Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 77 – “Kaderin Cilvesi”

Kısım VII, Bölüm 77 – “Kaderin Cilvesi”

17 Eylül 2024 2.986Okunma 36 dk okuma


Bölümün ortalama okuma süresi 29 dakikadır. İyi okumalar dileriz.


ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤ

Çevirmen: Bertiel

ㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

Otto: “――Bu, uçan ejderlerin saldırısının yarattığı hasara istinaden hazırlanmış bir rapordur.”

Emilia, Otto’nun elinin altındaki evraklara dokunurken yaptığı açıklama üzerine acıyla karışık bir ifadeyle kaşlarını indirdi.

Guaral Kale Şehri “Uçan Ejder Felaketi” tarafından hedef alınmıştı――. Şehri onarıp yaralılarla ilgilenmeleriyle geçen birkaç günün sonunda ortalığın durulduğu söylenebilirdi fakat bunun neticeleri de daha sonra anlaşılacaktı.

Emilia’ya göre şehir dehşet verici bir durumdaydı.

Şehri çevreleyen ihtişamlı surlar yerle bir olmuştu, yüksekten yağan sayısız kaya parçası da hâlâ şehrin dört bir yanına dağılmış durumdaydı. Yapılardaki tahribat çok büyüktü, yarısından azı hasar görmeksizin ayakta kalabilmişti. Çok sayıda insan can vermişti, Emilia’yla grubunun yatmakta olduğu evin de ikinci katı çökmüştü ve artık içinde yaşayan insanlar yoktu.

Emilia: “Keşke…”

Keşke oraya azıcık daha erken varabilselerdi.

Bu tür pişmanlıkların sivri iğneler misali Emilia’nın göğsüne saplanmaya devam ettiğini hissedebiliyordu, bu yüzden――…

Otto: “Buraya daha erken gelebilir miydik diye kafa yormak anlamsız, o yüzden bırakalım bu fikirleri.”

Otto, Emilia’nın aklından geçenleri okuyabildiği için hemen sözünü kesiverdi. Emilia’nın yüzü, onun sivri dili karşısında düştü. Ardından Otto başıyla pencerenin dışını işaret etti.

Otto: “O zamanlar buna öncelik vermemizin asıl nedeni bir grup uçan ejderin üstümüzden geçmesiydi. Bu gerçekleşmeseydi alelacele hareket etme imkânımız da olmazdı. Başka bir deyişle…”

Emilia: “Başka bir deyişle?”

Otto: “Bunu önlemek için elimizden hiçbir şey gelemezdi, zaten farkındasındır. Bu, sebep sonuç sorunu. Biri olmadan öbürü de yürümez. Bunun hakkında endişelenmen fazlasıyla yersiz.”

Otto bunu açıklarken yavaşça başını salladığında, Emilia ona zoraki bir şekilde gülümsedi.

Otto, Emilia’nın içten içe neler hissettiğini okumuş gibiydi ve bu hiç de şaşırtıcı sayılmazdı. Otto insanları çok iyi değerlendiren biriydi, yani bu onun için gayet normaldi.

Ayrıca, Otto’nun sözlerinin onu teselli etme şekli olduğunu da düşünüyordu.

Ona “ya tutarsa” senaryolarıyla ilgili endişelenmenin hiç de faydalı bir şey olmadığını anlatıyordu.

Ve böylece Emilia ikna olmuştu ama――…

Petra: “Ama asıl sorun bunu söyleyiş biçiminde. Söyleyiş biçiminden nefret ediyorum.”

Petra gerçekten de üzgün bir ifadeyle yüzünü öfkeyle başka yöne çevirdi.

Emilia’nın hemen önündeki sandalyede oturan Petra, parlak kahverengi saçlarını tarayarak her zamanki sevimliliğine kavuşmaya çalışıyordu. Bu rol son zamanlarda Emilia’ya emanet edilmişti ama Petra’nın seyahatleri esnasında bile kendine bakmaktan asla ödün vermemesi, Emilia’yı her zaman etkilemişti.

Dün şehirde koşuşturmaktan bitap düşmüş olsa da artık yeni bir gün başlamıştı, bu yüzden kendini baştan aşağı yeniden yaratıyordu.

