Bölümün ortalama okuma süresi 40 dakikadır. İyi okumalar dileriz.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Bertiel
Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim
Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!
Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
O an savaş alanındaki herkes, saf beyaz bulutlara sarınmış bir varlığın gökyüzünden süzülerek yere indiğini gördü.
Abartılı bir ihtişama ve ürkütücü bir asalete sahipti. Bu varlık sıradanlığın fersah fersah ötesindeydi―― tek bakışla bile başka bir boyuttan geldiği anlaşılıyordu.
???: “――Bu… Ejderha.”
Zümrüt yeşili gözlerini hayretle açan Garfiel, yıkılmış surların yanında bunu fısıldadı.
Kafma Irulux’la hayatını ortaya koyduğu savaşı henüz bitirmiş, omuzları kalkıp inerek nefes nefese kalmışken, yeni görevini aradığı sırada o sahneyle karşılaştı.
Gök çökmüş, yere inmiş gibiydi. İmparatorluk topraklarında iradelerin çarpıştığı beyazlara bürünmüş kalede, devasa bir varlık ortaya çıkmıştı.
Garfiel: “Emilia-sama…”
Absürt düzeyde büyük manaya sahip kapısıyla beraber, en ufak bir tasarrufa gerek duymadan dünyanın ısısını çeken kişi, hiç şüphesiz ki ciddileşmiş olan Emilia’ydı.
Surların beş büyük kalesinden birinde savaşıyorsa, karşısındaki düşman ya bir İlahi Generaldi ya da en az onun kadar tehlikeli bir varlıktı. Kafma düzeyinde birini geçtim, bir de üstüne mitolojik bir yaratık çıkmıştı.
Garfiel: “Şu Uçan Ejderha Generali mi çaaırdı bunları? Siktir, onu oradan hemen çıkarmam lazım!..”
Dişlerini gıcırdatarak, bulunduğu cepheyi değiştirmeye karar verdi.
Emilia’nın savaşmasıyla onun savaşmasına izin verilmesi aynı şey değildi. Emilia buna kesinlikle karşı çıkardı ama kamp açısından bu çok ağır bir karardı.
Normalde, olaylara uzaktan yön veren bir pozisyonda olmalıydı.
Garfiel: “Yoksa muhteşem benliim bir daha Kaptan’ın yüzüne bakamaz.”
Emilia’nın her şeyi kendi omuzlamak istemesi elbette doğaldı.
Bu dar görüşlü ısrar, onun düşünceliliğinden geliyordu. Güzel bir özellikti belki ama her istediğini yapmasına izin de verilemezdi.
Garfiel sonuçta Emilia kampının bir subayıydı. Görevi, bu kampın üstüne yağan tehditleri savuşturup karşılarına dikilen düşmanları yere sermekti.
Garfiel: “――――”
Gözlerini kapatıp içinde bulunduğu hâli sessizce değerlendirdi.
Kafma’yla giriştiği ölümcül dövüşten sonra Garfiel’in vücudu paramparça olmuştu. İç organları dışarı saçılmış, vücuduna yuva yapan “böcekleri” öldürmek için kendini ateşe vermişti. Ama tüm bunlara rağmen hâlâ ayaktaydı. Hem de gayet iyi durumdaydı.
Durum öyle bir hâle gelmişti ki övünecek tek şeyi hâlâ nefes alıyor oluşuydu.
Garfiel: “Diri diri dolaşıyo’m demek belki biraz abartı olur… ama idare ederim işte.”
Toprağa kök salmış gibi bastığı ayaklarının altından güç emiyor, elinden gelen tüm büyüyle bedenini içeriden dışarıya hızla iyileştiriyordu.
Normal şartlarda bu kadar yoğun iyileşme vücudu tüketirdi, belki de ömrünü kısaltırdı. Ama Su Geçidi Şehri’nde yaşadığı olaylar Garfiel’in hem fiziksel hem ruhsal zincirlerini kırmıştı.
Görünmese bile, kendisini sınırlayan kabuğu paramparça etmiş, artık dimdik ayaktaydı.
Kanlı yaralarından yükselen buharlarla sanki bedeni gerçekten yanıyormuş gibi görünüyordu. Uzakta beliren Ejderha’ya karşı savaşmaya karar vermişti bile.
Garfiel: “Haydi millet! Şu surları benim gibi muhteşem benlii olan biri yıktı! Hadi ama, kıçınızı kaldıran da içeri dalın be!!”
Uzaktan Garfiel’ı izleyen isyancılara kükreyerek bağırıverdi.
Bu grup, daha önce Kafma’ya karşı savaşmış ama fena hırpalanmıştı. Aralarında hâlâ savaşabilecek, yaralı hâlde bile arkadaşlarının desteğiyle ayakta duranlar vardı. Yine de Garfiel ve Kafma’nın çarpıştığı cepheden uzak durmuşlar, savaş bitse bile yerlerinden kımıldamamışlardı.
Bazıları bu durumu, Garfiel’le Kafma arasındaki inanılmaz savaşa duydukları hayranlığa bağlayabilirdi.
Ama mesele bundan fazlasıydı.
???: “Surları yıkıp geçen sendin! Bu yüzden ilk adımı atan da sen olmalısın!”
Garfiel: “――――”
???: “Cesur savaşçı, kudretine saygımız sonsuz! Kim olursa olsun, hakkını ayaklar altına alıp çiğneyemez.”
Centaurlulardan biri, Garfiel’in sözlerine böyle gururla karşılık verdi.
Kafma’yı alt eden oydu. Bu yüzden surlardan ilk geçip adım atacak olan da o olmalıydı. Hepsi onun geçmesini beklemiş, onu onurlandırmak için kıpırdamadan duruyorlardı.
Bu düşünce sadece ona ait değildi, az önceki düelloyu izleyen herkes aynı şekilde hissediyordu. Belki savaşa kişisel çıkarlarla girişmişlerdi ama içlerinde hâlâ, geçmişin onurlu savaşçılarından miras kalan bir gurur da vardı.
Onların gözünde Garfiel’in dövüş şekli âdeta ışık saçıyordu.
Bu saygı elbette ki iç ısıtıcıydı ama――
Garfiel: “Kusura bakmayın millet ama muhteşem benliimin başka bir yere gitmesi gerekiyor. Bu, ‘geri dönen Whipfrock’ vakası değil. ――Benim hedefim orada duran.”
Başını uzaklardaki gökyüzüne hükmeden o beyaz Ejderha’ya doğru kaldırdı.
Gerek Pleiades Gözetleme Kulesi’nde gerekse Guaral Kale Şehri’nde, onunla karşılaşma fırsatları doğmuştu. Ama Garfiel zamanlama yüzünden hep kaçırmıştı bu şansı. Şimdiyse nihayet, bir Ejderha’yla kozlarını paylaşabileceği noktadaydı.
Bu onun dövüşmek istemesinden değil, dövüşmesi gerektiğinden kaynaklanıyordu.
İsyancılar: “――――”
Garfiel’in yaptığı işareti görür görmez, isyancılar da uzakta süzülen beyaz Ejderha’yı bakıp nefeslerini tuttular.
Onlar da onun varlığından haberdardı. İmparatorluk halkı baş eğmemekle tanınır, kolay kolay da geri vites yapmazlardı. Ama böylesi bir canavara kafa tutmak hâlihazırda bambaşka bir meseleydi.
Garfiel da o adımı atacak olan kişiydi. Bu yüzden de――
Garfiel: “Surlardan geçip ilk adım atma işi sizde.”
İsyancılar çökmüş surları aşıp İmparatorluk Başkenti’ne akın ederse savaşın dengesi bozulacaktı.
Beş kale gerçekten de İmparatorluğun en büyük askerî güçlerince korunuyorsa o hâlde imparator Vincent Vollachia’nın bulunduğu Kristal Saray’ın çevresindeki savunmalar daha zayıf olabilirdi.
Garfiel’in açtığı bu devasa delikten içeri girilirse gerçekten de ölümcül bir darbe indirmek mümkün olabilirdi.
Garfiel: “İşte bu yüzden de――”
Başkente yapılacak saldırının öncülüğünü isyancılara bırakarak, Garfiel beyaz dehşetle savaşmak üzere harekete geçti.
Ancak o kaleye doğru yola koyulmak üzereydi ki――
Bir anda bütün tüyleri diken diken olmuşçasına Garfiel’in vücudu titreyiverdi.
Garfiel: “――Hık.”
Zihnindeki tüm dağınıklık düşünceler silinmişti. Hiçbir tereddüt hiçbir şüphe kalmamıştı.
Beyninden iletilen o saf içgüdüyü hiç sorgulamadan dinledi. Tüm gücünü tek bir noktada toplayarak, durmaksızın bir darbe indirdi.
Kayaları parçalayan bir ters yumruk, rüzgârı bile susturacak güçte, içgüdülerinin hedef gösterdiği yöne doğru savrulmak üzereydi ki――
???: “――Hee, demek görünmezliğimi bile görebiliyorsun ha? Epey tehlikeli değil misin sen be?”
