Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 94 – “Uğruna Direndiğimiz Kişiler”

Kısım VII, Bölüm 94 – “Uğruna Direndiğimiz Kişiler”

20 Mayıs 2025 3.154 Okunma 37 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 28 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Collector

Editör: Bertiel

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt, Künefe, agaligim

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Uzaklardan gelen gök gürültüsüne benzer baş döndürücü bir kükreme, Beatrice’in bir anlığına gözlerini kapatmasına neden olmuştu.

Beatrice: “…Amma nahoş bir ses, sanırım.”

Küçük kızın belli belirsiz fısıltısı, geçmişte defalarca duyduğu benzer sesleri anımsatıyordu.

Dört yüz yıl önce Cadılar Çağında, savaşların hiç dinmediği o karanlık zamanlarda; kalabalık insan gruplarının birbirleriyle çarpışması, dövüşmesi ve hayatta kalmak için mücadele etmesi olağan bir durumdu.

Beatrice savaş meydanlarına pek aşina değildi.

Annesi Echidna’nın köşkünde doğup büyümüş, insanlar arasındaki çatışmalarından uzak bir hayat sürmüştü. Savaşlar onun ilgi alanına ne kadar uzak olsa da hâlâ oldukça rahatsız ediciydi.

Zamanla, kendisine emanet edilen kitaplarla birlikte dört yüz yıl geçirmişti. Bu süre zarfında dünya eskisine kıyasla ne kadar sakin görünse bile hâlâ zaman zaman çalkantılı olabiliyordu.

Ancak çok uzaklarda kalan bu kargaşa, artık hiç olmadığı kadar yakındı.

Bu kargaşaysa imparatorlukta bulunan her can için verilen mücadelenin ta kendisiydi.

???: “Imm, endişeliyim, tedirginim de.”

???: “Seni çok iyi anlıyorum Shuu ama sanırım Uu ve diğerlerinin gitmesi gerekiyor.”

???: “Au! Uau! Aa, u!”

???: “O-Olmaz öyle! Beklememiz gerekiyor, tamam mı!”

Beatrice, gözlerini kapatıp enerjisini korumaya çalışırken istemsizce bu konuşmalara kulak misafiri olmuştu.

Duyduğu sesler, son günlerde oldukça aşina olduğu―― Schult, Utakata ve Louis’e aitti.

Beatrice ve diğer çocuklar ana kampın gerisinde konuşlanmıştı――Savaş alanını üstten gören bir tepedeki çadırda bekliyorlardı. Kampın arkasını koruduklarını söylemek hoş bir tabir olsa da en azından Beatrice bunun sadece kendilerinden hiçbir şey beklenmediği için bir bahane olduğunu biliyordu.

Normal şartlarda, çocuklar gibi savaşçı olmayanların Kale Şehri’nde bırakılması daha akıllıca olurdu.

Aynı şekilde, Yorna Mishigure’yle birlikte İblis Şehri’nden taşınan ve savaşta hayatta kalamayacak durumdaki sivil yerleşimciler de cephe hattından uzak durmuş, lojistik gibi destek görevlerine odaklanmıştı.

Çocukların aynısını yapmamalarının nedeni, onlara göz kulak olan koruyucularıydı.

Priscilla: “Ufak çatışmalar bir yana, asıl büyük sahne geldiğinde onları uzak tutarsak çok yazık olurdu. Savaş alanının sınırlarında durmaları benim için kabul edilebilir. Nerede olursanız olun, ihtişamımı asla gözden kaçırmayacaksınız.”

Mizelda: “Utakata bir Shudraqlıdır. Savaş meydanına ve av sahalarına sırt çeviren korkaklar, zaten Shudraqlı olmaya layık değildir. Doğal olarak da savaş alanına götürülmeliler.”

Bunlar Schult ve Utakata’nın gözetmenlerinin görüşleri olsa da bu ikilinin de kararlılığı göz önüne alındığında bu fikirlerinden vazgeçmelerini sağlamak mümkün değildi.

Her ne kadar farklı ahlâkî değerler ve inançlardan konuşuyor olsalar da Beatrice’in taraflar anlaştığı sürece müdahale etmeye hakkı yoktu.

Dürüst olmak gerekirse bir Büyük Ruh olarak Beatrice, kendisinin ve bu çocukların bir “paket” gibi muamele görmesinden memnun değildi. Ancak kamptaki herkesin üstlenecek bir rolü olduğundan ve Beatrice’in de mevcut durumda hareket kabiliyetinin ne kadar kısıtlı olduğu düşünüldüğünde buraya atanması mantıklıydı.

Ona verilen rol şuydu――

Louis: “Uu, au.”

Tıpkı Schult ve Utakata gibi, Louis’e de diğerleri gibi çadırda kalması söylenmişti.

Beatrice: “――――”

Ancak ona gösterilen muamele, diğer küçük çocuklardan belirgin şekilde farklıydı.

Schult ve Utakata’nın aksine Beatrice’in belirgin bir koruyucusu yoktu, asıl odak “o kişiyi gözetim altında tutmak”tı.

Elbette bahsedilen, Günah Başpiskoposu’ydu. İmparatorluk’ta onu tanıyanlar ne derse desin, tehlikesi asla azalmayacaktı.

Bu yüzden diğer çocukların aksine, Louis’i yalnız bırakma lüksleri yoktu. Onunla ilgilenmekten başka seçenekleri bulunmuyordu.

Otto: “Şu an patlamaya en az meyilli olan bomba o. Beatrice-chan, seni fazla yük altına sokmak istemem ama lütfen ona göz kulak ol. Bu konuyu Emilia-sama veya Garfiel’e anlatamayız. En azından bizim soğukkanlı olmamız gerekiyor.”

Otto’nun geniş çaplı isyana katılmaya karar vermeden önceki açıklaması böyleydi.

Bu, Beatrice’in “oynanacak bir rolü olmaması” ve “enerjisini korumak için beklemek” gibi çaresizliklerle cesaretinin kırılmaması için alınmış bir önlem olabilirdi. Ama aynı zamanda Beatrice’in zemin ile bacakları arasındaki hisleri yavaşça kaybolduğun için oldukça tedirgin edici bir durumdu.

Kasıtlı olarak sakin bir ifade takınmaya çalışması endişe vericiydi. Petra ve Frederica da aynı endişeye sahipti, belki de bu konuda bir şeyler yapabilirlerdi.

Her neyse――

Beatrice: “Kıpır kıpır hareket etmemelisin, doğrusu. Sakin ol, sanırım.”

Utakata: “Bae, uyanık mı?”

Beatrice: “Betty tüm bu zaman boyunca zaten uyanıktı, doğrusu… Ayrıca, kullandığın isim hiç hoşuma gitmiyor, sanırım. İnsana Akanbe* yapılmış gibi hissettiriyor, doğrusu.”

