Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 93 – “Taş Ordu”

Kısım VII, Bölüm 93 – “Taş Ordu”

28 Nisan 2025 3.756 Okunma 24 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 18 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmenler: Shauna (1. Kısım), Bertiel (2. Kısım)

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Ne gözü, ne ağzı ne de burnu olan taştan golemin kafasına bir ok saplanıverdi, etkisi öyle şiddetliydi ki golem geriye doğru savrulmuştu.

Fakat insanvari unsurlar barındırmayan golem kafası insanlarınki gibi hassas noktalar taşımıyordu. Bu da emin adımlarla yaklaşan düşmana mâni olmak adına pekâlâ yetersiz kalıyordu.

???: “Madem kafasını patlatmak çare değil… Holly!”

Holly: “Hayhay!”

Ayaklarını sürüye sürüye taştan golem ikiliye doğru kollarını kaldırdı.

Golemin insandan hâllice kollarının insanlıktan hiç nasibini almamışçasına onlara doğru savruluşu göze hitap edecek türden bir manzara değildi. Bu insanın içini karartan manzaranın etkisiyle de kızcağız okunu iyice gerdirdi, peşinden de gök gürültüsünü andıran bir ses yaydan duyuldu.

Üç ok eş zamanlı olarak yaydan çıkıp golemin gövdesine saplandı. Ne golemi delip geçtiler ne de kritik bir noktayı tutabildiler fakat golemi parça pinçik etmeleri onun hareketine mâni olmayı başarmıştı.

Tamamıyla tuzla buz olduğu takdirde, ister taştan olsun ister metalden, hiçbir golem hareket hâlinde bulunamazdı.

Fakat――

???: “Bu kadar oku tek tek çıkartacak hâlin yok ya!”

Kuna kafasını kaldırıp gözünü düşman siperine, üçüncü kaleye, dikti. Söylenildiği kadarıyla düşmanın nizamında bir açıklık bulunuyordu, amma velakin o açıklığa ulaşmaya çalışır çalışmaz düşmanın doğası ve sayısı gereği hemen açıklığa konuşlanılmış olması onu biçare ortada bırakmıştı.

Üçüncü kalenin koruyucusu, Dokuz İlahi General’den Moguro Hagane’ydi.

Şansına, Moguro görünürde yoktu. Ya henüz Moguro’yla bir araya gelememişlerdi ya da Mugoro’nun kendisi başka bir yerde gizleniyordu, düşünceler allak bullak olmuştu.

Her hâlükârda――

Holly: “Gören de ağaç reçinesinin etrafına toplanan karınca sanır şunları~! Böyle elimden bir şey gelmiyor ki~!”

Kuna: “Söylenmenin sırası değil! Sık, sık, sık, sık! Eline geçeni düşmana sık!”

Holly:Off! Kuna, ne bu kuralcılık~?”

Sesini çığırırcasına yükselten Holly, Kuna’nın sırtındaki kılıftan bir ok daha alıp düşmana tekrardan darbe vurmayı başarmıştı. Her bir okuyla iki üç taştan golemi yere serebiliyordu. Fakat düşman birliğin sayısına karşın bu çabası yetersiz kalıyordu.

――Çünkü yüzlerce, hatta binlerce taştan golem üzerlerine doğru geliyordu.

Kuna: “Aman, nasıl çıkacağız bu işin içinden?.. Çıh!”

Dilini şıklatarak düşman kuvvetle arasına mesafe koyan Kuna, Abel’e onlara böyle bir emir verdiğinden dolayı ağzına geleni saydırdı.

Kızcağızın Moguro Hagane hakkında bildikleri kulağına ilişenlerden ibaretti. Rivayetlere göre kendisi “çelikliler” denen yarı-insan bir kökenden geliyordu. Silahdoğanlar gibi bünyelerinin kısmi anlamda metalden meydana gelmesinden ziyade, tamamen mineralden köken alan vücutlarıyla münhasır bir ırkın kanından geliyordu.

O gözle bakılınca karşılarındaki sayısız golem de “çeliklilerin” birer üyesi hâline geliyordu.

Holly: “Hiç kanlı canlı gibi durmuyorlar~! Bez bebek gibiler ama taştan~!”

Kuna: “Hemfikirim! Olayları ne acaba bu golemlerin?”

Kızcağız bir yandan mesafesini korumaya özen gösterirken diğer yandan etrafına göz gezdirdi ve taş golem topluluğunu gördü. Neyse ki görme yetisine sahip olmayan bu golemler kendilerinden bile bihaberdi.

