Bölümün ortalama okuma süresi 22 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim, Katlicia, Lavedos
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――Dokuz İlahi General’den biri olan “Çelik Adam” Moguro Hagane.
Onun Çelik ırkına mensup olmadığını, İmparatorluk’un içinde bile sadece az sayıda kişi biliyordu.
Çeliklilerin bedenleri mineraller ve metaller gibi cansız maddelerden oluşur, insanla nesne arasındaki boşlukta var olurlardı. Bedenlerinin bir kısmı metalden olan Silahdoğanların da Çeliklilerin soyundan geldiği düşünülürdü ancak bu garip ırkın ekolojisinin büyük bölümü hâlâ muammaydı.
Ejderdoğanlar kadar nadir olmasalar da Çelikliler sadece görünüşleriyle değil, zihin yapılarıyla da insanlardan farklıydı. Onlarla iletişim kurmak, ejderdoğanlarla iletişim kurmaktan bile zordu.
Eğitimle konuşulabilen ruhlardan bile daha ulaşılmaz olan bu varlıklara “Çelikliler” denirdi.
Ancak Moguro, İmparatorluk’un zirvesine kadar yükselmiş birinci sınıf bir General olarak biliniyordu. İletişim kurulamaz denilen diğer İlahi Generallere kıyasla Moguro’nun teması daha kolay olduğu için ırkının içinde bile “sapkın” olarak damgalanmıştı.
Oysaki Moguro ne Çeliklilerdendi ne de onlarla bi’ bağı vardı. Sadece Çeliklilere özgü o soğuk ve mesafeli tavrı bedeniyle birlikte avantaja çevirmiş, kendini “Çelik Adam” olarak tanıtmıştı.
Abel’in gözünde Moguro Hagane’nin gerçek kimliği buydu.
――İmparatorluk Başkenti’ni ele geçirmek için yapacakları nihai bu savaşta, en büyük engelin Moguro olacağı da kesindi.
△▼△▼△▼△
???: “――――”
Bir darbenin bütün bedenini kavramasıyla havaya fırlayıverdi. Göz göze geldiği varlık karşısındaydı. Aşırı derecede kudretli bir varlıkla yüz yüze olduğunu anlamıştı.
Hemen ardından ikinci bir darbe daha çıkageldi, bu darbeyi savuşturmak da imkânsızdı. Artık yaşamının paramparça olduğunu, kaderdeki son durağa ulaştığını düşündü.
――Öyle olması gerekiyordu.
???: “Öhö――Hık.”
Ciğerleri sonuna kadar sönmüşken bir anda yeniden şişmesiyle de o deli dolu acı Heinkel’in bilincini yeniden uyandırmıştı.
Bilinçsizliği sona erdiğinde ilk hissettiği şey, sırtını destekleyen sağlam ve geniş yüzeydi――yani yere temas etmesiydi. Gökyüzüne fırlatılan bedeni artık yeryüzündeydi.
Bunu fark ettiği anda zihnini bir şaşkınlık kaplayıverdi. Nedendi? Nasıldı? Neler olmuştu ki?
Ama beyninin hayatta olduğunu idrak ettiği o anda da――
Heinkel: “Kılıcım…”
Acıyla kıvranan boş elinde bir kılıç sapı hissedemedi. Diğer eliyle de hızla beline uzandı, ama kını da boştu.
Başını da çevirmesiyle beraber kulaklarındaki uğultu beynini zonklatsa dahi, biraz ileride kılıcının toprağa eğik şekilde saplandığını görmesiyle derin bir soluk verdi.
“Kaybolmamıştı” ama gene de kaybolmuş gibi hissetmesinden dolayı huzursuzca kalbi küt küt atarcasına zıplıyordu――
Heinkel: “――Siktir.”
Bunca ölüm kalım ânıyla burun buruna gelmesine rağmen, hâlâ kılıcını yitireceği endişesiyle kavrulduğu için kendinden nefret edip tiksinmeye başladı.
O an kalbindeki çalkantı, ne kadar yarım yamalak birisi olduğunu yüzüne vuruyordu.
Heinkel: “Ne lan bu…”
Kendine nefreti anbean büyürken Heinkel tiksintilerinden sıyrıldı.
Ölmemişti. Hâlâ yaşıyordu. Ama bu bile, kendi başına tuhaf bir şeydi.
Çünkü bir an önceye kadar, kendini İlahi General olarak tanıtan birinin öldürme arzusunu üzerine çekmiş bir varlıkla göz göze gelmişti. ――Ve bu varlık onu öldüreceğini açıkça beyan etmişti.
Gerçekten de göğe fırlatılmıştı ve ardından da başka bir saldırıyla paramparça edilmişti. Ölmüş olmalıydı.
Peki ya neden gerçekleşmemişti ki bu satırlar? Bunun cevabını aramak için etrafına bakınca da――
Heinkel: “――Ha?”
Farkında olmaksızın ağzından şaşkın bir ses çıkıverdi.
Bu epey normaldi. Gördüğü manzara, gerçeklikten tamamen kopukmuş bir şeydi.
――Dünya tam ortadan ikiye ayrılmışçasına, iki farklı cehenneme bürünmüştü.
Sağ gökyüzünde parlak kırmızı alevlerden oluşan dev bulutlar dünyayı kavurup yutuyordu.
Sol gökyüzünde de beyaz bulutlara bürünmüş ihtişamlı bir figür, kanatlarını açıp buz diyarlarının üstünde hüküm sürüyordu.
Heinkel: “Alevler içinde kalmış gökyüzü ve… beyaz bir ejderha…”
Heinkel, böylesi bir manzaraya donakalmış şekilde fısıldadı.