(Ç.N: Bae’nin Japonca sesi Akanbe’ye benzer. Akanbe de Japon kültürüne özgü bir ifade olup bir tür yüz jestidir. Alt göz kapağının çekilerek gözün kırmızımsı alt kısmının ortaya çıkarılmasıyla gerçekleştirilir, sıklıkla dilin de açığa çıkması eşlik eder.)

Kamp çadırında uzanacak bir yatak yoktu, ayrıca Emilia ya da Petra gibi yumuşak kucaklar da yoktu. Sonuç olarak Utakata, basit bir sandalyede gözleri kapalı şekilde oturan Beatrice’e doğru surat asıyordu.

Bu tepki karşısında gözlerini aralayan Beatrice, kamptaki üç huzursuz kişiye de göz gezdirdi.

Schult endişeliydi, Utakata savaş coşkusunu dizginleyemiyordu, Louis ise her patlama sesinde sabırsızca omuzlarını oynatıyordu aklından geçenleri kestirmekse mümkün değildi.

Beatrice: “――――”

Sadece davranışları göz önüne alındığında, Louis’te hiçbir şüphe uyandıran durum yoktu.

Çevresindeki değişimlere aşırı duyarlı sıradan bir çocuk――Oburluk tehdidinden habersiz, kaygısız insanlar onun normal bir çocuk olduğunu sanmaları oldukça doğal olurdu.

Ancak Beatrice için durum farklıydı.

Beatrice: “Emilia ve diğerleri, Subaru ve dostlarına yardım etmek için ellerinden geleni yapıyor, sanırım.”

Emilia ve grubunun, hiçbir zorunlulukları olmamasına rağmen bu isyana müdahale etme ve canlarını ortaya koyma istekliliğinin nedeni, muhtemelen arkadaşları Subaru ile Rem’i orada bulma umutlarıydı.

Beatrice onlarla birlikte savaşamayacaksa en azından Louis’i yakından gözleyerek dikkat dağıtıcı unsurları en aza indirebilirdi.

İşte bu yüzden de Beatrice kısa nefeslerle kendini hazırlıyordu ki――

Louis: “Uu?”

Beatrice: “Sen gerçekte de neyin peşindesin, doğrusu?

Küçük bir el başını okşarken, Beatrice dudak büküyordu. Kaşları çatık şekilde kendisine bakan Louis’e bir göz attı.

Bir anlığına, Louis’in elinin kendisine temas etmesi karşısında bedeni kaskatı kesilmişti. Ancak ne kendisini tehdit altında hissetti ne de Louis, Beatrice’in “adını” çalmak için herhangi bir hamlede bulunmuştu.

Beatrice’in bildiği kadarıyla, Oburluk otoritesini kullanması için karşısındaki kişinin “adını” söylemesi ve onu yemesi gerekiyordu ama Louis bırak adını söylemeyi daha doğru dürüst sesler bile çıkartamıyordu.

Tabii ki Louis için sadece farkındalık yeterliyse hâlâ otoritesini kullanma ihtimali vardı, bu yüzden Beatrice Louis’in başına dokunduğu elini ağzına götürmesi konusunda hâlâ gergindi.

Louis, Beatrice’in “adını” yemek için en ufak bir hareket dahi yapsaydı o zaman――

Utakata: “Bae, suratın korkunç görünüyor. Lou’den hâlâ nefret mi ediyorsun?”

Beatrice: “Betty’nin sevimli yüzü hakkında ne kadar da garip bir yorum, sanırım. Ayrıca, Betty bu kızdan falan ‘nefret etmiyor’, doğrusu… ‘Tiksiniyor’ desek daha doğru bir tabir olurdu, sanırım.”

Beatrice’in Louis’e dik dik baktığını gören Utakata, iki parmağıyla kendi göz kapaklarını yukarı kaldırıp Beatrice’in yüzünün sevimli olmadığını söylerken bu sırada Beatrice de sonunda gerçek hislerini açığa vurdu.

Evet yani, kendimi birdenbire Louis’ten nefret ederken buluyorum.

Sadece Louis’ten de değil, genel olarak Oburluk Günah Başpiskoposu’ndan. ――Subaru ve diğerlerinin acı çekmesine sebep olan her şeyden.

Beatrice: “Pişmanım, doğrusu.”

Emilia grubunun ve her şeyden önce Subaru’nun gözünde, Oburluk’un en büyük kurbanı Rem olmuştu. Subaru’nun, sonsuz uykuya yatan bu kız için acı çekişini izlemek, Beatrice’in, Subaru’yla sözleşme yapmadan önceki “tüm dünyaya kayıtsız kaldığı o günleri” sürekli pişmanlıkla hatırlamasına sebep oluyordu.

“Acaba ne olurdu?” diye, düşünmeden edemiyordu.

Beatrice daha erken kabuğundan çıkıp Subaru ve diğerleriyle iş birliği yapma isteği gösterseydi belki de her şey çok farklı olabilirdi. Beyaz Balina’ya, Cadı Tarikatı’na ve benzerlerinin ellerini kollarını sallaya sallaya her istediklerini yapmalarına engel olabilirdi. Dahası, Rem uyurken Subaru da onun yanında bitmek bilmezmişçesine görünen o kederli ifadeyi takınmak zorunda kalmazdı.

İşte bu yüzden Beatrice, Subaru’nun bir daha asla böylesi bir acıyla boğuşmamasına izin vermemeye ve hayatının sonuna dek onun yanında kalmaya karar vermiş olsa da şimdilik buradaydı.

Subaru’dan ayrılmasının ardından, enerjisini korumak zorunda olduğu için Emilia’ya ve grubun diğer üyelerine tam anlamıyla destek veremiyordu. ――Beatrice’in varlığı tam anlamıyla anlamsızlaştı desek yeridir.

Schult: “Bea… Beatrice-chan, Louis-sama’yla böyle konuşmamalısın…”

Beatrice: “Betty onun için hiç mi hiç üzüntü duymuyor, sanırım. Hâlihazırda sen de haddini aşıyorsun, doğrusu. Diğerlerine ‘Sama’yla seslenirken Betty’ye neden ‘chan’ ekini kullanıyorsun, sanırım? Saygıdan yoksunsun, doğrusu.”

Schult: “Ihh… Çok özür dilerim, Beatrice-chan.”

Beatrice ona bakarken tehlikeyi sezmiş olan Schult hemen araya girdi.

Schult, korkudan tir tir titreyip dehşete düşmesine rağmen, sarsılmayan gözleri ile Beatrice’i nasıl görüyordu ki? Yoksa tüm bu zaman boyunca uyuduğu için onu küçük bir kızcağız falan mı sanmıştı?

Beatrice: “Her neyse, Betty’yi yorma, sanırım. Betty’nin burada sizinle bırakılmasının tek sebebi bütün bu zaman boyunca sizin saçma hareketlerde bulunmanızı önlemek, doğrusu. Her ne kadar bu görevi yapmak ne kadar acı verici olsa da…”

Louis: “Uu.”

Beatrice: “Ortalıkta başıboş dolaşmana izin vermekten daha iyidir, sanırım.”