Tek yaptıkları yanlarına yaklaşanları pataklayıp ele avuca sığmaz güçleriyle onları öldüresiye ezmekten ibaretti. Golemlerin gazabından kurtulamayanlar taş yığınının arasında kalıp acı bir şekilde can vermişti.

Üçüncü kaleye kafa tutan isyancılar, sayısı bini aşkın golem tarafınca çiğneniyordu. Golemler kelimenin tam anlamıyla yanlarına yaklaşanların pestilini çıkartıyordu. Kuna’yla yanındakilerse bu gülüp geçilemeyecek gerçeğe gereken ehemmiyeti veriyordu.

Bu gidişle üzerlerine doğru sürüyle gelen golemler onları bir kâğıt gibi ezip kaçma şansı bırakmayacaktı.

Buna bir “Dur.” demeleri gerekiyordu――

Kuna: “Baktık vaziyetimiz vahim derhâl geri çekiliriz. Çekiliriz çekilmesine de…”

Holly: “Aa! Kuna! Şuraya bak~!”

Kuna:Nereye?”

İkili ekinli arazilerin üzerinden bir yandan kaçarak öbür yandan ateş etmeyi sürdürüyordu. Kuna, Holly’nin sesini duyar duymaz ardını döndü, tam da o an beklenmedik bir sürpriz çıkageldi.

Arazinin ortasında bir şahıs dimdik duruyordu, golemler de bu şahsın hemen üzerine çullanıp tonlarca ağırlıktaki kollarını ona doğru savurdular. Öyle ki şahıs taştan ellerin altında ezilip kan revan içerisinde can vermiş gibi bir izlenim yarattı――

???: “――Defolun gidin lan, taş kafalı golemler!”

Bu çığıran Mizelda’nın ta kendisiydi, dudak uçuklatan güzelliği âdeta öfkesine yansımıştı.

Kızcağız, bir hışımla bağırırken iki eliyle kavradığı tokmağını üzerine çullanan golemin kafasına atılıp onu tuzla buz etmişti. Golemlerin maharetlerine âdeta gölge düşürmüştü.

――Öyle ki kaçmaktansa taştan golemlere kafa tutmayı yeğleyen bir tek Mizelda da değildi.

???: “Yürüyün gidin, defolun gidin, siktir olun gidin! İmparatorluk’un yüz karaları sizi! Ekselansları’nın otoritesini anlamayan bir siz varsınız, siktirin gidin lan!”

Büyük bir çığırtıyla savrulan kılıç öyle güçlüydü ki taştan golemin kafasını gövdesinden tereyağından kıl çeker gibi ayırmıştı, golemin kafası âdeta havada süzülüyordu. Bir de yetmezmiş gibi sırf işini garantiye alabilmek adına golemin kollarını omuzlarından kopartmıştı. Baktı ki golem kımıldamayı bıraktı, hemen onu aşağıya itip bir diğerini avlamaya koyulmuştu.

Bir gözü bantlı, çetin ceviz bir adam Mizelda gibi golemlerin üzerine atılmıştı.

İkilinin ayarsız gücü golemlerin saldırıya kalkışmasının önüne geçmişti.

Ama Kuna ve Holly’yi hayrete düşüren o ikisi değildi.

Kuna & Holly: “――――”

Kudretli bir kılıç kükreye kükreye taştan golemlerin üzerine çöküp onları âdeta enkaza çeviriyordu.

Muazzamın da ötesinde güçlü ve bir o kadar da canice bir kılıç darbesiydi bu. Ama mevzu golem sürüsünü zapt etmek olunca bundan daha elverişli bir kılıç tekniği söylemek epey güçtü.

Kılıcını savurarak golem sürüsünü yerle bir eden adam kızıl saçlı kılıç ustasının tekiydi―― Bu adam, kibir ve gururdan geçilmeyen Priscilla’nın yardakçılarından Heinkel’den başkası değildi.

Derinlerde ölü bir adam izlenimi veren Heinkel, kaşla göz arasında mücadelenin ortasına atılmıştı. Atılır atılmaz da tek kelime etmeden taştan golemleri yere sermişti. Kuna ve Holly öyle bir gerçeküstü manzarayla karşı karşıyaydı ki kâbus dememek elde değildi.

Gözleri önünde olan bitene kayıtsız kalıp kalmamak arasında gitgeller yaşayan Kuna’yla Holly; yardımları geri çevirmeyip, memnuniyetle kabul ederek şükranlarını mı sunsalardı yoksa art niyet arayıp şüpheci gözlerle mi yaklaşsalardı? İkisinin de en ufak fikri yoktu.