Belki de ölmediğine dair düşüncelerinde yanılmıştı. Gördüğü bu dünya çoktan ölmüş olduğunu haykırıyordu çünkü öldüğü için böyle bir yer gördüğünü düşünüyordu.
Heinkel: “――Hık.”
Kavrayışının sınırlarını çoktan aşan bu dünyada, gerçeklerden kaçma arzusu onu allak bullak etmişti.
Bu sırada, Heinkel’i yerde serilmiş hâldeyken birden doğrultan şey, üzerine çöken kara gölgeden başkası değildi.
Başının üstünden ikinci bir ejderhanın geçiyor olabileceği ihtimalini düşünmek bile istemiyordu ama――
Heinkel: “Vaaaaaaah!――”
Gözlerini göğe çevirdiğinde, o devasa gölgenin ne olduğunu anlayan Heinkel’in boğazından istemsizce çığlıklar yükseldi.
Şiddetle havayı yararak, dönerek göğü boydan boya geçen dev kaya parçaları vardı gökyüzünde; öyle büyüktüler ki âdeta birer ev kadarlardı―― üstelik sayıları bir ya da iki tane falan da değildi.
Peşi sıra gelen inanılmaz büyüklükteki bu kayalar, korkunç bir rüzgârla birlikte Heinkel’in üzerinden uçarak ayaklarının gösterdiği yöne doğru ilerliyordu.
Ve en sonunda da taşların gittiği noktada――
Heinkel: “――――”
Çarpmaların şiddeti dünyayı sarsmış, yere oturmuş Heinkel’in kalçasına kadar titreşimler göndererek ona dünyanın sanki şiddetli bir şekilde öksürdüğü izlenimini vermişti.
Taşlar durmadan fırlatılıp ortalığı yankılarla doldururken Heinkel panik içinde yerinden fırladı.
O devasa kayaların ardı ardına doğrudan isabet ettirdiği şey, yine anormal büyüklükteki bir figürdü―― dimdik duran o figür de surların ta kendisiydi.
Heinkel: “…Moguro Hagane.”
İmparatorluğun en korkulan dokuz kişisinden biri olan bu adam, Heinkel’in ruhunun ve bedeninin derinliklerine dek hissettiği bir tehditti.
Bilinci yitip gitmeden önce gördüğünün yalnızca bir göz aldanması, korkudan kaynaklı bir halüsinasyon olduğunu zannetmişti ama hiç de öyle değildi.
――Aslında Heinkel ve diğerlerinin ele geçirmesi gereken üçüncü kale olan Moguro, kelimenin gerçek anlamıyla onlarca metreyi aşan devasa bedeniyle karşılarında yükseliyordu.
Evet, tam anlamıyla öyleydi.
Belki de bu anlar, dünyada “tam anlamıyla” ifadesinin kullanılabileceği en uygun durumdu.
O noktada dev sur dizlerinin üzerinde yükselerek devasa bir golemin şeklini almış, parçalanan tarlalardan kopmuş olan taş döşemelerle kendine kol ve gövde yaparak inanılmaz bir savunma gerçekleştiriyordu.
Az önce Heinkel’in umutsuzca parçalamaya çalıştığı taş golemler de o dev gövdenin ayaklarında kümelenmişti. Yukarıdan inen devasa yumruk da âdeta bir kasabanın üzerlerine felaket gibi çöktüğünü hissettiriyordu.
Heinkel: “――――”
Az önce peş peşe fırlatılmış olan dev kayalar da o devasa golemi hedefliyordu.
Bu taşlar, hem İmparatorluk Başkenti’ne giden yol üzerinde bulunan taş ocaklarından alınmış hem de dik dağ yamaçlarından kuşatma amacıyla parçalanarak hazırlanmış kayalardı.
Ve o kayaları durmadan Moguro’nun üzerine yağdıranlar, arkadaki kalede saldırı için fırsat kollayan――
Heinkel: “――Yorna Mishigure’nin adamlarıydı.”
Tam olarak ifade etmek gerekirse onlar Yorna’nın komutasındaki Kaos Alev İblis Şehri’nin sakinleriydi.
Boynuzlular, kertenkele adamlar, canavar adamlar ve Çok Bacaklılar gibi çeşit çeşit canlılardan oluşan, dışarıdan bakıldığında herhangi bir birlik hissi vermeyen karma bir birlikti bu. Onları bir arada tutan tek ortak nokta vardı, o da her birinin gözlerindeki kızıl alevdi.
――Her birinin ortak paydası gözlerinde alev alev yanan, yüksek savaş iradesiydi.
Kelimenin tam anlamıyla gözlerinden savaşmak için alev alev yanan bu grubun içinde, devasa kayaları kaldırıp insanüstü mesafelere fırlatabilecek güçte olanlar bile vardı.
Ancak buna rağmen, Moguro’nun o kayalardan aldığı darbelerin gerçekten etkili olup olmadığı tartışılırdı.
Tabii ki bu kayaların doğrudan çarpmasıyla Moguro’nun bedenini oluşturan surlar ve parçalanan tarlalar zarar görüp kırılıyordu. Ancak Moguro kendisine çarpan bu dev kayaları parçalanan bölgelerini onarmak için malzeme olarak kullanıyor, devasa vücuduna ekleyerek saldırıları kolaylıkla savuşturuyordu.
Uzaktan bakan herkes, saldırıların nafile olduğunu kolaylıkla görebilirdi.
Ama hâlâ saldırmaya devam etmelerinin sebebi basitti. ――Fırlattıkları taşlar Moguro’nun devasa bedenini sabit tutarken, diğer isyancılar da amansızca saldırmaya devam ediyordu.
Heinkel: “…Aptalca.”
Heinkel de duymuştu, üçüncü kale diğerlerine göre savunması en zayıf kale olarak tanımlanıyordu.
