Bölümün ortalama okuma süresi 23 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Redaktör: akari
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte, Only Rusen, Saitama ama jojo referansı, Allen Walker, Kayra Poyraz
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――Lugunica Krallığı. Vollachia İmparatorluğu. Gusteko Kutsal Krallığı. Kararagi Şehir Devletleri.
Genellikle “Dört Büyük Ülke” olarak anılan bu devletlerin her biri, kendi coğrafyasına uygun, kendine has bir kültür inşa etmişti. Özellikle, Lugunica’nın ejderhalara duyduğu derin saygı ve Gusteko’nun ruhlara adanmış inancı dikkat çeken örneklerdendi. Dört ülkenin de âdeta bilinçli bir tercihle birbirinden tamamen farklı yolları seçtiği açıktı.
Bu farklılık yalnızca geleneklerinde veya kültürlerinde değil, aynı zamanda savaşçıların kalitesinde de kendini gösteriyordu.
Vollachia İmparatorluğu’nda “büyü” âdeta hiç filizlenmemiş, gelişmemişti.
Ülkede yaşayanların sahip olduğu “Geçitler” ya da büyü yapabilme yetileri, diğer ülkelerdekilerle aynıydı. Ancak buna rağmen, İmparatorluk bu alanda Lugunica ve Kararagi’nin gerisinde kalmıştı.
Yine de İmparatorluk bunu pek de dert etmiyordu.
Her ne kadar herhangi bir alanda geri kalmak istenmeyen bir şey olsa da büyü sanatlarının gelişmemiş olması, başka alanların ön plana çıktığı anlamına geliyordu.
Kararagi’nin ileri teknolojisiyle, Gusteko’nun Ruh ve Lanet Sanatlarıyla, Lugunica’nın büyü disipliniyle kıyaslandığında Vollachia İmparatorluğu fiziksel dövüş sanatlarında rakip tanımazdı.
???: “Bazen büyü yapmaktan ziyade doğrudan içeri dalıp bir tanecik yumruk indirmek daha kısa sürer, değil mi?”
Ve her ne kadar bu sözler bir Ruh Sanatları Kullanıcısına pek yakışmasa da Vollachia İmparatorluğu’nda büyüye dair genel anlayış tam olarak böyleydi.
Kimi kitapların dahi satır aralarında değinmediği, yaygın biçimde yanlış anlaşılan bir gerçek vardı, Mana’nın insan bedeninde kullanımı yalnızca büyü icra etmekle sınırlı değildi.
Aslında pek çok dövüş sanatı tekniği; tıpkı Ruh Sanatları, Lanet Sanatları ya da bazı Meteor olarak bilinen büyülerin etkinleştirilmesinde olduğu gibi Mana kullanımına dayanıyordu.
Hele ki seçkin savaşçıların bedenini Mana’yla güçlendirmesi son derece doğaldı.
Şayet doğaüstü fiziksel kabiliyetlere sahip bir bireyle sıradan bir insan kıyaslanacak olursa aradaki farkı yaratan şey, bedenin içinde dolaşan Mana’yı bilinçli şekilde yönlendirme kabiliyetiydi ――bu da Akış Yöntemi olarak bilinen bir teknikti.
Ne var ki――
???: “Ça-ça-ça-ça!”
Gümbürtüyle, tek ayağının yere değmesiyle birlikte, bir anda on metrelik mesafeyi kapatıverdi.
Dışarıdan bakan biri için bu hareket sanki zamanı çalmışçasına görünürdü, öyle bir hızla ve doğallıkla hareket ediyordu ki insan gözü buna ayak uydurmakta zorlanırdı. Ama bu ne bir göz yanılmasıydı ne de dışarıdan bakanın algısında bir sorun var demekti.
Ortadaki tek anormallik, savaş meydanını kat eden mavi saçlı çocuktu.
Az önce sözünü ettiğim gibi, çocuğun bu fiziksel sınırları aşan koşusu, kesinlikle Akış Yöntemi’nin eseriydi. Ama ne yaşı ne de yakışıklı yüzü bu gerçeği açıklamaya yetiyordu, bu tekniği öğrenmek için harcanmış tek bir gün bile kayıtlarda yoktu.
Bu dünyada, böylesi varlıklar enderdi. ――Dövüş sanatlarının zirvesi sayılan Akış Yöntemi’ni doğuştan uygulayan, doğanın çizdiği sınırların dışına taşan kişilerdendi.
Yokuşu tek nefeste inip savaş alanına dalan çocuk, savaşa öncü olmanın onurunu kazanmak için yarışıyordu.
Her ne kadar――
Mavi Saçlı Çocuk: “Savaş çoktan başlamışsa öncü ünvanı da boşa gitmiş demektir… ama ayrıntıları çok da kafaya takmayalım yahu!”
Batıdan kopup gelen bu genç savaş alanına adımını atarken gözlerini, uzaklarda yıldız biçimindeki surlarla çevrelenmiş devasa orduya dikmişti. Uzun ve çekik gözleri, sevinçle kederin iç içe geçtiği bir savaş meydanında nadiren rastlanacak türden, heyecanla parlıyordu.
Ne ayağında sağlam bir ayakkabı vardı, ne üzerinde zırh ne de başında bir miğfer. Dahası, ne bir davası vardı ne de bir aidiyeti―― İçeridekiler için de dışarıdakiler için de böylesi bir barbarlık kolaylıkla düşmanlık olarak algılanabilirdi, ister İmparatorluğu korumaya çalışanlar olsun ister onu yerle bir etmeye yemin edenler olsun.
