Sezon 4'ü izleme etkinlikleri ve çeviri yayınlamamızı takip etmek için discord.gg/rezeroturkce davetiyle Discord Sunucumuza katılabilirsiniz.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 92 – “Eski Bağlar Yeniden Canlanıyor”

Kısım VII, Bölüm 92 – “Eski Bağlar Yeniden Canlanıyor”

20 Nisan 2025 3.723 Okunma 32 dk okuma

Bölümün ortalama okuma süresi 24 dakikadır. İyi okumalar dileriz.




※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Bertiel

Destekçilerimiz: Donatus, Echi_dna, Akari, Nurullqhx, Atakan Soner, Misertus, shingokuz, Lewysi, Taha Kurt

Destek vermek isterseniz TIKLAYIN!

Discord’a gelmek isterseniz TIKLAYIN!

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

――Hava çığlık çığlığa inlerken zaman yavaş yavaş ağırlaşıyordu.

Bir sıcaklık savaş alanına hükmediyordu. ――Yoo, yalnızca savaş alanı değil, tüm İmparatorluk bu sıcaklığın esiri olmuştu.

Bu sıcaklık tüm imparatorluğu sarmış, toprakları benzeri görülmemiş bir kargaşaya sürüklemişti.

İnsanlar seslerini yükselttiler, ellerine silah aldılar, ideallerini haykırdılar, tutkularını harladılar.

Bu kıvılcım yayıldıkça yayıldı; büyüdü, genişledi, hızlandı, kudretlendi, tutuştukça tutuştu.

Bu öyle bir ateşti ki yıllardır Vollachia halkının yüreğinde, zihninde sinsi sinsi közlenip durmuştu.

Hiçbir zaman serbest bırakılmamış, sanki zorla bir kutuya hapsedilmişti. Yayılacak alan bulamasa da içeride derinleşmişti ve sonunda, o an geldiğinde de patlayıvermişti.

Böylesine doğan bir hareketi yargılamak da onun özünü inkâr etmek demekti.

Çünkü bir ülkede ne kadar insan varsa o kadar çok düşünce biçimi vardı. Her milletin yaşam anlayışı farklıydı; yaşanılan toprağın kokusu, içilen suyun tadı, solunan havanın dokusu bile bunu şekillendirirdi.

Ne kadar müdahale edilirse edilsin, kimse başkasının şikâyetlerine kulak asmazdı.

Bu yüzden burada haklı ya da haksız gibi kelimelerin hükmü yoktu.

Onca karmaşanın düğümlendiği bu yerde, tek söylenebilecek şey…

Bu olurdu――

???: “――Geeerçekten de bundan nefret ediyorum.”

Savaş meydanının tüm atmosferi, yankılanan bir fısıltıyla âdeta baştan yazılıverdi.

Lupugana İmparatorluk Başkenti’nin çevresini saran verimli tarlalar, uçsuz bucaksız çayırlar ve yeşilin binbir tonu, birer birer beyaz kar taneleriyle örtülmeye başladı. Sıcak havasıyla nam salmış bir İmparatorlukta, böylesi bir sahne hayal bile edilemezdi.

???: “Bu… neyin nesi…”

Karla ilk kez karşılaşan ve yere yığılmış hâlde olan bir Silahdoğan, şaşkınlığını sesli şekilde dile getirdi.

Onlar bedenlerinin bir bölümünü metalden almış, o metalleri ustalıkla savaş silahlarına dönüştürerek cephelerde savaşan bir ırktı. İmparatorluk’un kalbine meydan okumuşlar ancak güçlü bir düşman tarafından acımasızca ezilmişlerdi.

Yine de geri çekilmeyenler, yeniden toparlanıp savaşmaya hazırlanırken beyaz manzara sessizce gözlerinin önünde belirmeye başlamıştı.

Şaşkınlıkları yalnızca birkaç saniye süregeldi, ardından hemen dikkatlerini tekrar cepheye verdiler.

Normalde düşman bu anlık boşluğu fırsata çevirip hepsini oracıkta biçebilirdi. Ama öyle olmamıştı. Karşı taraf, artık Silahdoğanları bir tehdit olarak görmüyordu ve onları yok etmeye yeltenmedi.

Onurlarına sürülen lekeyi içlerine gömdüler, bastırılmış öfkelerini kılıçlarına, mızraklarına ve baltalarına işleyip ırklarının şerefini kurtarmak adına düşmanlarını yok etmeye ant içtiler. Ve işte tam da o anda…

――Bedenlerinin uyuştuğunu, istedikleri gibi hareket etmediklerini fark ettiler.

Vollachia İmparatorluğu, yılın her günü sıcağın hüküm sürdüğü bir diyardı.

Elbette, sınırdaki dağ köylerinde ya da Büyük Şelale’ye yakın bölgelerde büyüyenler farklı hava koşullarına alışkın olabilirdi. Fakat Silahdoğanlar için bu geçerli değildi.

Bu yüzden onları suçlamak haksızlık olurdu.

Kim böylesine tuhaf bir olasılığı aklına getirebilirdi ki?

Gökyüzü masmaviyken, güneş ışıkları savaş meydanına dans edercesine süzülürken, vücutları terleyecek kadar ısınmışken; ansızın bastıran bir soğukla tüm bedenlerinin titremeye başlayacağını, kanı donduran bir rüzgârın etlerini kesip geçeceğini… kim önceden tahmin edebilirdi ki!

???: “Millet! Hemen buradan uzaklaşın! Buraya geeerçekten de elimden gelenin en iyisini yapmak için geldim!”

Uyuşmuş bedenlerine inatla komut verip hareket ettirmeye çalışırlarken, şaşkınlığa düşmüş Silahdoğanların kulaklarında bir ses çınladı.

Soğuk hava, silahı kavramayı bile zorlaştırıyorken çayırların üstünden, karla örtülü toprağın üzerinde bir figür geniş adımlarla ilerliyordu; gümüş saçları, rüzgarla dalga dalga savruluyordu.

Bembeyaz teni, ametist rengi gözleri ve kusursuz hatlara sahip yüzüyle bir kız, çevresinde kopan doğaüstü kargaşayı sanki sıradan bir şeymişçesine kabullenerek ihtişamlı adımlarla öne çıktı.