Ancak bu bilgi, Moguro devasa bedeniyle ayağa kalkıp yolu tamamen kapatmadan önce geçerliydi. Buna rağmen savaş strateji hiç mi hiç güncellenmemişti. Diğer cephelerden çekilen isyancılar buraya akın edince de buradaki askeri güç giderek artmaya devam etmişti.
Bu karmakarışık gücün içinde, Heinkel’in daha önce omuz omuza savaştığı Shudraqlılar da vardı.
Heinkel: “Aptalca.”
Heinkel’in içinde biriken duygular, daha önce hiç olmadığı kadar net bir şekilde sesine dökülüp ağzından çıkıyordu.
“Aptalca”. Başka türlü tarif de edilemezdi. Bundan başka nasıl ifade edilebilirdi ki? Sağa veya sola baksa da, yukarı veya aşağı baksa da, önüne veya arkasına baksa da gördüğü tek şey cehennemin ta kendisiydi.
Başka ne diyebilirdi ki zaten?
Heinkel: “H-Hepiniz resmen aklınızı kaçırmışsınız lan… Size diyorum! Hepinize! Sizin sorununuz ne lan?!”
Farkına bile varmadan Heinkel, yere saplanmış kılıcına doğru atılıp ona sımsıkı sarılmıştı.
Titreyen dizlerine hükmedebilmek için yere saplı kılıcının kabzasına ağırlığını vererek dişlerini sıktı. Herkesin derdi neydi ki? Onların düşüncelerini bir türlü anlayamıyordu.
Yapamayacağını zaten içten içe biliyordu. Yapamazdı, yapamıyordu, yapamayacaktı işte. Elinden hiçbir şey de gelmezdi.
Heinkel: “Sizin sorununuz ne lan ne…”
Heinkel gücünü tamamen kaybetmiş bir hâlde kılıcına yaslanırken sesi zayıfça titriyordu.
Başını umutsuzca öne eğmiş Heinkel’in çevresinde dünya alevlerle, ejderhayla ve dev orduyla sarsılıyordu. Bu kargaşaya katılıp savaşmayı reddetmek gerçekten o kadar mı büyük bir suçtu ki?
Öyleyse――
Heinkel: “Ben…”
Heinkel tam bunu söylediği anda da yanı başında çevik toynakların sesi yankılanıverdi, kestane renkli bir Galewind Atı hızla onu geçerek ilerledi. Atın yarattığı rüzgârdan dolayı kızıl saçları hafifçe dalgalanan Heinkel, refleks olarak başını kaldırdı.
Ardından da――
Heinkel: “――――”
Sadece bir anlığına, Heinkel ile kestane renkli Galewind atının sırtındaki top gibi yuvarlak saçlı adamın gözleri buluşuverdi.
O adam Zikr Osman’ın ta kendisiydi. Abel’in sağ kolu olarak kaleden isyancı güçlere emirler veriyordu. Aynı zamanda Vollachia İmparatorluğu generallerinden biri olarak ülkesine karşı başlatılan bu ayaklanmaya karşı isyancı safta yer alıyordu.
Zikr, daha önce kılıç kullanma konusunda iyi olmadığını bizzat dile getirmişti. Heinkel’e göre de bireysel savaş yeteneği bi’ hayli tartışmalıydı fakat buna rağmen, o bile Heinkel’i aşıp ilerlemiş durumdaydı.
――Zikr yanından geçerken diz çökmüş Heinkel’e küçümseyici, aşağılayıcı bir bakış atıp ilerlemişti.
Heinkel: “Ben gerçekten de…”
Heinkel’in önünden geçip giden Galewind atı, savaşın merkezine doğru koşmaya devam etti.
İsyancılar, Zikr’in gururlu ve güçlü duruşunun peşine takılmışçasına farklı cephelerden toplanıp hızla ileriye topyekûn hücum ediyorlardı. Hedefleri belliydi, Moguro Hagane’nin devasa bedeninden oluşan surları aşıp ilerlemek.
Heinkel’se onların arkasından çaresizce bakmaya devam ediyor, kılıcına yaslanmış bir hâlde yerinden kımıldayamıyordu.
Ve kıpırdayamaz bir hâldeyken de çaresizce mırıldanıyordu――
Heinkel: “…Tıpkı düşündüğüm gibi. Gerçekten de ben yapamam, Louanna.”

△▼△▼△▼△
Savaş meydanında diz çökmüş, savaşma ruhu sönmüş gibi başını yere eğmiş o kızıl saçlı kılıç ustasını geride bırakırken Zikr Osman’ın zihninden geçen tek şey, doğanın olağan akışına teslim olmuş bir adama duyduğu sempatiydi.
Kendisini Priscilla Barielle olarak tanıtan o cesur, kızıl kadın, bu ayaklanmaya büyük bir kararlılıkla katılmıştı. Onun takipçisi olarak savaş alanında bulunan bu kılıç ustasıysa muhtemelen Vollachia İmparatorluğu’ndan dahi değildi.
Bu yüzden de İmparatorluk halkının güçlü olmaya mecbur olduğu anlayışını böylesi bir adama dayatmak gerçekten çok acımasızca bir şeydi.
Zikr: “Gerçi, ben de pek o anlayışa uyuyorum diyemem.”
Sevgili atı Leidy’nin sırtında hafifçe sallanırken elinde tuttuğu kılıca bakarak, Zikr kendisini alaycı bir şekilde eleştirdi.
Şu anda böylesine cesurmuş gibi görünse de gerçekte Zikr’in general koltuğuna oturabilme sebebi, Osman Hanedanı’nın önceki nesillerinin biriktirdiği güç sayesindeydi.