Ne var ki――
Mavi Saçlı Çocuk: “Hırsın seviyesi de önemli bir detay sonuçta. Varlığı da yokluğu da, ağzından dökülen sözlerin etkisini doğrudan değiştiriverir. Ancak mesele şu ki――”
???: “Sen de nereden çıktın!?”
Kırmızı tonlarda donanmış, kaba zırhlar kuşanmış, aralarında açıkça düşmanlık besleyen küçük birlikler çatışmalarla meşguldü. Hiçbir tarafa mensup olmayan bu genç, savaşın ortasına dalınca da elinde kılıç taşıyan bir asker haykırıvermişti.
Ses tonu övgüye değer biçimde netti; öfke, sıkıntı ve heyecan birbirine karışmıştı ama içlerinden en baskını da savaşma arzusuydu. Bu haykırış, sahaya dışarıdan giren birine karşı temkinli olunması gerektiğini ustaca ortaya koyuyordu.
Mavi Saçlı Çocuk: “――Ama ölümüne yavaşsın ki sen!”
???: “Kah!”
Sesini yükseltmek yerinde bir tercih olsa da durup karşısındakinin kimliğini sormak tam anlamıyla büyük bir yanlıştı.
Savaş alanında aidiyetini açık etmeyen her varlık düşman olarak kabul edilmeliydi. Asker yalnızca çevresini uyarıp orada kalmamalı, o sesi duyar duymaz kılıcını da savurmalıydı.
Ne var ki karşısındaki düşman daha çevikti ――ve isterse ardı ardına on, hatta yirmi hata daha sıralanabilirdi.
Mavi Saçlı Çocuk: “Oh, biraz önceki çıkışın, hangi tarafta olduğumu sormaktan ziyade beni hiç tanımamandan kaynaklanıyorsa… kusura bakma ya, biraz fazla şimşek hızıyla davrandım galiba.”
Çocuğun hemen ardında, gözleri dehşetle faltaşı gibi açılmış bir asker yavaşça yere yığıldı. İkisi birbirini geçmeye çalışıyorken, çocuk elini bir hançer misali onun boynuna saplamıştı. Kellesini uçurmayı beklese de anlaşılan darbe yeterince güçlü değilmiş.
Kollarını savurup sarsılınca işlerin yolunda gitmeyeceğini fark etmiş ve başını hafifçe sağ sola çevirmişti.
Mavi Saçlı Çocuk: “Bir şeyi yapabileceğini hissedip de başaramamak insanın içini kemiriyor valla. Gerçi hayallerle gerçekleri karıştıracak biri de değilim. Ama hani yanlışlıkla falan ölürse Boss’un gözünde değer kaybederim. O yüzden bunu “başarılı bir sonuç” olarak sayalım gitsin!”
Kararsızlığını sertçe üzerinden atmasının hemen ardından, kahkaha atan çocuğun silueti bir anda bulanık bir gölgeye dönüştü.
Bir saniye sonra da üzerine inen kılıç darbesini ustalıkla savuşturdu, ardından zorisinin topuğu, yandan çarpan bir yıldırım gibi askerin yüzüne isabet etti ve onu aksi yöne doğru savurdu. Aynı anda, çocuğun bedeni onun sırtından seken bir yay gibi havalanarak, askeri takip eden grubun ortasına indi. Her birine ölümcül noktadan yalnızca tek bir darbe indirip hiç oyalanmaksızın geri çekildi―― hatta bu geri çekilme esnasında, çevresindeki başka bir birliğin içine sızarak beş kişinin daha bilincini silip süpürdü. Tüm bunlar bir göz kırpışından daha kısa sürede gerçekleşmişti bile.
Bu hamlelerin devamı da, asıl amacı da, çevredeki askerlerin yalnızca zamanını değil, algılarını da çalmaya yönelik bir suçtu.
Başka bir deyişle bu çocuğun bedenine hâkimiyeti insan aklının ötesindeydi, salt fiziksel güçle alt edilemeyecek bir seviyedeydi―― bu da Vollachia İmparatorluğu’nda geliştirilen dövüş sanatlarının en yüce soyuna işaret ediyordu.
Ne var ki savaş alanında, böylesi bir durumu sağduyuyla analiz etmek ya da on iki, on üç yaşındaki bir çocuğun bu seviyede yetenek sergileyebildiğini sindirebilmek hiç de kolay değildi.
Her şeyin ötesinde――
Mavi Saçlı Çocuk: “――Zevksiz.”
???: “――――”
Mavi Saçlı Çocuk: “Yıldız oyuncunun sahne üzerindeki yeteneğini ve endamını gölgelemeye kalkışmak, ne büyük bir densizliktir. Sahnedeyken gereken tek şey hayranlık uyandırmak, büyülemek ve göz kamaştırmaktır bi’ kere. Elbette ki ben de sahneye çıkacaksam bunu ancak görkemi hak eden bir rakibe karşı, daha da ihtişamlı bir şekilde yaparım.”
Çocuğun çevresine küçümseyerek bakarken çatık kaşlarla ayakta durduğu o an, etrafındaki grup bir anlığına nefessiz kaldı. İmparatorluk askerleri, yavaş yavaş içine düştükleri korkunun pençelerine çekiliyorlardı.
Her iki taraf da kılıçlarını çekmeli, hayatta kalmak için dövüşmeliydi fakat şimdi, yalnızca vakitlerini değil, hayatlarını da ellerinden alırcasına çalmış gibiydi.