Boğuk ve alaycı bir ses, Garfiel’in sıkılı yumruğunun ötesinden gelmişti.
Garfiel: “Kağh.”
Tam o anda, ters darbesi arkasındaki gölgeye çarpmış olmalıydı.
Eldiveninin yüzeyine bir şey değmişti, bunu açıkça hissetmişti. Ama yine de ağzından acı dolu bir ses çıkmıştı. Garfiel’in zihni o anda gelen darbeyle sarsılıverdi.
Çünkü darbeyi yiyen, bizzat kendisiydi. Küçücük bir ayak ya da parmak, sırtının tam ortasına yerleşmişti. Uzaktan bakınca saçma sapan bir tekme gibi görünse de――Yoo, işin aslı hiç de öyle değildi.
???: “Bu yumruk tamamen senin eserindi. Ben sadece vücudumdan geçip gitmesine izin verdim… ardından da sana geri yansıttım işte.”
Bu cevap Garfiel’in aklını allak bullak etmişti. Gözleri fal taşı gibi açılmışken tüm vücudunun da kemikleri çatırdıyordu.
Doğru veya yanlış olsa da ne fark ederdi ki? Gerçek olan tek şey, Garfiel’in tüm gücüyle savurduğu o yumruğun etkisiyle kendi iç organlarını ve beynini sarsmış olmasıydı. Kesikleri de, morlukları da, kırık kemikleri de, yırtılan dokuları da… Bunları hemencecik iyileştirebilirdi.
Hatta tam şekilde iyileşemese bile, vücudunu zorlayarak hareket ettirmeye devam edebilirdi.
Ama bedeninin merkezine kadar işleyen, yankı yaratan bir darbeyi görmezden gelemiyordu.
Garfiel: “――Hık.”
Tüm bedenindeki hissizlikle boğuşurken dişlerini sıkmışken, bir sonraki saldırıya karşı da tüm benliğiyle gardını almıştı. Tepki vermekte zorlanan uzuvlarını hareket ettirmeye çalıştı, başını da boynunu da korumak için çaba sarf etti.
Ama beklediği ikinci darbe gelmedi.
Bunun yerine, o kısa zaman diliminde düşman savunmaya geçti.
???: “Valla açık konuşmam gerekirse, şu surdan geçip kıçlarını soksalardı başım bayağı ağrırdı.”
Oflayıp poflarcasına bir sesle konuşurken, bir anda on kişinin can havliyle feryat edişi duyuldu.
Dizlerinin üstüne çökmüş olan Garfiel, başını kaldırdığında gözlerinin önündeki dehşet verici bir manzarayla buluştu. Verdiği komutu uygulamak için harekete geçmiş olan isyancı grup, başkente girmeye başlıyordu ki bi’ anda ön safta yer alan herkes… birer birer yere serilivermişti.
Centaurlular da, canavar insanlar da… Hepsinin alnına ya da göğsüne saplanmış siyah demirden fırlatma bıçakları――kunailer, yaşamlarını bir anda sonlandırmıştı.
Garfiel her ne kadar koşup iyileştirme büyüsü yapmaya kalksa da artık çok geçti. Çünkü bu saldırılar, ânında ölümü de getirmişti.
Savaşçıydılar. Muhtemelen İmparatorluk Başkenti’ni zorlayacak güçleri de vardı. Kafma kadar olmasalar da――
???: “Böylece ölüyorsanız zayıfsınız demektir. Savaşçı olmanız falan yalan dolan, olmuşsanız n’olmuş yani?”
Garfiel: “――――”
???: “Kakakakka! Gözlerinden anladığım kadarıyla hiç memnun değilsin gibi delikanlı. Surları yıkan da sendin, değil mi? Valla ne yalan söyleyeyim, tehlikeli tipler birbiri ardına çıkınca insanın sinirleri bozuluyor, değil mi ama?”
Küçük silüet ağzını kocaman açarak kahkaha attı, ardından uzun beyaz kaşlarının arasına parmağını geçirip keyifle konuştu.
Nihayet Garfiel yerden güç alarak öne atıldı. Yaklaştıkça, görüş alanında beliren kişi kendisinden bile kısa olan yaşlı bir adamdı. Hâlihazırda Garfiel zaten kısa boylu sayılırdı.
Ama bu adamı “ufak tefek yaşlının teki” diye tanımlamak büyük hata olurdu. Çünkü karşısındaki şey bir insan değil, düpedüz bir canavar desek yeridir.
Garfiel: “Seni var ya!..”
???: “Hele bi’ dur, sakin ol yahu. Seninle az sonra ilgileneceğim. Heh, oldu gibi.”
Garfiel: “Ha?”
Tüyleri diken diken olmuş bir şekilde adama dik dik bakarken, yaşlı adam sağ kolunu uzatsa da net bir şekilde bilekten aşağısının olmadığı görülüyordu.
Garfiel kaşlarını çattı, tam o sırada adam da ayağını yere vuruyordu.
N’aptığı ilk başta anlaşılamasa da bir anda toprağın üzerinde yatay bir tekme izi oluşturuverdi. Bu çizgi hem Garfiel’ı hem de yaşlı adamla isyancıların arasını ayırdı.
Ardından yaşlı adam arkasına dönüp isyancılara seslendi.
???: “Hadi buyurun, çekinmeyin de geçin bakayım o çizgiyi, hadi be. Geçtiğiniz anda nalları da dikersiniz.”
İsyancılar: “――Hık.”
???: “Amanın şunlara bak, bu kadar dikkatli olmanız içime su serpti valla. Köyümdeki gençler de sizi biraz olsun örnek alsa keşke. Ben ağzımı açtım mı hemen dikleniveriyorlar. Halbuki ben o köyün reisiyim ya, değil mi ama?”
İnce omuzlarını silkti, ağzındaki bembeyaz dişleri göstererek keyifle gülüyordu yaşlı adam.
Bir an önce kadar karşısındakileri ölümle tehdit etmesine rağmen, bu denli rahat olması ilk bakışta umursamazlık gibi görünebilirdi. Ama oradaki herkes -içten içe- o tehdidin ne denli gerçek olduğunu çok ama çok net hissedebiliyordu.
Garfiel de anlamıştı artık. ――Karşısındaki yaşlı adamın kim olduğunu çok iyi biliyordu.
Garfiel: “O meşhur Zalim Yaşlı Adam… Olbart Dunklekenn’sin, değil mi?”
Olbart: “Kim bana bu lakabı dese hep aynı şeyi söylerim. Bu lakaptan hiç mi hiç hoşlanmıyorum. Resmen iftira gibi geliyor bana.”
Garfiel: “――Senin burada ne işin var lan?”
Başını yana eğerek saf saf bakan yaşlı adama, yani Olbart’a, sert bir çıkış yaptı Garfiel.
Olbart’ın rahat tavırları sinir bozucuydu. İşin kötüsü, bu umursamaz görünümüne rağmen Garfiel’in arkasına kadar hiçbir iz bırakmadan sızdığı da bir gerçekti.
Üstelik etrafta hiçbir engelin olmadığı, hem açık hem de düz bir ovada böyle bir şey yapmıştı.
Garfiel: “――――”
Bir binanın arkasına saklanarak sinsice yaklaşsa kabul edilebilirdi, bunu bir tehdit olarak algılayıp hazırlıklı olabilecekti. Ama hiçbir varlık göstermeksizin böylesi bir alana sızmak… işte bu, bambaşka bir seviyeydi.
Gerçi, böyle bir varlık zaten başka ne olabilirdi ki? Anca baştan sona bir tehdit olurdu.
Garfiel’in önünde, Olbart hâlâ gamsız bir şekilde kaşını kaldırıp “Ho?” diye bir ünlem çıkardı.
Olbart: “Neden buradayım diye mi soruyorsun? Her zamanki nedenlerden işte. İsyancıları durdurmak bizim görevimiz olsa da Kafma işi sıçıp batırdı gördüğün gibi. Ben de onun bulaştırdığı pisliği temizlemek zorunda kaldım be.”
Bunu derken de yerde bir kolu eksik yatan Kafma’yı işaret ediyordu. Ama yanlış elini uzatmıştı. “Amanın” diyerek sağ kolunu çekti, sonra sol eliyle doğru şekilde gösterdi.
Olbart: “Bu işteki kuradan en kötü kart bana çıktı işte. Valla demiştim ben onlara, ya Chisha’yı gönderin ya da Groovy’yi geri çağırın diye. Şimdi n’olduğuna bak? Adam çıkıp dövüştü ama kaybetme küstahlığını gösterdi işte.”
Garfiel: “Gösterdi demek? İhtiyar, bu adama gülmeye hakkın falan yok lan senin.”
Olbart: “Ho?”
Bir gözünü kıstı, Olbart hoşnutsuzluğunu gizlemeden baktı. Garfiel onunla Kafma arasına girerek onun bakışlarını engelledi, burun deliklerinden öfkeyle soludu.
Kafma bir düşmandı, evet. Ama onun dövüşme biçimini eleştirme hakkı, yalnızca onunla göğüs göğüse kozlarını paylaşıp dövüşen kişiye ait olmalıydı.