Bu şüphelerin ortaya çıkması da elbette Heinkel’in takındığı tavırdan kaynaklıydı.

Holly: “Amma yorucu gibi duruyor~.”

Aynı manzaraya şahitlik eden Kuna, Holly’nin söylenmelerine katılmaktan başka tepki veremedi.

Holly’nin aklından geçenleri her ne kadar bizzat onun ağzından duymasına rağmen anlayamıyor olsa da Kuna’nın gözünde tek bir izlenim bırakmıştı, o da Heinkel’in “Canımı alsalar da kurtulsam.” şeklinde davrandığıydı.

Kimi zaman savaşçılar, meydana makul ölüm arayışlarıyla çıkagelirlerdi.

Gerek Shudraq’ta gerek ise başka yerlerde yaşama şevkini kaybetmiş yiğitler zaman zaman ellerine bir ok bir yay alıp ormanın kuytu köşelerindeki devasa yaratıklara kafa tutardı.

Fakat Heinkel’in arayışı, bu yiğitlerin yaraşır bir son arayışlarıyla uzaktan yakından alakalı değildi.

Ölüm korkusu içinde ölmeyi arzuluyordu, umutsuzca ölüme karşı gelmesi vaziyetini daha beter hâle getiriyordu. Her ne kadar verilen mücadelede büyük payı olsa da Kuna, içten içe adamcağızın düşüp ölmesini diliyordu.

Melül melül kılıcını savuran bu adam, etrafındakileri benzer düşüncelere sürüklüyordu.

???: “Kuna! Holly!”

Bu sözlerle beraber, Kuna ve yanındakilerin akıllarından canlanandan bağımsız bir şekilde savaş alanının ortamı değişimi sürdürdü.

İsimlerini zikredip arazinin bir ucundan öbür ucuna kadar uçuyormuşçasına yanlarına gelen kişi Taritta’ydı. Sırtında okları ve üzerinde kültürel Shudraqia’lı kıyafetleriyle ikilinin yanı başına gelmişti.

Taritta: “Savsaklamanın sırası değil. Rahibe’yle Jamal sağ olsun, bu yolu açabildik.”

Kuna: “Söylemeye ne hacet, Reisim… Biraz galeyana geldim, diyelim.”

Taritta: “Heinkel miydi şunun adı?”

Kızcağıza şefkatle bakan Taritta, Kuna’nın gönlünden geçen karamsar ve utangaç hisleri yüzünden okuyabiliyordu.

Taritta, Mizelda’nın kız kardeşiydi. Yanı sıra Shudraq halkının Kabile Reisliği görevini de ablasından devralmıştı. Küçüklüğünde çekimser ve kararsız tavırlarıyla öne çıkan kızcağıza ürkek yakıştırmaları yapılırdı.

Ancak Kabile Reisliği mertebesine ulaşıp İblis Şehri, Kaos Alevi’nde yolculuk yapmasının getirdiği sorumluluk duygusuyla kızcağız; ürkekliğini geride bırakıp yepyeni bir güç elde etmeyi başarmıştı.

Mevzuatlara dikkat çeken kişiliği de bu gücüne eşlik etmiş bulundu.

Holly: “Reisim, insanın içini karartmıyor mu ya~?”

Taritta: “İç karartıcı biraz ağır bir ifade olur kanımca. Fakat… madem bu kadar biçare, hem savaş gücümüze destek olmak de olmak istiyor, onunla silah arkadaşlığı etmekten memnuniyet duyarım.”

Kuna:Çok iyi dediniz, Reisim… Ben de elbette çok memnun olurum.”

Hesaba katmadıkları envaiçeşit unsur olsa da zaman, hesap kitap yapacak zaman değildi.

Aslen Taritta, avdan ava kendince yaklaşımlarını değiştiren bir kişiliğe sahipti. Bu da onun her türlü koşula karşı tutum değiştirmesini sağlıyordu.

Kuna içinde bulundukları durumu kafasında planlarken diğer yandan Taritta sırtındaki oklara bir bakış attı.

Taritta: “Cephanemdeki oklar epey azalmış vaziyette. Hazır fırsatını bulmuşken düşen okları toplayalım. Tek bir hedefin üzerinde fazla ok kullanmamak yararımıza olacaktır.”

Kuna: “Söylemesi kolay da…”

Holly: “Tekte öldüremiyorum ki ben~!”

Taritta:Tek okla golemleri devirmenin de bir taktiği var. Kalplerine nişan alın. ――Aynen böyle.”