Bu güzelliğin büyüsüne kapılan Silahdoğanlar artık idrak etmişlerdi. ――Bu sahneyi kurgulayanın kim olduğunu anlamışlardı.

???: “――Yine mi sen lan!?”

Titreyen Silahdoğanların taşıdığı şaşkınlık dalgası dinmemişti.

Gümüş saçlı kız ilerlemeye devam ederken yukarıdan bir ses ona sesleniverdi―― Madelyn Eschart, şehir surlarının tepesinden minyon bedenine rağmen korku salan, başındaki iki siyah boynuzuyla beraber bir ejderdoğandı.

O, Dokuz İlahi General’in dokuzuncusu olarak adını duyurmuş, Silahdoğanların savaş hattını tek bir darbesiyle yerle yeksan eden bir “canavar”dı.

Aşağıya tiksintiyle bakan Madelyn’in elinde devasa bir silah olan Uçan Kanatlı Bıçak vardı. Boyuna göre fazlasıyla büyük olmasına rağmen, bu ağır silahı ustalıkla kullanıyordu.

İmparatorluğun dört bir yanında pek çok farklı yarı-insan ırkı yaşasa da ejderdoğanlar nadir görülen ve son derece korkutucu varlıklardı. Öyle ki onlarla yüzleşmek bile zayıfları titretip diz çöktürmeye yeterdi.

Ancak――

???: “Evet! Yine benim Madelyn! Yoldan geçen Ruhsal Sanatlar Kullanıcısı Emily!”

Ejderdoğanın altın sarısı, keskin bakışlarıyla karşılaşan Emily bu bakışlardan hiç etkilenmiyordu.

Bu korkusuzca verilen cevap, Silahdoğanlar için her şeyi anlatıyordu. O an fark ettiler, kendileriyle Emily ve Madelyn’in durduğu sahneler arasında ne kadar derin bir uçurum olduğunu; görüşü, bakışları hepsi bambaşkaydı.

Silahdoğanlar: “――――”

İçlerinde hayal kırıklığıyla öfke vuku bulsa da hemen ardından gelen bir coşkuyla içlerini ısıttılar.

Silahdoğanlar, gözlerinin önünde başlayacak olan çarpışmanın insanlığın sınırlarını zorlayacağına duyulan beklentiyle beraber, kalplerindeki o kıpırtı vuku bulmuştu.

Bu, yalnızca doğuştan güçlü olmanın yetmeyeceği, zirvelerin zirvesinde gerçekleşecek olan savaşın başlangıcıydı.

Savaşçıların titremesi, artık soğuktan değil de iliklerine kadar işleyen beklentiden doğuyordu.

Ve ardından da――

Madelyn: “Harbiden de ne sinir bozucu bir kızsın lan. Geçen sefer bu ejderhayı yenememiştin bile――”

Yüzü, sevimli denebilecek kadar zarif olan Madelyn’in ifadesi bir anda şeytani bir ciddiyete bürünüverdi.

Elindeki Uçan Kanatlı Bıçağı havaya kaldıran öfkeli ejderdoğan, soğuktan dolayı Silahdoğanların hareketlerini kısıtlayan havaya aldırmaksızın, tüm gücünü narin kollarına yükledi.

Silahdoğanlar anlamıştı. O bıçak bir kez savruldu mu tarihin altın sayfalarına kazınacak bir savaşın perdesi açılacaktı.

Emilia: “――Hiyah!”

――Sonraki anda, kale boyutunda devasa bir buz kütlesi, Emily’nin uzanabileceği yerin hemen ötesine düşerek yere çakıldı; surların üzerinde duran Madelyn’in silueti, yankılanan bir gürültüyle etrafa saçılan buz parçalarının içinde yok oldu.

△▼△▼△▼△

Buz kütlesi surlara çarpıp çatırdayarak parçalanırken Emilia içinde “Tam isabet,” diye geçirdi.

İmparatorluk Başkenti’ni kuşatan isyancılar ile onu savunmaya çalışan imparatorluk ordusu arasında savaş nihayet patlak vermişti ve bu durum Emilia’nın zihnini allak bullak etmişti.

İmparatorluk Başkenti’ni kuşatan isyancılar ile onu savunmaya çalışan imparatorluk ordusu arasında savaş nihayet patlak vermişti ve bu durum Emilia’nın zihnini karmaşaya sürüklüyordu.

Elimizden gelenin en iyisini yapalım ve ne olursa olsun ölenlerin sayısını azaltalım.

İşte Emilia’nın ortaya koyduğu bu yaklaşım, zor olacağını herkes bilse de yoldaşları tarafından hiçbir itiraz olmaksızın kabul görmüştü.

Yine de Emilia ve diğerleri varış noktasına ulaştığında, isyancı güçler zaten çoktan savaşa girişmişti.

???: “İmparatorluk Başkenti’nden bakıldığında, tüm bu güçler yalnızca birer isyancı gibi görünse de her kabile kendi hesabına savaşır. Bu, tüm kabilelerin sıraya girip düzen içinde savaşa başladığı bir savaş değildi. Bunu anlamak için uzun uzun düşünmeye de gerek yok.”

Abel, sabırsızlanan Emilia’ya alıştığı üzere iğneleyici sözler etmişti ama kendileri de surlarla çevrili şehirden cepheye inip gecikmeli de olsa savaş pozisyonlarını almışlardı.

Emilia ve beraberindekiler arasında bu çarpışmada aktif rol alan yalnızca iki kişi vardı, onlar da Emilia’nın kendisi ve Garfiel’dı. Beatrice ve Petra savaşabilecek durumda değildi. Otto ve Frederica’nınsa başka sorumlulukları vardı.

Sadece savaşabilen biri olarak bu durum Emilia için oldukça sinir bozucuydu. Ama görev paylaşımının önemini öğrenmişti, bu yüzden herkesin kendi uzmanlık alanına göre hareket etmesine karar verdi.

Abel: “Lupugana, yani İmparatorluk’un kalbi, yıldız şeklinde tasarlanmış surlarla çevrili bir şehir. Saldırmak zor, savunmaksa kolaydır. Bu şehri düşürmenin tek yolu, beş kale noktasını ele geçirmektir.”

Emilia: “Beş kale noktası mı?”