Beatrice, Louis’in başına koyduğu elini tuttu ve şaşkına dönen Louis’i hemen yanındaki sandalyeye oturttu.

Sonunda, Louis’in elini tutup bırakmamaya karar vermişti.

Beatrice: “Aynı şey senin için de geçerli, doğrusu. Schult, sızlanmayı bırak, illa yapacak bir şeyin yoksa yayını elden geçiriver, sanırım. Öyleyse…”

???: “――Araya girmeme gerek kalmayacak anlaşılan.”

Beatrice: “Eh?..”

Beatrice, bu huzursuz çocuklarla ilgilenirken âniden çadırın içine giren sakin bir ses duyuverdi. Başını çevirdiğinde de kıvırcık saçları olan Zikr Osman’ın içeriye doğru baktığını gördü.

Ana kampta Abel ile birlikte olması gereken bu adamın burada görmesiyle kaşlarını çatıverdi.

Utakata: “Zee! Meşgul olsan da buradasın! Yoksa Uu ve diğerlerinin ortaya çıkma zamanı gelip çattı mı!”

Beatrice: “Hayal kuruyorsun, doğrusu!.. Burada ne işin var, sanırım”

Zikr: “Özür dilerim Utakata Hanım ama sizin sıranız daha gelmedi. Sadece kampı ileri vadede taşıma ihtimalimiz söz konusu, bu yüzden de önceden size haber vermek istedim.”

Schult: “Kampı taşıma ihtimali… diyorsun demek?”

Zikr’in entelektüel, yuvarlak gözleri Schult’un şaşkınlıkla kafasını yana eğmesine neden olmuştu. Zikr ise arkasındaki savaş alanını işaret ederken “evet” anlamında başını salladı.

Zikr: “Şu anda kuvvetlerimizi şehrin surlarını aşmak için yoğunlaştırmış durumdayız. Herhangi bir kaleyi ele geçirdiğimiz anda, İmparatorluk Başkenti’ndeki Kristal Saray’a doğru ilerleyeceğimiz kesin. O vakit de, komutanın da cepheye gitmesi icap eder.”

Beatrice: “Abel pek de dövüşebilecek biriymiş gibi görünmüyordu, doğrusu. Safların gerisinde kalıp emir vermeye yoğunlaşması daha güvenli olur, sanırım.”

Zikr: “Haklısınız… fakat o durumda da ordumuz bizi takip etmez. İmparator Ekselansları’nın yolunu bizler tertemiz edersek kimse tahta oturmasına da izin vermez.”

Beatrice: “――Fazlasıyla can sıkıcı millî ilkeleriniz var, doğrusu.”

Vollachia İmparatorluğu’nun temel ilkesi, İmparatorluk halkının güçlü olmasında yatar.

Ancak bu kural, ulusun başına geçecek bir lider için bile geçerliydi. Yüce liderleri tek başına göğüs gerecek kadar güce sahip değilse göz açıp kapayıncaya kadar kendi astlarınca devrilecekti.

Zikr: “Evet, can sıkıcı. Ancak İmparatorluk da tam olarak böyle bir yer.”

Bunları söylerken, başını hafifçe sallayan Zikr’in yüzünde hafif alaycı bir gülümseme belirmişti.

Beatrice, Zikr’in yüzünde oluşan ifadeleri ayırt etmekte zorlanıyordu. Bundan tamamen hoşnut değildi ama tamamen, olumsuz da düşünmüyor gibiydi.

Schult: “Zikr-sama, yoksa siz de mi savaşa katılacaksınız?”

Utakata: “Zee?”

Beatrice, Zikr’in dudak hareketlerini izlediği sırada, bir anda yanı başındaki Schult ona bir soru yöneltiverdi. Utakata da alçak bir sesle merak etmişçesine seslendi.

Çocukların bakışları altında Zikr hafifçe kaşlarını kaldırdı, ardından――

Zikr: “Tahmin ettiğiniz gibi, ben de katılacağım. Sayıca üstün olsak bile, İkinci Sınıf Generallerin altındaki “generaller” açısından dezavantajlıyız. Bu durumu değiştirmek zorundayız.”

Beatrice: “…O hâlde neden, sanırım?”

Zikr: “――Pardon?”

Beatrice: “Buraya gelmekle neden uğraşıyorsun, doğrusu? Senin konumundaki biri, adamlarına söyleyip emir vermekle yetinebilirdi, sanırım. Betty ve diğerlerinin önünde boy göstermenin amacı ne, doğrusu?”

Zikr: “Ah, şimdi demek istediğinizi anladım.”

Savaşa girmek üzere olan birinin şu noktada daha fazla yoğunlaşması beklenirdi.

Ancak Zikr, şu anda savaşta geride bırakılmayacak çocuklarla dolu bir çadırın içerisindeydi.

Zikr’e sebebi sorulduğunda da utanmış bir tebessümle karşılık verdi.

Zikr: “Shudraq’ın kadınları ön saflarda olduğu için de ana kampta sadece erkekler var. Savaşa girmeden önce cesaretlendirilmeye ihtiyacımız varsa o vakit sadece kadınlar sizi mânâda heyecanlandırabilir.”

Beatrice: “Ne?”

Schult: “Demek öyle! Gerçekten de burada Utakata-sama ve Louis-sama’nın yanı sıra Beatrice-chan da var!”

Beklenmedik cevap karşısında şaşkınlıktan gözleri büyüyen Beatrice’in aksine, Schult ikna olmuş görünüyordu, aynı şekilde Utakata da kollarını kavuşturmuş başını sallıyordu.

Sonra şaşkınca bakakalan Beatrice’e dönerek――

Utakata: “Vazgeç bence. Zee, en başından beri böyle birisiydi ki.”

Beatrice: “Bu, bu adamın buradaki tek normal kişi olduğunu düşünmek çok büyük bir hataydı, sanırım…”

Her şey onu işaret ediyordu. Her nedense ona “korkak” deniliyordu, buna karşı çıkmak yerine de bununla gurur duyuyordu. Ancak Beatrice’in bu konuyu derinlemesine öğrenmek gibi bir nedeni yoktu, bu yüzden hiçbir şey söylememişti.

Sonuçta, Zikr’in tuhaflıkları en son anda ortaya çıkmış, bu tuhaf duruma da sebep olmuştu.

Zikr: “Ayrıca, arkanızdakilerin kim olduğunu biliyorsanız kaybolma ihtimaliniz de azalır.”

Beatrice: “――Senin… bir ailen var mı, doğrusu?”

Zikr: “Bir annem ve sayısız kız kardeşim var. Ancak taraf değiştirdiğimde onların durumu çok daha kötüye gitti diyebilirim. Ailem için korkunç bir talihsizlik vuku buldu.”

Zikr aslında İmparatorluk tarafında İkinci Sınıf Bir Generaldi. Taraf değiştirmesi durumunda ailesinin etkilenmesi doğaldı.

