Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 97 – “Batı’nın Ötesinden Gelenler”

Kısım VII, Bölüm 97 – “Batı’nın Ötesinden Gelenler”

4 Temmuz 2025 1.055 Okunma 26 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 20 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Redaktör: akari

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos, God’s Clown, Feylix, Samte

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Savaşlar, Lupugana İmparatorluk Başkenti sahnesinde patlak verip her cephede zirveye yaklaşmıştı.

Bulutların kendisine bürünmüş bir Ejderha, bembeyaz karların süzüldüğü gökyüzüne dalarak alçalmış; kızıl alevler semayı kavurup kaotik bir buluta çevirmişti. Taştan dev golemler çaresizlikle çarpışan askerlerle, devrilmiş surların önündeki bir canavarın güçlü kolları zamanla bilenen kötücül bir zekânın sinsi hamleleriyle karşılaşıyordu. Savaşın dengesi sonsuz bir denizde süzülür gibi bir ileri bir geri gidip geliyordu.

Fakat yine de -tam bu anda- savaş alanındaki en kritik nokta, İmparatorluk Başkenti’nin en iç kesimindeydi―― dünyanın en güzel kalesi olarak bilinen Kristal Saray’dan beyaz bir ışık saçılmıştı.

Sarayın tüm yapısında kullanılan büyü kristalleri―― sıradan büyü taşlarından çok daha saf mana kristalleriydi. İçlerinde birikmiş olan mana enerjisini katlayarak artıran Büyü Kristali Topu hedefini yerle bir etmeye odaklı bir stratejik silahtı.

Daha net bir ifadeyle bu Kristal Saray’ın kozuydu, Vollachia İmparatorluğu’nun sahip olduğu en yüksek ateş gücüne sahip topçu silahıydı. Tek bir atışıyla bile savaşın kaderini değiştirebilecek nihai silahtı bu.

Her şeyden önce, Büyü Kristali Topu’nun varlığından haberdar olanların sayısı çok sınırlıydı.

Tahtta oturan İmparator Abel’in ve operasyonun detaylarına hâkim olan Zikr Osman’ın bundan haberi olması elbette doğaldı. Buna ek olarak da Priscilla Barielle’in de böyle bir bilgiye önceden sahip olması hiç şaşırtıcı olmazdı, isyancı ordunun safında yer alan sınırlı sayıdaki başka kişilerle birlikte.

Muhtemelen İmparatorluk Başkenti tarafında da durum bundan pek farklı değildi; sahte İmparator Vincent Vollachia’yla suç ortağı Başbakan Berstetz Fondalfon dışında, Kristal Saray’ın kendisi olan Moguro Hagane bile bir yana―― bu gizli silahın varlığı diğer İlahi Generaller tarafından bile bilinmiyordu.

Ve böylece――

???: “――Büyü Kristali Topu’nun gücü sadece üç atışla sınırlı olsa da bu savaş alanında bir kereden fazla kullanılamaz.”

Abel’in vardığı hüküm buydu, dolayısıyla Vincent’ın paylaştığı hüküm de buydu.

Çeşitli nedenlerden ötürü, Büyü Kristali Topu her anlamda ulusal savunmanın mutlak kozuydu. Geleceği gözeterek hareket etmek isteyen hiç kimse, eldeki tüm mühimmatı tüketmek gibi pervasız bir eyleme kalkışamazdı.

Tabii ki de Vincent, geleceği tamamen göz ardı ederek bu savaş alanında mühimmatı sonuna kadar tüketmeye niyetliyse bu tamamen başka bi’ mesele olurdu.

Abel: “Bu derece çaresiz bir davranışta bulunmana imkân yok.”

Abel, bu inancına ne isim vereceği üzerine özel olarak kafa yormamıştı.

Fakat inanç inançtı, içinde filizlenen düşünceleri terk etmeksizin Abel savaş alanını hazırlamıştı. Böylece tek bir kez ateşlenebilecek olan Büyü Kristali Topu’nun etkisiz bir atış yapacağından emin olacak koşulları oluşturmayı seçmişti.

Bu beklenti de “yemlerle” kışkırtılarak çıkarılmıştı, Zikr gibi savaş potansiyeli yüksek değerli bir figürle, onun sancağı altında yüksek moralle savaşan askerlerle, çeşitli kabilelerden oluşan diğer gruplar bir araya getirilmişti.

Abel: “――‘Seçkin birlikleri yem olarak kullan’. Düşman onları hiçbir şekilde görmezden gelemeyecektir.”

Üçüncü kalede yaşanan talihsiz gelişmeleri gören taraf, Büyü Kristali Topu’nun namlusunu Moguro’nun savunduğu cepheye çevirdi.