Bu da Petra’nın bulunduğu pozisyonun ve taşıdığı sorumluluk bilincinin bir eseriydi.

Ne de olsa o――…

Otto: “――Bunu Hanımefendimiz, Petra Hanım’dan işitmek beni fazlasıyla üzdü.”

Otto’nun da belirttiği üzere Petra, Emilia’nın grubunu işe alan hanımefendi olarak onları organize etmekten sorumluydu.

――Emilia’nın grubu, ortadan kaybolan Subaru ve Rem’i aramak için Vollachia İmparatorluğu’na adım atmışlardı.

Birçok dolambaçlı yollardan ve çeşitli zorluklardan sonra İmparatorluğa varmışlardı, ancak bekledikleri gibi sınırı normal yollardan geçmek zordu ve nihayetinde ülkeye kaçak yollardan girmişlerdi.

Bunu yaparlarken takma isimler kullanıp seyahatlerinin amacıyla ilgili sahte bir hikâye uydurmak zorunda kalmışlardı ne de olsa Emilia ve Roswaal’ın gerçek kimlikleri açığa çıkarsa işler sarpa sarabilirdi.

Sonuç olarak Emilia’ya eskortluk yapmak üzere “Emily” rolü verilmişti ve koruması gereken kişiler de――…

Emilia: “Petra Hanım ve Beatrice Hanım.”

Otto: “İmparatorluğa geliş gayemiz Beatrice Hanım’ı sağlığına kavuşturmaktı… ve bu aslında aradığımız şeyi bulduğumuzda gerçekleşecek bir hedef, yani tamamen yalan sayılmaz.”

Petra: “Anlıyorum ama nedense… biliyorsun işte, her şeye rağmen sorun yok gibi.”

Otto: “Sözlerini yarıda kesmen beni endişelendiriyor, dolayısıyla bana söylesen çok daha iyi olur.”

Petra: “Sanırım? Otto-san tanıdığın üzere, Efendi’mizin kötü huyları sana da bulaşıyor olmasın?”

Otto: “Sormamam gerektiğini biliyordum be!..”

Otto başını ellerinin arasına alarak öylece kalakalmıştı, bu sırada da Emilia söylemek üzere olduğu sözleri aceleyle geri aldı.

Otto bu durumdan pek hoşnut gözükmüyordu ama Emilia Roswaal’ın zekâsını fazlasıyla güvenilir buluyordu. Bu yüzden kamptaki en zeki iki kişinin de aynı şekilde düşünmesi çok cesaret vericiydi.

Gerçi, bunu söylemek Otto’nun daha da fazla eziyet görmesine neden olacak gibiydi.

Her neyse――…

Emilia: “Ayrıca Garfiel sayesinde şehirde çok daha az yaralımız var, di’ mi?”

Otto: “Bu kuşkusuz doğrudur. Bence Petra Hanım’a, Frederica-san’a ve tabii ki Emily sana da yardımcı olduğun için büyük bir teşekkür borçluyuz.”

Otto’nun başıyla verdiği yanıt üzerine Emilia nihayet yanaklarındaki gerginliği atabildi.

Garfiel’in sıkı çalışması, Frederica ve Petra’nın da yardımları Emilia’yı gururlandırıyordu. Bu, kendisinin ve değerli arkadaşlarının gurur duyabileceği bir çabaydı.

Emilia: “Otto-kun, Zikr-san ve diğerleriyle de konuşarak geeerçekten iyi bir iş çıkardın.”

Otto: “Şanslıyız ki Zikr-san ikna edilebilecek biriydi, bu bakımdan yaşanan zorluklar asgari düzeydeydi. Ayrıca tesadüfen rastladığım Mizelda-san’a da müteşekkirim, beni her konuda bilgilendirdi.”

Petra: “Otto-san’ın yüzü tam da Mizelda-san’ın sevdiği cinsten, değil mi?”

Otto: “Daha önce hiç böyle bir şey hakkında bu kadar açık sözlü birisiyle karşılaşmamıştım, yani epey afalladım.”

Otto, sırıtarak küçük yumruğunu havaya dikmiş olan Petra’ya zoraki bir gülümsemeyle baktı.