Garfiel: “Bu adam delicesine güçlüydü. Ancak benim muhteşem benliim daha güçlüydü, hepsi bu.”
Olbart: “――Gözlerim var benim de, görüyorum işte. Bu konuda haksızsın deyip karşı çıkacak değilim. Eee, söylediklerinle ne demeye getiriyorsun?”
Garfiel: “İhtiyar diyorum ki senin şu gevşek mi gevşek, saygısız mı saygısız tavrını hiç mi hiç sevmedim diyorum! Aynı safta olmanıza rağmen, bir General’le böyle mi konuşulur lan, ha!?”
Garfiel ağzını ardına kadar açıp kükreyerek yeri göğü inletti. Bu vahşi haykırışa karşılık Olbart’ın kaşları çatıldı, başını yana eğdi.
Gerçekten meraklanmış gibi duran yaşlı adam, “Biliyor musun?” diyerek konuşmaya devam etti.
Olbart: “Ben Birinci Sınıf General’ken, Kafma ise İkinci Sınıf. Aynı ligde bile değiliz ki.”
Garfiel: “――Hık.”
Bu sözler karşısında en ufak bir özür dileyiş dahi yoktu, sadece çırılçıplak olan gerçeği gün yüzüne çıkarmıştı. Garfiel’in gözleri daralırken aralarındaki farkı, mantık dışı bir uçurum gibi hissediyordu.
Ama yırtıcı bir hayvan gibi, avını seçmişti bile. Kuyruğunu kaldırıp direkt saldırıya geçti.
Kafma’ya bir nebze olsun saygısı vardı belki ama karşısındaki bu herif için en ufak bir saygısı bile yoktu.
Gerçi, yaşlı adam da ne saygılı olmak istemişti ne de saygılı davranılmasını istemişti.
Bu savaşta, değer verdikleri şeyler bambaşkaydı. Garfiel da bunu anlamıştı ve――
Garfiel: “Seni paramparça edeceğim!!”
İki kolunu yukarıdan indirip Olbart’a yöneldi.
Yumrukları surları yıktığı andakinden bile daha güçlüydü. Tüm gücünü koymuştu içine. O ufak, kırılgan görünen bedeni yok etmeye yetecek bir kuvvetle saldırmıştı.
Ve hiçbir kaçış ihtimali bırakmaksızın yumrukları doğrudan Olbart’ın kafasına iniverdi.
Yerin sarsılmasıyla birlikte çıkan güm sesi, toz bulutlarını da beraberinde getiriyordu. Patlama etkisi yaratmıştı, yükselen tozlar Olbart’ın durdurduğu isyancıların üstüne yağıyordu.
Belki de o yaşlı adam gerçekten de o darbeyle paramparça olmuştur.
Ama――
Garfiel: “N-Nasıl olur… Hık.”
Garfiel’in gözleri, gördüğü manzarayla büyüdü.
Yumrukları Olbart’ın kafasını iki yandan kıstırmış, âdeta sandviç gibi ezmişti. Teması da sertliği de açıkça hissetmişti, kollarına yansıyan geri tepmeden bunu anlamıştı.
Ama o yaşlı adam, yumruklarının arasına kafası sıkışmış olsa da bembeyaz dişlerini göstererek gülümsedi. Ve ardından, sakince şöyle dedi:
Olbart: “Muhteşem değil mi yahu? Yumruğundaki tüm gücü toprağa yansıttım işte.”
Garfiel: “――Ah.”
Olbart: “Ama bak şuna, yerin patlaması da senin kollarının ne kadar tehlikeli olduğunu gösteriyor.”
Sözleri daha yeni bitmişti ki yumruklarının arasında sıkışmış olan yaşlı adamın yüzü, bir anda kayarak ortadan çıktı. Garfiel gözleriyle onu takip etti ama――
Garfiel: “Gağh!?”
Olbart’ı aşağı doğru kaçıyor sanarken, tam o anda kafasının tepesine bir darbe iniverdi.
Aşağıda olması gereken adam, nasıl olmuştu da hem yukarıya çıkmış hem de vuruyordu ki.
Olbart: “Aşağıda zannedersen bi’ anda yukarı çıkarım, yukarıda zannedersen bi’ anda da aşağı iniveririm. Basit değil mi, basit mi basit!”
Garfiel: “GAA, AAAAAHH!!――”
Olbart’ın umursamaz alayları Garfiel’in sabrını taşırıyordu. Tüm öfkesiyle yumruklarını aşağı savurdu. Gri saçlı kafaya doğrudan hedef aldı.
Ama o anda Garfiel’in başının arkasına, sırtına ve kalçasına birden şiddetli darbeler inmişti.
Yumruğu gene boşa gitmişti. Olbart orada bile değildi. Yumruk tekrardan sadece zemine yansıtılmış, ortalığı dağıtmıştı.
Tam o sırada Olbart’ın sesi bu sefer de yukarıdan geliyordu, bir anda havada vuku bulmuştu.
Olbart: “Dedim ya, beni aşağıda zannedersin ama aslında ben yukarıdayımdır. Öğren artık şunu be, böyle gidersen oyunun dışında kalırsın, benden demesi.”
Garfiel, sesin geldiği yöne dönmek için tüm gücünü zorladı. Kollarını yukarı kaldırdı, parmakları bir şeye değdiği anda da onu tüm kuvvetiyle aşağı çekmeye çalıştı. Amacı yere indirip, kıpırdayamaz hâle getirecek ve en sonunda da tek bir darbeyle işini bitirecekti.
Ayaklarını yerden kestiği anda az önceki gibi taklalar atamayacaktı――
Garfiel: “――――”
Ama o anda, içgüdüsel saldırgan dürtüsü duruverdi. Çünkü eline geçen şey Olbart değildi. Tam yere çarpacaktı ki fark etti: Bu, Olbart’ın az önce başının üstünden fırlattığı Kafma’nın bedeniydi.
Onu yere fırlatmak üzereyken durdu. Dudakları titredi.
Ve tam o anda――
Olbart: “Şimdi kulağını aç da dinle beni delikanlı. Neden elli tane İkinci Sınıf General varken sadece dokuz tane Birinci Sınıf General var sence? ――Çünkü biz, saçma sapan bir şekilde delicesine güçlü varlıklarız.”
Bu sözlerle beraber gelen darbe de Garfiel’in kafasına hem sağdan hem de soldan aynı anda çarpıverdi.
△▼△▼△▼△
――Gökyüzünden inen devasa alev, sanki tüm dünyayı tek bir hamlede yutacak kadar öfkeyle yağıyordu.
Yorna’nın gözünde dünya, kızılın farklı tonlarıyla boyanıyormuş gibi bir sahneydi.
Biri -gerçekten ama gerçekten- dünyanın öfkesini üstüne çekmeyi başarırsa dünya o güne dek biriktirdiği tüm kini o tek kişiye kusardı herhâlde.
Toprak çoktan kavrulmuştu; isyancılar da, doğa da aynı yöntemle alev almıştı. Bu yok edici ateş, onların iç organlarına kadar işleyip cesetlerle aynı sona sürüklendiklerini hissettiriyordu.
Ama buna rağmen, Yorna en ufak bir adım dahi atmadı. Ve sadece iki kelime söyledi:
Yorna: “――Yang Kılıcı.”
Priscilla: “Hay hay… bir annenin kızına böylesi vahşi bir şeyi yaptırması acımasızca doğrusu.”
Yorna’nın dudaklarından dökülen bu kelime, koyu kızıl bir kutsal kılıcın göğe doğru dikine savrulmasının işaretiydi.
Öylesi bir kılıçtı ki görenin gözünü kamaştırır, yüreğini yakar, ruhunu bile esir ederdi. Ama bu büyüleyiciliği sadece süsten ibaretti. Asıl amacı daha farklıydı.
Ve bu kılıç gerçek görevini yerine getirdiğinde de ışığı çok daha vahşi, çok daha yıkıcı olurdu.
Yorna: “――――”
Yang Kılıcı, gökten inen o devasa ateşi karşılamak üzere yukarı doğru savruldu.
Ve o anda, gözlerini kaplayan alevler bir anda yok oluverdi. ――Kesilmemişlerdi. Sanki hiç var olmamışlar gibi ortadan silinmişlerdi.
Priscilla: “Yang Kılıcım yalnızca yakmak istediklerimi yakar, yalnızca kesmek istediklerimi keser.”
Bu mantık fazla zalimceydi, mantıksızdı, hatta fazla gerçeküstüydü.
Ama şu an yaşanıyordu. Gözlerinin önünde dünyayı küle çevirecek kadar güçlü bir yangın, sadece bir kılıç darbesiyle yok olmuştu.
Düşman onları durdurmak için gereken gücü doğru hesaplamış, alevi yeterince büyük tutmuştu. Ama o dev gücün bir hamlede yok oluşunu izledikten sonra, soğukkanlılığını koruyamamıştı――
Priscilla: “Onu sakın küçümseyeyim deme. Karşındaki Ruh Yiyen.”
