkageldim.”

Taritta: “Y-Yoo. Asıl şaşırdığımız şey o değildi.”

???: “Öyleyse neymiş anlatın da bileyim.”

Mizelda: “――Yüzün tanıdığımız bir kıza bire bir benziyor.”

Pembe saçlı kız, Shudraqlıların kendisine yönelttiği dikkatli bakışlar karşısında başını hafifçe yana eğdi. Mizelda’nın verdiği yanıtla kızın açık kırmızımsı gözlerine kısa bir bakış attı.

Kız hafifçe iç çekerek yalnızca “Öyle mi?” diyerek devam etti…

???: “Peki, yüzü benimkine bire bir benzeyen o kızla aranız nasıldır?”

Mizelda: “En azından onu fazlasıyla severdik.”

Mizelda, açık kırmızımsı gözlere sahip kızın sorusuna ciddi bir baş sallayışıyla karşılık verdi.

Bu yanıt, belki de grubun tamamı adına söylenmişti ama Taritta’nın buna dair en ufak bir itirazı yoktu. Shudraqlıların hepsi, karşılarında duran bu kızın kimliğine dair içten içe bi’ fikir de yürütmüşlerdi.

Natsuki Subaru bir zamanlar dile getirmişti. ――O kızın bire bir aynı yüze sahip, bir ikiz kardeşi olduğunu söylemişti.

Taritta ve diğerlerinin tanıdığı kıza bire bir benzeyen bu ikiz, tekrar “Öyle mi?” diye mırıldandı ve ardından…

???: “Öyleyse eminim ki Ram’ın da arası sizinle iyi olacaktır.”

Bu sözlerin ardından kız―― Ram, sanki önündeki yol kendiliğinden açılmışçasına ilerledi ve Taritta’yla Mizelda’nın tam önünde durdu.

Taritta, o açık kırmızımsı gözlerin içine bakarak başını onaylayarak salladı.

Taritta: “Hıhı, öyle olur umarım. Peki ya, durumdan ne habersin?”

Ram: “Ram işin özünü anladı. Şu anda burada korkak bir kadın yok, değil mi?”

Ram, Shudraqlıların yüzlerine teker teker göz gezdirerek sakin bir tonda konuştu.

Üçüncü kalenin hemen önünde çatışmalar süregelse de Shudraqlıların neden bu kadar geride konumlandığını bir bakışta kavramıştı.

Bunu fark ettikten ve böylesine düşünceli bir hareketin arkasındaki niyeti takdir ettikten sonra konuşuverdi…

Ram: “Erkekler genelde ‘Senin adına endişeleniyoooorum~’ ya da ‘Sen en iyisi geride kaaaaaal~’ gibi şeyler söylerler ama Ram onlara haksız olduklarını göstermeyi tercih eder. ――Ve hadlerini bilmelerini ister.”

Taritta: “Aynen öyle.”

Ram’ın yanında duran ve elinde asa taşıyan kıza eşlik eden Taritta, sessizce başını çokça salladı.

Shudraqlılar için savaş meydanında şefkat, endişe ya da korumacı tutumlar hoş karşılanan şeyler değildi. Aksine bir zamanlar bilinçli şekilde terk ettikleri bu duygular, onlara yeniden öğretilmesi gerekiyordu.

Ram da bunu idrak etmişti. Bu farkındalıkla bakışlarını ileriye çevirdi, Taritta da onu takip etti. Ardından Mizelda, yüzüne vahşi bir tebessüm yerleştirerek Ram’ın tam karşısında yer aldı.

Ve――

Taritta: “Seni daha önce hiç tanımasam da bir şeyden eminim. ――Sen de -tıpkı Rem gibi- gerçek bir savaşçısın.”

△▼△▼△▼△

Gümleyen bir sesle birlikte gelen sarsıntı iliklerine kadar işledi, sanki iç organları ağır bir darbenin altında ezilmiş gibiydi.

Bu olağandışı hisler bir, iki, üç, dört kez daha yinelendi; her seferinde üzerindeki yük daha da artmış gibiydi.