Abel: “Evet, bu yıldız şeklindeki duvar sistemi bu noktalardan hem uzaktan hem de derinlemesine savaş alanını kontrol etmeye yarar. Tersine, biz bu noktaları ele geçirirsek düşmanın gücünü büyük ölçüde azaltabiliriz. Bu yüzden de…”

Emilia: “Bu yüzden?..”

Abel: “İlk saldırıyı yapan isyancıların hareketlerine bakarak düşmanın güç dağılımını öğreneceğiz. Güçlerini biraz bile zayıflatabilirlerse bu bizim için yeterli olacaktır.”

Emilia: “Ama bu, ilk saldıranların doğrudan tehlikeye atılması demek ki! Bunu kesinlikle kabul edemem!”

Kazanmaya dayalı strateji kurmak Abel’in doğasında vardı ama Emilia’nın kalbi, bu kadar soğukkanlı bir yaklaşımı kabul etmiyordu. Bu yüzden yıldızın köşe noktalarındaki kritik kale noktalarını ele geçirmek için savaşa katılmaya karar vermişti.

Fakat hangisine öncelik vereceğini bir türlü kestiremiyordu.

Otto: “Emily, nereye gitmen gerektiğini sana ben söyleyeceğim. ――Bir planım var.”

Emilia harekete geçmek üzereyken, Otto ona yardım etmeyi teklif etti.

Ama Otto’nun gözü kara hâli, Emilia’yı ne diyeceğini bilemeyecek kadar şaşırtmıştı.

Petra: “Endişelenme Emily. Onu bana bırak.”

Petra böyle deyince, Emilia ona güvenip yoluna devam edebildi.

Garfiel: “Emily! Muhteşem benliğim de burada! Hadi yepyeni bir gedik daha açalım!”

Emilia, enerjisiyle parlayan Garfiel’e ve diğerlerine şans diledikten sonra herkes kendi kale noktasına gitmek üzere ayrıldı.

Frederica: “Emily… Hayır, Emilia-sama, ben de kendi görevim için dört bir yana koşuyor olacağım. Lütfen dikkatli olun ve Subaru-sama için kendinizi fazla tehlikeye atmayın!”

Frederica, yanında koşarken bir anda canavara dönüşüp, göz açıp kapayıncaya kadar savaş alanında kayboldu.

Herkes kendi görevini yerine getirmek için seferber olmuştu.

Emilia: “Benim de geeerçekten çok çalışmam gerekiyor.”

Kalbinde güçlü bir kararlılıkla Emilia, görevini yerine getirmek için kale noktasına ulaştı.

Gözlerini sıkıca kapadı. Sol elini, göğsünde duran sağ elinin üstüne koydu. Savaş başlamadan hemen önce, savaşa katılamadığı için içinde ukde kalan Beatrice, onun elini tutmuş ve şunları demişti…

Beatrice: “Sinir bozucu ama Betty’nin yerini almanı istiyorum, doğrusu. Subaru için elinden gelenin en iyisini yapabilecek kişi Betty’den sonra Emilia’dır, sanırım.”

Emilia: “Evet, bunu geeerçekten de yürekten inanarak haykırmak istiyorum.”

Beatrice’in güveni mi yoksa herkesin desteği mi etkili olmuştu bilinmez ama Emilia’nın hem bedeni hem de zihni şaşırtıcı şekilde mükemmel durumdaydı.

O panik hâli geçmiş, zihnindeki sis dağılmış, kalbinde sakin bir dinginlik belirmişti.

İçindeki dinginlikle beraber, sorumlulukları arasındaki dengeyi kurmuştu.

Emilia’nın görevi, bu kale noktasını koruyan Madelyn’i yenilgiye uğratmaktı.

Emilia’nın asıl arzusu, mümkün olduğunca az kişinin ölmesini sağlamaktı.

Bundan sonra da Madelyn’le çarpışacaklardı, daha fazla can kaybı yaşanmaması için.

Emilia: “――――”

Gözlerini araladı, bedeninin derinliklerinde yatan geçidine odaklandı ve biriktirdiği tüm manayı bir hamlede serbest bıraktı. Çevresindeki hava bir anda keskin bir şekilde soğumaya başladı.

Vollachia sıcaktan nasibini alan bir ülkeydi. Petra’nın sürekli anlattığına göre, burada soğuğu seven pek yoktu. Otto’ysa gökyüzünde süzülen ejderlerin bile soğuktan kaçtığını söylerdi.

Garfiel ve Frederica kardeşler, soğuk bastırdığında insanın içgüdüsel olarak büzülmek, yani kendini savunmaya almak istediğini anlatırdı.

Tüm bu bilgilerin ve bizzat yaşadığı deneyimlerin ışığında, Emilia da biliyordu.

O gerçek şuydu――

Emilia: “Geeerçekten de hava buz kesildi mi kimsenin savaşacak hâli kalmaz.”

Bir zamanlar, Roswaal’ın malikânesi henüz yanmamışken; o eski, sessiz kış günlerinde, Puck mana kontrolünü kaybetmişti. Sonucunda da tüm malikâne ve çevresi, uçsuz bucaksız bir kar örtüsüyle kaplanmıştı.

Bu, Arlam Köyü’ne kadar yayılmış ve epey bir kargaşaya yol açmıştı. Ancak soğuğu hayatı boyunca hiç hissetmemiş biri olan Emilia için bu, tuhaf ama unutulmaz bir anı olarak aklında kalmıştı.

İşte o zamanlardan edindiği tecrübe ve bilgi, şimdi işe yarayacaktı.

Emilia: “Bu savaşta herkesin düşüncelerini, kalbindeki hisleri kolayca değiştiremeyeceğimi biliyorum. Keşke vakit olsa da onlarla tek tek konuşabilsem, onları anlayabilsem ama buna artık vaktim yok.”

Bu yüzden Emilia kararını verdi.

Güç kullanacaktı――Hayır, soğukla herkesi bastıracaktı.

Parmaklar donacak, kılıçlar tutulamayacaktı; dizler korkuyla titrerken, kimse yeteneklerini kullanamayacaktı; dişler birbiriyle çarpışacak, gözler hedeflerini şaşıracaktı; nefeslerinden çıkan buz gibi buhar, her seferinde yüzlerine çarpıp onları korkutacaktı.

İnsanlar bu gerçeği idrak ederse savaş fikri zihinlerinden bile geçemezdi artık.