Bu sözlerin bir açıklama mı yoksa bir tehdit mi olduğu belirsizdi. Ama kesin olan bir şey vardı ki kibar olduğu için falan bunu söylemiyordu. Ve o sözleri söyledikten hemen sonra, Priscilla vücudunu sağa doğru savurarak harekete geçti.
Tıpkı Priscilla’nın sağa sıçradığı gibi, Yorna da sol tarafa sıçradı――Ve ikisinin arasından da devasa bir sel geçiyordu.
Yorna: “――Hık.”
Bir kuyunun içindeki tüm su bir anda üzerlerine boşalmış gibiydi. Yorna, saldırıyı başarıyla atlatsa da karşısındaki düşmanın――Arakiya’nın önceki karşılaşmalarına kıyasla çok daha güçlü bir hâle geldiğini hemen fark edebilmişti.
Bu, Arakiya’yla ilk karşılaşmaları değildi.
Daha önce bir kez daha karşı karşıya gelmişlerdi, o da Yorna’nın başlattığı bir başka isyan sırasındaydı.
O zaman Arakiya’nın arkasında Vollachia’nın en güçlülerinden biri vardı. Üstelik savaş meydanı da Yorna’nın kendi bölgesi olan Kaos Alevi’nde olmuştu. Yani o çatışmanın koşulları bundan tamamen farklıydı.
Yorna o zaman da dövüşmeye hazırdı, evet ama o zamanlar kimseyi öldürmek gibi bir amacı da yoktu.
O zamanki isyan -özellikle de Arakiya’yla karşı karşıya geldiği olay- İblis Şehri’nin sakinlerine yapılan saldırı için karşı bir hesaplaşmaydı. Aynı zamanda da haklılığını göstermek isteyen bir başkaldırıydı.
Yani hedefi bir nevi protestoydu. Karşısında duran Vincent’ın da bu niyeti anladığını, hatta bu çatışmanın uzlaşmayla bitebileceğini düşünmüştü.
Ancak Arakiya, o zamanlar bu siyasî oyunun farkında değildi. Ve muhtemelen de Yorna’ya karşı gücünü hiç sakınmadan dövüşmüştü.
O günden sonra da Yorna, Arakiya’nın gücünü öyle yüksek görmüştü ki onu tek başına bir ordu gibi düşünecek kadar ileri gitmişti.
Ama o kanaati sadece yanlış da değildi, aynı zamanda fazlasıyla safçaydı da.
Yorna: “İhtiyar Olbart’ı kenara koyarsak… “İkinci” olmak böyle bir şey mi demekmiş?”
Derin bir iç çekişle bu sözleri söyleyip arkasına baktı――fışkıran suyun şiddetiyle toprak boydan boya âdeta yarılmış, ufka kadar uzanan bir çatlak oluşturmuştu.
Basınçlı suyun teoride ne kadar tehlikeli olduğunu zaten biliyordu.
Bir de onu kendi gözleriyle de görünce Yorna kimonosunun kollarını sıvadı.
Bu düelloya hazırlık olarak en sevdiği kimonosunu giymişti.
Ama yine de Arakiya’nın bu darbesini gerçekten durdurup durduramayacağını merak ediyordu.
Yorna: “Geçen sefer sadece ateş kullanmıştın. Şehrimin yarısını kül etmiş, yakıp yıkmıştın ama…”
Tek bir nefeste, Arakiya Yorna’nın şehrinin yarısını küle çevirmişti. Bugünse surların dibinde toplanan isyancıları aynı şekilde yakıp yok etmişti.
Arakiya, taş yapılara oldukça uygun olan cephenin ve çevresine dikkat etmesine gerek olmayan bir savaş alanının kendisi için en elverişli tercih olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden de savaş stratejisini değiştirmek için herhangi bir sebep görmüyordu.
Priscilla: “Bu fikri kafana birileri yerleştirmiş gibi… ama keşke bu fikri benim üzerimde de kullanmamış olsaydın o zaman çok daha zarif olurdu.”
Bunu dedikten sonra Priscilla yere basıp âni bir şekilde atılarak Arakiya’ya doğru hücuma geçti.
Yıldız biçimli surlardaki bir kaleyi arkasına almış olan Arakiya, onu korumaya çalışırcasına havaya sıçradı. Dizlerinin altı tamamen alevler içindeydi.
Sadece gökyüzünden aralıksız yağan bu yakıcı ateş gücü tek başına yeterince korkutucu olması yetmezmiş gibi dahası da ekleniyordu.
Duruma bakacak olursak yapılması gereken ilk şey Arakiya’yı aşağıya, ulaşabilecekleri bir menzile çekmekti.
Priscilla: “Anneciğim!”
Yorna: “――Hık, hay hay!”
Priscilla bu şekilde seslendiğinde, Yorna istemsizce kısa bir afallama yaşamıştı.
Her ne kadar yeniden kavuşmuş olsalar da aralarındaki bağ henüz oturmamıştı. Üstelik Priscilla’nın dış görünüşü tamamen değişmiş olan annesine karşı bu denli küstah oluşu, Yorna’nın içinde şüphe tohumları serpiyordu.
Priscilla henüz emzikli bir bebekken ondan koparılmıştı, bu yüzden Yorna onun nasıl bir ortamda büyüdüğünü asla öğrenememişti.
Yorna: “Dans et.”
Ağzındaki kiseru’yu usulca çekip çıkaran Yorna, onun ucunu havada savurduktan sonra kalın tabanlı ayakkabısıyla yere sertçe bastı.
Ve tam o anda Priscilla’nın ilerlediği yolun önünde titreyen zemin kabarıp yükseldi, zemin adımlarını taşıyıp destekleyecek basamaklar hâline geldi.
Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniği yalnızca canlılara değil, cansız varlıklarda da etkiliydi.
Ancak bu teknik uygulandığı varlığa duyulan sevgi ve geçirilen zamanla orantılı olarak güçleniyordu. Bu yüzden içinde bir tereddüt de vardı. ――Acaba sevdiği adamla anılar biriktirdiği bu toprakları, gerçekten de sevebilmiş miydi ki?
Ama cevabı zaten gözlerinin önünde belirmişti bile.
Priscilla: “Yaptığın iş… yüce bir amaca hizmet ediyor.”
Annesine annelik duygusu vermeyen bu kısa ama soğukkanlı cümleyi geride bırakarak, Priscilla öndeki basamaklara doğru sıçradı.
Ve elbette bu basamaklar orada bitmedi, biri diğerinin ardından belirerek Arakiya’ya doğru uzanan bir yol oluşturdu. Ancak dümdüz bir hattın kolayca hedef hâline gelebileceğinden dolayı, Yorna bu yolu dallandıra budaklandıra farklı yönlerden ilerleyen çoklu patikalara dönüştürdü.
İşte tam da bu yüzden――
Arakiya: “――Baş belası.”
Elindeki dalı savuran Arakiya’nın serbest bıraktığı dev rüzgâr, havaya kaldırılmış toprağı kökünden söküp oluşturulan tüm yolları yerle bir etti.
Bu bir fırtınadan ziyade, devasa bir el gibiydi. Öylesine güçlüydü ki doğrudan isabet etseydi Priscilla bile tamamen ezilip yok olabilirdi.
Priscilla: “Bana böylesine acımasızca saldırıyorsun da güzelliğimi özlemeyecek misin hiç?”
Arakiya: “Kararımı verdim. Uzuvlarınızı kaybetseniz bile, Prenses hâlâ Prenses’tir.”
Priscilla: “Ama sanki o karar benim için değil de senin için alınmış gibi, ne dersin?”
Gözlerini hafifçe kısarak bu sözleri söyleyen Priscilla, gökyüzünden süzülerek Arakiya’ya doğru indi.
Dev rüzgâr yolu silip süpürmeden hemen önce, Priscilla keskin bir içgörüyle yukarı sıçrayarak kendini kurtarmıştı. Darbeden kıl payı kurtulmuştu ama bu hâliyle ikinci bir saldırıya karşı tamamen açıktı.
Artık gözlerinde tereddütün kırıntısı dahi kalmamış olan Arakiya, havada savunmasız kalan Priscilla’nın uzuvlarına nişan aldı. Onu savaşamayacak hâle getirmek için kolunu bir kez daha acımasızca kaldırdı.
Ve o anda――
Yorna: “Benim burada olduğumu unutursan hiç hoş olmaz.”
Tam aşağıdan hızla yukarı yükselen Yorna’nın tekmesi, tüm dikkatini başının üzerindeki Priscilla’ya vermiş olan Arakiya’ya yöneldi.
Yorna’nın zarif ama güçlü uzun bacakları yukarı doğru savruldu, zamanla özenle koruduğu kalın tabanlı ayakkabıları bu kararlı darbeye eşlik etti.
Priscilla: “Bu yaşta olmana rağmen benim kadar ilgi çekici olman hiç hoş olmaz doğrusu.”
Yorna’nın tekmesiyle tam senkronize şekilde, Priscilla elindeki Yang Kılıcı’nı yukarıdan aşağıya doğru savurdu. Arakiya, anne-kızın kuşaklar arası kusursuz kıskacına yakalanmıştı.