İşin içinden çıkamayan ikilinin karşısında Taritta, sırtından bir ok alıp yayından çıkarttı. Mizelda’nın arkasından gelen üç golem aradaki mesafeyi gitgide kapatırken yaydan çıkan ok golemlerin sırt, kafa ve bacaklarından vurup onları devirdi.

Kuna: “Dur, dur, dur! Yok artık! Tek atışta nasıl devrildi hepsi? Hani kalbe nişan alıyorduk?”

Holly: “Taştan golem bunlar en nihayetinde, nereden bileyim kalpleri nerede~?”

Taritta:H-Hadi ya? Şöyle bir dikkatlice bakınca zayıf noktalarını fark edebiliyorsunuz sanki ama…”

Kuna ve Holly’nin üzerine gelmesiyle birlikte Taritta kaşlarını kaldırdı.

Dışarıdan bakınca tek yaptığı dikkatlice gözlemlemekten ibaretti. Taritta sahiden de Mizelda’nın özbeöz kardeşiydi, her ne kadar kişilik olarak birbirlerinin tam tersi olsalar da.

Kendisi de bir Shudraq’lı olarak Kuna’nın reis kardeşlerin bu alçakgönüllülüğünden dolayı göğsü kabardı.

Kuna: “Pek faydalı bir açıklama olmadı, iyisi mi biz bildiğimiz yoldan şaşmayalım. Oklarımıza iki elle sarılacağız. O da yetmezse balyoz malyoz bulup düşmana geçireceğiz.”

Holly: “Şu ruhsuz bebeklerin kökünü kazıyalım~!”

(Ç.N: Golem değil de sürekli bebek şeklinde bahsetmelerin nedeni golemin Japonca yazılışından dolayıdır. Hem golem hem de oyuncak bebek gibi de okunuyor.)

Taritta: “Ha şöyle, yüreklenin bakayım azıcık! Ama şimdiden uyarayım, bir raddeden sonra asıl General taş yontmacılığını bırakıp çıkagelecek… Yorna’yı bizzat gördünüz, Dokuz İlahi General öyle hafife alınacak isimler değil. Gözünüzü dört açın.”

Holly: “Sen onu asıl Mizelda’ya söyle~!”

Taritta’nın ciddiyet ve ehemmiyet dolu sözlerinin ardından Kuna, ön saflarda terör estiren Mizelda’ya dönüp bir iç çekti.

Protez bacaklı Eski Reis, makamını kız kardeşinin ellerine bırakmıştı. Şimdiyse hafif bünyesiyle ortalığı âdeta dehşet saçıyordu. Bu gidişle General ortaya çıkar çıkmaz ilk olarak onunla karşı karşıya gelecekti.

Tek bacağı olmamasına rağmen Mizelda, gayet fevkalade bir dövüş ortaya koyuyordu――

Taritta: “Abla, çok zorlama kendini! Tek düşersen ölüp kalırsın bak!”

Mizelda: “――――”

Taritta bağırarak Mizelda’nın önüne çıkan golemi kafasına tek bir atışla yere serdi. Taritta’nın ses tonundan Mizelda, anladığına dair işaret vermek adına elini salladı.

Taritta’nın ileri görüşlülüğü karşısında Kuna şaşkına dönmekle beraber etkilenmişti de.

Taritta artık ablasının ardına saklanmayı bırakmıştı.

Kuna: “Mariuli’yle olanları çok göremedim ama…”

Holly: “Taritta, kendi ayakların üzerinde durabiliyorsun artık! Adına ne kadar sevindim anlatamam~!”

Taritta: “Ya bunu söylemenin sırası mı şu an? Naş naş! Savaşın bakayım!”

Holly oklarını çekip etraflarına üşüşen golemlere sıktı. Kuna baltasını golemlerin kafasına indirdi. Hakkındaki yorumların ardından da Taritta yüksek bir sesle bağırdı.

Kuna’yla Holly birbirlerine kafa sallayıp güvenilir Reislerinin emirlerini yerine getirmeye koyuldular.

Eski mi eski bir antlaşma. O antlaşma ki Eski Vollachia İmparatoru’yla Shudraq Kabilesi arasında imzalandı. Öyle bir antlaşma ki günümüzden yıllar yıllar önce hayata geçmiş, Kuna ve yanındakilerin hafızalarından da hâliyle silinmişti.

Bu savaş da antlaşmayı yerine getiriyordu. Ancak iki Shudraq’lı Kuna ve Holly’nin mutlak galip gelmesi gereken bir savaş hâline gelmişti.