Mavi Saçlı Çocuk: “Hımmm… bir oyuncunun kutsanmışlığı demek…”
Başkalarının yaşamını elinden almanın getirdiği bu farkındalık, çocuğa belli bir tatmin hissettiriyordu.
Bu başarı hissini sindirirken, İmparatorluk askerlerine karşı savaşan ama artık zamanları ellerinden alınmış birçok düşman askerin arasında, zayıf donanımlı bir savaşçı ağzını açarak “Sen…” ile başlayarak şöyle dedi:
Asker: “Bu çocuk da nereden çıktı? Bizden mi bu herif?”
Mavi Saçlı Çocuk: “Hımm, hımmhımm, ben hangi taraftayım, diye soruyo’n demek? Amma güzel bir soru sordun. Sence neyim ben? Dost mu düşman mı?”
Asker: “――――”
Sorusunun böylece gevşek karşı soruyla geri dönmesi, askerin ağzını bıçak gibi kapattı. Çocuk bu tepki karşısında daha da keyifli bir gülümsemeyle başını iki yana sallayıp “yoo, yoo,” diye mırıldandı.
Mavi Saçlı Çocuk: “Dalga geçmiyo’m ki. Ben de ciddi ciddi düşünüyordum aynı şeyi. Böyle meseleleri sürekli aklımda döndürüp dururum. Gerçi, Boss’un söylediklerine pek de kulak asmadım, o yüzden hangi taraf benimkiydi, pek de emin değilim.”
Asker: “Ha?”
Mavi Saçlı Çocuk: “Öyleyse şimdilik iki tarafa da adaletin habercisi olayım diyo’m, nasıl fikir ama?”
Savaşçının gözleri hayretle açıldı fakat bir sonraki anda yüzü yatay bir bulanıklığa dönüştü ve yere yuvarlanıverdi.
Sırıtışı hâlâ yüzünde olan çocuk, sanki bir anda havaya karışmış gibi gözden kayboldu. Bu kez sinsice, az önce alt ettiği İmparatorluk askerleriyle çarpışan başka bir grubun arasına daldı ve onları da aynı kararlılıkla yere serdi.
Mavi saçları havada savrulurken, göğe yayılan darbelerin çınlaması duyuluyordu. Çığlık yoktu, acı yoktu, sadece sessizce, birer birer düşen bilinçler vardı. Bu bir şiddet fırtınasıydı―― yoo, bu…
???: “Mavi bir Şimşek gibi…”
Mavi Saçlı Çocuk: “Ah, harikasın. Ben de kendime tam bu lakabı takmayı düşünüyordum da.”
Şokla çektiği soluğu dışarı bırakan savaşçı, o son cümlenin hemen ardından bilincini yitirdi.
Vollachia usulü, dostça veya düşmanca her tutuma aynı ölçüde şiddetle yanıt vermeyi gerektirirdi―― fakat bu denli vahşet, bu ülkenin İmparatoru’nun dahi kaşlarını çatmasına neden olabilecek türdendi.
Yine de çocuğu durdurabilecek tek bir kişi bile yoktu.
Ve tuhaf olan da bu sahnede yaşanan her şey, İmparatorluğun felsefesine göre mutlak anlamda doğruydu.
???: “OOOOOOOOOOOOOHH!――”
Savaşçılar, o küçük bedenli fırtınanın yarattığı tehdide karşı ancak geç ve dağınık bir karşılık verebiliyordu.
Artık İmparatorluk askerleriyle isyancılar arasında bir fark bile kalmamıştı, herkesin zihnini tek bir düşünce sarmıştı o da: “O çocuğu durdurmaktı”. Belki de bu an, küçük bir alanla sınırlı da olsa bir iç savaşın tek başına sonlandırıldığı bir sahneydi.
Ama bu kahramanca kararlılığa barışçıl bir yanıt da verilmedi.
Kılıçtan kaçmak için bedenini geriye yasla. Yumruklardan kaçmak için dans eder gibi geri çekil. Baltadan sıyrılmak için bacakların arasından kayıp geç. Okları atlat, mızrağı atlat, dişleri, kalkanları, savuştur, savuştur, savuşturup dur―― eğil, eğil, eğilip kaç―― kaçın, kaçın, kaçın, kaçınıp dur――.
???: “Silahsız olduğu hâlde…”
Mavi Saçlı Çocuk: “Evet ya sorma, fazlasıyla talihsiz bir durum be. Gövde gösterimi yaparken pozlarımı çıplak elle değil de şık bir silahla süslemek isterdim. Ama yarım yamalak bir silahla sahneye çıkmak da olmaz. Neticede, en iyiler yalnızca en iyilerle tanınır. Ah, şu an tam da Boss gibi konuşuyorum yahu.”
???: “Bosu?..”
Mavi Saçlı Çocuk: “Aynen öyle. ――Bizden, Pleiades Taburu’nun liderinden bahsediyorum!”
Çocuk bu sözleri gururla söylerken, etrafındaki öldürücü niyet ve düşmanca saldırıların arasından bir yaprak gibi süzülüyordu. Onun ağzından dökülen bu alışılmadık kelimeler, savaşçıların yüreğinde tarif edilemez bir korkuya yol açmıştı.
Oysaki burada bulunan herkes, İmparatorluk’un nihai kaderini belirleyecek bu savaşta kendi canını ortaya koyacak kadar kararlıydı.
Ama karşılarında kendileriyle oyun oynar gibi hareket eden bu çocuğun hangi tarafa ait olduğunu, gücünün sınırlarını, sözlerinin ve davranışlarının ne anlama geldiğini bilmiyorlardı.