Zikr buna hazırlıklıydı yine de bu tarafı seçmenin buna değer olduğunu düşünmüştü. Beatrice ise Zikr’in, Abel için böylesi bir tercih yapmaya layık olup olmadığını merak ediyordu ancak bu kararın nedenlerini Zikr’den başka kimse bilemezdi.

Beatrice sadece merak ediyordu.

Beatrice: “Ne uğruna savaşıyorsun, sanırım?”

Zikr: “――――”

Beatrice: “Sırf savaşmak için savaşan o adamlar gibi değilsin, doğrusu. Peki neden, sanırım?”

Sıradan bir asker için bu kabul edilebilirdi, zaten bu da Vollachia İmparatorluğu’nu bu kadar korkutucu kılan şeydi çünkü savaşçıların çoğu benzer bir zihniyetteydi. Ancak bu, bir “General” için geçerli değildi, hele ki Zikr için hiç mi hiç değildi.

Beatrice’nin sezgileri karşısında, Zikr kalın kaşını hafifçe kaldırdı ve ardında da…

Zikr: “Elbette, inancımı ve sadakatimi borçlu olduğum Vollachia İmparatorluğu’nun geleceği uğruna.”

Güçlü bir ses tonuyla yanıtladı, ardından “Elbette,” diyerek devam etti.

Zikr: “Ne de olsa ben bir ‘korkağım’, bu yüzden de direnebileceğimi sanmıyorum. Yani, size bir şey sormamın sakıncası var mıdır, Beatrice Hanım?”

Beatrice: “…Ne soracaksın, doğrusu?”

Zikr: “Belli değil mi… ――Sizin gibi güzel bir hanımefendinin kutsamasını almak isterim.”

Bunu söylerken Zikr, belindeki kılıcı çıkarıp Beatrice’e sunuverdi.

Gözlerini kısıp kendisine sunulan eşyaya baktıktan sonra Beatrice derin bir iç çekti ve――

Beatrice: “Bil diye söylüyorum, Betty bu tür resmî törenlerin gelenekleri hakkında pek bir bilgiye sahip değil, sanırım.”

Zikr: “Böylesi meselelerde en önemli şeyler hislerdir. Verenin de alanın da kalpleri uyum içinde oldukça bunun gibi protokollerin bir önemi yoktur.”

Beatrice: “Ne zamandan beri kalplerimiz uyum içerisindeymiş, doğrusu. Aman neyse ne.”

Beatrice mırıldanarak kılıcı kabul etti. Bunu gören Zikr ise Beatrice’in önünde saygıyla başını eğip diz çöktü.

Zikr’in bu ciddiyeti, Beatrice’e Subaru’nun Emilia tarafından şövalye ilan edildiği töreni hatırlatmıştı. Tıpkı o günkü gibi, geçmişin adımlarını takip ediyordu.

Eline aldığı kılıcı, diz çökmüş Zikr’in her iki omzuna bir kez dokunduruverdi.

Beatrice: “Bunu layıkıyla yerine getirmek uğruna, sanırım. Bi’ başkası uğruna değil, bir tek kendin uğruna.”

Zikr: “Emrinize amadeyim.”

Beatrice’in kutsaması karşısında Zikr, kararlı bir ifadeyle başını kaldırdı. Beatrice’in kendisine geri verdiği kılıcını kınına soktu, yanındaki Utakata ve diğerlerine baktı.

Zikr’in gözlerindeki o ifadeyi gören Utakata, “Zee,” diye seslendi.

Utakata: “Uu, Shudraqlı bir savaşçıdır, Bae gibi davranmayız. Biz de savaşçı tarzında seni uğurlamak istiyoruz.”

Bunu söylerken Utakata, belindeki bir hayvan dişinden yapılma bıçağı çekti ve eline küçük bir çizik atarak kanatıverdi.

Schult’un acı dolu ifadesinin yanında, Utakata kanlı avcunu Zikr’in zırhına hafifçe bastırdı ve üzerine el izini bıraktı.

Utakata: “Shudraqlı kanı, güçlü savaşçıların kanı. Zee’yi de güçlü kılsın.”

Zikr: “Memnuniyetle kabul edeceğim.”

Schult: “Ih, o zaman… ben Beatrice-chan ya da Utakata-sama gibi bir şey yapamayacağım için ben de size tezahürat falan yaparım! Çok! Yaşa! Zikr-sama! Arkanızdayım!”

Utakata’nın eylemine karşılık Schult da Zikr’e coşkulu bir tezahüratla bağırmıştı. Zikr bunu gülümseyerek kabul etti ve olduğu yerde ayağa kalktı.

Devamındaysa­――

Zikr: “Oh, ah.”

Louis: “Au, Uuu!”

Louis, Beatrice’in elinden sıyrılarak ayağa kalkmakta olan Zikr’in beline sarıldı. Zikr ise küçük kızın bu beklenmedik sarılışı karşısında irkilmişti, kaşlarını çatarak hafifçe omzuna vurmakla yetindi.

Beatrice’in gözünde, Louis’in bu davranışı Zikr’e karşı olumlu duygularının bir göstergesiydi.  Onu o anda hemen durduramamasının sebebi de Louis’in hareketlerinde herhangi bir tehdit belirtisi olmamasındandı.

Zikr: “Zikr Osman olarak savaşa doğru yola çıkıyorken. ――Lütfen kendinize iyi bakın.”

Schult: “Zafer sizinle olsun!”

Louis’in kucaklamasından zarifçe sıyrılan Zikr, yüzünde neşeli bir ifadeyle çadırdan ayrılıyordu. Schult el sallarken, Utakata ise gözlerini kısarak onun gidişini izlemekle yetindi.

Zikr’in uzaklaşan sırtını izleyen Beatrice, onun ölmeye tamamen hazırlıklı bir şekilde savaşa gittiğini anlamıştı. ――Tıpkı dört yüz yıl önce olduğu gibi.

Savaşlar uzak yerlerde oluyorken…

Annesinin malikânesine sık sık misafirler gelirdi, gelenlerin hepsi de kötü giden gidişatı düzeltmek için Cadı’nın bilgeliğini ve yardımını istiyorlardı.

Ancak şu unutulmamalıdır ki bilgelerden bile alınan öğütleri hayata geçirmek, tamamen kişinin kendi gücüne bağlıydı.

Annesinin öğütlerindeki geleceğe dair olasılıkları gören pek çok kişi, malikâneye sırtını dönüp kendi bildiklerini okuyup kendi geleceklerine doğru yol almıştı. ――Zikr’in sırtı da tam olarak o zamanki gibiydi.

Beatrice: “Sen.”

Louis: “U?”

Zikr’in arkasından bakarken, Beatrice Louis’e seslendi.

Louis, arkasını dönüp zaten büyük olan gözleri daha da büyüyerek çocuksu yüzüyle Beatrice’e doğru bakıyordu. Tamamen düşüncesizce―― yoo, böylesi bir ifade yanlış olur.