△▼△▼△▼△

Taş golemler doğrudan ona topyekûn hücum ediverdi.

Yüzleri olmayan bu yaratıklar ne düşmanlık taşıyorlardı ne de öldürme arzusuyla hareket ediyorlardı. Heinkel Astrea, bu golemleri düşüncesizce seçen kuklacıya söverek kılıcını savururken savaş alanına bakakalıyordu.

Neydi ki onu bu uçsuz bucaksız İmparatorluk topraklarında kılıcını savurmaya iten neden?

Neydi ki bunca rezaleti ortaya dökmüşken bile hâlâ savaşmasını sağlayan neden?

Neydi ki varlığını değerli kılacak kişinin dahi bulunmadığı bu diyarlarda, hâlâ varlığını sürdürmesini sağlayacak neden?

Heinkel: “――Hık.”

Uzanan kolların dirseklerinden yukarıya doğru savurduğu kılıcıyla rakibinin üst bedenini yerle bir etti.

Rakipleri taş golemlerdi. Başlarını ya da uzuvlarını kesmek onların savaşma güçlerini azaltmaya yetmiyordu. Bu yüzden de ince ince işlenmiş bir kılıç ustalığından ziyade; onları tamamen etkisiz hâle getirecek, barbar bir kabile saldırısını andırırcasına hamleler gerekiyordu.

Kılıcının tutuşunu değiştirdi, ayaklarını iyice açarak farklı bir duruş sergiledi.

Belinin yanından çekip çıkardığı kılıcı savurdu; kılıç, yoluna çıkan taş golemleri gülünç bir şekilde yerle bir etti. Fakat ortada gülünecek hiçbir şey yoktu.

Kılıcı sallamanın keyif verdiği bir ân dahi yoktu zihninin derinliklerinde.

Ona göre kılıç denen şey, daima görünüşünden çok daha ağır bir zincirden başka bir şey olmamıştı.

Heinkel: “Siktir.”

Öfkeyle küfürler saçarak, kılıcının menziline giren golemlere birer birer daha saldırdı.

Kafasını işgal eden tek şey “Neden?” sorusuydu, görüşünü bulandıran her bi’ düşünceyi bir bir kılıcıyla tuzla buz edip dağıtıyordu. Sallıyordu. Durmaksızın sallıyordu, sallıyordu ve sallı――

Heinkel: “Hassiktir.”

Zihninde seni engelleyecek her türlü düşünceden sıyrılıp kurtul, demişlerdi ona kılıç eğitiminde.

Konsantrasyonunu güçlendir, zihnini arındır, kılıçla bir oluncaya dek yeteneklerini keskinleştir. ――Kaç kez duymuş olursa olsun, bu sözlerin asıl anlamını hiç mi hiç kavrayamamıştı.

Heinkel: “Hassiktir.”

Ona düşüncelerini durdurması gerektiği öğretilmişti ama iş uygulamaya gelince, bu kez de “düşüncelerini durdurmayı” düşünürken buluyordu kendini.

Tüm varlığıyla yalnızca kılıca odaklanmak… İnsan denen varlık böyle bi’ şeyi nasıl başarabilirdi ki?

Yaşayan bir insan acıkırdı. Nefes alırdı. Vücudunun bir yeri kaşındı mı kaşırdı, uykusu geldi mi uyurdu. Bitmek bilmeyen endişeleri olurdu, ailesi her zaman her koşulda zihninin en ücra köşesinde yer kaplardı. Yarınla ilgili kaygılar mı dersin yoksa on saniye sonrasına dair belirsizlikler mi dersin, hiç dinmezdi. Dün yapılan hatalar da, hatta daha öncesinin pişmanlıkları da sürekli zihnini kemirir dururdu. Düşünceler; birbiri üzerine eklenir, dolanır, durmaksızın çoğalırdı.

Böylesine sonsuz düşünce girdabındayken insan, zihnini nasıl özgür kılabilirdi ki?

İnsan olmanın getirdiği bu düşünceleri tamamen kesip atabilir miydik? Bu, bir insan için gerçekten de mümkün olabilir miydi? En sonunda da zihnini tüm engellerden arındırsan bile, bir kılıç ustasına hâlâ insan diyebilir miydik ki?

Bu yüzden mi asla ama asla gerçek bir kılıç ustası olamayacaktı?

Heinkel: “Siktirin gidin!”

Sonsuza değin savurduğu bu küfürler, ne kadar haykırırsa haykırsın, zihninde yaşadıklarını hafifletmeye dahi yetmiyordu.