Zikr bir asker soyundan gelmeseydi, diğer askerler gibi en alttan başlayıp yükselmek zorunda kalsaydı kılıç yeteneği neredeyse hiç olmayan biri olarak muhtemelen hayatta başarılı olması da mümkün olmazdı.
Ancak Zikr, bu duruma rağmen üzülmüyordu. Nihayetinde o, her şeye rağmen bir İmparatorluk adamıydı.
Bu yüzden cephelerde kılıcını sallıyordu. Ve kılıcını ilk kez salladığı o gün, savaşın gidişatını değiştirebilen Dokuz İlahi General gibi biri olmayı yürekten arzulamıştı.
Yine de kimse Zikr’in pozisyonuna göz dikmesin diye, o arzuyu kendi kişisel meselesine dönüştürerek gerçeklerden kaçamazdı.
İşte bu yüzden――
Zikr: “――Ben… İmparatorluğun İkinci Sınıf Generali, nam-ı diğer Korkak Zikr Osman’ım!!”
Sesini yükselterek cesurca haykıran Zikr, devasa karmaşanın hâkim olduğu savaş meydanında sevgili atının sırtında ilerliyordu.
Leidy normalde kısa mesafeli koşulara, gezintilere ve askerî harekâtlara alışkındı fakat bu sefer Zikr’in içindeki duyguları hissetmiş olacak ki hayatının en görkemli koşusunu ortaya koyuyordu.
Sevgili atının korku ve endişeden bağımsız olarak gösterdiği bu muhteşem cesareti gören Zikr, ona bir kez daha hayran olmuştu.
Leidy’nin bu benzersiz güzellikteki koşusu Zikr’in alışık olmadığı savaş nutkunu bile gölgede bırakmış, savaşçılarının kalplerinde alevlenmiş bir savaş ruhu uyandırmıştı.
Zikr: “Sağ kanattan Işıklılar! Sol kanattan da Silahdoğanlar! Herkes emirlere uygun hareket etsin! Geriye kalan herkes benimle gelsin! Çelik Adam Moguro Hagane’yi alaşağı edeceğiz!”
Herkes: “ANLAŞILDIIIII!!――”
Zikr’in emirlerini duyan savaşçılar gür bir haykırışla birlikte Moguro’ya doğru topyekûn hücuma kalktı. Başlarının üzerinden geçen dev kayalar, Yorna’nın sevdiği gönüllü askerler tarafından onlara koruma sağlamak amacıyla fırlatılıyordu.
Bu saldırılar Moguro’nun dikkatini dağıtmayı başarırsa taş golemlerin emir zincirinde karmaşa yaratılır, böylelikle de Zikr’le beraberindekilerin saldırısı Moguro’nun ayaklarına ulaşabilirse hedeflerine ulaşmış olacaklardı.
???: “Ateş!!――”
Uzaktan duyulan cesur bir emir sesiyle fırlatılan oklar yolu kapatan taş golemleri âdeta yere çiviledi.
Zikr’in talimatıyla mesafeyi koruyarak saldırıya başlayan Shudraqlılarla okçuluk yeteneği yüksek isyancıların gerçekleştirdiği ok yağmuru, gerçekten olağanüstüydü.
Hem güzel hem de cesur kadınların sağladığı bu korumayı kabul ederek öne doğru ilerleyen Zikr, savaş alanındaki bu koordinasyonu gördükçe neredeyse gerçek olamayacak kadar iyi bir durumun içinde olduklarını fark edip istemsizce dişlerini sıktı.
Zikr: “Gerçek olamayacak kadar iyi olan bir şey varsa o da aldığım bu kutsamadır işte.”
Kılıcını sımsıkı kavrayan Zikr, çekilmiş bıçağın parlak çeliğine bakarken dudak köşesini hafifçe kıvırdı.
Hücuma çıkmadan hemen önce, kampı ziyaret ettiği sırada ona kutsama sunan kişi, bakışlarıyla saygı uyandıran o şirin kızcağızdı. Sanki Zikr’in hayal dahi edemeyeceği kadar uzun mu uzun bi’ ömür yaşamışçasına bakan gözleriyle, isteğine zarafetle karşılık vermişti.
Mesele Korkak olanın ortadan kaybolması falan değildi.
Görevinin ağırlığını iliklerinde hisseden Zikr, yine de bir kutsamaya ihtiyacı olduğunu hissetmişti. En ufak bir ihtimal olsa bile, batıl inançlarına bel bağlamak istemişti.
???: “İkinci Sınıf General Zikr! Geri çekilin lütfen! Burayı biz hâllederiz!!”
Zikr: “Saçmalama be! Ne geri çekilecek bi’ yol var! Ne de geri adım atılacak yer! Bu yüzden ben de ilerleyeceğim!!”
???: “――Hık.”
Galewind Atının eyerinde dimdik duran Zikr yanındaki askerin yalvarışını başını olumsuz sallayarak reddetmişti, görevini ne bırakacaktı ne de terk edecekti.
Bir anlığına, astı yeniden konuşacak gibi olsa da Zikr’in “azmine” engel olmak istemedi. Bu anlayışa minnettar kalan Zikr dizginleri daha da sıktı.
???: “Heh! Kadın Düşkünü İkinci Sınıf General Zikr Osman’ın bizimle ön saflarda hücum edeceğine kim inanırdı ki!”
Tam da o esnada, yanındaki askerin ters tarafında, Galewind Atıyla boy ölçüşen hızda bir siluet yetişti. Tek gözünü örten göz bandıyla beraber iki kılıç taşıyan――Jamal Aurélie’ydi.
Kale Şehri’nin düşüşünde esir alınmış, İmparator Vincent Vollachia’ya sarsılmaz sadakat gösterince de Zikr’in emrine kılıç ustası olarak verilmişti.