Ellerini ve ayaklarını saran görünmez kelepçeler hareketlerini sınırlandırırken içindeki şiddet arzusu zincirleri kırıp geçmeye, önüne ne çıkarsa ezip geçmeye zorluyordu.

Ancak――

???: “Fazla dümdüz gidiyorsun. Kafma belki seni böyle salıverir ama ben karşımdakiyle öyle paldır küldür kapışmam.”

???: “Kah.”

Beş parmağını yayarak toprağa bastığı anda da yaşlı adamın yüzü yere gömüldü ve orada eriyip kayboldu, geriye yalnızca küçümseyen alaycı tavrı kaldı.

Göz göze geldikleri anın hemen ardından da arkasında olup bitenleri hatırlayıp kusursuz bir refleksle arkasına doğru bir yumruk savurdu. Hissettiği muazzam darbeye göre rakibinin omurgasını yerle bir etmiş olmalıydı ancak yumruğunun sekmesinden anladı ki vurduğu şey yaşlı adam değildi.

Baktığında da yerin altından fırlatılmış savaş meydanındaki cesetlerden birine çarptığını fark etti. Yaşlı adam onu kandırmak için başka bir bedeni yem olarak kullanmıştı. Gerçeği idrak ettiğindeyse iş işten geçmişti.

???: “Şuna bak hele, yine oltaya geldin be.”

Ceset geriye doğru savrulurken bir anda omzuna arkadan bir darbe indi. Zalim Yaşlı Adam―― namıdiğer Olbart, toprağa daldığı yerden hiç çıkmamıştı ki sadece farklı bir noktaya sıçrayarak yer değiştirmişti.

Küçük yaşlı adam; yalnızca omzuna hafifçe dokunmuştu, geriye doğru çekilirken de dişlerini göstere göstere sırıtıyordu.

Yalnızca dokunmuştu. Ne yumruk atmıştı ne de kesmişti. Sırf eğlenmek için mi yapmıştı? Yoksa açık açık hakaret etmek için miydi? ――Yoo, Olbart hiçbir şeyi gelişigüzel de yapmazdı. Her zaman bir anlamı olurdu; evet, olmalıydı, anlamı――.

???: “――Haa?!”

Düşünceleri kızgın bir alev gibi parladığı anda, temas edilen sağ omzunda daha da şiddetli bir sıcaklık patladı.

Göz ucuyla baktığında Olbart’ın eli kırmızı bir mühür gibi omzuna damgalanmıştı. Bu izden kan sızıyor, dumanlar yükseliyor; deri, et ve kemiği yakmaya başlıyordu.

Bunun zehir olduğunu anladığı an, tek bir an bile duraksamadı.

Garfiel ağzını ardına kadar açtı ve damgalanmış omzunu kendi dişleriyle kopardı, içini kemiren zehri etinden söküp attı. Kendi zehirli eti ve kanının tadı iğrençti, dişleri kemiklere sürtündükçe tarifsiz bir acıyla doldu.

Ama bu acı da anlık sürdü. Omzundaki derin yaradan kana karışan buhar yükseldi ve ardından et, muazzam bir patlamayla kendini onarmaya başladı――.

Olbart: “Mantıklı bir hamle gibi gelse de sen tam anlamıyla pervasızsın yahu.”

Garfiel’in hırıltılı nefesleri arasında, Olbart’ın tekmesi doğrudan burnuna isabet etti.

Cılız görünümlü yaşlı adamın beklenmedik derecede güçlü tekmesiyle başı geriye savruldu, burnu yerle bir oldu ve Garfiel ayakları yerden kesildi. Sert zeminde yuvarlanarak sürüklendi, defalarca takla attı ve sonunda elleri ayakları açık biçimde yere serilmiş hâlde durdu.

Garfiel’in boynu bu kadar sağlam olmasaydı o tekmeyle kafası yerinden kopup uçardı.