İki darbede de kendilerini övmeye yetecek kadar zarafet ve ölümcül bir his vardı. ――Hatta tekmelerini dahi indirmişlerdi ama birbirlerine karşı.
Priscilla & Yorna: “――Hık!?”
Arakiya’ya çarpması gereken darbe herhangi bir dirençle karşılaşmamıştı. Beklenen o tok, keskin çarpışma hissi tam yerine oturmamıştı; ortaya çıkan ses de biraz garipti, kuru ve metalikti.
Çünkü Yorna’nın yukarı fırlattığı kalın tabanlı tekme, doğrudan Priscilla’nın indirdiği Yang Kılıcı’nın keskin metal yüzeyine çarpmıştı.
Yorna: “İçinden mi… geçti?”
Priscilla: “Amma küstahça.”
Yorna’nın şaşkınlığı da Priscilla’nın siniri de aynı anda patlak verirken, sanki iki saldırıyı da doğrudan yemiş gibi görünen Arakiya’nın bedeni bembeyaz bir ışıkla parlayıverdi, o anda da karşı saldırısına başlamıştı bile.
Âdeta Arakiya’nın tüm bedeni infilak etmişçesine――Yoo, harbiden de patlayıvermişti.
Vücudu beyaz ışık huzmelerine ayrıldı, korkunç bir güçle her yöne saçıldı. Tıpkı dağılmış kurşun taneleri gibi dört bir yana yayılıp bir su fıskiyesi gibi Yorna’yla Priscilla’ya çarpmak için can atıyordu.
Yorna: “――Kağh!..”
Yorna refleksle, daha önce fırtınayla havaya savrulmuş ince toprak parçacıklarını toplayıp hem kendisini hem de Priscilla’yı bir toz örtüsüyle sarıp sarmaladı.
Bu doğrudan bir bedeni kaplayan zırhtan ziyade, kişinin çevresinde yüksek hızla dönen ve gelen saldırıları saptırmaya çalışan incelikli bir savunmaydı.
Arakiya’nın saldırısı dışarıdan göründüğü kadar sıradan bir güçte olsaydı bu savunma fazlasıyla yeterli olurdu.
Ancak――
Yorna: “――Hık!!”
Topraktan oluşan o savunma örtüsünü bir çırpıda delip geçen beyaz ışık parçacıkları, hem Yorna’nın hem de Priscilla’nın bedenini delip geçiverdi.
Darbenin etkisiyle savrulan Yorna, acı dolu bir çığlıkla yere düştü. Fakat rezilce sırt üstü devrilmemek için tüm gücünü toplayarak ayaklarını yere sapladı.
Yıkılmaya hakkı yoktu, hele ki böylesine zavallıca bir şekilde hiç mi hiç yoktu.
Yorna: “Beni sevgiyle sarmalayanları kaybetmek mi… buna asla izin veremem.”
Yorna’nın ruhunu taşıyan ağırlık, ona duyulan sevginin varlığıydı.
O da bu sevgiye bütün varlığıyla karşılık vermeliydi. Sevgi, ne hafife alınabilecek bir şeydi ne de yarım yamalak sahiplenilecek bir şeydi.
Her adımı da, her sözü de, her tavrı da hatta her hissi bile; bu sevgiye layık, yaraşır olmalıydı.
Rutin hayatlarımızda olsun, gece yarısında yattığımız yataklar olsun veyahut savaşın ortasında olsun… nerede olursa olsun, bu değişmeksizin kalırdı.
――Tiz bir “çıt” sesiyle Yorna’nın saçlarını bir arada tutan toka paramparça oldu. Üzerinde ince ince işlenmiş pullardan oluşan süsler dahi vardı.
Priscilla: “Sana o tokayı biri mi hediye etmişti, anneciğim?”
Yorna: “――Kıymetli çocuklarımdan birinin hediyesi, hatırası.”
Yorna, paramparça olmuş tokanın kalan tozumsu parçalarını parmaklarının arasından kayıp gittikçe ve nazikçe baktıkça gözlerindeki hüzün daha da belirginleşiyordu.
Yorna’nın üzerinde taşıdığı eşyaların neredeyse tamamı hediyeydi. Kimono’sundan ayakkabılarına, saç süslerinden işçiliği örülmüş, oyulmuş ya da dövülmüş her parçasına kadar. İblis Şehri halkı, elleriyle ve ruhlarıyla yaratmıştı bu giydiği güzellikleri.
Yorna’nın sevgisini kazanan biri, onun uğruna ezilip yok olmayı göze alacak güce de sahip olurdu.
Yorna: “Sen de mi benim gibisin?”
Priscilla: “Ne yazık ki ben senin kadar sadık biri değilim, anneciğim. Sadece en başından beri elimde olan bir şeydi, çoktan mezarı boylamış olan eşimden kalan bir yadigâr.”
Bunu söylerken Priscilla nazikçe kulağını gösterdi. O hareketle birlikte, normalde orada olması gereken yeşil taşlı küpenin artık yerinde olmadığı anlaşılıyordu.
O da aynı şekilde, sevdiği insanlara yaşam gücünü aktarıp bu yolla kendi ömrünü de uzatmıştı.
Yorna: “Kocan derken? Priscilla, sen de mi——”
Priscilla: “Amma şaşırdın. O kayıp küpe sanırsam dördüncü kocamdan kalma olmalı.”
Yorna: “Dördüncü mü…”
Priscilla: “Sekiz kez evlendim, sekiz de bana bir koca bahşedildi. Elbette ki seninle kapışamam anneciğim.”
Priscilla’nın bu umursamaz açıklaması karşısında Yorna âdeta dona kaldı. Fakat bu şaşkınlığı, Priscilla’nın elindeki ışıldayan Yang Kılıcı bastırdı.
Az önce yaşanan o garip olayın sırrı da işte buydu.
Yorna: “Priscilla… bu gerçekten de Yang Kılıcı’ysa o zaman her rakibe ulaşabilir. Tabii karşısındaki ruhu, Hayat Kılıcı koparmamışsa…”
Priscilla: “İlle de söylemene gerek yoktu anneciğim. Acı yollarla öğrendim zaten. Ancak bir konuda da yanılıyorsun.”
Yorna: “Yanılıyor muyum?”
Priscilla: “Benim Yang Kılıcım sadece yakmak istediklerimi yakar, sadece kesmek istediklerimi keser.”
Bunu derken, Priscilla kılıcının ucunu yavaşça yukarı kaldırdı.
Yorna da bakışlarını kılıcın ucuna çevirdi ve orada, Arakiya’nın bedeninin yeniden oluştuğunu gördü. Beyaz ışık huzmeleri yavaş yavaş bir şekil alıyordu.
Ruh Yiyenlerin, tükettikleri ruhların doğasını vücutlarında barındırabildikleri söylenirdi. Gerçek doğaları hâlâ bilinmese de bu nadir yeteneğin geliştirilebilir olması başlı başına inanılmazdı.
Ve şimdi de ışığın tekrar bir bedene dönüşmesinin arkasındaki prensip netleşmişti.
Her şeye ulaşabilen, sadece dilediğini kesen o kutsal Yang Kılıcı’ydı.
Priscilla: “——Bu ateş mi, su mu, yoksa rüzgâr falan mı? Işıkla gölge birbirine karışırsa ulaşmak da güçleşir. Ama hâlâ imkânsız değil.”
Arakiya: “————”
Priscilla’nın kıpkırmızı gözleri, Arakiya’nın aynı renkteki gözleriyle buluştu.
Her şeye ulaşabilen kutsal kılıcın sahibiyle her şeye dönüşebilen varlığın meydan okumaları nihayet vuku bulmuştu.
Yorna: “Şimdi anlıyorum… baş edilmesi zor, böylesi bir rakiple beraber büyümüşsün demek.”
Bu savaş Kaos Alevi’nde olsaydı belki de Yorna, Arakiya’yı bir şekilde alt edebilirdi.
Ama artık Kaos Alevi’nde değildi. Ayrıca Yorna gerçek gücünde de değildi.
Bu yüzden ona nihai darbeyi vuracak olan kişi Yorna değil de――
Priscilla: “Ne zaman olursa olsun, bir sahne oldu mu her zaman merkezindeki kişi de ben olurum.”
Her bir zorluğu besin gibi tüketip yiyen, güneş gibi kıpkırmızı parlayan o kız, zarif bir gülümsemeyle sırıttı.
Ve o gülümseme Yorna’nın bile gözlerini kamaştıracak kadar ışıltılıydı.
Priscilla’nın o yakıcı parıltısına dayanabilecek yegâne varlığın burada olması, hem de yolunu kesen kişinin bizzat Arakiya olması… kaderin hem cilvesi hem de acımasız ironisi olmalıydı.
△▼△▼△▼△
——Otto Suwen, rüzgârın yön değiştirdiğini hissetti.
Başta sadece içini kıpırdatan bir histi, sonra bir alâmete dönüştü, ardından da içini kemirip duran bir kesinliğe.