Büyü Kristali Topu’nun kusuru, müttefiklere bile büyük zarar verebilmesiydi fakat Moguro’nun savaş alanında bu endişe yersizdi. Zira meydandaki taş golemler, İlahi General’den ayrılmış güç parçalarından ibaretti ve surla bütünleşmiş devasa Moguro bile Sekizinci General’in esas bedeni dahi değildi.

Böylece iki tarafın da beklentisi kesişti: Top ateşlendi mi isyancıların bir kolu silip süpürecek, aynı zamanda da çaresizce yenilme ihtimallerini ortadan kaldıracaktı. ――En azından esas plan buydu.

Abel: “――――”

Tam o anda, savaş alanındaki birçok kişi beyaz ışık huzmesini yutan kara bir ışığa tanık oldu.

Bunu ne ortaya çıkarmıştı ki? Dehşet verici o atış en ufak hasar vermeksizin nereye kaybolmuştu? Bu dostun mu yoksa düşmanın mı işiydi?

Kafalarda oluşan boşlukta sayısız düşünce çakmışken, herkes afallayıp kımıldamayı kesiverdi.

İsyancı karargâhında Abel de istisna değildi, bu öngördüğü her şeyin dışındaydı. O da şaşırmış, zihninde kısa bir boşluk yaşamıştı. ――Ancak diğerlerinden farkı bu hâlden herkesten hızlı sıyrılmasında yatıyordu.

Kim, nasıl, nerede… hiçbirini bilmese de――

Abel: “――Plana uygun biçimde ateşleyin!”

Beklenenden iyi bir durumla karşılaşmak bulunmaz bir nimetti. Savaş meydanında çoğu kez gereken şey; “doğru” karardan ziyade “hızlı” karardı, ardından o kararı yaşanan gelişmelere göre güncelleyerek doğruya dönüştürmek de mümkündü.

Beyaz ışığın harap edeceği cepheden gözlerini çekip emri veren Abel’in sesiyle karargâhtaki askerler irkilip bakışlarını kaçırdılar.

Titreyen bakışlara da oni maskesinin ardından kara gözleriyle karşılık verdi.

Abel: “Derhâl ateşleyin! Emri iletin! En ufak gecikme dahi Zikr Osman’ın ölümüne yol açacaktır!”

Askerler: “――Hık!”

Abel: “Çabuk, harekete geçin!”

Askerler: “Emredersiniz!!――”

Merkezdeki tüm askerler Zikr’in sadık adamlarıydı.

Planda baştan Zikr’in hayatı hesaba katılmıştı. Abel’in buna vurgu yapması ikiyüzlülük olsa da askerler durumu kavrayıp hızlıca hareket etti.

Bu tepkiyi sağlayan, Abel’in kararlılığından çok Zikr’in inşa ettiği güvenin eseriydi.

Abel: “İntihar birliği görevini yerine getirdi. Ama sakın gevşeyeyim deme, Zikr Osman. Hayatta kaldıysan hâlâ üstlenmen gereken bir rol de var demek.”

Uzakta, İmparatorluk Başkent surlarının üçüncü kalesinde asla yaşanmaması gereken bir çatışma patlak vermişti. Zikr’in önderliğinde, Shudraqlılar ve diğer kabilelerle beraber savaşıyordu.

Cephe, Moguro’yu geçip İmparatorluk Başkenti’ne girebilecek olanın kim olduğuna karar verecek, gerçek bir güç mücadelesine dönüşmüştü.

Beklenmedik bu çetin çarpışmayı uzaktan izleyen Abel maskesine dokunup mırıldandı.

Abel: “――Kaçınılmaz olarak benim üstlenmem gereken rol de yaklaşmış demektir.”

Abel bunları fısıldarken ardındaki askerler, emre uyarak göğe bir Büyü Taşı Topu ateşledi.

Bu, kozları Büyü Kristali Topu’nu tüketen Başkent cephesine karşı bir misilleme, isyancı ordusunun da kendi kozunu sürdüğünün işaretiydi.

Topun parıltısını gözleriyle takip eden Abel; bakışlarını üçüncü kalenin aksi yönüne, batıdan sahaya katılmış görünen tarafa çevirdi——

Abel: “――Batıdan oyun tahtasına dahil olan kişi, sen kimsin?”

△▼△▼△▼△

???: “――Bu kesinlikle mümkün olamaz.”

Kristal Saray’ın en üst katından uzaklardaki savaş alanına bakarken, Berstetz Fondalfon’un yaşlı gırtlağı hafifçe titredi.

Normalde soğukkanlılığıyla bilinen İmparatorluk Başbakanı o denli sarsılmıştı ki yanındaki muhafızlar bile şaşkınlığa düşmüştü.

Berstetz: “――――”

Yanındakilerin bakışlarını hisseder hissetmez yüz kaslarını gerdi.

En ufak gevşeklik dahi İmparatorluğu hafife almak demekti, çevresindekiler aynı fikirde olmasa da o tahammül edemezdi. Vollachia İmparatorluğunun yolu buydu.