Yine de herhangi bir planı yokmuşçasına görünen yüzüne rağmen, ona bakarak şunu sordu.

Beatrice: “Gerçekte de hangi taraftasın, doğrusu?”

△▼△▼△▼△

???: “――Hık!?”

Göğsüne aldığı buz kılıcı darbeleriyle şaşkına dönen Madelyn, oldukça uzağa savrulmuştu.

Emilia, Madelyn’in peşinden koşarken onun hareketini engelleyen varlıklara ――“buzdan yapılmış Natsuki Subaru heykellerine” teşekkür etmeyi de ihmal etmemişti.

――Yedi buzdan asker ile beraber savaşmak, Emilia’nın Pleiades Gözetleme Kulesi’nde Volcanica’nın testine tâbi tutulduğunda son çare olarak geliştirdiği bir taktikti.

Tek başınayken insan gücü bakımından yetersiz kalabilirdi.

Belirsiz endişelerine harcayacak zamanı olmadığından dolayı bu buz askerleri, “Subaru’yu süper düper yakından izliyorum!” şeklindeki özgüveninin meyvesiydi.

Henüz onlara resmî isim vermemişti, Subaru’ya gösterdikten sonra onun bunlara isim vermesini istiyordu.

Emilia: “Bu yüzden de şimdilik, elinizden gelenin en iyisini yapın askerlerim!”

Emilia’nın sözlerine doğrudan bir yanıt gelmedi ancak yedi buz askeri de birer birer yumruklarını havaya kaldırarak Emilia’nın tezahüratına karşılık vermişlerdi.

Bu içini rahatlatan manzarayı düşünürken Emilia ve buz askerleri, savrulmuş olan Madelyn’in yanına yaklaşmışlardı. Dışarıdan bakıldığında, sekiz kişinin küçük bir kızcağızı zorbaladığını sanabilirdi ama――

Madelyn: “RAAAAAA!!”

Kükreyen Madelyn’in sadece kollarını savurup iki buzdan yapılmış askerin üst gövdelerini paramparça edişini gören biri, muhtemelen böylesi bir düşünce aklına dahi gelmezdi.

Uçan Kanatlı Bıçağı olmasa bile, Madelyn’in ejderha pençeleri ve insanüstü gücü son derece korkutucuydu.

Emilia’nın buzları sapasağlam şekilde oluşturulmuştu, demir kadar olmasa da en azından güçlü bir kaya kadar sert olmalıydı. Birisi pervasızca çıplak eliyle ona vurursa elini kırması gayet olasıydı.

Ancak Madelyn’in parmaklarıyla o kadar kolay, o kadar basit parçalanıyorlardı ki…

Emilia: “Üzgünüm.”

Subaru’ya benzeyen askerlerin yok edilmesiyle Emilia, Beatrice’in zihninde yankılanan çığlıklarını duyabiliyordu.

Kafasının içindeki Beatrice’den özür dileyen Emilia, Madelyn’in karşı saldırısına karşı tetikte kalmayı da ihmal etmiyordu. En sonunda geri adım atmaktansa ilerlemeyi seçiyordu.

Emilia: “Hiyah! Yah yah! Yooohhh~!”

Buzdan yapılma çift kılıçları savururken, ilk darbeyle tamamen dengesini kaybeden Madelyn’in üzerine saldırı yağdırmaya başlamıştı. Ancak kollarını iki yana açmış hâlde duran Madelyn’in omuzlarına inen buzdan kılıçlar parçalanarak dağılıp duruyordu.

Ejderdoğanlardan gelme sert derisi, buzdan yapılma kılıçlarının kesiklerine boyun eğmedi. Emilia’nın daha ağır saldırılar kullanması gerektiği açıktı.

Emilia: “Bununla!..”

Parçalanıp duran çift kılıçlarını buz parçalarına dönüştüren Emilia, onların yerine buzdan yapılma büyük bir çekiç oluşturdu.

Emilia çekici savururken, diz çökmüş olan buz askerlerinden ikisi kollarını birbirine kenetleyerek gözlerinin önünde bir basamak oluşturuverdi. Emilia da o basamağa basarak havaya sıçradı. Hemen ardından hız kazanarak, kendi bedenini dikey eksende döndürecek kadar güçlü bir şekilde buz çekicini Madelyn’in üzerine indiriverdi.

Madelyn: “――Hık.”

Madelyn, Emilia’nın darbesini kendini savunamadan doğrudan kafasına gelmişti. Yere inişini, aldığı darbenin etkisiyle başı öne eğilmiş olan Madelyn’in önüne yaparak tamamlayan Emilia, ivmenin etkisini kullanarak ikinci bir darbe daha indirmek için güç topladı――

Emilia: “Ha.”

Çekicin tutma yerini sıkıca kavradığı anda parçalanıverdi.

――Yoo, sadece tutma yeriyle de sınırlı değildi, tüm çekiç yok oluvermişti.

Madelyn’in kafasına inen buz çekici, rakibinin dayanıklılığına karşı koyamayıp parçalanmıştı. Bunu gören Emilia gözlerini dehşetle açtı, aynı anda da başının altından gelen pençeler keskin bir şekilde yukarı doğru fırladı.

Pençeler görüş açısına girdiği anda da küçük bir buz kalkanıyla saldırıyı engelledi.

Emilia: “Aaah.”

Ancak buz kalkanı o anda parçalanınca da acı dolu çığlıklar yankılandı.

Kazandığı o anlık fırsatta bedenine yüklediği enerjiyle pençelerini sallayıp başının yan tarafını kesiverdi, gümüş saçlarının hafifçe sıyrılmasıyla beraber Emilia’nın görüşü şiddetli şekilde sarsılmıştı.

Ancak saldırı bununla da sona ermedi.

Madelyn: “Bu ejderhayı hafife alayım deme!!”

Uluyan Madelyn pençelerini başının üzerine kaldırdı. Ardından gelen yıkım rüzgârları, zemini yerle yeksan etti.

Pençelerden kaçınmak için Emilia hızla geriye doğru sıçrasa da çıkagelen rüzgâr ona çarptı, vücudu fırtınaya yakalanmışçasına savruluverdi. Dalga dalga kabaran zeminle beraber yuvarlanan Emilia’nın bedeni bi’ oraya bi’ buraya çarparak uzaklara savruluyordu.

Emilia: “――Ra-ra-raaa!!”

Ejderha veya yılanı andıran gözlerle bakan Madelyn, uçup giden Emilia’ya yetişmişti bile. Uçan Kanatlı Bıçağını yukarı kaldırıp bıçağı aşağı doğru savururken, Emilia’nın beline isabet edecek şekilde ivme kazandırmıştı.

Hemencecik Emilia yaklaşan darbeye dayanabilmek için gücünü karnında yoğunlaştırsa da hemen ardından, bunun kesinlikle doğrudan karşılanmaması gereken bir saldırı olduğunu fark etti―― elini uzatarak, soğuk ve sert bir hissi sıkıca kavradı.