Tüm bu karanlık düşüncelerini de bi’ anlığına biçmek istercesine Heinkel, kılıcını gelişigüzel savurup, yolunu kesen taş golemleri ufalayıp tuzla buz etti.

Peki ya şimdilerde yaptıklarının ne anlamı vardı ki?

Olması gereken yerde yapması gerekenleri başaramamış, hayran kalmasını istediği kişiye arkasını toplatmış, hayatta kalabilmek için de başkasına güvenip borçlanmıştı.

Böylesi hüsran dolu hareketleri tekrar ve tekrar, defalarca kez tekrar ederek ne kazanabilirdi? Ne uğruna ne karşılığındaydı ki?

???: “Kusura bakma Babalık ama benim muhteşem benliim, senin ne yaşadıını hiç mi hiç anlayamıyo’.”

Kendi içinden küfürler ederken aralarına bi’ başka birinin karışmış sesini de işitti.

Henüz genç ve toy bir sesti bu. Gözetleme kulesinde körkütük sarhoşken, kimseyle laf kalabalığına girmek istemez hâldeyken; yanına gelip, ona kafa tutup laf yetiştiren densiz bir çocuğun sesiydi bu.

???: “Başarısız mı oldun yoksa direkt sıçıp batırdın mı bilmiyo’m, Babalık. Ama şunu bilirim, mesele başarısızlıksa benim muhteşem benliim de bile epey başarısız olduum ân vardır.”

Bir zamanlar kırıcı sözlerle onu uzaklaştırmaya çalışmıştı ama o çocuk, nasıl yılmak bilmeyen bir inadı varsa tekrar ve tekrar karşısına çıkıp durmaya devam etmişti.

Ardından, kendi içinde de tereddütler barındıran o yüzle Heinkel’in yaralı ruhuna dokunmaya çalışmış, işte o zaman işler daha da sarpa sarmıştı.

Bu ucuz çabanın kendisi bile fazlasıyla çocuksuydu, naifliği ve saçma sayılacak idealleri Heinkel’in içten içe alaycı bir kahkaha yaratmasına neden oluyordu.

???: “Nerede sıçıp sıvadıını ancak ve ancak sen bilip anlayabilirsin. Bu yüzden Babalık, illa bi’ şey yapacaksan――

Heinkel: “Kes lan sesini, siktiğimin veledi!”

İster teselli etsin, ister yüreklendirsin, ister acısın, isterse de sempati duysun, ne yaparsa yapsın zerre önemi dahi yoktu.

Kendisine yöneltilen her şey sırtına binen bir yük gibiydi, bu yüzden de diğerlerinden zerre kadar bir şey istemiyordu. Başkalarından isteyebileceği hiçbir şey kalmamıştı. İstediği bir şey de yoktu. Hiç ama hiç. Yalnızca bu çırpınışlarının hepsini ama hepsini gösterip, sergileyip, sunmak istediği tek bir kişi vardı.

O kişiden alacağı sözlerde bir değer vardı. Onun dışındaki her şey, ardında sürükleyip durduğu taşların ağırlığından başka bir şey değildi.

Heinkel: “――Hık.”

Sessizce yanına gelip duran uğursuz taş golemler, gözlerinin önünde belirdi. Heinkel kılıcını savurdu, iki golemi boydan boya ikiye ayırıp dilimledi. O boşluktan faydalanmak isteyen bir başka golem de yan taraftan hızla atılsa da kılıcının kınıyla onun yüzüne vurdu ve ardından biricik kılıcı “Astrea”yı çekerek onu da tek hamlede yere serdi.

Karşısındaki rakipler; yüzsüz, hislerden yoksun, yalnızca öğretilmiş hareketleri mekanik bir şekilde sergileyen kuklalardı. Böyle bir savaşta, karşısına kaç kişi çıkarsa çıksın, onları biçmek onun için çocuk oyuncağıydı.

Nefes aldığı sürece, on ya da yirmi tanesiyle bile başa çıkabilirdi. Çıkardı çıkmasına da bunun ne kıymeti vardı ki?

Göstermek istediği kişiye göstermediği sürece bu başarıların ne kıymeti vardı ki?

???: “Babalık, illa bir şeyler yapacaksan kılıcınla, gücünle yapmalısın.”

Heinkel: “Siktiğimin veledi… hık.”

Sönmeye yüz tutmuş bir ışığa hâlâ umutsuzca tutunması trajikomikti.