Ama başı hâlâ gövdesine bağlıydı. Yavaşça elini kaldırıp kırık burnuna bastırdı, tek nefeste yerine oturttu. İç karartıcı bir ses yankılandı ve burnundan boşalan kan yavaşça duruldu.

Olbart: “…Aman be, kolay kolay ölmemen bile başlı başına bir silah. Hani manevi anlamda değil, bizzat fiziksel olarak. Resmen başıma bela olup çıktın, anlıyo’n mu?”

Karşısındaki acıklı manzaraya bakarken Olbart derin bir iç çekip bıkkınlıkla homurdandı.

Sol kolunu boş boş havada sallayan bu Zalim Yaşlı Adam, Garfiel’e acaba kaç kez durmaksızın saldırmıştı?

En azından sağ kalan tek kolundaki parmaklar bu sayıyı çıkarmaya yetmezdi.

Garfiel: “――Kes lan sesini, moruk. Bu iş daha bitmedi!”

Omzundan yoğun bir şekilde kan rengi bir sis yayılırken Garfiel ağır ağır ayağa kalktı.

Çıplak üst bedenini saran sayısız yara iziyle, Kafma Irulux’la giriştiği ölüm kalım savaşının izleri hâlâ zihninde tazeydi. Şimdiyse İmparatorluğun en kudretlilerinden biriyle çarpışıyordu ama savaşma iradesinde en ufak bir sarsılma yoktu.

İmparatorluk ölçülerine göre bile cesareti pek çok asker tarafından takdire değer bulunurdu. Ne var ki karşısındaki rakip, savaşçının erdemlerini umursamayan yaşlı bir mahlûktu.

Olbart, omuzlarını silkip geçerken ona zerre hayranlık barındırmayan bir ifadeyle baktı.

Olbart: “Tek seninle oyalanamam, de’ mi? En son içinden geçtiğim duvarlar niyeyse bi’ garip kokmaya başladı. Dışarıda baş belası tipler dolaşıyor desene. Geri dönmezsem işler çığırından çıkabilir ya, anlıyo’n mu?”

Garfiel: “Baş belası tipler mi?..”

Olbart: “Kulaklarını biraz açarsan işitirsin. Yoksa şu ihtiyar hâlimle benden daha mı kötü duyuyorsun?”

Olbart, avucunu kulağına götürüp dikkat kesilirken Garfiel de gözlerini kısmıştı ve o an fark etti. Ne kadar sinir bozucu olsa da dikkatlice kulak verdiğinde Olbart’ın ne demek istediğini anladı.

Gerçekten de yeri sarsan sayısız kudretli adımın sesi kulak zarlarına kadar işliyorken savaş alanının havası yalnızca kulaklarında değil, ayak tabanlarında da yankılanıyordu.

Olbart: “Hadi ama! Ciddi olamazsın yahu. Karşımda tamamen gardını indirmesene, ne ara bu kadar cesur oldun çıktın?”

Bir an sonra da Garfiel’in dikkatsizliğinden faydalanan Olbart’ın fırlattığı patlayıcılar, başının sağında ve solunda aynı anda infilak etti.

Kulakları parçalayan bir patlama, kıpkırmızı bir ışık ve kavuran bir sıcaklıkla birlikte yayıldı; öyle bir kudrete sahipti ki sıradan bir insanı anında kül edebilirdi. Garfiel’in silüeti, oluşan alev patlamasının içinde kayboldu.

Olbart: “Eh, bu kadarı biraz――”

Ve hemen ardından Olbart, gözlerini alevlerin arasına diktiği anda da…

Garfiel: “GAHHHHHHHH!!”

Garfiel -patlamanın içine çekildiği o anda- haykırarak Olbart’a doğru atılmıştı, alevleri bir sis perde gibi kullanmıştı.

Olbart’ın, karşısındakinde bir açık gördüğü anda mutlaka hamle yapacağını öngörmüştü. Ne planladığını tam kestiremese de kumarını oynayıp tutturmuştu.

Kendi saldırısıyla kör olan Olbart’ın üzerine Garfiel’in kolları hızla kapandı ve――

Olbart: “Daha pişmemişsin, evlat.”