İdeal Vollachia, Berstetz’in gözünde tam da böyleydi.

Berstetz: “Doğal olarak da Başkent’e ilerleyen düşmana bir tür karşı hamle şart ama…”

Kendini toparlayan Berstetz olup biteni doğrudan ele aldı.

Az önce yaşananlara dair dudaklarından dökülen sözler―― Kristal Saray’ın kozu olan Büyü Kristali Topu’nun ilk atışının hedefi ıskaladığı gerçeğini yansıtıyordu.

Topun varlığı, İmparatorluk’ta çok az kişinin bildiği üst düzey bir sırdı.

Fakat gerçek İmparator Vincent Vollachia’yla karşı karşıya olduklarından, bu sırrın gizli kalması anlamsızdı. Üstelik, varlığı bilinse dahi bu topun olağanüstü ateş gücünü boşa çıkarmanın yolu yoktu.

Bu yüzden Berstetz, Vincent’ın ya İmparatorluk Başkentinde nihai bir savaştan kaçınacağını ya da topun kullanılacağı bir ortamda ordusunu konuşlandırmayacağını sanmıştı.

Ama Vincent sahaya inmiş, üstelik çatışmanın ortasında önden gitmiş isyancıların komutasını devralmıştı. Muhtemelen harcanabilir birlikleri topun ateş hattına sürmek onun son çaresiydi.

Azami verim için Berstetz de Büyü Kristali Topu’nun namlusunu üçüncü kaleye çevirmişti.

Vincent’ın planı isyancı yoğunluğunun en yüksek olduğu bölgeyi vurarak müttefiklerine verilecek zararı asgariye indirmek olsa da karşı taraf ağır kayıp verecekti.

Kurbanlık koyun misali olan birlikleri saf dışı bırakıldıktan sonra Dokuz İlahi General’in gücüyle düşmanın planları bozulup ezilecekti. ――Bu düşünceyle o tahtta oturan öteki Vincent’tan af dilemişti.

Ama ardından――

Vincent: “Tarafların tüm oyunları boşa çıkınca geriye sadece saf askerî güç farkı kalır. ――Ateşle.”

Vincent ile hemfikir olduklarını gören Berstetz, Büyü Kristali Topu’nu ateşlemişti.

Hedefe kilitlendikten sonra açığa çıkan muazzam yıkım gücü bir anda savaş alanına dalacak, birçok kahramanı buharlaştırarak sözde öte tarafa gönderecekti.

Dolayısıyla da Büyü Kristali Topu isyancıları biçip geçtikten sonra zafer-bozgun dengesi netleşecek, o da savaşın seyrinin yeniden tanımlanmasının ardından atılacak adımları düşünecekti ancak――

Berstetz: “Büyü Kristali Topu’nun verdiği hasar yok mu?”

Kristal Saray’da mühürlü, onarılmış Büyü Kristali Topu’nun geçmişteki başarıları düşünüldüğünde Vincent’ın bunu etkisiz kılacak bir yönteme sahip olabileceği aklından bile geçmemişti.

Kartlarını son ana dek gizli tutmak kuşkusuz Vincent’ın alışkanlığıydı. Berstetz, tamamen alt edildiğini fark edip buna hayıflansa da kalbinde aynı anda bir heyecan kıvılcımı da hissediyordu.

Her şeyden önce, diye düşündü. ――Ne kadar yazık.

Berstetz: “Ekselansları, tüm kalbimle pişmanım.”

Vollachia İmparatorluğu’nun yolu güçlü olana hürmet etmekten geçiyordu, zirvedeki kişinin -yani Vincent’ın- şiddetten ziyade zekâyla hükmetmesi hem bıkkınlık hem de dehşet vericiydi.

Büyük savaşlardan kaçınacak siyasi maharete sahip olmak, Berstetz’in hem takdir ettiği hem de sakıncalı bulduğu bir özellikti. Yine de Vincent’a hizmet etmekten yana şikâyeti yoktu.

Yeter ki o, İmparator olarak görevini yerine getirip Vollachia’nın görkemini korusun.

Berstetz: “Ekselansları, geri döndüğünüzde ne yapacaksınız?..”

Tahta dönüp kendisine isyan eden herkesi idam ettikten sonra İmparatorluk’la ne yapacaktı? İmparatorluğu eskisi gibi bırakıp imparatorluk görevlerini yine elinin tersiyle mi itecekti?

En kudretli imparator olsa bile, buna razıysa tahtta kalmaya hakkı olmazdı.

Berstetz: “――Büyü Kristali Topu’nu bir sonraki atış için hazırlayın.”

Büyü Kristali Topu’nun şarj sayısı sınırlıydı, hepsini tüketmek kabul edilemezdi.

Yine de gidişatı değiştirmek gerekirse Berstetz yetkilerinin tamamını kullanacaktı. Fakat karşı tarafta Büyü Kristali Topu’nu bertaraf edecek iki koz varsa aynı hataya tekrar düşemezdi.