Yavaş yavaş yön değiştiren, ağır ağır şekil alan savaş atmosferinin tam ortasında olan kişi——Otto normalde kapalı tutması gereken duyularını, yani kanallarını açıp kendini her türden “sesi” duymaya adadığında âdeta evrenle bir olmuşçasına, bütünleşmiş gibi hissediyordu. Her şeyle iç içe geçmişti, sanki rüyadaymışçasına geçici ama bir o kadar da rüyalarımızdaki gibi sonsuz güce sahip bir varlık gibi hissediyordu.
Böyle bir bilinç hâlinde idrak edilebileceği şeyler, sadece bilgiyle dolup taşan bir girdabın içinde saklıydı. Onlara ulaşmak için de, daha da derinlere dalmak gerekiyordu――
???: “——Otto-san!”
Otto: “——Hık.”
Bilincinin dışında yankılanan bir ses birdenbire yanı başından kulağına çarpıverdi, tam o anda da içinde dönüp duran “seslerin” oluşturduğu girdap sarsılıp yok oldu.
Sanki dev bir su tankı patlamış da içindeki her şey bir anda boşalıp gidiyordu, bir yandan da avuçlarının arasından kumlar süzülüp gidiyormuş gibi. “Sesler” ellerinden kayıp gidiverdi.
Otto, bu âni boşlukla yüzleşince pişmanlıkla yüzünü buruşturdu.
Otto: “Ah… teşekkür ederim Petra-chan, sanırım beni ölümün pençelerinden alıp hayata döndürdün…”
Petra: “Az önce yüzün bembeyaz kesildi… burnundaki kanı da siliver, lütfen.”
Otto: “İşime yarar gerçekten… o kadar çok kanadım ki cephede savaşmış kadar oldum desem yeridir.”
Mendili alıp burnuna bastırdı.
Damlayan kan, ayaklarının altındaki çimleri boyuyordu. İlahi Korumasının sınırlarını aşması sonucu, vücudunda bıraktığı ağırlığı çok net şekilde hissediyordu. Dökülen kan da, bu yükün hiç de şaka olmadığını anlatmak ister gibiydi.
Beklendiği gibi Pristella’da bacakları lime lime edildiği zamanki kadar kötü değildi bu kez.
Otto: “Derinlere dalmaya çalıştıkça ipin ucunu kaçırıyorum gibi…”
Petra: “Yardımım dokunmuyor mu yoksa?”
Otto: “Yoo, tam tersi Petra. Sen olmasan durum daha da beter olurdu. Kafamın içi bi’ yorgun… buna “beyin yorgunluğu” desem yeridir, herhâlde. Hem de öyle hafif falan da değil, epey ağır yani.”
İlahi Korumalara sahip olanların bile birbirlerini anlamaları zordu. Çünkü her koruma, kullanıcısına farklı şekilde yük bindirirdi. Örneğin, yer ejderlerinin kullandığı Rüzgâr Kaçışının İlahi Koruması neredeyse kusursuz bir yetenekti, tek sıkıntısı da aktifken getirdiği yükün devasa boyutlara ulaşmasıydı.
Garfiel’in Toprak Ruhlarının İlahi Korumasıysa yerde durdukça ona pozitif etki sağlardı ama bu da fiziksel sağlığını korumak için vücuda ciddi bir yük bindirirdi.
Yani Garfiel’in fizik olarak güçlü olmasaydı normal bir insanlar gibi bu korumayı kullanırken düzenli aralıklarla durup dinlenmesi ve ayaklarını yerden kaldırıp yükü boşaltmak zorunda kalırdı.
Otto’nun Dil Ruhunun İlahi Koruması da yükün tamamını beynine bindiriyordu.
Çünkü çevresindeki canlıların “seslerini” kulağıyla duyduktan sonra anlayabileceği hâle getiren şey, onun beyniydi. Bu yüzden de en büyük yük orada yoğunlaşıyordu.
Otto’ysa normalde kapalı kalan ses kanallarını açıp alabildiği tüm “sesleri” duymaya çalışıyordu.
İşte bu yüzden Petra’dan, yeni öğrendiği yang büyüsünü kullanarak vücudunu, özellikle de beynini fiziksel olarak güçlendirmesini istemişti.
Savaşçılar, manayla kendi vücutlarını güçlendirmeyi içgüdüsel olarak yaparlardı ama bu örnekte, dış müdahale devredeydi.
Elbette bu, Emilia’nın bir anda Ram gibi keskin sezgileri olacağı anlamına gelmiyordu. Amaç zihinsel olarak fonksiyonları arttırmak değildi, Otto’nun dayanıklılığını artırmaktı.
Nasıl ki güçlü bir akciğere sahip dalgıçlar su altında daha uzun kalabiliyorsa burada da Otto’nun beyni daha uzun süre açık kalabilecekti.
Petra yardım etmeseydi başardıklarının yarısına bile ulaşamazdı, orası kesindi.
Otto: “Ama işte… bazen kendimi tutamayıp daha da derine dalmak istiyorum, o zaman da ipin ucunu kaçırıveriyorum…”
Petra: “Bir şeylerin ters gittiğini hissettiğim anda, bütün gücümle sana çok sağlam bir tokat patlatırım, olur biter!”
Petra’nın olası tokat operasyonuna hazır oluşu, Otto’nun yüzünde küçük bir tebessüm yarattı.
Gerçekten de Otto tehlikeye düştüğü anda, onu o hâlden çekip alacak birinin oluşu büyük şanstı. Bu işin en kesin yolu, kanaldan zorla bağlantıyı kesmekti.
Çünkü bir “sesin” peşinden gitmeye başladığında, Otto yavaş yavaş nerede oluşunu da kimliğini de kaybetmeye başlıyordu.
Petra’yla konuşurken odaklandığı “ses” doğru olandı elbette ama o bağlantıyı kaybettiği anda da, dilleri tanıma becerisini de kaybedebilirdi.
En yakınındaki sesi bile anlayamaz hâle gelirse bir daha kimseyle doğru düzgün iletişim kuramazdı. ――Ve işte o zaman, rüzgârın uğultusu da kumaşın hışırtısı da Otto’ya bir “ses” gibi gelecek, aklını zamanla kaybetmesine yol açacaktı.
Otto: “Öyle bir noktaya gelirsem… bu İlahi Koruma yüzünden hayatını kaybeden sayısız insandan birine dönüşeceğim, ben de.”
Çocukken bu sebepten dolayı ölmemesi büyük şanstı. Ama şimdilerde bilinçli bir şekilde kanalını açmasıyla beraber, kendi benliğini kaybetme riskini de doğuruyordu.
İlahi Korumayla kutsananların yolu, baştan sona tuzaklarla doluydu.
Gerçi, çıktığımız yol ne kadar çetinse sonunda alınan karşılık da o kadar anlamlı olurdu――
Petra: “Peki, ne durumdayız?”
Otto: “…Birinci ve ikinci kaleler tamamen boşa çıkmış durumda. Dinleyebileceğim hiç kimse kalmamış. İlki yanıp kül edilmiş, ikincisinde de… Emilia-sama var.”
Petra: “Ah… Emilia-neesama…”
Petra, burnuna hâlâ mendil bastırırken mırıldanan Otto’ya baktı, yüzüne karmaşık bir ifade yerleşmişti.
Birinci kale, Dokuz İlahi General’in en güçlülerinden biri olan Arakiya tarafından korunuyordu. Ruhu aracılığıyla kullandığı güç, bulunduğu alanı küle çevirmişti. Bu da Otto’nun erişebileceği tüm canlı “sesleri” tek seferde silip süpürmüştü.
Orada birkaç kuş, böcek ya da küçük hayvan dahi kurtulmamışsa, Otto tüm kanallarını açsa bile duyabileceği hiçbir “ses” kalmamış demekti.
Petra: “Tarlalar yanmış olsa da toprağın altı sağlam kalmıştır belki?”
Otto: “Yaşıyor olsalar bile yeraltı canlıları pek konuşmaz. Ayrıca Petra-chan’a da söylediğim gibi, İlahi Korumam…”
Petra: “Sadece sesle iletişim kuran canlıları anlamanı sağlıyor, kulaklarını daha hassas hâle getirmiyor.”
Otto: “Aynen öyle.”
Karşısına eğilmiş olan Petra’nın sözlerini onaylarcasına Otto başını kuvvetle salladı.
Petra’nın biraz önce söylediği gibi, Otto’nun Dil Ruhunun İlahi Koruması sadece kulağına gelen “sesleri” anlayabiliyordu, farklı diller konuşanlarla iletişim kurmasına imkân tanıyordu.
Yani başka bir deyişle bir canlının sesi işitilebilecek bir yerde değilse bu İlahi Koruma işe yaramaz hâle geliyordu.
Otto’nun beynini güçlendirmek için Petra’nın uyguladığı yang büyüsü de bu noktada devreye girmişti.
İşitme ve dinleme yetileri artınca Otto, normalde alamayacağı kadar geniş bir alandaki “sesleri” yakalayabiliyordu.