Emilia: “――――”

Emilia’nın kolu kuvvetle yukarıya doğru çekilince de bedeni bu sayede uçtu, Uçan Kanatlı Bıçağın geleceği rotadan çıkarak kurtuldu.

Bunu yapmasını sağlayan şey de Emilia’ya yetişebilecek kadar hıphızlı olan buzdan askerdi, ileriye doğru takla atarken Emilia’nın kolunu yakalayarak onu yukarı doğru çekmişti.

Buz askeri, Emilia’yı zorla yukarı çekip hemen ardından onu ileriye doğru fırlattı. Emilia’nın bedeni havada dönerek uçunca da görüş alanındaki, kendisinin de kaçtığı, Uçan Kanatlı Bıçağın buz askerini ezilerek paramparça edilişine tanık olmuştu――

Emilia: “Subaru!!――”

Subaru olmasa da Emilia, sanki Subaru zarar görmüşçesine onun adını feryat ediverdi.

Havaya savrulmuş olan Emilia’ya yetişen yine yok edilenden farklı bir buz askeriydi. Hiç duraksamadan, onu bir sonraki buz askerine doğru fırlattı, o da ona tutundu, ardından bir sonrakine attı; böylece Emilia, ejderdoğan denilen canavardan bu şekilde kaçıp duruyordu.

Madelyn: “Yerinde dur! Zıplayıp durma lan!!”

Öfkeyle haykırıp ardından âni bir hareketle Madelyn’in bastığı sert zemin çatladı, yüzü domates gibi kıpkırmızı kesilmişti, ardından sağlam bir duruş sergileyip Uçan Kanatlı Bıçağını muazzam ve vahşi bir kuvvetle fırlatıverdi.

Uçan Kanatlı Bıçak öylesine şiddetli bir hızda dönüyordu ki çıplak gözlerle bakınca yalnızca dönen bir disk gibi görünüyordu. Yoluna çıkan her şeyi biçen bu disk, güçlü bir rüzgârla sarıp sarmalanmış hâlde Emilia’ya doğru yaklaşıyordu.

Emilia: “Sizlere güveniyorum!”

O dönerek gelen disk Emilia’ya ulaşmadan önce, Emilia’nın buz askerleri çağrısına karşılık vererek birer birer ileri atıldılar.

Tek sıra hâlinde dizilmiş havadaki Emilia’yla ona doğru gelen disk arasında kendilerini siper etmişlerdi bile. Her biri eline birer buzdan silah almış, bu silahlarla da Uçan Kanatlı Bıçağa karşı koymayı deniyorlardı.

――Ancak sonuç olarak zincirleme kaza misali kırılan buzların sesi birbirine karışmıştı, Subaru’ya benzeyen bütün buzdan askerler yok olmuştu.

Ancak buzdan askerlerin her biri parçalanmadan hemen önce, Uçan Kanatlı Bıçağa ellerinden geldiğince zayıflatmak için darbe indirmeyi başarmıştı.

Uçan Kanatlı Bıçağın eskisi gibi güçlü olmadığını sıradan biri baksa belki fark edemezdi ama o dev bıçağın çok ama çok az da olsa belli belirsiz bir şekilde zayıflamıştı. Emilia bunu hissedebiliyordu.

Emilia: “Imm! Zayıflıyor!!”

Bunu yüksek sesle beyan etmesiyle beraber, hakikaten de öyle olmuştu.

Buzdan Subaruların kendisi için açtığı o küçük fırsatı kullanan Emilia ayaklarına kalın tabanlı buzdan botlar giymişti. Havada süzülen bedenini dengesini sağlamak için de iki elini yere koyup yaklaşan Uçan Kanatlı Bıçağı bacaklarıyla karşılamaya hazırlandı.

Emilia bir şeyin gayet farkındaydı. ――Ayakları ve bacakları, yani alt kısmı, ellerinden ve kollarından biraz daha güçlüydü.

Emilia: “Hiyah, yaaah!――”

Dişlerini sıkıca sıkan Emilia, tüm gücünü kullanarak dizlerini uzattı.

Uçan Kanatlı Bıçağın doğrudan çarpışı Emilia’nın tüm bedeninde bir şok etkisi yaratmıştı, baştan ayağa kadar tüm kemikleri sızlıyor, çatırdıyordu. Buna sıkıca dayanıyor, dik duruyor ve sonuna kadar da dayanacaktı.

Sanki duvarla karşı karşıya gelmiş bacaklarını sonuna kadar uzatan Emilia’nın buzdan çizmeleri çatlamaya başlamıştı bile ancak aynı zamanda attığı tekme de Uçan Kanatlı Bıçağı gökyüzüne doğru fırlatmıştı.

Madelyn: “Ne!?”

Bu şekilde durdurulmuş olması bile Madelyn’in beklentilerinin ötesindeydi, şaşkınlığı sesinin yüksek tonundan bile anlaşılıyordu. Bunun karşısında Emilia ayağa kalkıp sıçrayarak, yukarı fırlattığı Uçan Kanatlı Bıçağa elini uzattı.

Bıçağın kenarını sıkıca kavrayıp gücünü bıçağı tuttuğu kolunda toplayarak――

Emilia: “Bu sefer… sana bunu iade ediyorum!”

Uçan Kanatlı Bıçak göründüğünden çok daha ağır olsa da, Emilia da yılmaz bir güce sahipti.

Tek koluyla bunu yapmak zor olduğu için bedenini bükerek iki eliyle de kavramaya geçti. Hem tüm gücüyle hem de yılmaz kararlılığıyla beraber, Uçan Kanatlı Bıçağı “Hiyah!” diyerek fırlatıverdi.

Madelyn: “Hık!”

Uçan Kanatlı Bıçağın fırlatıldığını gören Madelyn gözlerini fal taşı gibi açtı.

Hıphızlı dönüşün verdiği ivmeyle beraber Uçan Kanatlı Bıçak havaya fırladı. Her ne kadar Madelyn’in fırlattığı zamanki kadar olmasa da bu tehlikeli silah hâlâ rüzgârı yara yara ilerliyordu.

Uçuyordu, uçmaktaydı, uçup duruyordu―― ancak yanlış bir yöne doğru, inanılmaz bir şekilde uzaklara gidiverdi.

Emilia: “Ihhhh.”

Madelyn: “Sen… harbiden bi’ değişiksin lan.”

Emilia: “Batırıverdim…”

İyiliği karşılıksız bırakmayıp hasar vermeye çalışsa da Uçan Kanatlı Bıçağı düzgün bir şekilde kontrol edemediğinden dolayı, bıçak tamamen alakasız bir yöne uçmuştu. Buna sinirlenip köpüren Madelyn’in alnındaki damarlar hızla belirginleşmeye başlamıştı.

Hemen ardından, Madelyn’in yüzü kasılınca da kaçan Uçan Kanatlı Bıçak’ın peşinden gitmek üzere bir adım attı.