Ama hiçbir şey bilmemelerine rağmen, her şey çocuğun istediği gibi ilerliyordu――.
――Ve bir sonraki anda da uzak tepelerden göğü yırtan bir savaş narası yankılandı.
Savaşçıların içinden “Hık――” diye ürpermesine kim ne diyebilirdi ki? Aynı tedirginlik ve karmaşa, tüm cepheye dalga dalga yayılıyordu.
Fakat çocuğun yüzündeki gülümseme bu korkaklıkla dalga geçmek için değil de çok daha yalın bir sebeple büyüdü.
Mavi Saçlı Çocuk: “Böylece ilk perde burada sona erdi, Boss. ――Şimdi gösteriyi ihtişamla taçlandır bakalım.”
△▼△▼△▼△
Bu noktada, “büyü” ile ilgili oldukça talihsiz hakikati da dile getirmemiz gerekiyor.
Bu seferki konumuz, daha önce anlattığım Vollachia İmparatorluğu’nun büyü teknikleri yerine yalnızca fiziksel dövüş sanatlarını ve Akış Yöntemi’ni geliştirmiş olmasından farklıdır.
Dünyanın büyü sistemi altı temel büyü elementine ayrılmıştır, bu altı element arasında Yin ve Yang büyüleri, hem kullanıcı sayısı bakımından azdır hem de sahip oldukları potansiyelle orantısız bir şekilde göz ardı edilirler. Üstelik bu ihmalin sebebi, yalnızca çalışma zorlukları da değildir.
Ateş elementinde sıcaklığı kontrol ederek hem alev hem de buz yaratabilirsiniz.
Su elementinde canlıların yaşam gücünü etkileyerek yaralarını ve hastalıklarını iyileştirir, hayat kurtarırsınız.
Rüzgâr elementinde atmosferi etkileyerek yaşanması zor bölgelerde dahi yaşanabilir alanlar oluşturabilirsiniz.
Toprak elementindeyse yeryüzünün enerjisini yönlendirerek toprağı ya bereketlendirebilir ya da çoraklaştırıp, açlığa mahkûm edebilirsiniz.
Tüm bu elementler, doğrudan ve işlevsel kullanımlarıyla hayal gücünü kolayca tetiklerken; Yin ve Yang büyüleri, genelde yalnızca bedenin performansını artırmak ya da zayıflatmak gibi ikincil etkilerle sınırlıymış gibi görünürdü.
Her ne kadar teknik olarak bir yanlış algıdan ibaret olsa da Yin ve Yang büyülerine dair bu çarpık imajın kökleşmiş olması, söz konusu elementlerin büyüsel gelişiminin geri kalmasının temel nedenlerinden biriydi.
Ve belki de en ironik olanı, bu iki güçten özellikle “işlevsiz” ve “yersiz” addedilenin, insan yeteneklerini artırma kudretine sahip olan Yang elementi olması da cabasıydı.
Yang büyüsünün temel etkilerini bilen biri, ona dair yapılan bu olumsuz değerlendirmeyi doğal olarak sorgulamak isteyebilirdi.
Ancak asıl mesele, bu büyüden faydalanma gayesi arttıkça beraberinde getirdiği sorunların da katlanarak büyümesi ve kaçınılmaz hâle gelmesinde yatıyordu.
Örneğin mevzu savaş meydanındayken, fiziksel kapasitelerini Yang büyüsüyle yükselten kişiler çoğu zaman düşman karşısında ezici bir yenilgi yaşarlardı.
Nedeni gayet basitti. Güçlenen bedenlerini kontrol edemiyor, sahip oldukları potansiyeli de fiiliyata dökemiyorlardı, sanki kendi bedenlerini değil de bi’ başkasının bedenlerini kontrol ediyorlardı.
Bu tür bir güç artırımı esasen, görme ve işitme gibi beş duyunun keskinleştirilmesi, kol ve bacak gücü gibi fiziksel kapasitenin artırılması, kas ve kemik yoğunluğu gibi savunma mekanizmalarının güçlendirilmesi diye tanımlanabilirdi.
Ne var ki gerçek bir savaşçı her daim kendi bedenini eğitir; kendi yeteneklerini bizzat tanıyarak, onlarla bütünleşerek savaş meydanına adım atardı.
Yang Büyüsü’yle güçlendirilmiş olanlarsa öz benliklerini bir kenara atarak, artırılmış “yeni” bir bedenle cepheye sürülür. Neticede de çoğu, hiçbir şey başaramadan can verirdi.
Sorun yalnızca bununla da sınırlı değildi. Zira Yang Büyüsü’nün etkisi, büyüyü icra eden kişinin yetkinliğine ve o anki fiziksel-ruhsal durumuna da fazlasıyla bağlıydı.
Yani bir savaşçı o güçlendirilmiş bedenine o gün uyum sağlamış olsa bile ertesi gün aynı büyücü, aynı büyü uygulansa dahi aynı sonucu alacağının garantisi yoktu.
Yang Büyüsü, savaş kabiliyetini tutarlı biçimde yükseltmesi beklenen bir güç olmaktan çok uzaktı; tam tersine, savaşçının normalde sergileyebileceği performansı dahi bastıran, dengesiz bir kusur olarak kabul görüyordu. ――Ve işte bu yüzden de Yang Büyüsü uzun yıllar boyunca göz ardı edilip ihmal edilmişti.