Zikr: “Birinci Sınıf Er Jamal, düşmanın durumu nasıl?”
Jamal: “Harika amına koyayım! Sağa baksam düşman, sola baksam düşman, tam karşımda da düşman, hepsinin ağzına sıçmak için dolup taşıyorum! Bugün bayram sanki!”
Zikr: “Ahh, gerçekten de görkemli bir manzara. Onurun İmparatorluk askerlerine yakışır cinsten. Birinci Sınıf General Moguro’yu sekizinci kalesinden alaşağı etmeyi planlıyorum, bana katılır mıydın!?”
Jamal: “Sen şunu yap diye emret yeter! İstersen hemen yolu temizleyip açarım!”
Yüzüne kaba ama kendine has sempatiyle sırıtıyordu. Bu sözlerin ardından Jamal hızla ileri atıldı. Leidy’nin hızını kolayca geride bırakıp önlerindeki taş golemler grubunun içine tüm gücüyle dalıverdi.
Zikr, arkasından izlerken cesaretine karşı güven duysa da bir yandan da, onu yanında getirdiği için vicdanında bir sızı da hissediyordu. ――Ancak o tereddüt, ânında aklından silinip gitti.
Yapması gerekeni, olması gereken yerde gerçekleştirecekti.
Bu ondan istemiş olsa da bu isteği karşılamayı arzulayan da bizzat Zikr’in kendisiydi.
Artık geriye kalan tek şey de――
Zikr: “――Ekselansları, dilediğiniz gibi davranmakta tamamen özgürsünüz.”
Gerçekten de Zikr’in duasını sunduğu o anla neredeyse aynı zamanda vuku bulmuştu.
――Lupugana İmparatorluk Başkenti’nin zirvesine kurulu Kristal Saray’da, doruğundaki Sihir Kristalleri parıldamaya başlamıştı.
△▼△▼△▼△
――İmparatorluk Başkenti’ni konu alan bu nihai savaş sırasında, Abel’in ustalıkla çizdiği tablonun üzerini yeniden boyayan pek çok figür belirmişti.
Bunlardan biri, Yorna Mishigure’nin karşısına çıktığı ilk savunma hattına katılan Priscilla’ydı.
Bir diğeri, İlahi Koruması sayesinde savaşın gidişatına dair bilgileri toplayan, analiz eden Otto’ydu.
Bir diğeri de, Kafma Irulux’la kilitlenip kalmak yerine onu tek hamlede ezip geçen Garfiel’dı.
Son olarak da Madelyn Eschart’ı beklentilerin çok ötesinde öfkelendirip Bulut Ejderhasını ortaya çıkartan Emilia’ydı.
Her ne kadar bu gelişmeler Abel’in çizdiği savaş tablosunun tonlarını farklı renklere boyasa da tablonun nihai biçimini sarsacak büyüklükte değillerdi.
Zira yıldız biçimindeki surların uç noktalarında yer alan beş kaleden yalnızca biri aşılabilse bile, diğerlerinde kilitlenme yaşansa dahi zaferin kapısı aralanabilirdi.
Ancak tüm bu girişimlere rağmen tabloyu sarsılmaz kılan temel sebep Moguro Hagane―― Yoo, Kristal Saray’ın hâkimi olan Meteor’du. Vollachia İmparatorluğu’nun kalbi sayılan bu güç, tüm dengeleri belirleyen esas unsurdu.
Dünyanın en göz alıcı yapılarından biri olarak övülen Kristal Saray, yapısını oluşturan kristal parçalarıyla sıradan sihir taşlarını geride bırakacak saflıktaydı. Bu da sarayın bizzat kendisini dış düşmanlara karşı dev bir silaha dönüştürüyordu.
Sarayın içinde depolanan mana, yapının her köşesine serpiştirilmiş sihir kristalleri aracılığıyla güçlendirilip yönlendirilebiliyor ve ardından da Kristal Saray’ın zirvesine yerleştirilmiş Sihir Kristali Topu’ndan dışarı salınıyordu.
Bu güç, bir büyük şehri haritadan silmeye yetecek kadar yıkıcı ölçüdeydi. Yüzyıllar önce kullanıldığında――efsaneler, hedefin o zamanlar “Büyük Felaket” olarak anılan bir varlık olduğunu anlatır.
Bu nedenle Kristal Saray’daki Sihir Kristali Topu, uzun bir süre yalnızca bir efsane olarak hafızalarda kalmıştı. Fakat gerçekliği bilindiğinden ötürü, kullanılabilir hâle getirilmiş ve taşıdığı tehdit yeniden gün yüzüne çıkarılmıştı.
Acımasız kaderin hem cilvesi hem de ironisi olacak ki bu kadim silah şimdi bizzat Abel’in üzerine çevrilmiş, sahibini ısıran bir köpeğe dönüşmüştü. Ancak var olduğu sürece, İmparatorluk Başkenti’nde süren bu nihai savaşın dengelerini tek atışla dahi tersine çevirebilecek bir ihtimal mevcuttu.
Bu sebepten dolayı, ne olursa olsun Sihir Kristali Topu’nun ateşlenmesi şarttı.
Üstelik bu eylem, savaşın gidişatını bir anda değiştirecek nihai bir hamle değil; Abel’in çok önceden göze aldığı kayıplardan yalnızca biriydi.
Bu amaç uğruna――
Abel: “――Kaçıp ihanet etmeye mi yelteneceksin Zikr Osman?”
Galewind Atına binip üçüncü kalenin savaş hattına doğru ilerleyen Zikr’e, Abel işte bu sözlerle seslenmişti.