Ancak――

Emilia: “Yo-yoo, izin vermem ki!”

Emilia, ellerini ileri doğru uzatarak Madelyn’in ilerlediği yolun hemen önüne buzdan bir duvar oluşturdu.

Yerden yükselen buzdan duvar oldukça kalın olmasının yanında, yatay olarak da epey uzun yapılmıştı. Ne etrafından dolaşılabilirdi ne de üzerinden atlanabilirdi.

Uçan Kanatlı Bıçağı pek iyi kullanamamış olsa da Madelyn’in onu kullanarak tekrar savaşmasına izin vermek fazlasıyla tehlikeliydi.

Emilia’nın amacı bu olmasa da şu anki durumda “silahın uzak bir yerde durması en iyisi olur”, şeklinde düşünüyordu.

Emilia: “Üzgünüm ama o silahı geri almana izin veremem. İlla devam edeceksen de o olmadan devam etmen gerekecek.”

Madelyn: “――――”

Emilia: “Teslim olursan bunu memnuniyetle karşılarım. Hem de bizlere geeerçekten de çok yardımcı olur. N’apacaksın? Devam edecek misin?”

Emilia, gözlerini yere indirmiş hâlde buzdan duvara bakan Madelyn’in arkasından bir soru yöneltmişti.

Silahını kaybetmiş olan Madelyn’in teslim olması en iyi senaryo olurdu. Onu dezavantajda olduğuna inandırmak adına da Emilia, bir kez daha çevresinde daha önce yok edilmiş olan buzdan Natsuki Subaruları yaratıp kollarını kavuşturarak dikildi.

Sekize karşı bir. Üstelik bu sefer silahını da kaybetmiş olan Madelyn için durum önceye kıyasla çok daha elverişsiz olduğu kesindi.

“Bununla beraber…”, Emilia hevesle böyle düşünüyordu.

Ama ne yazık ki――

Madelyn: “――Neden benim, Ejderha olan benim, beyaz bayrakları çekeceğini düşünürsün ki lan?”

Şeklinde mırıldanan Madelyn, nazikçe elini gözlerinin önündeki buzdan duvara koydu.

O hareketine bakan Emilia, istemsizce iç çekermişçesine “ah” dedi ――ve tiz çatlama sesi vuku bulunca da küçük çatlak, devasa buz duvarının tamamına yayılıverdi. Duvar örümcek ağı şeklinde çatlamaya başlamıştı.

Çatlakların ortaya çıkış nedeni tabii ki de Madelyn’in avcuydu, bu yüzden de tüm buzdan duvarda yayılan yarıklar onun merkez alıp dışa doğru yayılıyordu.

Emilia, o buzdan duvarı yaratırken elinden gelen her şeyi ortaya koymuştu.

Buzun sertliği de yoğunluğu da daha önce belirtildiği gibi oldukça yüksekti, böylesi bir duvar elini koluna sallayarak yok edilecek bir şey değildi.

Emilia: “Madelyn, sen…”

Madelyn: “Siz insanlarla ne zaman konuşsam bu ejderhanın kafası inanılmaz şekilde allak bullak oluyor. Senle de, o şifacıyla da, o bunamış yaşlı morukla da… Hepiniz bu ejderhanın yoluna çıkıp duruyorsunuz…”

Emilia: “――――”

Arkasını dönerek, yüzünü göstermeksizin konuşan Madelyn’in titreyen sesine karışan duygular hem karmaşık hem de derindi. Öfkeliydi, hüzünlüydü, hatta bunların dışında birçok his de eşlik ediyordu.

Âdeta Madelyn’in kendisi bile; kafasında neler döndüğünü, hangi duygularının baskın olduğunu dahi bilmiyordu.

Madelyn’in sözünü ettiği kişiler de onun sürekli yoluna çıkıp duran kişilerdi.

Elbette ki Emilia, Madelyn’in karşısında durduğunu bilse de onun dışındaki, Madelyn’in “şifacı” dediği kişiyi de “bunamış yaşlı moruğu” da tanımıyordu, o kimseler de onun ezeli düşmanı gibi bir şey miydi ki?

Ejderdoğan olan, İmparatorluk’un müttefiki olan Madelyn, Emilia ve diğerlerine karşı öfkeden deliye dönmüşçesine dikiliyordu.

Emilia: “Madelyn, ne uğruna savaşıyorsun?”

Madelyn: “――――”

Bu soruya karşılık olarak da Madelyn başını hafifçe yana eğdi.

İki siyah boynuzu ile yana eğilmiş şekilde duran Madelyn, altın sarısı gözleriyle omuzlarının üzerinden Emilia’ya bakıyordu. İçini ürpertse de, kan dondurucu bir hisle sarmalasa da Emilia bakışlarını bir kez olsun kaçırmıyordu.

Yüzünü çevirmesini söyleyen içgüdüsüne karşı gelerek gözlerini Madelyn’e kilitlemişti.

Şimdi düşününce bir kez daha anlamıştı, onunla bu konuşmayı daha önceden yapmalıydı, en başından beri onunla bu şekilde konuşmayı denemiş olsaydı…

Hem bu seferde hem de geçen seferde, yolunu kesen Madelyn savaşma isteğiyle dolup taşsa da, Emilia da kendini olayların akışına kaptırıp âniden saldırı pozisyonuna geçmişti ancak――

Emilia: “Birbirimizi anlayıp konuşabilirsek… Konuşmak, savaşmaktan daha iyi bir yol olmaz mı? Madelyn, ne uğruna savaşıyorsun? Kimin uğruna?”

Madelyn: “…Ya sen? Ne uğruna savaşıyorsun?”

Emilia: “――――”

Bunu söylemenin gerçekten gerekli olup olmadığını düşünen Emilia, Madelyn’in konuşmayı sürdürmeye çalıştığını da fark ediyordu.

Madelyn’in bu şekilde karşılık vermesini beklemeyen Emilia zor duruma girmişti. Madelyn’in Emilia’ya konuşmak zorunda oldukları bir konu sunmuş olmasına rağmen, kendini hazırlamamış olan Emilia için bu talihsiz bir şeydi.

Emilia konuşmayı reddedince o da sonuç olarak pençelerini havaya savuracaktı. Emilia da buzdan silahını kuşanıp Madelyn’e karşı tekrardan savaşmak zorunda kalacaktı.

Bunu her düşündüğünde, Emilia’nın yanakları hafifçe geriliyordu.

Madelyn: “Sen… neden direniyorsun ki? Bu ejderhaya karşı hiç ama hiç kazanma şansın olmaması rağmen lan.”

Emilia: “――ah.”

Madelyn: “Neden… hepiniz… neden hepiniz direnip duruyorsunuz lan?”

Bu defa soruyu soran Madelyn’di.

Emilia’nın durumundan habersiz bir şekilde bu anlamsız sözlere karşılık vermişti.

Böyle bir soruyla karşılaşmak Emilia’nın kendi dalgın olan zihninde şimşekler çakmasına neden olmuştu.