Oysaki geçmişte, Vollachia İmparatorluğu büyünün potansiyeline kayıtsız kalmamıştı. Hatta, tarihe “en güçlü orduyu kurma” hayaliyle geçmiş bir İmparatoru dahi vardı; O, Vollachia İmparatorluğu’nun Otuz Birinci İmparatoru Murkia Vollachia’ydı.
Yukarıda bahsedilen eksiklikleri de göz önüne alarak, Yang büyücülerini ordusuna katmış ve onların güçlendirilmiş hâllerini “doğal” bir şeymiş gibi eğitmiş, ardından onları gerçek savaşlarda kullanmıştır.
Ancak gelinen nokta tam bir felaketti, kudretli ordu güçlendirmelere bağımlı hâle gelmiş, Yang Büyüsü daha uygulanamadan önce düşmana karşı diz çökmüştü. Büyücülerin yetkinliği ordunun belkemiğiydi ama birbiriyle uyumsuz ve istikrarsız performansları yüzünden de birliğin bütünlüğü bozulmuş, sayıca üstün düşman güçleri karşısında darmadağın olmuşlardı. İmparator’un hayatı dahi pamuk ipliğine bağlı kalmıştı.
Savaş ancak Vollachia’nın o dönemdeki İmparatoru’nun yakın yoldaşı olan “Parçalayıcı” Viva’nın düşman liderini öldürmesiyle sona ermişti. Fakat bu devasa yenilgi, Murkia Vollachia’nın adını “Büyük Yenilginin İmparatoru” şeklinde tarihe utançla kazımıştı.
Bu tarihi hezimetin ardından Vollachia’da Yang Büyüsü’nün değeri, dolayısıyla da büyülerin geneldeki itibarı ciddi biçimde düştü. Güçlü bir askerin gerçek göstergesi olarak yalnızca dövüş sanatlarındaki ustalık kabul edilmeye başlandı.
Bu anlayış günümüze dek hiç değişmedi. Bilgeliğiyle tanınan Vincent Vollachia bile, Yang Büyüsü’nün toplu savaşlarda kullanılmayacak, dikkate bile alınmaya değmeyecek bir israf olarak görüp reddetti.
Kaldı ki Yang Büyüsü tek seferde yalnızca bir kişiyi güçlendirebildiği için koordinasyon ve birlik ruhu gerektiren bir orduda onun yeri bir hayalden öteye geçemezdi.
Böylece Yin Büyüsü, düşmana sıra dışı fiziksel etkiler yükleyerek yalnızca bir tür rahatsızlıklar veren bi’ araç olarak kaldı, Vollachia’da büyü geri plana itildi―― diğer ülkelerde bile Yang Büyüsü, kişisel güçlendirme haricinde neredeyse hiç kullanılmayan, lanetli bir teknik olarak anılıyordu.
――Ancak her kuralın da illa istisnaları olurdu.
???: “Haydi millet, gösterin gücünüzü!!――”
Çocuk ciğerlerini doldurdu ve tiz bir şekilde savaş alanının uzak batısındaki tepelerinden bağırdı.
Ve onun etrafında toplanmış, tepeyi kaplayan savaşçılar―― sayıları birkaç bini bulan bu kalabalık, birer birer bayraklarını kaldırarak birlik ve iradelerini gözler önüne serdi.
Sönmemesi gereken bir mücadele azminin simgesi olan bu büyük bayraklardan biri, çocuğun hemen yanında yükseliyordu; dövmelerle bezenmiş bir adam, gri derili bir kertenkele adam ve silik görünümüne rağmen gözlerinde asalet taşıyan bir adam eşlik ediyordu ona.
Ve o yükseklerde dalgalanan bayrağın üzerinde, uzaktan dahi seçilebilen bir yıldız amblemi vardı.
Ne bir hanedan armasıydı bu ne de bir devletin simgesi. Yalnızca yüreklerinin nereye ait olduğunu ilan eden bir işaretti, anlamı yalnızca savaş ilanıydı, başka hiçbir şey değildi.
Bu topluluk oldukça çeşitli yapıdaydı―― abartısız, sayısız farklı ırktan oluşuyordu.
Vollachia gibi yüzlerce türün bir arada yaşadığı bir coğrafyada dahi, ırklar arası gerçek anlamda iş birliği oldukça nadirdi. İblis Şehri Kaos Alevi de bu istisnalardan biriydi. Hatta İmparatorluk Başkenti’nin kuşatması sırasında bile, isyancı gruplar arasında böyle bir birlik sağlanamamıştı.
Ancak bu grup bi’ farklıydı.
Onlara sadece aynı hedef uğruna bir araya gelmiş bir topluluk gözüyle bakmak mümkündü. Ancak bu, onları aynı bayrağın altında toplayacak kadar güçlü bir bağ kurmaya da yetmezdi.
Zira onları bir araya getiren şey ortak hedeften çok, ortak iradelerinde yatıyordu.
Ve işte bu yüzden bu grup―― Yoo, Pleiades Taburu, koz kartı olarak bu nihai savaşa son hamleyi vurabilirdi.
Topladığı yoldaşlarının ve gururla dalgalanan bayraklarının önünde duran siyah saçlı bir çocuk―― Natsuki Subaru, göklere seslendi.
Subaru: “――BİZ, EN GÜÇLÜYÜZ!!”
Pleiades: “EN GÜÇLÜ! EN GÜÇLÜ!! EN GÜÇLÜ!!!――”
Savaş narası gökyüzünü yırtarcasına tek ağızdan yükseldi, savaş alanına dalga dalga yayılan o kudretli savaş azmi, alevler gibi çevreyi sardı.