Yine de tüm bu soğuğa rağmen bedenini ve ruhunu ayağa kaldırıp savaşmaya devam edecek biri varsa――

Emilia: “――O zaman karşında beni bulur!”

Madelyn: “Saçmalamayı kes, haddini bil laaaaaan!!”

Emilia’nın kararlılıkla attığı haykırış, surlara düşen dev buz kütlelerinin gürültüsüyle bastırıldı.

Bir ev kadar büyük bir buz parçasının tam üstüne inmesine rağmen Madelyn’den yükselen o tanıdık, kudretli ses Emilia’yı şaşırtmadı. Çünkü birkaç gün önce Guaral’da da aynı şeyi yaşamıştı.

O zaman da buzla başlayan savaş, bir türlü Madelyn’i durduramamıştı.

Madelyn: “Beceriksizsin.”

Havayı yaran tiz bir çınlama yükseldi. Ve bir sonraki anda, dev buz bloğu tam ortasından ikiye bölündü.

Dağılan buz parçalarının arasından, Uçan Kanatlı Bıçağını başının üstünde tutan enerjik Madelyn ortaya çıktı.

Altın gözlerinin gözbebekleri, buzun parçalanıp kırıntılara, sonra da manaya dönüşmesini izlerken daraldı.

Madelyn: “Böylesine korkunç bir tecrübeyi yaşadıktan sonra bile, hâlâ fikrinden dönmedin demek, yarı-şeytan…”

Emilia: “Korkunç tecrübe… Sonuncusu sürpriz olsa da Priscilla’yla beraber o savaşı kazanmak üzereydik bence. Yalan söyleme.”

Madelyn: “――Hık! Bu ejderhayı hafife alayım deme lan, yarı-şeytan seni!”

Madelyn dizlerini büktü, surlardan atlamaya hazırlanırken, Emilia’nın sözlerine öfkeyle bakıyordu. Emilia o hareketi görünce gözlerini büyüttü, çevresine kısaca göz attıktan sonra da…

Emilia: “Hiyah!”

Kollarını savurarak, daha önce yaptığı gibi gökten Madelyn’in üzerine bir buz bloğu yağdırdı.

Ancak bu hamle, beklendiği gibi Madelyn için dikkat dağıtıcı bile olamadı; bıçağını sinirle havaya kaldırarak, saldırıyı kolayca savuşturdu ve buzlar parça parça dağıldı.

Ancak――

Emilia: “Hiyah! Hiyahh! Daha bitmedi! Al bakalım! Bunu da!”

Madelyn: “Ne―”

Emilia gökyüzünde art arda buz kütleleri oluşturarak surlardaki Madelyn’in üzerine yağdırdı.

Bu sefer güçten çok hıza öncelik verdiği için buz parçalarının boyutu ilk baştakiler kadar büyük değildi, en fazla bir yumruk kadardı.

Yine de doğrudan kafaya isabet ettiklerinde büyük acı vereceklerdi. Emilia’nın ellerinden on, yirmi, elli, hatta yüz tanesi birden çıkıyor ve surların üstüne yağmur gibi yağıyordu.

Buz çakılları――ama çakıl taşları kadar masum değillerdi, bu bir buz fırtınasıydı.

Madelyn: “Sakın! Kendini fazla kaptırayım deme!――”

Bu buz yağmuruna karşılık Madelyn, öfkeyle karşılık verdi.

Soğuğun etki etmediği vücudunu kullanarak, dev Uçan Kanatlı Bıçağını bir fırlatma silahı gibi değil de savurma silahı gibi kullanıyor, düşen buz parçalarını çılgınca savuruyordu.

Patlamalar ve çatırdamalar zincir gibi devam ederken, buz parçaları sel gibi Madelyn’in üzerine akıyordu. O da surlar boyunca koşarak ilerliyordu.

Madelyn bu saldırılardan dansçıyı ya da jimnastikçiyi andıran bir çeviklikle sıyrılıyordu; sağa sola atılıyor, dönüyor, eğiliyor, kıvrak adımlarla ilerliyordu.

Bu çevikliği etkileyiciydi ama Emilia’nın amacı doğrudan isabet ettirmek değildi. Bu saldırı zaten kaçınması için yapılmış, zaman kazanmak içindi.

Başka bir deyişle――

Emilia: “Millet buradan uzaklaşın! Madelyn’le aramdaki bu savaş, burada olan herkes için fazlasıyla tehlikeli olacak!”

Emilia göğe bir buz fırtınası daha savururken etraftaki isyancılara seslendi.

Yere serilmiş hâldeki Silahdoğanlar, yeniden savaşmak için fırsat kolluyormuş gibi görünseler de soğuktan tir tir titriyorlardı ve birçoğunun silahı da artık yoktu.

Emilia’nın yaydığı soğuk yüzünden hareket etmeleri oldukça zordu ama yine de içlerinden geldiğince çabalamalarını ve müttefikleriyle beraber geri çekilmelerini umuyorlardı.

Ve ardından――

Emilia: “――Hık, ah, olamaz, dur!”

Emilia’nın sayıya dayalı saldırılarının arasından, Madelyn’in Uçan Kanatlı Bıçağı fırlayıp ince buz parçalarını delip geçti.

Bıçak rüzgârı yırtarak öfkeyle ilerlediğinde, Emilia hızla yana çekilip kaçtı. Ama o uğultulu çığlıkla dönen bıçak, inanılmaz bir isabetle yeniden geri döndü.

Önüne gelen her şeyi biçen ölüm fırtınası, acımasızca Emilia’ya doğru ilerliyordu. Emilia’ysa yavaş hareket eden Silahdoğanlara zarar gelmemesi için koşuverdi.

Emilia: “Uhyaa!!”

Emilia, Ölüm fırtınasından kaçamayan Silahdoğanların önüne atıldı.

Ayağını kaldırarak Uçan Kanatlı Bıçağın kenarına tekme atıverdi. Darbenin etkisiyle bedenindeki tüm kemikler sızlasa da Emilia dişlerini sıkarak zerre tereddüt etmeksizin dayandı. Tüm gücünü kullanarak da bıçağı yukarı fırlatınca Silahdoğanların ve Emilia’nın başlarının üzerinden sıyrılıp arkasına doğru uçtu.

Emilia: “Artık yapamazsın…”

Madelyn: “Bittiğini mi sanıyorsun lan!?”