Bunu kavramadan da ateşleyemezdi.

Asker: “――Başbakan Berstetz! Şuna bakın!”

Aniden, Berstetz’in yanındaki askerlerden biri haykırdı.

Askerin baktığı yöne çevirince, savaş alanının epey gerisinde――muhtemelen isyancı ana kampının bulunduğu yerde, göğe yükselen Büyü Taşları’nın ışığını gördü.

Bu bir çeşit işaretti.

Gökyüzü beyaz ve kırmızıya boyanmış olduğundan güvenilir sayılmazdı ama işareti bekleyenler için yeterince belirgindi.

Berstetz: “Bi’ işaret…”

Kısılmış gözlerinin ardında rakibinin niyetini tarttı.

Büyü Topu ateşlendikten sonra onların da durumun değiştiğini düşündüğü belliydi. Peki bu işaret ön saflardaki askerlere bir komut muydu? Ön cephede çarpışanlara bilgi vermek istemiş olsalar bile, bu işaret ziyadesiyle güvensizdi de.

Demek ki bu, ön safları bilgilendirmek için değil de――

Berstetz: “――Takviye kuvvetleri.”

Ama aynı anda, Berstetz bunu uzun uzadıya tarttı.

Ülkenin dört bir yanından toplanan isyancıların büyük kısmı çoktan cephede dehşet saçmış, Dokuz İlahi General’in kudretiyle ezilmişken hangi kuvvet takviye olarak iş görebilirdi ki?

Takviye dediğimiz şey, öyle elde saklanacak piyon gibi bir şey değildir.

Gerçek anlamda bir koz olmalıydı, savaşın gidişatını kesin biçimde değiştirmek üzere sahaya sürülmeliydi. Elbette yeterince darbe vuramayacakları kadar güçsüzlerse hiçbir kıymeti de kalmazdı.

Peki ne tür bir güç olabilirdi bu? ――Bu düşünceler eşliğinde Berstetz yarık misali gözlerini büyüttü, bakışlarını uzak batıya çevirdi.

Berstetz: “Olamaz.”

Kısık bir fısıltıyla mırıldanırken görüş alanında yavaş yavaş beliren siluetlerdi bunlar―― batı semasını boydan boya dolduran, göğün yüce hükümdarları ağırbaşlı bir süzülüşle yaklaşıyordu, onlar uçan ejder sürüsüydü.

Vollachia’da pek çok uçan ejder bulunsa da bir ejderi evcilleştirmek paha biçilmez teknikler ve ustalık gerektirirdi―― ve bunlardan çoğunu buyruğu altına toplayan, İmparatorlukta emsalsiz nüfuza sahip bir soyluydu.

Başkent üzerindeki nihai muharebeye kendi topraklarında düzeni koruma bahanesiyle katılmayı reddeden, İmparatorluğun en güçlü Uçan Ejder Filosu’nun kumandanı Yüksek Kontes――,

Berstetz: “――Serena Dracroy, ha?”

Göğün ötelerinden yaklaşan sürü içinde alev kırmızısı yelkenler taşıyan bir ejder gemisi seçilince, Berstetz isyancıların hazırladığı takviyenin ciddiyetini kavramıştı.

Uçan ejderleri denetim altına alma konusunda kendi tarafında da Dokuz İlahi General’den Madelyn Eschart vardı. O ejderdoğanın önünde bütün uçan ejderler iradesine boyun eğerdi. ——Ama ejder evcilleştirme tekniğiyle onu evcilleştiren arasında bağ kurmuş ejderler, bu kuralın istisnasıydı.

Berstetz: “Yine de mesele sadece hava üstünlüğü mücadelesi olur. Yoo, Bulut Ejderhası’nı da getirdiyse o varsayım da değişir.”

Büyü Kristali Topu’nun etkisiz kalmasının şokuna rağmen, Berstetz savaş alanındaki kavrayışını ihmal etmemişti.

Beş kalede patlak veren amansız çarpışmalar sırasında, göğün ve yerin renkleri dahi çeşitli meydanlarda yaşananlardan ötürü tuhaf biçimde değişmişti. O savaşların birinde, kudretli Ejderha’nın inişi de gözlemlenmişti.

Bir ejderdoğan olan Madelyn, atalarıyla bağı bulunan Ejderha’yı çağırma yeteneğine sahipti.

Şimdiye dek Bulut Ejderhası Mezoreia’yı yeryüzüne dahil etmemişti—— onu çağırmasıyla savaşın akışını kökten değiştirecekti.

Elbette ki Madelyn’in Mezoreia’yı hangi koşullarda çağıracağını kestirmek mümkün değildi, onu köşeye sıkıştırmak bile yeterli olabilirdi.