Kolları acımasızca ezilirken gözlerini şaşkınlıkla açan Garfiel, ardından çenesine yukarıdan sert bir tekme yedi. Yüzü havaya savrulduğu anda Olbart sıçradı ve ayağını Garfiel’in yüzüne bastı.

Garip bir ustalıkla tek ayağı Garfiel’in yukarı dönük suratına basılı şekilde dengede duran Olbart, o pozisyonda başını çevirip uzaklara baktı; sanki gencin gururunu hiçe sayarcasına, alay edercesine.

Olbart: “Kafma’nın geri çektiği askerler burayı savunmak için yeter de artar bile… Sensiz buradan kimse kaçamaz.”

Bu kasti sözlerle Olbart, dövüşü burada noktalayacağını açıkça beyan etti.

Garfiel’in gözleri öfkeyle kan çanağına dönmüştü. Dirsekleri paramparça olmasına rağmen kollarını kaldırarak yüzünde tepinen bu küçük yaşlıyı ezmeye çalıştı. Fakat Olbart tam zamanında geri çekildi, havada çevikçe takla atarken o korkunç ihtiyarın sağ kolundaki yırtık kol parçası rüzgârda dalgalandı.

Olbart: “Kafanı uçurursak harbiden bir ölüye dönüşür müsün acaba?”

Bu buz gibi ölüm fermanının ardından, Garfiel sırtından aşağı inen bir bıçağın soğukluğunu hissetti. Boyun kaslarını kasarak tüm gücüyle bulunduğu yerden sıçramaya çalıştı――

???: “――Göğsüne.”

Bir sonraki anda da -işittiği sesin yönlendirmesiyle- istemsizce yumruklarını göğsünün önünde kenetledi.

“Ahh!” diye boğuk bir inilti duyuldu, hemen ardından da metalin çatırdayarak parçalanmasına benzer vahşi sesler havayı doldurdu.

Göğsünün önünde birbirine çarpan yumruklarının parçaladığı şey, saplanmak üzere fırlatılmış bir bıçaktı―― Garfield’in önünde, kaybettiği sağ kolunun yerine gizli bir bıçakla kalbini delmek için atılmış olan Olbart duruyordu.

Bıçağın ucu hafifçe göğsüne saplandığında Garfiel’in bedeni refleksle geri çekilmişti.

Tepkisi bir an bile gecikmiş olsaydı kalbi parçalanacak ve oracıkta can verecekti. Ne kadar kuvvetli bir iyileşme yeteneğine sahip olursa olsun, yitirdiği bir kalbin yerini hiçbir şey tutamazdı.

O uyarıya kulak asmayıp tüm dikkati boynunda toplamış olsaydı şimdiye çoktan nalları dikmişti.

Her ne kadar bunu bilse de――

Garfiel: “…Siktir git.”

???: “Ah, bu kadar kaba olman amma çooook kırıcı~ En azından bi’ teşekkür lafı duyarım sanmıştım.”

Garfiel dişlerini hınçla sıkarken sırtı arkasındaki biri tarafından destekleniyordu.

Üstelik ağırlığını geriye verdiği anda, onu tutan kişinin dudaklarında hafif alaycı bir tebessüm sezdi. Bu hisle içindeki öfke iyice kabardı, burnunu istemsizce buruşturdu.

Garfiel normalde insanlara kin besleyecek biri değildi. Ama nefret ettiği insanlar arasında en tepeye oynayanlardan biri karşısındaki Olbart’tı. Ne var ki açık ara en tahammül edemediği kişi de tam arkasında duruyordu.

İki belalı kişinin arasında sıkışıp kalmış olması, Garfiel için âdeta bir kâbustu.

Garfiel: “Muhteşem benliimle bu yaşlıyı yere serdim mi… bir dahakinde de seni yere seriverece’m.”

???: “Bütün hıncını benden çıkarman zirveye ulaştı demek, ha? Bi’ düşünsene, buraya gelenin ben değil de bi’ başkası olduğunu. Ram’ın seni bu hâlde görmesini ister miydin, gerçekten de?”