Emilia: “――Hık.”

Daha rahatlama fırsatı bile bulamadan, arkasından bir ses yükseldi.

Uçuşan gümüş saçlarının hemen ardında, az önce fırlattığı Uçan Kanatlı Bıçak yeniden yakalanmış olan Madelyn’in silueti, o bıçağı tekrar savururken Emilia’nın ametist gözlerinde yansıyordu.

Bıçak yukarıdan iniyordu. Kaçmaya çalışırsa çevresindekiler de tehlikeye girecekti.

Emilia: “Buz Sanatları Tekniği!”

Darbenin önüne geçmekten başka çaresi olmayan Emilia, ânında buzdan bir bıçak oluşturdu.

Ama bu bir bıçak düellosuna dönüşmemişti. Bıçaklar temas ettiği anda Emilia’nın buzdan yapılma bıçağı çatlayıp paramparça oldu. Fakat bu sadece bir tanesiydi. Diğer elinde de ikinci bir bıçak daha vardı, ilkini kaybetmesiyle hemen üçüncüsünü oluşturuyordu. Her biri kırıldıkça Emilia’nın durmak bilmeyen buzdan bıçaklarını birbiri ardına öfkeyle ortaya koyuyordu.

Geniş bir dönüşle Emilia Uçan Kanatlı Bıçağın kenarına vurmaya devam etti; vuruyor, zar zor savuşturuyor, sonunda yere düşüyordu.

Emilia: “――Kyaaa!?”

İnmekte olan Uçan Kanatlı Bıçak yere saplandı, bir sonraki anda da yayılan şok dalgası Emilia’nın tüm bedenini sarsıverdi.

Aynı darbeyle kaçamayan Silahdoğanlar da savrulup uzaklara doğru uçtu. Ejderdoğanın ham gücü, zaten güçlü olan Emilia’dan bile fazlaydı, tam anlamıyla gücü akıl almazdı.

Emilia: “Yine de…”

Yere yuvarlandıktan sonra hızla doğrulan Emilia, iki yanağını tokatlayarak kendine geldi ve karşısına dikildi.

Madelyn, bıçağı yerden çıkarırken hâlâ dimdik ayakta duran Emilia’ya öfkeyle baktı, ardından çevresini kontrol etti.

Madelyn: “Yani sadece sen mi varsın? Ya o kadın nerede lan?”

Emilia: “O kadın derken? …Ah, Priscilla’yı mı kastediyorsun?”

Madelyn: “Bu ejderhanın bir insanın adını ezberleyeceğini mi sanıyorsun? O kızıl kadını diyorum lan!”

Emilia: “O Priscilla. Bende Emily’yim. Priscilla’nın buluşmak istediği biri vardı da.”

Abel kampta stratejiler kurarken, Emilia’nın ekibi savaş alanında koşuştururken, Priscilla ve Al da başka bir cephede yerlerini almıştı.

Ama Emilia’nın ekibi Subaru ve Rem’i geri getirmeye çalışıyorken, Abel’in ekibi de İmparator’u devirmeyi hedefliyordu. Priscilla’nın amacıysa anlaşılması epey zordu.

Sorduğunda da hiçbir zaman doğru düzgün bir cevap vermezdi.

Emilia: “Yorna bile, neler konuştuklarını söylemedi…”

Anneyle kızının buluşması olduğu için konuşacak çok şeyleri olduğunu düşünmüştü.

Kolyedeki sihirli taştan bir gün uyanacak olan Puck’la tekrar buluşacağı günü düşündükçe onlara bazı şeyleri danışmak istemişti.

Ama elbette, en çok da Priscilla’nın neşeli, içten gelen bir kavuşma hikâyesini dinlemek istiyordu.

Madelyn: “Buluşmak istiyor yani…”

Emilia: “Ihh, savaş alanında bir yerlerde olmalı. Priscilla bunun kendi meselesi olduğunu söyledi, ben de önceliğimi kendi şövalyeme verdim ama… Ah! ımm, Petra Hanım’ın! Şövalyesine belki!”

Madelyn: “————”

Vollachia İmparatorluğu’nda sosyal statüsünü gizlemek zorunda kalan Emilia, hemen kendini toparlayarak lafını düzeltti. Madelyn’se ona şüpheyle bakıyordu.

Ne var ki tüm bu şüphelerin ötesinde, Emilia’nın doğasında yalan söylemek yoktu. Ne zaman gerçeği gizlemeye çalışsa kendini olduğundan da gülünç hissediyor ve sonunda omuzlarını düşürüp dürüstçe konuşuyordu.

Emilia: “Hayır, az önce söylediğim şey yalandı. Evet, Subaru benim şövalyem. Seni kandırdığım için özür dilerim.”

Madelyn: “Her şeyden önce bunu desen de o burada olmadığı değişmeyecek!”

Emilia: “Aa, öyle mi?..”

Madelyn: “Senin gibi küçük bir kızın ne düşündüğü bu ejderha için hiç önemli değil. ——O kızıl kadın burada olmadığı için sinir bozucu olsa da bu durum epeyce işime de geliyor lan.”

Bu sözlerle birlikte, Madelyn’in vücudu yavaşça buhar salmaya başladı.

Soğuk havada, nefesiyle beyazlaşmış ortamda, vücudu giderek daha da ısınıyor, içinde kabaran savaş arzusu neredeyse gözle görülebilir hâle geliyordu.

Bu yoğun, gözle görülebilen savaş arzusu etrafa dağılırken Emilia ânında ellerinde iki buz bıçağı oluşturdu.

Emilia gardını alarak dikkat kesilirken Madelyn’se vahşi bir kahkaha attı.

Madelyn: “Bu ejderhayı alaya alan herkes bir bir katledilecek.”

Altın gibi yanan gözleri parlarken saldırıya geçti.

Buzla kaplı toprağa bastığında yer patladı, aralarındaki mesafe tek bir nefeste kapanıverdi. Madelyn dev Uçan Kanatlı Bıçağı başının üzerine kaldırırken, Emilia da gardını aldı.

Ve ardından da——

Emilia: “Priscilla burada olmasa bile, ben yalnız değilim!”