Berstetz: “Her ne olursa olsun, uçan ejderler hava üstünlüğü için çarpışacaksa…”

Hem sayı hem de nitelik bakımından üstünlüğün kendilerinde olduğunu düşünüyordu.

Yüksek Kontes Serena Dracroy’un isyancıların safına geçme kararı Vollachialılar için öfke uyandıran bir yanlış adım olmuş olmalıydı ancak――

Berstetz: “――?..”

Bu düşünceler içindeyken Berstetz batı semasına bakarken bir şey fark etti.

Yavaşça yaklaşan Uçan Ejder Filosu’na tüm dikkatini vermişti ama batıda meydana gelen tek değişiklik bu da değildi.

――Batıdaki tepeler daha yakından incelendiğinde yeni konuşlanan bir birliğin silueti seçiliyordu.

Bir anlığına onların Kontes Dracroy’un kuvvetleri olduğunu sandıysa da kısa sürede yanıldığını anladı.

Sebebi basitti. Mesele taşıdıkları sancağın desenindeydi.

Ne yanağında yara izi bulunan uçan ejder arması -yani Kontes Dracroy’un mührü- ne de kılıçlarla delinmiş kurt figürlü Vollachia İmparatorluk arması vardı. Bambaşka bir bayraktı bu.

Üzerindeki simgeyi biraz kaygıyla süzen Berstetz mırıldanarak…

Berstetz: “――Armadaki şey… bir yıldız mı?”

△▼△▼△▼△

???: “Oy kanka, ne yapıyo’n lan?! Zaten çok geç kalmadık mı?!”

???: “Kes lan yaygarayı, kertenkele piçi… Şu anda Schwartz’ın işi var ya hani!..”

???: “Tamam, işi var da Hiain haklı. Peki ya şimdi ne yapıyoruz? Böylece isyancı tarafa mı katılacağız?”

???: “Ooo, Boss, şuraya baksana? Sağ da sol da karmakarışık, tam da büyük, nihai bir muharebedeyiz gibi! Nereye gitsem göğsüm heyecandan patlayacak gibi oluyo’!”

Subaru: “AHHHH, ANLADIK BE, SUSUN ARTIK!! Şu an çok ama çok duygusal bir sahnenin içinde olduğumu görmüyor musunuz ya!?”

Tanıdık seslerden oluşan bir grup gürültü patırtıyla içeri dalınca, Natsuki Subaru onlara çıkışıverdi. Son günlerde Natsuki Schwartz olarak yaşamaya ne kadar da tehlikeli derecede alıştığını fark etmişti.

Natsuki Schwartz en nihayetinde yalnızca bir takma addı fakat asıl adı olan, Natsuki Subaru’yla çağrılmaya dair güçlü bir hisle dolup taşıyordu.

Daha doğrusu――

Subaru: “Bana adımla seslendin diye varsayabilirim, di’ mi?”

Louis: “Uau! Uau, uau, uauuu~!”

Subaru: “Tamam dur! Anladım diyorum sana, üstüme sümük bulaştırmasana! Iyyy!”

Böylece konuşan Subaru, ona sarılmış olan sarı saçlı kız――Louis, yüzünü gözyaşıyla sümüğe boğarken kızın yüzünü hafifçe itti.

Fakat Louis’i tüm gücüyle itemezdi, sonuçta onun paha biçilmez katkıları karşısında minnettar da kalmıştı.

Subaru, Louis’ten telafisi imkânsıza yakın pek çok şey istemişti bile.

Anca başka çaresi olmadığını söyleyerek kendini aklayabilirdi.

Subaru: “Ama böylece kendimi aklarsam yüzüne bakacak hakkım da kalmazdı. O yüzden doğru olan şeyi yapacağım.”

Louis: “Uuu~…”

Louis, Subaru’nun sırtına sıkıca tutunmuş hâlde alnını yaslayıp inledi.

Bu, onu affettiği için miydi yoksa yeniden kavuşmanın getirdiği sevincin dışavurumu olup olmadığını, Subaru tam olarak bilmese de Louis’in kötü düşünceleri olmadığını kabul ederek iç çekti.

Louis’e sadece özür borçlu da değildi, aynı zamanda ona teşekkür de etmeliydi.

Ama en çok minnettar olduğu kişiyse――

Subaru: “――Beatrice.”

Onu sıkıca kucaklayıp adını söyleyip bol bukleli saçlarını okşadı. Böylesine kabarık saçlı, gösterişli elbiseli, savaş alanına hiç yakışmayan bu küçük kızın burada olmasının tek sebebi, ne olursa olsun, Subaru’ydu.

Neredeyse yok olma pahasına inanılmaz ölçüde pervasız bir şey yapmıştı.

Bu yüzden de――

Beatrice: “――Subaru.”

O dudaklarıyla, adını telaffuz etmesiyle Subaru derin bir nefes verdi.