Yine de――
Otto: “Birinci ve ikinci kaleler için artık umut yok. İlkini Arakiya yakıp kül etti, ikincisini de Emilia-sama dondurdu.”
Petra: “E-Emilia-neesama asla kötülük yapacak biri değil, bile isteye dahi yapmaz!”
Otto: “Biliyorum. Zaten Emilia-sama hiçbir şey yapmasa bile, ikinci kaledeki diğerlerinin tavrı baştan beri pek olumlu değildi. ――Muhtemelen, ejderdoğana karşı duydukları korkudan dolayıdır.”
Petra’nın “Emilia asla kötülük yapmaz” şeklindeki yaklaşımı, onun karakterine fazlasıyla yakışıyordu. Kötü niyeti bırak, kötülüğün varlığını bile bile bilmeyen birini tanımlıyordu bu sözler.
Çünkü Emilia’da gerçekten de kötülük diye bir şey yoktu. Bu yüzden kötülük yapması da mümkün değildi. Bu bakış açısı bir yana, Petra’nın onu bu şekilde savunması bile son derece içten——ve bir o kadar da haklıydı.
İkinci kalenin koruyucusu, neredeyse Kale Şehri’ni yerle bir edecek olan ejderdoğan Madelyn Eschart’tı――ve öylesine nadir bir yarı-insan ırkına mensuptu ki varlığı bile halk arasında şehir efsane gibi kabul ediliyordu.
Ejderdoğanlar, tüm varlıkların zirvesinde hüküm süren ejderhalarla akraba olmalarından dolayı, en küçük hayvandan en büyüğüne kadar tüm canlılarda korku yaratıyorlardı. Canlılar onların yanından uzaklaşmak zorunda kalıyordu, kaçmaktan başka çareleri olmuyordu.
Emilia’nın ortamı buz kesen bir soğukla dondurma hamlesi de elinin kolunun fazlasıyla bağlanmış olduğunu gösteriyordu.
Her neyse ana konuya dönecek olursak――
Otto: “――Beşinci kalede Garfiel’e güvenebilirim. Dördüncü kalede de hâlâ Parlayanlar sürekli grupça saldırı durumundalar. Yeni verilen talimatlara göre, Silahdoğanlardan ve Tepegöz Kabilesinden hayatta kalanlar oraya aktarılacakmış.”
Petra: “Üçüncü kaledeyse Shudraqlılar var, taş golemlerle savaşan diğer gruplarla birleşmişler. Peki ya senin özellikle keşfetmek istediğin, karakolların etrafından dolanan diğer yol ne oldu?”
Otto: “Birinci karakoldan kaleye doğrudan uzanan bir geçit varmış. Bir şekilde de önceden yolu engelleyip kapatmışlar. Abel-san’ın bu kadar isabetli tahminlerde bulunmasına artık içten içe gıcık olmaya başladım.”
Petra: “Ama birinin gidip geçidin varlığını kontrol etmesine gerek kalmadı, bu yüzden de sonraki hamleyi daha çabuk uygulayabiliriz.”
Otto, zihninde şekillendirdiği “ses” haritasını toparlayıp Petra’nın önüne serdiği haritayla karşılaştırdı. Üzerinde pek çok karakterin işaretli olduğu haritaya yeni edindiği bilgileri de ekledi. Petra da o bilgilere uygun olarak oklar ve simgelerle haritayı güncellemeye koyuldu.
Beyin yorgunluğu ve kafasının içine sıcak su doluyormuş gibi tuhaf ağırlık hissiyle birlikte, Otto’nun zihnindeki bu paylaşılmaz imgeleri toparlayabilmek için Petra’nın varlığı çok kıymetliydi.
Emilia kampı için Petra’nın desteği belki de en anlamlısıydı. Otto’ysa Petra’nın burada olmasını Subaru’nun en büyük başarısı olarak görüyordu.
Otto: “Natsuki-san sayesinde yapıyoruz bunları, dolayısıyla aslında bir bakıma sıfırla çarpıyoruz gibi ama yine de…”
Burnundan derin, kanlı bir nefes verirken nefes borusunun hâlâ açık olup olmadığını yokladı. Petra’nın mendili, Otto’nun kanıyla çoktan kırmızıyla bezelenmişti bile.
Otto sonrasında yeni bir mendil alıp Petra’ya geri vereceğini düşünürken yavaşça başka bir kanala geçiş yaptı.
Ve o sırada da――
???: “――Otto-chin! Petra-chan!”
Otto: “Ah… Medium-chan.”
Savaş alanının ortasında, kollarını kocaman kocaman sallayarak onlara doğru koşan küçük bir figür belirmişti.
Koşarken uzun, sarı saçları havada dans ediyordu. Medium, dümdüz koşup Otto ve Petra’nın yanına vardı.
Medium: “Harika iş çıkardın Otto-chin! Abel-chin bir sonraki raporunu da istiyor!”
Otto: “Abel’in bunu sırf şirinlik olsun diye demediğinden eminim… ama işe yarıyorsa güzel. Sonuçta değerini anlamayan birine bir şey vermenin bir anlamı da yoktur.”
Petra: “Otto-san, amma da sivri dillisin! Ama bi’ bakımdan da haklısın…”
Otto ve Petra, gözleri ışıldayan Medium’un verdiği raporu hafif bir tebessümle karşıladılar.
Farkında bile olmadan Medium, emir-komuta zincirindeki yumuşatıcı gibiydi――bilgi toplamaya odaklanması, Otto’nun zihnini rahatlatıyordu. Çünkü o bilgilerin idaresini Abel ve grubuna bırakmak çok daha kolaydı.
Medium’un varlığı olmadan, bu da imkânsız olurdu.
Medium: “Yapılabilirdi belki ama kesinlikle çok daha meşakkatli olurdu.”
Otto: “Muhtemelen. Özellikle de Petra-cha… yani Petra Hanım ve ben, Abel-san’a karşı biraz daha sert durmak zorunda kaldığımız için.”
Medium: “――Övülüyor muyum ben? Yupi~!”
Medium, Otto ve Petra’nın arasındaki bu küçük diyaloğa coşkuyla karşılık verdi, kollarını sevinçle havaya kaldırdı.
Medium’un hemen arkasında, Otto ve Petra’yla ana kamp arasındaki bağlantıyı kurmakla görevlendirilmiş dört asker vardı. Bu da Abel’in Otto’nun getirdiği bilgiye ne kadar değer verdiğinin göstergesiydi.
Normalde, Otto’nun da ana kampta olması Abel’in işini kolaylaştırırdı.
Medium: “Otto-chin, “sesleri” duyabilmek için sürekli dolaşman gerekiyor değil mi?”
Petra: “Çünkü Otto-san’ın kulakları her şeyi duyabilecek kadar devasa değil, anladın sen beni!”
Otto: “Aynı şeyi başka türlü söylüyorsunuz sadece be!”
Medium’un safça söylediği sözlerin aksine, Petra hafif bir şakayla karşılık vermişti. Gerçi ikisi de kendi çapında lafı kıvırmayı iyi biliyordu. Yine de söyledikleri özünde doğruydu. İtiraz edilecek tarafı yoktu.
Nihayetinde, Otto ve Petra az önce çizdikleri haritayı habercilere teslim edip karşılığında savaşın mevcut durumunu yansıtan yeni bir harita aldılar.
Otto: “Lütfen bunu iyi kullanın. Birkaç yazım hatası var ama Hanımefendinin eklediği oklar ve işaretler epey açık.”
Haberci: “Anlaşıldı. Keşifçiler etrafta kol geziyor, dikkatli olunuz Analist-dono.”
Otto: “Analist demek…”
Otto, haritayla birlikte kendisine verilen yeni ünvanı hafifçe buruk bir ifadeyle karşıladı.
Bir zamanlar tüccardı, ardından İçişleri Bakanı oldu, ardından da Savaşabilen İçişleri Bakanı oldu… şimdi de Analist. Kraliyet Seçimi tamamlanana kadar daha kaç farklı unvan alacaktı ki?
Yoksa bu dertler, Kraliyet Seçimi tamamlansa bile onun yakasını bırakmayacak mıydı?
Otto: “Aman neyse ne… böylesi hoş kaygılarımı bir kenara bırakayım şimdilik.”
Sonuçta Otto’nun hayalini kurduğu yarınlar, önündeki işi bitirmediği sürece asla gelmeyecekti.
Yarınlar da Otto’nun kendi başına yüzleşmesi gereken bir şeydi.
Bu yüzden de――
Petra: “Otto-san, hadi devam edelim.”
Otto: “Aman be, bir dakikacık dahi mola versek olmaz mı Hanım’ım?”
Petra: “Biri sana mola ver dese bile, “ben mola vermem” diyen sen değil miydin ya! Bu iş bittiğinde bayılıncaya dek içer durursun, o yüzden biraz daha dayanmaya çalış.”
Otto: “Beni resmen dünyanın en büyük ayyaşıymışım gibi anlatmasana!”
Otto, Petra’nın onu “ayyaş” gibi gösteren yorumuna yüksek sesle itiraz edince de Petra, dilini çıkararak şirin bir şekilde işin içinden sıyrıldı.