Madelyn: “Ne——”

Ne diyorsun sen, diyerek Madelyn bağırmak üzereydi ki…

Ama beklenmedik bir figür, savrulmakta olan Uçan Kanatlı Bıçağı durdurup Madelyn’in sözünü yarıda kesti. Bıçağı atlayan bu figürü görünce Madelyn’in gözleri fal taşı gibi açıldı.

Darbenin önünü kesen şey, tamamen buzdan oluşmuş bir beden, Natsuki Subaru’nun buzdan bir heykeliydi——

Madelyn: “Ne!?.”

Emilia: “Hiyaa!!”

Donup kalmış Madelyn’e doğru Emilia, buzdan çift bıçağını hızla savurdu.

△▼△▼△▼△

İmparatorluk Başkenti’ni çevreleyen yıldız biçimli surların kale noktalarında savaşlar başlamıştı ve çatışmaların doğası değişmişti.

Böylesine küçük bir gücün, neredeyse tekil bir varlığın, bu kadar kişiyi saf dışı bırakması neredeyse gülünçtü. Tam da Vollachia İmparatorluğu’nun özeti gibiydi, gücün kutsandığı bir ülkenin minyatür bir yansımasıydı.

Ne kadar çok zayıf insan bir araya gelirse gelsin, güçlü biri tek bir hamleyle hepsinin umudunu koparıp atabilirdi.

Öyle ki büyük beklentilerle “İmparatorluk Başkenti’nin Nihai Savaşı” diye adlandırılan bu savaş bile, dikkatli olunmazsa tüm isyancıların tek tek doğranacağı tek taraflı bir katliama dönüşebilirdi. Bugünlerde yanan savaş tutkuları, bir yıl içinde sönüp giderdi.

Bu durumu isyancıların ayıklanması gibi görmek mümkün olsa da şu anki İmparator’un gerçekten böyle bir sonu arzulayıp arzulamadığı şüpheliydi.

Yine de――

Yorna: “――Ama bu, İmparator Vincent Vollachia Ekselanslarının tahttan indirilmemiş olsaydı anlatılabilecek bir hikâye olurdu.”

Elinde bir kiseru -pipo- tutan Yorna Mishigure, savaş alanına yukarıdan bakarken mor dumanlar arasında bu sözleri fısıldadı.

Bu küçük kıvılcımı bizzat ateşleyen kişiydi. Uzun süren barışın gevşetip uyuşturduğu zihinlerin yeniden çelik gibi keskinleşmesi gerekiyordu. Bu, normalde İmparator’un yöneteceği bir süreçti ama bunu yapmak için tahtını terk edeceği düşünülemezdi.

Ama ya gerçeği hiç bilmeseydi, iblis şehrini yöneten Dokuz İlahi General’den biri olarak davet edilmemiş olsaydı hangi tarafı seçerdi ki?

Yorna: “Böylesine boş duygusallıklara ayıracak vaktim yok. ――Benim de üstlendiğim bir rol var.”

Yorna, böyle bir ihtimali sessizce ardında bırakıp ileriye baktı.

Gerçek İmparator Vincent Vollachia, bu imparatorlukta barışı sağlayan kişiydi. Onu tahtından eden sahte İmparator’un yönetiminde bu ülkeyi bekleyen gelecekse karanlıklarla kaplıydı.

Yorna buna inanıyordu.

Yorna: “Sevgili çocuklarım ve Ekselanslarının kıymetli imparatorluğunda yaşayan halk.”

Sevgili çocukları İblis Şehri’ni aptalca kaybetmişti, Yorna da onlara göstermesi gereken gücü gösterememişti, buna rağmen hâlâ ona hayranlıkla bağlıydılar.

İmparatorluk halkı bir zamanlar sevdiği, hâlâ da sevmeye devam ettiği, o adamın halkıydı.

Üstelik, ruhunu paylaştığı o çocuklara; yaşamaya değer, onlara yaraşır bir dünya bırakmak istiyordu.

İşte bu yüzden de――

Yorna: “――Sahte bir imparatorun kurduğu gelecektense gerçek bir imparatorun barışını tercih ederim.”

Bu sözleri söylerken, Yorna kiserusunu zarafetle çevirdi. Aynı anda, etrafındaki toprak spiral şeklinde dönmeye başladı. Bu, onun cansız maddelere Ruh Evliliği Tekniği’ni aktararak onları iradesine bağlayıp boyun eğdirdiği eşsiz bir sanattı.

Bu, yalnızca ruh gücüyle mümkün olan ve başka hiç kimsenin taklit edemeyeceği bir sanattı―― Ancak uzun yıllar boyunca duygularını ve düşüncelerini sindire sindire işlediği İblis Şehri’nin aksine, İmparatorluk Başkenti’nin toprağı bu çağrıya yavaş yanıt veriyordu.

Belki de Yorna’nın İmparatorluk’a karşı içten içe duyduğu çelişkili hisler bunda etkiliydi.

Yorna: “En iyi hâlimde olmadığım için üzgünüm ama bundan sonra ortağın ben olacağım.”

Gözlerini kaldırıp baktı Yorna; önce surların tepesine, sonra onların da üzerine, daha da yükseğe baktı.

Bunun nedeni son derece açıktı, Yorna’nın bakışlarını saplaması gereken rakibi, surlardan daha yüksekteydi ve savaş alanının üzerinde özgürce uçuyordu.

Baldırlarını alevlere dönüştüren Ruh Yiyen, ince bedenine gizlenmiş yıkımı içinde saklıyordu――

???: “――Yorna.”

Yorna: “Birinci Sınıf General Arakiya, gösterişli dövüş tarzından hiç ödün vermiyorsun. Bu mesafeden bile seni ilk bakışta tanıyabildim.”

Sol gözünde göz bandı olan, bir elinde ağaç dalı taşıyan, esmer tenli köpek insan——Arakiya.

Yorna’yı aşağıda görünce temkinli bir bakış attı. Düşmanca bir havayla tenini yakarken Yorna çevresine göz gezdirdi, özellikle yanmış tarlalara dar gözlerle baktı.

İsyancı kuvvetlerin saldırısına karşı en gösterişli direniş işte bu kalede, yani Arakiya’nın koruduğu bu yerde gerçekleşmişti.

Elbette bu, onun güçlü olmasından kaynaklanıyordu ama aynı zamanda, gücünü çevresindekilere gösterme isteğinin bir parçası da olabilirdi.