Adı yeniden gerçek anlamıyla “Natsuki Subaru”ydu――

???: “――Affedersiniz, Schwartz-sama?”

Subaru: “Uvaah!”

Tam rahatlamışken kulağının dibinde beklenmedik fısıltıyı duyar duymaz omuzları sıçramış, refleksle dönüp baktığında da karşısında tanıdık, sevimli bir yüze sahip olan―― Tanza’yı görmüştü.

Kimonolu geyik kız Tanza, ifadesiz bakışlarını Subaru’ya dikmişti; Subaru’ysa yere oturmuş, kucağına Beatrice’i oturtmuş, sırtında da Louis yapışmış hâlde duruyordu.

Tanza: “Eğlencenizi aniden böldüğüm için özür dilerim. Fakat Hiain-sama ve diğerleri haklı. Vakit kaybedecek lüksümüz yok.”

Subaru: “Eğlence mi? Bu biraz ağır olmadı mı sence de…”

Tanza: “Boş vakit harcayacak zamanımız yok.”

Subaru: “Üzgünüm tamam mı ya, kabahat bende!.. Senin hislerini de anlıyorum, Tanza. Yorna-san da muhtemelen bu savaş alanındadır.”

Sert ve soğuk bir sesle aceleye getirilen Subaru, hatasını kabullenip durumu kavradığını belli etti. Bunun üzerine Tanza yuvarlak kaşlarını hafifçe indirip “Evet” diye mırıldandı.

Bir dizi olay sonucunda Subaru’ya eşlik etmek zorunda kalan Tanza, aslında Kaos Alevi’nin hükümdarı Yorna Mishigure’nin sadık hizmetkârıydı.

Yorna’yla bir an önce kavuşma arzusunu bastırarak Subaru’nun yolculuğuna katılmış, nihayet de buluşmaları an meselesi olmuştu.

Böylesi huzursuz bir ruh hâlindeyken, Subaru’nun kendi neşeli kavuşmasına erken başlamasını bölmek istemesi anlaşılabilirdi.

Ancak――

Beatrice: “…Subaru bu… bu küstah geyik kızın derdi ne?”

Subaru’nun kollarında kıpırdanan Beatrice, hafif hoşnutsuz bir sesle Tanza’ya bakarak böyle dedi. Tanza hemen ona döndü ve…

Tanza: “Ben Tanza. Bir dizi olay sonucu Schwartz-sama’ya hizmet ediyorum.”

Beatrice: “Hıh, demek öyle, doğrusu. Sıkı çalıştığın için teşekkürler, sanırım. Bundan sonra Subaru’ya Betty ve diğerleri bakacak, yani görevinden affını isteyebilirsin, doğrusu.”

Tanza: “Ona siz mi bakacaksınız? Bu hâlinizle mi bir de? Schwartz-sama sizi kucağına oturtmasaydı doğru dürüst hareket bile edemeyeceksiniz gibi geldi bana ama…”

Beatrice: “Subaru’nun hayat amacı Betty’ye sımsıkı sarılmaktır, bu yüzden sorun da yok, sanırım.”

Subaru: “Bi’ durun ya durun, neden kavga edip duruyorsunuz ki?! İkiniz de mini minnacık kızlarsınız, birbirinizle iyi anlaşmanız gerekmez mi normalde?!”

İki kız arasında nedense bir anda tehlikeli bir hava esivermişti, arada kalan Subaru’nun da sesi istemsizce çatlıyordu.

Her zamanki ağırbaşlılığını koruyan Tanza için bu tavır hem onluk değildi hem de tatsızdı, garip bir şekilde hoşuna gitse de. Subaru da genç bir kızcağıza “ne kadar çocukça” davrandığını söylemenin uygun olmadığını biliyordu.

Subaru:Tanza, Beatrice, kavga etmesenize. İkiniz de müttefiksiniz yahu, hadi öpüşün barışın.”

Tanza: “İlk sataşan Beatrice-sama’dır. Ayrıca Yorna-sama, pervasız davranan aşağılık kimselere aynı şekilde karşılık vermemi emretmişti.”

Subaru: “Gerçekten Hammurabi* Kanunlarıvari bir şey mi söylemiş? Bilmiyordum valla… O hâlde özür dilemen gerekiyor… Beatrice?”

(Ç.N: Burada Hammurabi kanunlarından “göze göz, dişe diş”ten bahsediyorlar.)

Aralarını bulmaya çalışan Subaru’ya Beatrice’in iri gözleri hareketsizce dikildi. Kızın gözbebeklerindeki desenin cazibesine kapılan Subaru başını eğip “Niye öyle bakıyorsun?” diye sordu.

Beatrice’in dudakları titrerken konuştu…

Beatrice: “Az önce, o kızın adını Betty’ninkinden önce söyledin, doğrusu. Bu ne anlam geliyor, sanırım.”

Subaru: “Ha? Öyle mi yaptım?”