Garfiel: “Gah!..”

Garfiel’in boğazından zayıf bir hırıltı yükselmişti çünkü sinirinin bozulacağı noktaya parmak basılmıştı.

Arkasındaki kişi bu tepki karşısında hafifçe kıkırdadı. Gizli bıçağı parçalanan Olbart’sa birkaç adım ötede duruyor, olup biteni izlerken konuşmaya başladı…

Olbart: “Hemen oracıkta yere çizilmiş olan çizgiyi geçenlerin nalları dikeceğini söylemiştim de’ mi?”

???: “Kusura bakma ihtiyar. Dediğini işitmedim gibi. Ne de olsa ben gökten iniverdim de.”

Olbart: “Gökten demek, ha?”

Gökyüzüne göz atıp bir gözünü de kapatıverdi Olbart.

Bu adamın miskin tavırlarının bile aslında rakiplerini peşinden sürüklemek için kullandığı bir aldatmacaydı. Garfiel, ileri atılmamak için içgüdülerini bastırıp derin bir soluk aldı.

Göğsüne saplanan bıçağın ucunu çekip çıkardı, yarasını hızla kapatırken mırıldandı…

Garfiel: “Sen buradaysan…”

???: “Ram farklı bir cephede mücadele ediyor. Geride kalmasını söylesem de her zamanki gibi bildiğini okuyor.”

Garfiel: “…Hiç şaşırmadım. Ama sen özellikle kalkıp buralara kadar gelmişsin ya.”

???: “Elbette geldim, bir nebze olsa işe yarayayım diye. Yine de sana şansın yaver gitmiş mi desem bilemedim.”

Bu sözlerle birlikte ikisi de bakışlarını o baş belası Zalim Yaşlı Adam’a çevirdi. Artık Garfiel’in arkasında değil, onun yanındaydı. Her zamanki makyajından eser yoktu, onun yerine alışılmadık derecede yabancı ve doğal yüzü ortaya çıkmıştı. O adam―― Roswaal L. Mathers, kimliğini gizlemek istercesine bir mavi gözünü kapamıştı.

Roswaal: “――Ne de olsa geçmişte ölümüne shinobilerle dövüştüğüm vakit çoktur.”

Ve dudaklarında, düşmanınınkini aratmayacak ölçüde karanlık bir gülümsemeyle bu sözleri dile getiriverdi.

△▼△▼△▼△

――Işık iradeyle yoğrulmuş kudretiyle serbest kaldığı anda, Emilia kendi ölümünü açıkça görmüştü.

Her zaman azimle doluydu, hiçbir şartta umutsuzluğa kapılmazdı.

O kararlılıkla içini çelik gibi sertleştirmiş birisi için bu an yıkımın ta kendisi olsa gerek.

Emilia: “――Ah.”

Zihninin derinliklerinde küçücük bir Emilia “hemencecik harekete geç” diye feryat ediyordu.

Fakat bedeni; sağa mı sola mı kaçacağını bilemez hâlde, bir türlü tepki veremiyordu. Normalde içgüdüleriyle düşünmeden davranan vücudu bu kez kıpırdamıyordu.

Çünkü bu kez kafasıyla değil, kalbiyle düşünüyordu. Ve kalbi; sağda da solda da, önde de arkada da kaçışın olmadığını çoktan anlamıştı.

Emilia: “Buz Hattı.”

Yani Emilia, kaçmak yerine savunmayı―― yoo, saptırmayı seçmişti.

Kendisiyle ışığın arasına kalın bir buz duvarı ördü; öyle ki bu eğimli yüzey ışığı kaydıracak, yönünü saptıracaktı. Başarıp başaramayacağı önemli değildi, yapması gerekiyordu ve bu inançla hareket etti.

Guaral’ın semalarından Ejderha’nın nefesi salındığında da aynı türden bir savunmayı seçmişti. Fakat o zaman yanında Priscilla vardı, elindeki kırmızı kutsal kılıçla Emilia’nın az da olsa zayıflattığı ışığı kesip dağıtmayı başarmıştı.