Yorna, bu kalenin koruyucusunun Arakiya olduğunu ilk bakışta tanıyan tek kişi dev değildi.

Askerlerden biri Arakiya’nın kim olduğunu bilmese bile, onda muazzam bir güç olduğunu anlamak hiç de zor değildi.

Ancak bu sadece Arakiya’nın niyetleriyle de ilgili olamazdı, bunu――

???: “Kafana sokan biri mi oldu, Arakiya?”

Arakiya: “――Hık.”

Yorna: “Sen…”

Arkasından, simsiyah yanmış çayıra adım atan kişinin sesi savaş alanını yankılandırdı.

Arakiya da Yorna da aynı anda nefeslerini tuttu, gözleri fal taşı gibi açıldı. Duyulmaması gereken bir sesin varlığı karşısında Yorna’nın kaşları çatıldı.

Ve ardından, Yorna’nın dönüp bakmasına gerek kalmayacak kadar yanına yaklaşarak yürüdü.

???: “N’oldu, Anneciğim? Bir kere öldükten sonra bile, hâlâ evladını bırakamıyor musun?”

Elindeki yelpazeyi şak diye açarken kıpkırmızı gözlü Priscilla acımasızca güldü.

Yorna, beklenmedik bu gelişin ve ardından gelen sözler karşısında hazırlıksız yakalanmıştı, uzun bir iç çekişle tepkisini dışa vurdu.

Yorna: “Prisca, beni affedememen çok doğal ama…”

Priscilla: “Ne yazık ki o ismi taşıyan kız artık hayatta değil. Onun için endişeleniyorsan mezarını ziyaret etmen yerinde olur. Benim adım Priscilla Barielle. Sakın karıştırma.”

Yorna: “――Abel, bu yerin bana emanet edileceğini söylememiş miydi?”

Priscilla: “Benim de aynı toplantıda Abel’in sözünü dinlemeyeceğimi söylediğimi hatırlamıyor musun?”

Her söze cevabı olan Priscilla acımasızca yanıt verirken Yorna, onun bu tavrı karşısında ne söyleyeceğini bilemedi. Fakat Priscilla burun kıvırıp “Hıh” diye geçirdi, ardından yüzündeki gülümseme kayboldu.

Hemen ardından, kızıl bakışlarını yukarıda süzülen Arakiya’ya çevirdi.

Arakiya, İlahi Generallerin en güçlülerinden biriydi ve ona karşı Yorna’nın atanmasının sebebi, bu düzeyde biriyle başa çıkabilecek tek kişinin Yorna olduğunun herkesçe bilinmesiydi.

Ancak Priscilla, güç ya da strateji gibi etkenlerden bağımsız olarak Arakiya’yla yüzleşmek için bu yere gelmişti, belli ki onun da kendi gerekçeleri vardı.

Ve bu gelişin en açık kanıtıysa Arakiya’nın Priscilla’yı görür görmez, görülür bir şekilde sarsılmasında yatıyordu.

Yorna’nın önünde bile ifadesi değişmeden kalan ve dünyadan kopmuş bir maske gibi olan yüzü, Priscilla’yla karşılaştığı anda parçalanıvermişti.

Bu, Priscilla ve Arakiya arasındaki özel bağın tartışmasız kanıtıydı.

Priscilla: “Arakiya, kararını verdin mi?”

Sorusunu sorarkenki yüz hatları bilgeceydi, bakışları o denli keskindi ki gözlerini diktiği kişiyi öldürecekmişçesine. Ancak dudaklarından dökülen sözler, garip bir şekilde nazik ve hatta şefkatliydi.

Kaba ama içinde yumuşak bir öz taşıyan bu soru karşısında Arakiya soluğunu tuttu, sonra başını salladı.

Arakiya: “Prenses’i geri alacağım. ――Ekselanslarını öldüreceğim… Asıl imparator Prenses’tir.”

Priscilla: “ ‘İmparatorluk Seçim Töreni’nin resmen tamamlanmasını mı istiyorsun? Peki, öyle olsun.”

Arakiya’nın cevabını duyunca Priscilla, elindeki yelpazeyi kapattı. Onu göğsüne yerleştirdi, boş elini göğe kaldırıp yokluktan kıpkırmızı kutsal kılıcını çekip çıkardı.

Kılıçtan yayılan sıcaklık, havayı titretecek kadar şiddetliydi. Bu, yalnızca Vollachia İmparatoru’nun taşımasına izin verilen Yang Kılıcı’ydı―― Yorna, farkında bile olmadan hayranlıkla ona baktı.

O an göz kapaklarının ardında, o kıymetli kılıcı zamanında taşıyan sevdiği adamın silueti canlanıyordu.

Priscilla: “Hayranlık zamanı değil, Anneciğim.”

Yorna: “――Bu kadar bencilce sözler söyleme, seni ben büyütmedim belki ama neden böyle olup çıktın ki sen?”

Priscilla: “Yani, artık. Benim ben olmamın özel bir sebebi yok. Ama sana söylemeyi unuttuğum bir şey daha var.”

Priscilla, Yang Kılıcı’nı kaldırırken Yorna’ya yandan bi’ bakış attı. Yorna, tüm bedeniyle gerilip savaş durumuna geçti. Bu duruşu aldıktan sonra da soran gözlerle kızına döndü.

Priscilla’ysa onun bakışlarını kendi bakışlarıyla karşılamadan, kılıcının ucunu Arakiya’ya doğrulttu ve…

Priscilla: “Kendisi üvey kardeşim olur. Annemciğim, senin ölümünden sonra beraber büyütüldük, tıpkı gerçek kardeşlermişiz gibi. Şimdi görüyorum ki onun hedefi, beni tahtın başına geçirmekmiş.”

Yorna: “Ne…”

Priscilla: “Geliyor.”

Yorna’nın gözleri bu açıklama karşısında büyürken, duygusuz bir uyarı eşzamanlı olarak yapıldı.

Gökyüzü alevlerle kaplandı, önceden yanmış alanı büsbütün kavrulmuş toprağa çevirmek istercesine devasa bir sıcaklık yağdı.

Ve ardından, dünyayı kırmızıya boyarcasına Arakiya haykırdı.

Arakiya: “Prenses’i geri alacağım, kendi gücümle!! ――Bana söylenen de bu.”