Bu düşünce sarmalındayken bir kere daha, bir kez daha kendisine “Hâlâ neden yaşıyorum ki?” diye sorguluyordu.

Bu kılıçla neyi kanıtlamaya çalışıyordu? Neyi arıyordu? Gerçekten neyi istiyordu?

Heinkel: “――――”

Çevresini saran tehditlerin sayısı arttıkça, saldırılar da art arda üzerine gelip kaplanmaya başlamıştı.

İlk saldırıya geçenler arasında Heinkel, ağır bir sopayı ustalıkla kullanan avcı kabilesinden bir kadın ve yüzüne pek yakışmayan zarif kılıç sanatlarıyla dövüşen göz bantlı çift kılıç ustası vardı. Fakat özellikle, oku ustaca kullanan avcı kabilesi reisinin buyruğuyla savaş alanı âdeta yerinden söküldü, daha önce geri duran diğer isyancılar da tekrar canlanıp direnişe katıldılar.

Düşman saflarında açılan gedik, doğru hedefi işaret etmenin ne kadar kıymetli olduğunu göstermişti.

Diğer dört kaleye bakıldığında, buranın savunmasının açıkça daha zayıf olduğu ortadaydı. Heinkel’in yolu böyle rahatça yararak ilerlemesi bunun en açık kanıtıydı.

Karşılarında gerçekten dişli bir savaşçı olsaydı Heinkel’in öne atılıp saldırıyı sürdürmesi asla mümkün olmazdı.

???: “O adamı takip edin!――”

???: “Kızıl saçlı herif tüm övgüleri alacak! Biz de hücuma geçelim!”

???: “Kılıç teknikleri fena değil. Şu sakalını da keserse var ya, yüzü de on numara beş yıldız olur.”

Heinkel’in ardından, çığlıklar atarak peşinden gelen kalabalığın varlığı önceden hayal bile edilemeyecek bir manzaraydı.

Fakat o adam onların sahte kahramanı gibi davranacak, etkileyecek vakti bile ayıramıyordu.

Heinkel: “Hassiktir… hadi, gelin lan hadi! Bu kadarsanız ben daha!..”

Önündeki gerçeği daha katı, daha acımasız bir biçimde kabul etmeye çalışarak başını kaldırdı.

Karşısında duran taş golemler, yana savurduğu bir kılıç darbesiyle darmadağın oldu. Heinkel, yaklaşan surlara gözünü dikip dizlerine güç yükleyerek bir yay gibi fırladı.

Surlara tutunup, üzerlerindeki düşmanları da temizledi mi üçüncü kalenin düşmesi ân meselesi olacaktı―― ama bunun ardında, bir komutanı devirmek gibi büyük bir şey yoksa bu başarı gerçekten ne kadar kıymetliydi ki?

Kale Şehri’ndeki sıçıp batırışını telafi etmek için Priscilla’nın örmeye çalıştığı o kader ağını örecek kişi Heinkel mi olacaktı?

Hiç değilse, ufacık bir katkı olsa bile――

???: “――Beni, en çok, öldüren, sensin, demek.”

Surlara tutunur tutunmaz, bir ses gerçekten de Heinkel’in yüreğine ağır bir darbe gibi iniverdi.

Ciğerleri düğüm düğüme olmuş gibiydi, boğazından boğuk bir nefes sızıyordu sadece. Ne saldırıya uğramıştı ne de bir saldırıyı savuşturmuştu, yalnızca yankılanan o sesi işitmişti.

Yalnızca o sesle bile, Heinkel’in tüm bedeni ürpertiyle sarsılıp donakalmasına yetmişti.

Az önce zihninde dönüp duran o bütün düşünceler; kendini zincirleyen düşüncelerinden arınmak olsun, arzularını bulmak olsun, geçmişteki hatalarını telafi etmek olsun, hepsi ama hepsine sanki beyaz bir perde inmişçesine silinip yok olmuştu.

Geride kalan tek şey de karşısındaki gerçeklikti, karşısında duran varlıktı.

――Karşı koymasının imkânsız olduğu bir tehditmişçesine önünde dikiliyordu.

Ve o tehdit de――

???: “Beni, en çok, sen, öldürdüğüne göre. Şimdi de, ben seni, öldüreceğim.”

Soğuk ve ifadesiz bir ses yankılanıverdi. Heinkel’in gözleri önünde surlar, o kalın ve heybetli duvarların şekli değişmeye başlandı.

Ne surların üstüne dizilmiş taş golemlerdi bu değişimin kaynağı ne de surları korumak için konuşlanmış diğer golem birlikleriydi.