Zikr’in önünde iki seçenek vardı. Ya kalelerdeki çarpışmalardan dolayı kaçılan isyancı birlikleri üçüncü kaleye yöneltip toparlayacak, morallerini yükseltecek ve karşılarında duran devasa Moguro engelini aşacaktı ya da bu cepheyi tamamen bırakıp, kaçıp gidecekti; karar tamamen ona aitti.
Ne var ki Abel, Zikr’in o yolu seçeceğini içten içe sezmişti gibiydi.
Hedefinin en ufak ihtimalle bile gerçekleşmemesinden korkan, “Korkak” ünvanına yaraşır bir ihtiyatkârlıktan mı geliyordu? Yoksa İmparatorluk Ordusu’nun cesur ve adaletli bir neferi olmasından mı?
Her ne olursa olsun Abel, Zikr’in tam olarak ne düşündüğünü bilmesi mümkün değildi.
Ancak azmini neye dayanırsa dayansın, Abel o azmini sorgulamayacaktı.
Çünkü Zikr’in yaşaması da ölmesi de onun resmettiği savaş tablosunun nihai hâlini etkileyecek kadar büyük bir unsur değildi.
Hatta bu büyük resimde, Abel’in kendi hayatı bile――
???: “――Gözetleme noktasından rapor geldi! Kristal Saray’daki Sihir Kristali Topu faaliyete geçmek üzere!”
Abel: “――――”
???: “Hedefiyse üçüncü kale!!”
Kale boyunca yankılanan bu haykırış, Abel’in planının başarıyla işlediğinin beyanıydı.
Sihir Kristali Topu ateşlenmişti. Üçüncü kaleye――yani, vücudunu bizzat bir sura dönüştüren Moguro’nun cephesine yöneltilmişti. Büyük ihtimalle tek atışla isyancı birlikleri silip süpürerek paramparça edecekti.
Fakat bu gerçekleşse bile, Kristal Saray’daki Moguro’nun gerçek bedeni ayakta olduğu sürece, ne Çelik Adam Moguro Hagane yenilecek ne de üçüncü kale düşecekti.
Ancak bu atışın ardından, nihai savaşın gidişatını değiştirebilecek kadar kudretli olan Sihir Kristali Topu artık kullanılamaz hâle gelecekti.
Tüm bunlar zaten, Abel’in zihninde çok önceden çizilmiş olduğu resme yapılan birkaç fırça darbesinden ibaretti.
Bu yüzden de――
???: “――Sihir Kristali Topu’nun hedeflediği hatta olağan dışı bir şey var!!”
Abel: “…Ne?”
――Planı tam başarıya ulaşacakken gelen bu haber, Abel’in tüm öngörülerini boşa çıkaran bir anormallikti.
△▼△▼△▼△
――İmparatorluk Başkenti’ni konu alan bu nihai savaş sırasında, Abel’in ustalıkla çizdiği tablonun üzerini yeniden boyayan pek çok figür belirmişti.
Bunlardan biri, Yorna Mishigure’nin karşısına çıktığı ilk savunma hattına katılan Priscilla’ydı.
Bir diğeri, İlahi Koruması sayesinde savaşın gidişatına dair bilgileri toplayan, analiz eden Otto’ydu.
Bir diğeri, Kafma Irulux’la kilitlenip kalmak yerine onu tek hamlede ezip geçen Garfiel’dı.
Son olarak da Madelyn Eschart’ı beklentilerin çok ötesinde öfkelendirip Bulut Ejderhasını ortaya çıkartan Emilia’ydı.
Ve ardından――
???: “――İmkânsız.”
Uzakta, çelik duvarlardan ibaret devasa bir bedene dönüşen Moguro Hagane’nin ötesinde, sevilerek kutsanmış İmparatorluk Başkenti’nin kalbi olan Kristal Saray yükseliyordu, Vollachia İmparatorluğu’nun mutlak otoritesinin sembolü duruyordu.
O zarif sarayın zirvesinde yer alan o silahı bilenlerin sayısı son derece azdı. Hatta General olan kendisi bile, Sihir Kristali Topu’nun varlığını Abel’den öğrenene dek haberdar değildi.
Zikr Osman, ateşlenirse ufku yaracak ve savaşın seyrini bir çırpıda altüst edecek o eşsiz atışın boşa gitmesini sağlamak uğruna canını ortaya koymuştu.
Cephe hattında sevdiği atıyla ilerlerken zaferin mümkün olduğunu yüksek sesle haykırıyor, isyancıların moralini yükseltiyor, aynı zamanda da Sihir Kristali Topu’nun dikkatini üzerlerine çekmek için desteklerini istemişti.
Tüm bu gösteri karşı tarafa nihai savaşın seyrini değiştirebileceklerine, mükemmel fırsatın ayaklarına kadar geldiğine inandırmak içindi.
Bu yüzden de Kristal Saray’ın zirvesi ışıldadığı anda, Zikr görevini başarıyla tamamladığına dair yürekten inanmıştı.
Zihni, kendisini şekillendiren kadınların yani; annesinin, ablalarının ve kız kardeşlerinin silüetleriyle doluydu. Onlar aklına geldikçe böylesine kendine has bir sonun, onu için ne kadar da güzel olduğunu hissederek gülümsüyordu.
Bir insanın kollarında ölecek kadar güzel bir kutsamayla, huzur içinde gerçekleşmesi gereken bir vedayla, bir sonla bitmeliydi bu. Ancak onun yerine Zikr’in gözleri bir şaşkınlık doldurulmuştu.
Çünkü――
Zikr: “――Beatrice Hanım?”
△▼△▼△▼△
Beatrice: “Böyle olacağını en başından beri biliyordum, doğrusu.”
Beatrice boşluğa düşüyorken kendi kendine böylece mırıldandı; elbisesi ve uzun, kıvırcık saçları gökyüzünde savruluyordu.