Ama bu kez Priscilla yoktu. Emilia yalnız başınaydı.

Aynı şeyi başarıp başaramayacağını bilmiyordu. Ama yine de başarmak zorundaydı.

Emilia: “Ben ve arkamdakiler uğruna――”

Emilia; daha göz ucuyla bakar bakmaz bu serbest kalan ışığın yalnızca kendisini değil, her şeyi yok edecek kudrette olduğunu fark etmişti.

Öncesinde de benzer türde bir ışık uzaklarda ateşlenmişti ama bu bambaşkaydı. Bu ışık; savaş alanını boydan boya süpürecek, önüne çıkan her şeyi silip süpürecekti.

O hâlde――

Emilia: “――Elinden geleni yap, ben.”

Bacaklarını sağlamca yere sabitledi, vücudunun önüne kalın bir buzdan duvar ördü ve elindeki buzdan kılıcı sımsıkı kavradı.

Bu buzdan kılıcı, Priscilla’nın nefesi kesip dağıttığı o kırmızı kutsal kılıçtan esinlenerek yapmıştı. Elbette o kılıcın taşıdığı kudretin zerresi yoktu bu buzda ama Emilia’nın amacı, kendine bir nebze de olsa şans yaratmaktı.

Ve tüm varlığını ortaya koyarak aldığı pozisyon da――

Mezoreia: “Yok ol lan artık, insan――”

Nefes salındı; bembeyaz bir ışık, gökten boşalır gibi Emilia’nın üzerine çöktü.

Mezoreia’nın öfke dolu gözlerinden çıkan bu sesin anlamı ne, neden bu kadar kızgındı ki… Emilia o anda tüm bu düşüncelerin hepsini unutmuştu. Unutup tüm benliğiyle kendini savunmaya adadı.

Ve ardından da o yıkıcı nefes buzdan duvarı yok edip Emilia’yı da içine çektiği anda――

Emilia: “――Eh?”

Emilia, buzdan kılıcını ışıkla hizalamaya çalışırken gözleri hayretle büyüdü.

Kendisini kavurması gereken ışık―― hedefini bulmak üzereydi ki aniden hafifçe yana sapmıştı. Yine de ortaya çıkan muazzam şok dalgası, Emilia’nın gümüşi saçlarını ve giysilerini neredeyse yerinden söküyordu.

Kendini sıkıp bu kudretli darbeye göğüs gererken neler olduğunu anlamak için gözlerini Mezoreia’ya çevirdi.

Mezoreia nefesini salmıştı ama kafası yukarı ve yana doğru dönüktü.

Son anda saldırısından vazgeçmiş de değildi. Boynunun yönü zorla saptırılmıştı. ――Yüzüne yandan çarpan ölümcül bir silahın, Uçan Kanatlı Bıçağın sayesindeydi.

Emilia: “Az önce fırlattığım şey olmalı bu…”

Bu, Madelyn’in favori silahı, Uçan Kanatlı Bıçaktı. Emilia, onu Madelyn’e iade etmeye çalışırken yanlışlıkla uzağa savuruvermişti.

Ve şimdi de o bıçak doğruca Mezoreia’nın yüzüne çakılmıştı. “Olamaz.” dedi Emilia, gözleri dehşetle açılmışken.

Emilia: “Yani… fırlattıktan sonra geri mi dönüverdi?”

???: “Hahahahaha! Düşüncen rüya gibi tatlı ve harika! Ama ne yazık ki hiç de öyle olmadı! Az ileride saplanıp kalmıştı, ben de onu güzelce bi’ tekmeleyip fırlatıverdim!”

Emilia: “Kyaa?!”

Mucizevi bir rastlantıyı düşünmüş olan Emilia, kulağında çınlayan tatlı bir sesle âdeta irkildi.

Şaşkınlıkla arkasını döndüğünde sesin sahibinin tam yanında çömelmiş olduğunu ve elindeki buzdan kılıca gözlerini dikmiş hâlde durduğunu gördü.