Subaru’nun kollarına sığınmış hâlde duran Beatrice, kulaklarını kapatarak şaşkın gözlerle etrafa bakıyordu. Aynı şekilde Louis de Subaru’nun üzerine atılmıştı fakat bu coşkunun karşısında donup kalan yalnızca bu iki küçük kızcağızdı.
Subaru: “――BİZ, YENİLMEZİZ!!”
Pleiades: “YENİLMEZİZ! YENİLMEZİZ!! YENİLMEZİZ!!!――”
Hiain, Weitz, Idra, Gustav, Orson’un grubu Yaşlı Null, Rex, Milzac, Kashew, Moizo, Deeroy, Creegkin, Codroe, Phenmelle, Jawsrough, Tanza… her biri haykırdı, yeri göğü inletti.
Toprağı döven ayaklarla yer sarsıldı, o sarsıntı başka sarsıntıları tetikledi ve hepsinin içindeki savaşçı ruhunu ateşledi.
Göğsünün derinlikleri yanıyordu.
O yanış; tutuşan, yakan, karşı konulamaz ama umutla parlayan bir şeymişçesine tüm bedenini sarmıştı.
O hissi, o yakıcı tutkuyu, o ilahi kıvılcımı serbest bıraktı――
Subaru: “――EYYYYYYYYYYY KAÇINILMAZ KADERRRRRR!!”
Pleiades: “GEL BAKALIM! GEL BAKALIM!! GEL BAKALIM GELLLLLLL!!!――”
Hepsi bir ağızdan kükredi, binlerce göz tek bir noktaya, tepenin yamacındaki savaş alanına çevrildi.
Ve ardından da――
Subaru: “――Başlayalım artık.”

△▼△▼△▼△
O anda savaş meydanındaki herkes, gökyüzünün, yerin ve tüm dünyanın sarsıldığını iliklerine kadar hissetti.
Bu sarsıntıyı görmezden gelemeyeceklerin başında, tepenin yamacından inen bayraklı birliklerle doğrudan yüz yüze gelecek olan batı surlarındaki askerlerden geliyordu―― yani, söz konusu birliğe en yakın konumdaki dördüncü kaleyi savunmakla görevlendirilmiş İmparatorluk Askerleri’nden.
???: “Fakat――”
Saldırganların coşkusuna kapılmayan İkinci Sınıf İmparatorluk Generali Gudda Dialmo, namıdiğer Kaplan Avcısı, sarsılmadan mevziini koruyordu.
Bir anlığına karşı tarafın ani çıkışı ve yükselen moraliyle afallamış olsalar da Kaplan Avcısı’nın emrindeki askerler öyle deneyimsiz, toy birlikler değildi; başına buyruk bir grubun bağırışlarıyla dağılmayacak kadar oturmuş disiplinleri vardı.
Kaldı ki savaşın bu noktasına gelinene dek Gudda ve birlikleri neredeyse hiç yıpranmamıştı.
Her ne kadar İmparatorluk Başkenti büyük bir kuşatmayla boğuşuyor olsa da diğer kalelere yapılan şiddetli saldırılar, dördüncü kale üzerinde ciddi bir etki yaratmamıştı.
Bu da hiç şüphesiz, dördüncü kalenin muhafızı olarak görev yapan Olbart Dunkelkenn’in marifetiydi. “Zalim Yaşlı Adam” lakabının hakkını verdiğini gösteriyordu bu.
???: “Zaten savaşta esas olan şey, düşman daha buraya varmadan önce bacaklarını kesip atmaktır. Ne suyuna ne silahına izin vereceksin, böylelikle onların yokluğunda savaşamayacaktır.”
Zalim Yaşlı Adam, diğer burçlara kıyasla bu bölgeye yöneltilen düşman saldırılarının neden bu denli zayıf olduğunu öyle bir acımasızlıkla açıklamıştı ki onunla aynı safta olmayanların başına gelebileceklerini tahmin eden askerler, sırtlarında soğuk bir ürperti hissediyorlardı.
Fakat Olbart bile, İmparatorluk Başkenti’nin neredeyse düşmek üzere olduğu kritik bir noktada başka bir kaleyi savunmak üzere aceleyle oraya gitmek zorunda kalmıştı.
Böylece İmparatorluk’un en büyük güçleri olarak görülen İlahi Generaller’in varlığı, şu an dördüncü kalede eksikti.
Olbart’ın geride bıraktığı mirası, yani onun yetiştirdiği insanüstü shinobiler, batı yönünden gelen ve aynı zamanda gökyüzünden ortaya çıkan Uçan Ejder Filosu’yla başa çıkmak için görevlendirilmişti.
Uzun menzilli hiçbir silahları bulunmadığından, bu shinobilerin kendilerini savunmak ve karşılık verebilmek için tek güvenceleri kendi teknikleriydi.
Ve batıdan şiddetle yaklaşan gruba karşı da――
Gudda: “――Bütün ruhumla karşılık vereceğim sizlere!”
Bu sözlerle birlikte, Gudda Dialmo gözlerini önündeki düşmana dikti. “Kaplan Avcısı” lakabının hakkını veren meşhur silahları―― demir sopaları, her biri neredeyse yüz kilograma denk olup ikisi de ellerindeydi.
“Kaplan Avcısı” lakabı, henüz Üçüncü Sınıf General rütbesindeyken ülkenin dört bir yanını kasıp kavuran kaplan insan çetesini tek başına katletmesinden ve önceden o birlikten sorumlu olan İkinci Sınıf General’i öldüren liderin başını alarak öcünü almasından geliyordu.