Zikr kamp çadırına gelip bir savaşçı olarak ondan kutsama istediğinde, Beatrice onun ölüme gittiğini içten içe hissetmişti.
Dört asır önce -o bitmek bilmeyen savaş çağında da- aynı gözlerle bakan insanları çok kez görmüştü.
O vakitlerde onlara uzanmayı bi’ türlü başaramamıştı. Kimisine ulaşmak istememişti kimisine de nasıl ulaşacağını bilmiyordu.
Hatta Beatrice o vakitlere tekrar dönse dahi tarih tekerrür ederdi.
Yine de o aynı çaresizliği tadacak, gözleriyle ölüme yürüyenleri izlemek zorunda kalacaktı.
Ama bu sefer――
Beatrice: “――Bugün de aynı hataya düşmenin alemi yok, sanırım.”
???: “Aa, uu!”
Alışıldık gözleriyle ileri bakan Beatrice’in arkasında, omuzlarında küçük bir kız sıkıca sarılmış bi’ hâldeydi.
Beatrice; altın rengi saçlarıyla, berrak mavi gözleriyle sırtındaki küçük kızı hâlen affetmemişti.
Farkında olmaksızın yaptığı şeyler pek çok kişiyi felakete sürüklemiş, perişan etmişti.
Ama yine de… yalnızca bu an için olsa bile――
Bir anlığına olsa bile Beatrice, Natsuki Subaru’nun “saflığı” dışında başka bir şeye daha inanmak istiyordu.
Beatrice: “――――”
Beatrice ve küçük kız――Louis surların çok üzerinde, gökyüzünün en yüksek noktasındaydılar.
Arka arkaya yaptığı kısa menzilli “ışınlamalarla” Louis, sanki değerini ispatlamak istermişçesine Beatrice’i bu noktaya kadar getirmişti.
Az önce yaptıklarıyla Louis değerini ortaya koymuştu.
Bu duruma karşılık vermek de Beatrice’e düşerdi.
Beatrice: “Betty şimdiden herkesin öfke dolu suratlarını görebiliyor, doğrusu.”
Belki öfke belki de endişe. Ama nihayetinde, yine de öfke vuku bulacaktı.
Beatrice’in dudakları, dostlarının sevgiyle dolu yüzlerini hatırlayınca da gevşeyiverdi.
Ama artık yapılmak zorundaydı, bundan geri dönüş yoktu. Çünkü Beatrice――
Beatrice: “Betty Subaru’nun ortağıdır, sanırım.”
Bu sözleri fısıldadığı anda da uzaklardan bile göz kamaştıran Kristal Saray, dünyayı bile tepe taklak edecek kadar güçlü bir şekilde parladı. Parlayan ışık, düz bir hat üzerinde ilerleyen isyancıları hedef almıştı.
Hücuma öncülük eden Zikr ve yanındaki askerler, bu yıkıcı atışla birlikte yok olup gideceklerdi. Ama Beatrice, Louis’yle beraber bu ölüm hattına girerek göğsünde ellerini birleştirdi.
Ve ardından da――
Beatrice: “――Al Shamak.”
――Ve böylece… dünyayı tepe taklak edip yutacağı düşünülen o ışığı dahi, başka bir dünyanın varlığı yutmak istermişçesine delik açmış, ardından da kapanmıştı.
△▼△▼△▼△
O anda yaşananları gerçekten, tam anlamıyla kavrayabilen kaç kişi vardı ki?
Gerçekten de her şey Abel’in öngördüğü gibi gerçekleşmiş olsaydı ortaya çıkacak tahribat muazzam olacaktı. Beklenen ölçüler içinde kalsa dahi, diğer kalelerde çarpışan askerler üzerindeki etkisi hesap edilemeyecek kadar büyük olurdu.
Fakat Sihir Kristali Topu, tasarlandığı yıkımı gerçekleştirememişti. Kendini feda etmeye hazır ve nazır olan Zikr Osman’sa bu girişime rağmen aynı azimle ayakta kalarak, taş golem ordusunun üzerine atılarak savaşına devam etti.
Bulut Ejderhası Mezoreia’nın gökyüzünden inişiyle başlayan çatışma, onu beraberinde getiren Madelyn’le Emilia’nın mücadelesi de hâlâ sürüyordu. Zalim Yaşlı Adam Olbart’ın yıllanmış tekniği, Garfiel’i gitgide daha da köşeye sıkıştırıyordu.
Rengârenk Yorna ve onun kızı Priscilla, her şeyi arkasında bırakıp kendi amacına ulaşmaya kararlı olan Ruh Yiyen Arakiya’yla son derece şiddetli bir savaşa zorlanmıştı. Otto ve Petra da savaş alanının kontrolünü ele geçirmeye yönelik planlarını büyük oranda başarıya ulaştırmış olup, Medium’la beraber karşılarında beliren kötülüğe direniyorlardı.
Tüm bu çarpışmaların gidişatında doğrudan önemli veya büyük bir değişiklik yaşanmamıştı.
Yalnızca, bu savaşların felakete doğru kayma olasılığı ortadan kalkmış gibiydi.
Bu muazzam başarının bedeli olarak da――
Louis: “Ua! Ahu! Auu!”
Louis’in kollarıyla sımsıkı sarıldığı küçük kızın varlığı, havada yavaş yavaş solmaya başlamıştı.
Kelimenin “tam anlamıyla” küçük kızın varlığı yavaşça kayboluyordu. Louis, âdeta gerçeği inkâr etmek istercesine daha da sıkı sıkıya sarılsa da hiçbir işe yaramıyordu.
Beatrice’in bedeni, havaya savrulan ışık zerrecikleri misali yavaşça ışığa dönüşüyordu.