Beatrice: “Yaptın, doğrusu! Ne kadar da sinir bozucu bir şey bu, sanırım! Ne olursa olsun katlanamam buna, doğrusu!”

Gözleri öfkeyle parlayan Beatrice, Subaru’nun yakasını kavrayıp başını ileri geri salladı. Bu beklenmedik hükmü duyunca Subaru’nun da başı döndü.

Derken, bu atışmanın bir yere varmayışından usanmış biri araya giriverdi…

???: “――Schwartz, resmî yetkili olarak benim de sabrımın bir sınırı var. Bunun farkındasın, değil mi?”

Beatrice: “Miya!”

Subaru: “Oh.”

Bariton*, iç burkan bir ses üzerlerine çöktü; Beatrice, Subaru’dan önce çığlık atıverdi. Beatrice’in şaşkın bakışını izleyen Subaru da onun neden böyle tepki verdiğini hemen idrak etmişti.

(Ç.N: Bariton, etimolojik olarak Yunanca derin veya ağır sesli anlamına gelir.)

Siyah paltosunun içinde, dört kolunu göğsünde kavuşturmuş sert bakışlı Gustav Morello tepeden onları süzüyordu.

Gladyatör Adası’nın Valisi olarak normalde Subaru ve ekibini tutuklu tutması gerekirken, şimdi adanın dışına pervasızca seyahat eden bu grupla iş birliği yapıyordu——daha doğrusu artık onların tam anlamıyla bir yoldaşı olmuştu.

Üstelik bu yalnızca onunla da sınırlı değildi, Gladyatör Adası’ndan Subaru’yla gelen kalabalığın yanı sıra yolda onlara katılan yeni dostları da vardı.

Beatrice: “S-Subaru, bu adam…”

Subaru: “Bu Gustav-san. Korkutucu görünse de özünde korkutucu derecede titizliğiyle bilinir. Gustav-san sırtımdaki Louis, şu kız da Beatrice. Kendisi benim…”

Gustav: “…Senin?”

Subaru: “Yani… hani, şey işte ya…”

Kıvrılıp duran Beatrice’in sırtını okşayan Subaru, Gustav’a nasıl bir açıklama yapacağını bulamayınca sözleri boğazında düğümlendi. Bunu gören Gustav, Tanza ve Beatrice bakarken kaşlarını çattı.

Üzerine dikilen bunca bakış karşısında Subaru başını kaşıyarak…

Subaru: “…Detayları sonra anlatırım.”

Gustav: “Oy hemen, şimdi…”

Beatrice: “Bi’ dursana, sanırım! Subaru, sadece dış görünüşün değil, aklın da mı… birazcık…”

Gustav, Subaru’nun fazlasıyla gevşek şekildeki geçiştirmesini aşırı ciddiyetiyle kabul etti. Ancak Beatrice tam da meseleyi tüm çıplaklığıyla dile getirmek üzereydi ki Subaru kızcağızın ağzını eliyle bi’ anda kapayıverdi.

Ardından da gürültüyle çırpınan Beatrice’in kulağına fısıldadı.

Subaru: “Küçüldüğümü açıklamak biraz karmaşık olacaktır. Şimdilik bunu kendime saklayacağım.”

Beatrice: “…Betty’yi gerçekten de hatırlıyor musun, doğrusu?”

Subaru: “Seni gerçekten de seviyorum, bu yüzden saklamam gerekiyor.”

Beatrice’in sorgulayan bakışını gören Subaru böyle deyip onun elini sıkıca kavradı, küçük parmaklarını Beatrice’in yine küçük parmaklarıyla kenetledi.

O anda Subaru’yu kısa süreli, baş döndürücü bir boşluk hissi yokladı. Ama bu uzun sürmedi, sadece ilk anki acı feciydi.

Subaru: “Sensiz yaşayamazdım. Öyle değil mi?”

Beatrice: “…Betty, göz boyamada epey marifetli olduğunu düşünüyor, sanırım. Ayrıca…”

Subaru: “Ayrıca?”

Beatrice: “——Subaru bir tuhaflık var, doğrusu.”

El ele tutuştuklarında Subaru’dan Beatrice’e içten bir sıcaklık akıyordu. Subaru da içgüdüsel olarak bunun kötü değil, tam tersine güven verici bir his olduğunu biliyordu.

Beatrice’e dair anıları kısmen bulanıklaşmış, bazı detaylarsa belirsiz hâle gelmişti fakat bedenini normale döndürdüğünde her şeyin düzeleceğine dair iyimserdi.

Her hâlükârda, duruma böylesine olumlu bakan Subaru’nun hemen yanı başında Beatrice düzgün kaşlarını çatarak düşüncelere dalmış görünüyordu.

Subaru: “Düşünürkenki hâlin çok sevimli olsa da tam olarak tuhaflıktan kastın ne?”