Yanıt verebilecek bir şey bulamayacağını sanmıştı. Ama bulamamış da değildi. Tıpkı Madelyn’in söylediği gibi, Madelyn’i konuşturamıyorsa o zaman önce kalbini açması gereken kişi Emilia olmalıydı.

Her şeyden öte bu savaş alanı acımasızdı. Emilia da önceliğini yapmak istediklerine, söylemek istediklerine veriyordu. Ama yine de, tam da böylesi bir anda, neden kendi kurallarına takılı kalmak zorundaydı ki?

Ne uğruna savaşıyordu? Ne uğruna buradaydı?

Tüm bu soruların cevabıysa――

Emilia: “Kıymetli şövalyemle tekrar bir araya gelmek uğruna… Yoo, hepimizin kıymetli şövalyesi uğruna.”

Bunu söylerken de Emilia; yanındaki buzdan askerlerinden birinin, “Subaru’nun taklitlerinden birinin” omzuna dokunuverdi. Onu fazlasıyla iyi tasarladığına inanıyordu. Saç stilini de o meşhur “eşofmanını” da ustaca kopyalamıştı.

Ne kadar iyi taklit edilmiş olsalar da Subaru’nun güven veren varlığı asla kopyalanabilecek bir şey olamazdı.

Onun olumlu sözleri de, güvenilir tavırları da, Emilia’yı neşelendiren o içten nezaketi de… her şeyi ama her şeyi.

Natsuki Subaru’nun “Natsuki Subaruluğundan” ibaretti. Bunu düşünmek bile, Emilia’nın kalbini hoş bir sıcaklıkla dolduruyordu. Ve bu da sadece Subaru’ya ait bir şeydi, başka hiç kimse böyle bir şey yapamazdı.

Emilia: “O geeerçekten de çok kıymetli biri. Hem o hem de onunla beraber olan kız da. Pek çok kişi onların dönüşünü bekliyor. Bu yüzden buradayım, bunu gerçekleştirmek uğruna elimden gelenin en iyisini yapıyorum.”

Madelyn: “――――”

Emilia: “Bunca uğraş vermemin sebebi bu. Peki ya sen Madelyn?”

Muhtemelen onun da korumak istediği biri vardı ya da onun gibi bir şeydi.

Birbirleri için kıymetli olanlara zarar vermeyeceklerine dair sözler verirlerse belki de bu kavga burada sona erebilirdi.

Subaru ve Rem… Emilia’nın geri getirmek istediği o ikisine ulaşabileceği yol açılabilirdi.

Emilia’nın taşıdığı umutlar da dilekler de――

Madelyn: “――Balleroy Temeglyph.”

Emilia: “Bu… isim?”

Madelyn: “Bu… ejderhanın sevdiceğinin ismi. ――Bu ejderha o kişi uğruna savaşıyor, tek neden bu.”

――Madelyn, çoktan yitip gitmiş biri uğruna savaşan birini olduğunu imâ ederek Emilia’nın sözlerinin asla gerçekleşmeyeceğine ihanet ediyordu.

Emilia: “――――”

Sesindeki tüm canlılığın kaybolduğunu fark eden Emilia, derin bir nefes aldı.

O an söyleyebileceği doğru sözleri bulamıyordu, elini uzatacak kadar yakın da değildi, bu yüzden zamanında yetişemeyecekti.

İşte bu yüzden de――

Madelyn: “――Balleroy’u öldüren adamı öldüreceğim. Bu ejderhanın uzun zamandır taşıdığı arzu da bu.”

Şiddetli bir ses yankılanıverdi, Madelyn buzdan duvarları avcunun içinde eziverdi.

“avcuyla ezdi,” bu şekilde tarif etmekten başka bir yolu yoktu. Duvara dayadığı elini sıkmasıyla başlayan yıkım, tüm buzdan duvarlara yayıldı―― bütün duvarı anında paramparça ediverdi.

Karşı tarafta duran Uçan Kanatlı Bıçağı eline alan Madelyn, yeniden karşısındaki siluete doğru baktı. Emilia ise kendisini yiyip bitiren o acı duyguları sindirmeye çalışırken, buzdan yapılma askerleriyle beraber Madelyn’e doğru saldırıya geçti.

Sevdiceğini kaybetmiş olan bu ejderha kız, göğsündeki boşluğu çaresizce doldurmaya çalışıyordu. Onu yakalamak için ileri atıldıkları o anda da…

Madelyn: “MEZOREİAAAAAAAA!!――”

Paramparça olmuş buzdan duvarların her bir parçasıyla yıkanırken gökyüzüne bakan Madelyn, feryat etti.

Parıldayan buz parçacıklarını yırtarcasına göğe yayılan o gür ses, göklerde yankılanıyordu. O sesi duyar duymaz da Emilia’nın gözleri fal taşı gibi açılıp hızla gökyüzüne baktı.

Madelyn’in çıkardığı bu sesi daha önce de duymuştu.

Daha önce de dudaklarından bu ses çıkmıştı, o sesin çıktığı o zaman da――

Emilia: “Geeerçekten de çok büyük bir saldırı vuku bulmuştu.”

Gökyüzünden kesintisiz yağan beyaz ışık hâlesi, göz açıp kapayınca dek Kale Şehri’ni biçip geçti; yalnızca binaları değil, toprağın şeklini bile geri dönülmez biçimde değiştirdi.

O vakit Priscilla da yanında olduğu için Emilia o yıkıcı güce karşı bir şekilde direnebilmişti. Ama aynı felaket şimdi burada yaşanırsa tek başına ayakta kalabilir miydi diye düşünüyordu.

Bu, neredeyse imkânsızdı. Korkuyla donakalan Emilia’nın başının üzerinde aynı yıkım tekrarlanmadı.

Fakat aynı şey yaşanmamış olsa da Emilia buna pek de sevinemedi.

Çünkü――

???: “――Ben… Mezoreia. Sevgili yavrumun sesine kulak veriyorum, göklerden esen ilahi rüzgâra dönüşeceğim.”

Saf beyaz kanatlarını göğe açan, kapalı bir gökyüzünün özünü bedenine sarmış devasa bir varlık―― Madelyn Eschart’ın çağrısıyla『Bulut Ejderhası』Mezoreia, İmparatorluk Başkenti’nin semalarına doğru yıldırım gibi iniverdi.

#Ve ejderha çıkagelir! Bulut Ejderhası ortaya çıktı, illa çıkacağını biliyorduk ve o an geldi. Savaş son hızıyla devam ediyor, Subaru’dan fazlasıyla uzak kaldık umarım onun cepheye de gideriz. O hâlde, sonraki bölümlerde görüşmek üzere!



5 5 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
3 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Haru
5 Temmuz 2025 15:14

Çoook iyi yaa.

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 11:36

Madelayn amina koyacam ha birak şu kizcağazi

baryonnarutotr
21 Kasım 2025 09:57

Ejderha mükemmel heralde yıldırım falan soluyor