△▼△▼△▼△

Arakiya’nın kontrolden çıkan ve dünyayı ateşe boğan alevlerine uzaktan bakarken Todd Fang, savaş alanının atmosferinin rüzgârın yönüyle birlikte değişmeye başladığını hissediyordu.

Todd: “――İlk hamlenin etkili olduğu kesin ama…”

O devasa ateş gücü, isyancıların savaşma azmini kırmıştı. Ön saflarda saldıranlar, genellikle yetenekleriyle tanınmış kişiler olurdu.

Yapabilecekleri hiçbir şey yokken cayır cayır yanarken morallerini koruyabilecek bir grubun var olması mümkün değildi.

Bu yüzden de yıldız şeklindeki surları koruyan beş kaleden biri olan ve kendisinin de görevlendirildiği Arakiya’nın bulunduğu kalenin, en güvenli yer olduğunu ve düşmanın saldırısının burada zayıflayacağını öngörmüştü.

Gerçekten de Todd’un bu öngörüsü doğru çıkmıştı. Cesurca ilerleyen Tepegöz Kabilesi yok edildikten sonra, Arakiya’dan korkan isyancıların saldırısı darmadağın olmuş ve savaş neredeyse kazanılacak duruma gelmişti.

Ancak bu atmosferdeki değişimin nedeni, püskürtülen ilk isyancı grubuna geç gelen ikinci bir grubun katılmasıydı.

Başlarına yedikleri darbeyle savaşma istekleri sönmüş olan ilk grup neredeyse çöküşün eşiğindeyken, ikinci dalga tarafından toparlanıp içine alınmış ve savaşma güçlerini yeniden kazanmaya başlamışlardı.

Elbette, mağlup olanların birleşmesi sonucu değiştirecek bir gelişme olmamalıydı fakat sonradan gelenler, dağılmış olanları toparlayıp moral kaybını en aza indirgemişlerdi.

İkinci grupta keskin zekâlı bir komutanın var olduğunu düşünen Todd, bu ihtimal karşısında irkildi.

Todd: “Yok artık, geç gelmeleri bile planın bir parçası olabilir mi?”

Her biri kendi kafasına göre hareket eden ve birlikte ilerlemeyen isyancı ordusu, ilk dalgada darmadağın olmuştu. Bu acı tecrübeden sonra savaş, düzenli ordunun ezici zaferiyle bitecek gibiydi.

Ancak ilk gruptaki güçlü kişilerin kaybıyla gelen yılgınlık, serserilerin cesaretini de soğutmuştu. Artık tartışma dinlemeyen, başına buyruk tipler tamamen elenmişti.

Bu durumda girdikleri bu savaşta zafer kazanmak isteyen grubun, daha sağlam bir başarı ihtimali için karşı tarafla birleşmekten başka şansı kalmamıştı. Kazanılacak artıklardan pay alabilmek uğruna delicesine bir performans sergiliyorlardı.

Todd: “Ön saflar aptallarla dolu olsa da asıl rakip, ikinci dalga mıydı yoksa?”

Arakiya gibi bir düşmanla başa çıkmak gerekiyorsa gerçek rakibin elinde mutlaka önlemler olmalıydı.

Arakiya’nın yenileceğini hayal etmek güçtü ancak Todd, bu kadar hesap kitap yapan bir düşmanın İmparatorluk Başkenti’ne plansız programsız saldırmayacağını da çok iyi biliyordu.

Bu planlamalar yalnızca Arakiya’ya değil, diğer kalelerin koruyucularına karşı da yapılmıştı.

Üstelik sadece kaleleri koruyanlar değil, artık sadece sağ kalan isyancıları avlamakla görevli olması gereken düzenli ordu askerleri bile, kolay olmasa da isyancıların hareketlerine vakit ayırmaya başlamıştı.

Sanki uzakları gören gözleri, gizlice dinleyen kulakları, ustaca yönlendirme yeteneği her şeye vakıf olan bir iblisin beynine bağlanmışçasına rahatsız ediciydi.

Güçlü düşmanlar, Arakiya ve kalelerin koruyucularına bırakmak en doğrusuydu.

Ama Todd’a göre bu çatışmadaki asıl baş belası, çok daha farklı bir şeydi.

Bu yüzden――

Todd: “――O sinsi planlar çeviren herifle ben ilgilenmeliyim.”

#Vay be! Önceki bölümlere göre upuzun bölümü bitirmiş bulunmaktayız. Bu bölümde çok önemli şeyleri öğrendik. Prenses dediğimiz kişi aslında Priscilla’nın ta kendisiymiş, Arakiya’nın hedefi de onu tahta çıkartmakmış. Bu bölümde epeyce şey öğrenmiş olduk, tabii Emilia’nın Madelyn’le olan savaşı da bi’ hayli güzeldi. Bakalım sonraki bölümlerde neler olacak, devam edelim!



5 4 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
9 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Inline Geri Bildirimleri
Tüm yorumları görüntüle
Ahmed Durmaz
Ahmed Durmaz
21 Nisan 2025 14:44

reklamları başa biriktirmen çok ince bir hareket olmuş.

MortySmith
MortySmith
22 Nisan 2025 17:04

hocam discord linki çalışmıyor da yardımcı olur musunuz?

Bertiel
Yanıtla  MortySmith
23 Nisan 2025 05:18
MortySmith
MortySmith
Yanıtla  Bertiel
23 Nisan 2025 11:33

yok hocam davet geçersiz diyor
edit: nedense bir anda girebildim, teşekkürler

yato zero
4 Temmuz 2025 14:47

Elinize sağlık

Aizen Poyraz
16 Ağustos 2025 10:38

Admin Priscilla neden roblox olmuş amk

gariphasan
1 Ekim 2025 12:08

Priscilla’nın geçmişini çok merak ediyorum. Çeviri için teşekkürler.

baryonnarutotr
21 Kasım 2025 08:50

PEAK bölümlerdeyiz fena olaylar dönüyor
Todd piçi ile jamal piçi kapışıcak

Heisenberg
2 Aralık 2025 11:33

Bu serideki bazı karakterler hakkında o kadar da zeki değil mevzuları canımı sıkıyor Todd ve subaru güya o kadarda zeki değiller seriyi kökten değiştirecek şeyleri akıl ediyo herifler ve hala bu adamlar çok zeki demiyor yazar