Yo, değişim, yıldız biçimli kalenin üçüncü kalesi denilen o kalın duvarlarında başlamıştı.

Heinkel: “――ah.”

Zorla nefes alıp veren Heinkel’in görüş alanında, sağa sola doğru uzanan surlar boyunca birbiri ardına sayısız “ışık” doğmaya başladı. ――Gerçi, onlara “ışık” demek ne kadar doğruydu, bilinmez.

Surların üzerinde doğan “ışıklar”, avuç içi büyüklüğünde, parlak yeşil renkte parlayan kürelerdi. İlk bakışta son derece zararsız, hatta neredeyse sevimli şeylermiş gibi duruyorlardı.

Ancak bu varlıklar, daha birkaç saniye öncesine kadar orada bile değillerdi.

Hiçbir şeyin bulunmadığı surlarda, ansızın bu sayısız ışık belirmişti. Heinkel’in gözünde, bunlar canlı bir varlığın gözlerine benziyordu. Ve bir anda, tüm “ışıklarla” göz göze geldiğini hissetti.

Ve o “ışıkların” hepsi bir anda ona doğru bakınca da Heinkel’in yüreği korkuyla kalakalıp daraldı.

Heinkel: “Iııh…”

O an, Heinkel’in tüm bedeni buz kesildi, kılıcını tutan parmakları çözülmeye başladı――

???: “Uçup git.”

O sözlerle beraber, tekdüze sese tamamen zıt biçimde gürleyen bir ses vuku buldu, ardından etrafı şiddetli bir rüzgâr sardı. Kocaman taş yumruk da havaya sıçrayan Heinkel’i yakalayıp fırlatıverdi.

Heinkel: “Kağh…”

Baştan ayağa dayak yemişçesine Heinkel çaresizce göğe savruldu.

Az önce taş golemleri tuzla buz eden Heinkel, aynı onlara yaptığı gibi kolayca fırlatılmıştı. Vücudundan fışkıran kanla beraber döne döne havada savrulurken bir şeyleri de görmüştü.

Dönüp duran görüşü, savaş alanının tamamen değiştiğini fark etmişti. Ve bu, Heinkel’in bilincinin bulanıklığından değil de kaçınılması imkânsız olan değişimi simgeliyor gibiydi――

Moguro: “――Dokuz İlahi General’den, Moguro Hagane.”

Bu sözlerle beraber, savaş meydanında kendini kanıtlamak isteyen bir savaşçıymışçasına meydan okuyordu―― ama bu varlığın büyüklüğü, akıl sınırlarını dahi aşıyordu.

Yıldız biçimli surların üçüncü kalesi -yani ele geçirdiklerini sandıkları o surun kendisi- hareket ediyordu.

Hareket eden bu devasa varlık da hiç şüphesiz ki Dokuz İlahi General’den biri olan ve kendini “Moguro Hagane” diye tanıtan kudretli varlığın ta kendisiydi.

#Gene güzel bir bölümün sonuna gelmiş bulunuyoruz. Heinkel’in arka plan hikâyesini merak eden biri olarak bu bölümü çok beğendim, kendisi hakkında çok bir şey öğrenmesek de merak ettirdi diyebilirim. Bakalım sonraki bölümlerde bizleri neler bekliyor? Okumaya devam edelim!



5 3 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
15 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Misertus
Üye
11 Mayıs 2025 18:19

Heinkelde dağ gibi adam

bertiel2
Üye
11 Mayıs 2025 20:00

deneme

bertiel3
14 Mayıs 2025 12:43

deneme

Çılgın Oyuncu
Üye
14 Mayıs 2025 12:44

Deneme

Çılgın Oyuncu
Üye
14 Mayıs 2025 12:45

1 2 3

bertiel3
14 Mayıs 2025 12:47

deneme1

Çılgın Oyuncu
Üye
14 Mayıs 2025 12:47

Deneme 1 2 3

Irmak2452
19 Mayıs 2025 02:31

Sitede yer alan hiçbir linkten discord sunucusuna ulaşamıyorum. Sunucu kapandı mı yoksa link mi arızalı acaba?

Irmak2452
Yanıtla  Bertiel
20 Mayıs 2025 23:29

“davet geçersiz. Bu davetin süresi dolmuş veya katılma izniniz yok.” diyor

yato zero
4 Temmuz 2025 15:12

Bölüm için teşekkürler

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 10:57

Gelene kadar subaruyu sorucam

baryonnarutotr
21 Kasım 2025 09:15

Heinkel bahtı sikik piyade