O kanlı ölüm kalım savaşının ardından iki metreden uzun kaslı bedeninde başından göbeğine kadar uzanan, kaplan pençelerinin bıraktığı beyaz izler kalmıştı. O dehşet verici mücadelenin namı yayılınca da kendisine “Kaplan Avcısı” lakabı verilmişti.
Ordusunun başındaki general düşmüş, birlik dağılmanın eşiğine gelmişken bile Gudda’nın savaşma iradesi bir an olsun sarsılmamıştı.
Böylesi bir geçmişe sahip bir adam, arkasında taşıdığı yük ne kadar ağır olursa olsun, karşısındaki sayıca üstün bir orduya neden boyun eğsin ki?
Gudda: “Sizinle savaşacağız!”
Top patlamasını andıran bir haykırışla Gudda’nın devasa gövdesi yerden sıçrayarak düşmana doğru hücuma geçti.
Onun ardından da kendi seçtiği silahlarla donanmış askerleri de batıdan gelen, yıldız taşıyan sancağın üzerine doğru atıldılar.
Gudda: “――Oradaki.”
İki ordunun çarpışmasına saniyeler kala Gudda gözlerini kısmış, düşmanın ön saflarına dikkat kesilmişti―― toprağı sarsan grubun en önünde, kızıl bir Galewind Atı dörtnala koşuyordu.
Ama Gudda’nın dikkatini çeken, atın dizginlerini tutan adam değildi―― daha doğrusu, adam gerçekten süren biri gibi de durmuyordu. Asıl dikkatini çeken şey, onun kucağında yer alan küçük figürdü.
Simsiyah saçlara ve koyu gözlere sahip bir çocuk, kollarında bir kızla beraber doğrudan gözlerinin içine bakıyordu.
Ve o an, Gudda’nın zihnini tek bir düşünce kaplamıştı: Bu çocuk ne geri duruyor ne de konumunu değiştiriyordu, sanki en önde olması zaten doğalmış gibi orada, öylece, saldırının merkezinde duruyordu.
Savaş başlamadan önce dolaşan o söylentilerdeki gibi―― siyah saçlı, siyah gözlü, tahta aday olan o sözde Veliaht Prens’e tıpatıp benzeyen bir çocuktu bu.
Gudda: “――Hık!”
Gudda, dişlerini sıkarak zihnine sızan düşünceyi boğdu; önceliği belliydi, yapması gereken işe odaklandı.
İsyancılar, kulaktan kulağa yayılan bir söylentiyi fırsat bilmiş, siyah saçlı sözde Veliaht Prenslerden sürülerce üretmiş ve bu sahtekârlıkla İmparatorluk Başkenti’ne karşı nihai savaşı başlatmışlardı. Aptalcaydı. Bu nedenle Başkent’in savunulmasıyla görevlendirilen Generaller―― yoo, sadece onlar da değil, rütbesiz erlerden en üst komutanlara kadar herkes kararını vermişti.
Siyah saçlı çocuğun gerçekliği önemli değildi. ――“Biz yalnızca tek bir İmparatora sadakatle baş eğeriz.”
Gudda: “――Kahrolası hainler! İmparatorumuz Vincent Vollachia’ya sırt çevirdiniz, onu arkadan bıçakladınız!!”
İki devasa metal sopasını kavrayarak, âdeta bir kaplan gibi kükredi Gudda―― avının adıyla anılan bir avcıya yaraşır şekilde. Ordunun önünde yıldırım gibi ilerleyen çocuğa doğru hücum etti.
En önde de kırmızı bir Galewind Atına binmiş, isyancıların arkasından toplandığı bir çocuk vardı.
Bir general olan Gudda, düşmanın savaş ruhunu daha ilk darbede ezip geçmek istiyordu―― ve işte bu yüzden de tüm gücünü toplayarak saldırıyordu. Öyle bir darbe vurdu ki kulak zarlarını çatlatacak güçte bir patlama yankılandı.
Gudda’nın kalın kasları, tatmin edici bir geri tepme hissetti. Ama ardından gözleri kocaman açıldı.
Siyah saçlı çocuk atıyla birlikte ezilip yok olması gerekirken, metal sopaların temas ettiği şey ne çocuğun kendisiydi ne de o Galewind Atıydı――
???: “Schwartz’ı korumak zorundayım. Artık resmî görevim bu.”
Gudda’dan bile daha iri bir cüsseye sahipti; dört kalın, kaslı koluyla elindeki devasa kalkanı kaldırmıştı―― ve o kalkanla da Gudda’nın iki dev metal sopasından gelen darbeleri aynı anda karşılamıştı.
Bu manzara karşısında Gudda’nın boğazı düğümlendi. Çok Kolluların olağanüstü fiziksel yetenekleri hesaba katılsa bile, bu sahne akıl almazdı.
Ve o bir anlık gecikmeden faydalanarak――
???: “Ve… Schwartz’ın düşmanlarını ezmek de artık görevime dahildir!..”
Gudda: “——Hık!”
Alçak ama kararlı, onurlu ve cesur bir ses yükseldi. Bu sözlerin sahibi olan Gudda’nın gövdesine bütün gücüyle bir darbe indirdi ve onu devasa vücuduyla birlikte havaya savurdu.
Gudda’nın “Gah” diye inlediği sırada görebildiği adamın vücudu dövmelerle kaplıydı, elinde devasa iki elli çekiç taşıyordu.