???: “Bu gerçekten şahane. Ne büyüleyici bir işçilik. Uzun zamandır, taşıyacağım şeyin efsanevi bir kılıç olması gerektiğini düşünüyordum. Ama eğer sırf görünüş için bir şey seçecek olsaydım bunu mutlaka adaylar arasına alırdım.”

Emilia: “Ihh, teşekkürler?”

???: “Yoo, yoo, asıl teşekkürlerini sunması gereken kişi benim.”

O sesin sahibi―― saçlarını arkadan bağlamış, mavi saçlı bir oğlandı; Emilia’ya karşı neşeyle gülümsüyordu. Böyle bir durumda övgü beklemeyen Emilia, yalnızca refleksle teşekkür etmişti.

Çömelmiş hâlini bozan çocuk dizlerini doğrultup ayağa kalktı ve ardından da…

Mavi Saçlı Çocuk: “Mavi gökyüzü, kırmızı ve beyaz ışıklarla yarılmış âdeta! Hangi yöne gitmeliyim diye düşünürken birden içeri dalıvermeye karar verdim, karşıma da devasa bir Ejderhayla sizin gibi büyüleyici bir kadın çıkıverdi! Her zamanki gibi harikayım desene! Sence de benim bunca şeyi çekiyor olmam fazla güçlü bi’ şey değil midir!?”

Emilia: “Ihh?”

Mavi Saçlı Çocuk: “Sence de biraz fazla güçlü değil mi ya!?”

O ışıl ışıl gözlerle tekrar sorulunca Emilia istemsizce karşılık vermek zorunda kaldı ve “Bence geeeerçekten de çok güçlü.” diye cevapladı.

Bu cevabın ardından çocuğun gülümsemesi, keyifli bir sırıtışa dönüştü ve…

Mavi Saçlı Çocuk: “Değil mi ama!”

Bunu söylemesinin ardından Emilia’nın yanından geçip bir adım öne çıktı, doğrudan Bulut Ejderhası’nın bakışlarının içine sokuldu.

Emilia, onu durdurmaya çalışırken “tehlikeli” demekte tereddüt etti. Ortada yoğun bir baskı vardı. Fakat bu baskı; devasa Ejderhadan değil, tam karşısındaki küçük sırta sahip varlığın yarattığı bir etkiydi.

O uyumsuz, neşeli çocuk yüzündendi――

Mavi Saçlı Çocuk: “Büyük sahnenin perdeleri açıldı! Herkes buraya gelsin de tanıklık etsin! Gözlerinizi sakın ha kırpmayın; Mavi Şimşek Cecilus Segmunt’un bu büyük sahneye çıkış anını kaçırırsanız hayatınız boyunca pişman olursunuz, benden demesi!”

Aşılmaz Ejderha’nın karşısında tek adım dahi geri atmayan çocuk―― Cecilus Segmunt, böylece görkemli bir sesle beyan ediverdi.

#Son gazla devam ediyoruz. Bu bölümde fazlasıyla cepheye gitmiş olduk. Emilia, hâlâ Madelyn savaşıyorken Mavi Şimşek bam diye savaşa dalıverdi. Aynı şekilde Garfield’la Olbart’ın savaşına da Roswaal dahil oldu. Bir başka cephede de Ram Shuraqlılara dahil oldu. Bakalım bütün bunların sonucunda karşısındaki rakiplere diz çöktürebilecekler mi? Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



4.8 4 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
5 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Samuraycetuk
2 Ağustos 2025 04:47

Çeviri için teşekkürler en sonunda paylançoda savaşa katıldı

Haru
5 Ağustos 2025 15:01

Elinize sağlık

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 17:42

Roswaalin nasıl aklina geldi savaşta olduğu

baryonnarutotr
22 Kasım 2025 10:00

Bu bölümler anime de aşırı keyifli olacak

Yiğit Sayman
24 Kasım 2025 23:42

bu gidişle darmaduman etmemiz lazım ortalığı acaba kim dur diyecek ha