Bu ufak şakalaşma, ortamın aşırı ciddileşmeden biraz olsun yumuşamasını sağlıyordu. Otto da kendini toparlamak için kan lekesi olmayan yanağına hafifçe bir tokat attı.
Petra ya da Garfiel’e ne kadar korkmuş göründüğünü sormak ister miydi, bundan pek emin değildi ya da böyle bir lüksü olacak mıydı, onu da bilmiyordu.
Sonuçta, normalde bunlar burada olmayan Subaru’nun yapacağı bir şeydi.
Otto: “Zaferin nimetlerinden faydalanmak da güzel olurdu. İşte bu yüzden――”
Tam bu anda Otto, yeni bilgiler toplayabilmek için zihnindeki kanalı açtı.
Ama açtığı anda da kulakları sağır eden bir uğultu, Otto’nun zihnini alt üst etti.
Otto: “――――”
Petra: “――Otto-san?”
Otto’nun yüzündeki donuk ifade Petra’yı tedirgin edince adını söyleyiverdi.
Ama Petra’nın sesi Otto’nun kulağına ulaşamadı. Çünkü o anda, dünyanın dört bir yanından yükselen korkunç feryatlar her şeyi bastırıyordu.
Otto: “Iğh, ah!?.”
Bir anda, Otto’nun aklı fokurdayan bir kazan gibi kaynamaya başladı. Başını tutarak şok içinde kaldı. Ama bilinci tamamen kopup gitmeden hemen önce, son anda ayakta kalmayı başardı.
Yine de o korkunç feryatlar dünyayı boğup yutmaya devam ediyordu.
Bunun nedeni de――
Otto: “――Ah.”
Otto, beklenmedik şekilde gelen şokla sarsılırken Petra ve Medium da başlarını kaldırıp gökyüzüne baktıkları anda, ağızları açık kaldı.
O iki kızın gözleri önünde, gökten yere doğru düşerken kanatlarını hem zarifçe hem de kudretle açan bir varlık belirmişti, uzaktan bile dünyayı feryatlara boğan sebep âdeta bağırıyordu.
Bu varlığın dünyadaki tüm canlıları feryada boğmasının nedeni de çok açıktı.
???: “Bir ejderha…”
Bu küçük mırıltıyı kimin söylediği belli değildi; Petra mı, Medium mu, yoksa haberci askerlerden biri miydi?..
Ama Otto’nun bildiği tek şey, bunu kendisinin söylemediğiydi.
Peki ya neden――
Otto: “!――”
Beyaz Ejderha savaş alanında belirdiği anda, herkes büyülenmiş gibi manzaraya kitlenmişti. Gene de bilinci çalınmayan yalnızca iki kişi vardı――birisi de Otto’ydu. Bir eliyle Petra’yı geri çekerken diğer eliyle de Medium’un omzunu itti.
Petra: “――Kiyaa!”
Petra, korku dolu bir feryatla Otto’nun göğsüne doğru kapandı. Otto’ysa hızla geriye çekilmişti. Görüşünün alt kısmında da Medium yere oturmuştu.
Otto’nun o an yapabileceği tek şey, bu basit ama hayat kurtarıcı kaçınma hareketiydi.
――Kıpkırmızı alevler, Otto ve Petra’nın başlarının üzerinden geçerken Medium’un da oturduğu noktayı kavurarak ilerledi.
Petra: “AAAAAHHHH!!”
Otto’nun Petra’yı yere çekmesinin ardından, Petra incecik boğazından korku dolu bir çığlık yükseltti.
Gerçi, çığlık atabiliyor olmaları bile bir tür güvende olduklarının göstergesiydi. Yaşadıkları dehşet verici olay, çok daha büyük olsaydı o çığlığı dahi atamazlardı.
Tıpkı Otto’nun uzanamayacağı kadar uzakta kalan haberci askerler gibi.
Otto: “――――”
Otto ve kızların başının üzerinden bir alev kütlesi geçip giderken haritayı taşıyan haberci askere isabet etti.
Bir sonraki anda da kırmızı-siyah askerî üniforma içindeki o asker tamamen yanıp kül oldu. Elindeki harita yüzünden savunmaya dahi fırsat olmamıştı.
Ve bu dehşet dolu manzara karşısında bırakın bağırmayı, nefes dahi alamaz hâle geldiler.
???: “――Dikkat edin!”
Tam o anda, tiz bir çığlıkla beraber havada çeliklerin birbirine çarptığı o keskin ses yankılandı.
Bu uyarıyı yapan, Otto’nun da geri ittiği Medium’du. Oturduğu yerden ince uzun bacaklarını hızla toplayıp alçak bir pozisyonda belinden çıkardığı barbar kılıcını kavradı.
Ve tüm gücüyle Otto’nun üzerine inmekte olan ölümcül kılıcı savuşturmayı başarmıştı.
Petra: “Otto-san, hemen kalk!”
Petra, Otto’yu kolundan kavrayıp çekince Otto bir anlığına sendeledi.
Geriye adım atıp arkasına baktığında, Medium’un incecik gövdesine göre fazlaca büyük bir barbar kılıcını iki eliyle kavrayarak saldırganın gözlerinin içine dik dik baktığını gördü.
Ardından da――
???: “――Benim hatam, evet, tamamen benim hatam. Hepsini tek hamlede halledecektim güya.”
Bu sözleri söyleyen adam, Medium’un karşısında duran kişiydi――ve Otto’dan başka, savaş alanında Beyaz Ejderha’nın yarattığı o akıl almaz kaosu umursamayan tek insandı.
Başında bir bandana taşıyan İmparatorluk Askeri’ydi. Elinde uzun saplı, tek elle kullanılan bir balta vardı; kolundaki banda bakılınca da yüksek rütbeli biri olmadığı belliydi.
Sıradan bir askerdi. Ama asıl soru şuydu: Bu adam neden buradaydı?
Otto zihnindeki kanalı açık tutarken bile sürekli çevresini izliyordu. Buna rağmen, bu adam nasıl olmuştu da Otto’nun ses algısından sıyrılabilmişti?
Son derece dikkatli bir şekilde Petra’yı kolunun arkasına alıp koruyan Otto, Medium’la karşı karşıya gelen adama sert bir bakış attı.
Otto: “Kadınlara da çocuklara da acımıyorsun demek? Bu, sence de epey vahşice bir şey değil mi?”
Todd: “ ‘Savaş alanında kadın veya çocuk yoktur’ şeklinde yanıt vermek kolay olurdu ama bu söz, İmparatorluk Başkenti’nin ağzına tam da cuk otururdu. Üstelik sizin için fazlasıyla da ‘uygun’ değil mi?”
Otto: “Uygun mu?”
Todd: “Siz burada sanki ‘savaşın dışındaki’ insanlarmışsınız gibi konuşuyorsunuz ama savaş alanında görev yapan birini asla savaş dışı falan saymam.”
Bu adam öldürme arzusuyla pusuda bekleyip acımasızca saldıran bir tipti.
Mantıklı bir pazarlık baştan beri pek mümkün değildi. Ama onun bu kadar net ve kararlı oluşu, umut kırıntılarını da tamamen süpürüp götürmüştü.
Yine de Otto’nun kafasına tam olarak yatmayan bir şeyler vardı.
Otto: “Ben ve bu çocuklar… buraya n’için gelmiş olabiliriz ki? Hem de kamptan bu kadar uzaktayken?..”
Todd: “Kim bilir. Ama içimdeki içgüdüler var ya. Bu savaştaki tüm kötülüklerin kaynağının sen olduğunu söylüyor. Ve ek olarak başka bir şey daha söylüyor.”
Otto: “…Ne gibi?”
Adam, Otto ve diğerlerine kayıtsızca bakarken bir anda sözlerini yarıda kesti.
Otto da onu konuşmaya devam etmesi için zorlayınca adam gözlerini üçünün üzerinde gezdirdi ve…
Todd: “――Sizinle uğraşmak bile zaman kaybı.”
Diyerek konuştu, bu sözlerle beraber savrulan baltası; Otto, Petra ve Medium’un canını acımasızca almayı arzularken parıldadı.
#Upuzun bölümün sonuna daha geldik! Bu bölümde üç cepheye gittik; bir cephede Garfiel Olbart’a karşıyken, bir cephede de Emilia Madelyn’e karşı. Ancak son cephede Todd’un ortaya çıkışıyla beraber işler karıştı. Bu cephede pek fazla savaş deneyimi olmayan Otto ve Petra var, savaş deneyimi olsa da küçültülmüş olan Medium da belli bir şeye kadar savaşabilir. Yani Todd’un dediği gibi, “sizinle uğraşmak bile zaman kaybı” sözü çok doğru. Bakalım sonraki bölümlerde Todd tehlikesini nasıl atlatacaklar? Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!




Şereeeeeeeefssssizzz TODD
Olum subaru nerde amm
Oç todd geldi bu picte acayip şeyler var içgüdüleri hep haklı çıkıyor
Subaru gel artık be