Louis: “Aa! Aa, Aaaa!”
Çığlık çığlığa kalmış olan Louis, gözlerinin önündeki gerçekliği reddetmeye çalışıyordu.
Ama ne kadar feryat etse de ne kadar yüreği yansa da Beatrice’in varlığı artık durdurulamazdı.
Birçok hayatı kurtarmak uğruna, Beatrice yıkımdan çıkan ışığı dahi aşmıştı.
Bu muazzam gücün bedeli olarak da varlığı çözülüp dağılmaya başlamıştı. Sanki bedeni soyuluyormuşçasına ışığını yitiriyor, ona uzanan parmaklar da hiçbir fiziksel engele katılmaksızın içinden geçip gidiyordu.
Louis: “Aa!..”
Gözlerinden yaşlar süzülüyorken, Louis perişan hâlde kocaman açılmış mavi gözlerle feryat etti.
Bağırdı çağırdı, çığlık atıp feryat etti, hiçbir anlamı kalmamış olmasına rağmen kendini kaybedercesine çırpınıp bağırdı.
Çünkü elinden hiçbir şey gelmiyordu. Ne yapılabileceğini dahi bilmiyordu. O yüzden sadece feryat ediyordu.
(Ç.N: Ağlamıyorum ki gözüme toz kaçtı sadece…)
Ve bu yüzden de çaresizlik içinde feryat edip haykırdı, delice――
Louis: “――a?”
Louis’in iri gözyaşları havada şap diye bir sesle dağıldı. Ardından, başını Beatrice’ten uzaklaştırıp uzaklara çevirdi.
Kollarında kaybolmak üzere olan o küçük kıza değil, bembeyaz kesilmiş gökyüzüne değil, kan kırmızısıyla bezelenmiş ufka değil, öfkeyle haykıran kalabalıkların bulunduğu yere de değil; Louis, savaş alanını oluşturan her şeyi bir anlığına unuturcasına sadece ama sadece uzaklara bakıverdi.
Ve ardından da o bilinmezliğe doğru sıçradı.
Louis: “U――”
Her bir sıçrayışıyla yaklaşık on metre ileri gidiyordu. Bu hareketi arka arkaya yapmasından dolayı, organları sanki içten içe birisi sıkıştırıyormuşçasına hissediyordu. Ama artık umurunda bile değildi.
Beatrice’in omzuna binecek olan yükü dahi kendi üzerine alarak Louis sıçramaya devam etti.
Sıçrıyordu, sıçrıyordu… sıçradı ve sıçradı… sıçradı durdu, sıçradı durdu… ve en sonunda da――
Louis: “――――”
Yere ulaştığı gibi de Louis, dizlerinin üstüne düşerek yığıldı. Vücudu uyuşmuş olsa da aldırmadı. Kollarındaki hafifliği tarifsiz olan küçük kızı önüne doğru uzattı.
Beatrice’in varlığı neredeyse buharlaşıp silinmek üzereydi.
Ve ardından――
Louis: “Uau…”
???: “――Biliyorum. İkiniz de haddinden fazla pervasızsınız.”
Tam o sırada, acı bir gülümsemeyi andıran bir iç çekiş duyuluverdi. Küçük kız, Louis’in ellerinden çekilip alındı. ――Yoo, direkt de alınmadı; nazikçe, usulca alındı.
Ardından Beatrice’in bedenini, diz çökmüş olan Louis’in kollarından nazikçe alan o siyah saçlı çocuk sarıp sarmaladı.
Sevgiyle dolu bu kucaklamayı alan kızın, uzun kirpiklerle çevrili göz kapakları titredi. Yavaşça aralandı gözleri.
Ardından da o karakteristik desenli gözleri titreşti――
Beatrice: “――Betty çok endişelendi, doğrusu.”
???: “Hı-hı… ben de seni seviyorum.”
Fısıldayarak söylenen bu derin sevgiye, çocuk içten gelen bir sevgiyle karşılık verdi. Kavuşması gereken eller, nihayet birbirini bulmuştu.
O ânı en yakından izleyen Louis’in hemen önünde, çocuk hafifçe gülümsedi.
Ve ardından şöyle dedi:
???: “Pekâlâ, başlasak mı artık? ――Gel bakalım, ey kaçınılmaz kader.”
#SONUNDA! Subaru’yla kendini perişan eden şirin mi şirin kızımız buluştu!!!! 75. bölümden sonra okuduğum en iyi kısım 7 bölümlerinden biriydi. Tekrardan bu seriyi neden bu kadar çok sevdiğimi hatırlamış oldum. Bakalım sonraki bölümlerde bu şirin mi şirin ikilimizin arasında neler geçecek, okumaya devam edelim!!!






Beako çok acı çektin artık sözlesmeli partnerin yanında
Sonunda buluştular
beakommmmmm, eline sağlık
Bölüm güzeldi yeni bölümleri heyecanla bekliyoruz, çeviri için teşekkürler ekip
Dc sunucusunun linki açılmadı EPUB a nerden ulaşabilirim
Geçmiş yorumlarda vardı bundan epik novelin çevirdiği kısımlarda dahil epub dc de varmış nereden ulaşabilirim
Kullandığınız vpnden kaynaklı dc’ye ulaşamıyorsunuz, direkt discord’da sunucu ekleden rezeroturkce yazarsanız ulaşabilirsiniz
Teşekkürler hallettim size yetişmeye çalışıcam daha arc 6 dayım ama olsun
deneme
Ağlamak istiyorum sayın seyirciler
Ağlamadımki
aşırı iyi bölümdü
İşte bu be işte buuuuuuu
Ne bölümdü lan çok iyiydi