Beatrice: “…Subaru, Betty’den ayrı kaldığın sürece Manayı dışarı atacak hiçbir yolun yoktu, sanırım. Dolayısıyla mananın birikmesi normal olsa da bu kadarı…”

Subaru: “——?”

Beatrice uzun kirpiklerini titretti, doğrularcasına parmaklarını sıktı. Başını yana eğen Subaru’nun önünde dudaklarından sessiz bir fısıltı döküldü——— “çok fazla”.

Tam o anda――

Hiain: “——Ah, kanka, kötü bir haber var! Şu Cecilus denen herif önden yağdırıp gitmiş!”

Subaru: “Neee?!”

Hiain’in çığlığa varan tiz sesi yükseldi, Subaru da başını hızla çevirdi. Hiain’in baktığı yönde, amansız çarpışmaların sürdüğü meydana doğru, durmaksızın ilerleyen toz bulutu görülüyordu——tepeden aşağı sabırsız bir velet gaza gelmişçesine iniyordu.

Weitz: “Ya şimdi ne yapıyoruz? Gidip geri mi getireyim yoksa?..”

Subaru: “Düşüncen için sağ ol ama bu sana da fazla gelir, Weitz. Zaten kimsenin Ceci’yi durdurması mümkün değil… Bayrak.”

Idra: “Anlaşıldı, Schwartz.”

Sinir bozucu toz bulutuna içinden söylenirken, Subaru yolculuğu boyunca onu dizginleyemeyeceğini bildiğinden çocuğun taşkınlığının iyi yanlarını da hesaba katmıştı.

Sakinleşen Subaru yeni isteğini dile getirdi, Idra çevikçe hareket etti, Weitz’le oldukları yerde yavaşça bayrağı kaldırdılar.

Bu hamleyi etraflarını saran yoldaşlarının büyük bölümü de takip etti.

Bayrak üstüne bayrak yükseldi, tepeden bakan birine göre bu birlik sımsıkı kenetlenmişti.

Subaru: “Louis, sırtımdan iner misin?”

Louis: “Aah, uh!”

Subaru: “Bir daha ortadan kaybolmayacağıma dair söz veriyorum. Sürüklenip gitmeme yol açan şeyle barıştım.”

Tekrar ortadan kaybolacağına düşünerek korkan Louis, isteksiz olsa da sonunda kendi isteğiyle Subaru’nun sırtından indi.

Yine de çekingenliği belli bir güvensizliğe de işaret ediyordu.

Beatrice: “——Betty’nin senden ayrılmaya hiç niyeti yok, doğrusu.”

Subaru: “Hıhı, sen yanımda kal. ——Tanza, her şey hazır mı?”

Tanza: “Evet. ——Pleiades Taburu her an harekete geçmek için hazırdır.”

Tanza’nın önünde eğilirken Subaru; yoldaşlarının bayraklarını, silahlarını ve savaş azimlerini yükselttiklerini görüp içten bir gülümseme yaydı.

Moralleri yüksek, motivasyonları tavan, hedefleri netti. Geriye de sadece ele geçirmek kalıyordu.

Subaru: “Ceci, ayrıntıları tek tek anlatmasam da planımı zaten biliyordur, her zamanki eğlencesi bu… Pekâlâ millet, hadi başlayalım!”

Herkes: “BAŞLAYALIMMMM!!――”

Beatrice: “——Hık.”

Subaru’nun çağrısına yankılanan muazzam cevap Beatrice’in soluğunu kesti. İlk kez duyanı mutlaka şaşırtacak bir gürültüydü bu ama Subaru’nun kulakları buna fazlasıyla alışmıştı, savaş öncesi vazgeçilmez ritüeliydi.

Louis: “Uau?”

Beatrice: “Subaru, tam olarak ne yapmayı düşünüyorsun, sanırım?”

Louis ve Beatrice ayrıntıları bilmeden Subaru’ya bakarken, o tek gözünü kırpıp bakışlarını yakaladı, bedeninin derinliklerinden kabaran heyecanı ince bacaklarında sabit tutarak bir adım öne çıktı.

Ve ardından da beyan ediverdi.

Subaru: “Belli değil mi? ——Bi’ boklar yiyen babamın başlattığı bu aptal savaşı yerle yeksan edeceğiz.”



5 4 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
7 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
6 Temmuz 2025 16:31

baba mı? İnsan gülmeden edemiyor bee elinize sağlık

Mutako
8 Temmuz 2025 21:28

Bir dahaki bölüm ne zamana çevrilir ?

Artlwyn
17 Temmuz 2025 05:31

Çeviri için teşekkür

Zeynep Miray
21 Temmuz 2025 19:42

Bölüm nerede 2 hafta olddu

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 16:41

Letssssss goooooooo

baryonnarutotr
22 Kasım 2025 07:59

Arc 7 bitti bitecek cecilus babayı da seviyorum eğlenceli çar