Eğitimliydi. Fakat hem fiziksel yapısı hem de amatörce görünen hareketleriyle bu güce nasıl ulaşmıştı? Yoo―― burada sorgulanması gereken yalnızca kendisine ne olduğu değil, çok daha fazlasıydı.
İsyancılar: “OOORAAAAHH!!!——”
Ön cephede saldırıya geçen Gudda bir anda geri püskürtülmüş, isyancı güçlerle İmparatorluk Askerleri arasında kıyasıya çarpışma başlamıştı.
Gudda’nın kafası kopsa bile, askerlerine savaşma azmini kazandırmıştı. Tam da bu yüzden olan bitene inanamıyorlardı.
Henüz anlamlı bir karşılık veremeden İmparatorluk güçleri ezildi, paramparça edildi, isyancıların saldırı dalgası onları toz duman etti.
Bu sahne öylesine sarsıcıydı ki Gudda’nın içi, daha önce gözlerinin önünde komutanının kafası ezildiğinde hissettiği öfkeyi bile katbekat aşan bir hayretle doldu――
Gudda: “――Absürt.”
Ve böylece nice savaşın içinden geçmiş olan o tecrübeli General, aklının alamadığı bu gerçek karşısında kısık, tükenmiş bir soluk verdi.
△▼△▼△▼△
――Tıpkı her şeyde olduğu gibi, burada da bir istisna vardı.
O tek istisna da Gudda Dialmo gibi kudretiyle anılan bir generali ve onun ellerinde yetişmiş nice çelik yürekli savaşçıyı dize getiren, amatörlerden oluşan bir avuç tehditkâr grup olan Pleiades Taburu’ydu.
Ne yıllarını verdikleri tekniklere sahiptiler, ne parlak zırhlar giyiyorlardı ne de arkasına sığınacakları bir dava taşıyorlardı.
Sahip oldukları tek şey, gerçekten çok ama çok güçlü bir birlik olma iradesi ve her ne olursa olsun geri çekilmeyeceklerine dair kendilerine verdikleri bir sözdü.
Ve işte Pleiades Taburu’nu olağanüstü kılan şey de tam olarak buydu.
Yang Büyüsü’nün eksikliklerine dair uzun uzadıya anlattığım dersleri hatırlayın.
Bu büyü, uygulayıcının becerisine ve hedef sayısına bağımlı olduğu için çoğu zaman birliklerin dengesini altüst ederdi. Hatta geçmişte bu büyüye bel bağlayan İmparator, tarihe “Büyük Yenilginin İmparatoru” olarak geçtiği için de aptal işi deniliyordu. Ve o çok övülen bilge hükümdar Vincent Vollachia bile, büyüyü değerlendirme aşamasında kenara atmıştı.
Ama ya… ya böyle bir şey gerçekten mümkün olsaydı?
Yüzlerce, hatta binlerce asker―― aynı etkiyle eşit biçimde güçlendirilebilseydi? Ve bu askerlerin hiçbiri, eski yetenekleriyle yeni güçleri arasındaki fark yüzünden tökezlemeseydi?
Ve dahası Yang Büyüsü kullanıcılarının sayısı, asker sayısına eşit olmak zorunda olmasaydı? ――Bu hayali, hatta mucizevi şeyin şartları yerine getirilebilseydi… uygulanabilir de olmaz mıydı?
Vincent Vollachia böyle bir düşünceyi duysa kahkahalar atıp çöpe atardı.
Sadece bu savaş zamanında, bu şartlarda, bu anda gerçekleşebilecek bir dizi rastlantıydı bu.
Sadece Natsuki Subaru’yu――ya da o andaki adıyla, “Natsuki Schwartz”ı kendi merkezlerine yerleştirenler, onu kalpten bir yoldaş olarak kabul edenler, ona tüm ruhlarıyla inananlar, bu mucizeyi gerçekleştirebilirdi.
――Çünkü Subaru’nun Aslanın Kalbi’yle bağ kurduğu herkes, onunla birlikte savaşan tüm müttefikleri, Yang Büyüsü’nün güçlendirici etkisinden nasibini alıyordu.
Normalde yaraları ve yükü paylaşmak için yaratılmış olan Küçük Kral’ın gücü, şimdi suistimal ediliyordu, Kral’ın tek başına taşıyamayacağı bu kutsal güç, artık onunla birlikte yürüyen yoldaşlarıyla birlikte taşınıyordu.
Ve bu yüzden Pleiades Taburu――
Subaru: “――Sizleri seviyorum, hepiniziiiiii birden!!”
Natsuki Subaru’yla beraber yola çıkmış, savaşçı olmayan binlerce insan şimdilerde İmparatorluk Başkenti Savaşı’nda her cepheyi yerle bir eden bir orduya dönüşmüştü.
# Vay be! 20 günlük bir aradan sonra geri dönüşümüz efsane oldu, inanılmaz bir bölümdü. Hem Yin ve Yang hem de büyüler hakkında birçok bilgi öğrendik. Aslanın Kalbi artık çok daha işe yarayan bir şeye dönüşse de bunun bir bedeli var mı yok mu bilmiyoruz, illa ileride öğreniriz gibi. Pleiades Taburu topyekûn hücum ediyorken, bende hemen sonraki bölüme hücum edeyim! Sonraki bölümde görüşmek üzere!

Elinize sağlık
Diğer bölümün kısa sürede gelmesi dileğiyle çeviri için teşekkürler
Ellerinize sağlık güzel bölümdü
Eline sağlık bertiel
Yaşasin pledies taburu
Mükemmel lan otorite adam akıllı bir işe yaradı sonunda