Emilia’nın da karşılıklı olarak konuştuğu Mizelda’nın bi’ hayli güçlü ve nazik bir kadın olduğunu biliyordu. Tanışıklıklarının başından beri kendilerine karşı nazik bir tavır takınmış, fazlasıyla ilgi alaka göstermişti.

Yine de bir yanı Otto ve Garfiel’e niçin farklı davranıldığını merak ediyordu.

Emilia: “Mizelda-san’ın Otto-kun’un yüzünü sevdiğini biliyorum ama Garfiel de sevimli ki…”

Petra: “Belki de Garf-san’ın kaşlarıyla burnu arasındaki kırışıklıklar çok sık olduğu içindir. Ayrıca, belki de Ram nee-sama’dan ayrı düştüğü için canı sıkkındır.”

Otto: “…Ben en iyisi hiçbir şey söylememeye devam edeyim.”

Petra parmağını düzgünce kendi şekilli burnunun üzerine yerleştirerek Garfiel’e ilişkin bu yorumu yaptı.

Emilia, Garfiel’in değişen yüz ifadelerinin de büyüleyici olduğunu düşünüyor, bu yüzden Mizelda’nın Garfiel’e daha iyi bakmasını istiyordu.

Tüm bu konular bir yana――…

Emilia: “Ama şehrin temizliğinin ilk safhası bitmeye yaklaştıysa…”

Otto: “Evet.”

Otto, Emilia’nın sözlerini başıyla onaylayıp bir kez daha pencereden dışarı baktı. Otto’nun bakışlarının hemen önünde, bunca tahribata rağmen hâlâ ayakta duran şehrin simgesi―― Belediye Binası duruyordu.

Guaral Kale Şehri’nin nüfuzlu sakinleri orada toplanmıştı.

Başka bir deyişle――…

Otto: “Nihayet, işleri daha ileriye taşımak adına konuşmaya başlayabileceğimizi düşünüyorum.”

Otto bunları söylerken tartışma başlamıştı bile.

△▼△▼△▼△

???: “Oy, bana hiç teşekkür etmedin, babalık.”

Garfiel yarı yıkık dökük şehrin surlarını tırmanırken bir önceki ziyaretçinin arkasından seslendi.

İşin doğrusu, seslenmek istediği biri de değildi ama sırtı görünür görünmez geri dönmesi ona kaybetmiş gibi hissettireceğinden dolayı, rekabetçi mizacı bu isteksizliğine üstün geldi.

Her şey bir yana, neden arkasını dönen o olmak zorundaydı ki?

Garipliğe katlanamayıp arkasını dönmesi gereken biri varsa o kendisi değil, bi’ başkası olmalıydı.

Bu düşünceyle, bir serserininkine benzer laflarla söze başlamıştı ama――…

???: “――Tçh.”

Garfiel, dilinin kuvvetli bir şaklamasıyla gelen cevapla birlikte seçiminden ötürü ânında pişmanlık duydu.

İnatçılığının neticesinde daha da nahoş bir deneyim yaşamıştı. Kafasının ta içinde Otto’nun tepkisini işitebiliyordu, “Eh, tabii tabii” diyen bir kızgınlık vardı.

Her ne olursa olsun, bu hiç de hoşnut olmadığı biriydi.

Gerçi önceki ziyaretçinin halkına yaptığı saygısızlık sırasında Garfiel orada olmasa da sonradan duyduklarına göre bu hadise bile, adamdan hoşlanmaması için fazlasıyla yeterliydi.

Garfiel’in Heinkel Astrea hakkındaki değişmeyen izlenimleri bunlardı.

Heinkel: “――――”

Heinkel hafif deri zırhıyla, belindeki düzgün kılıcıyla nöbet tutuyordu.

Ancak Garfiel bunu şehirde huzuru korumak için takdire şayan bir çaba olmaktan çok, yapacak hiçbir işi ve gidecek hiçbir yeri olmadığını saklamak için yaptığı bir gösteriş olarak değerlendirmişti.

Ondan yayılan alkol kokuları ve etrafındaki boşalmış içki şişeleri de bunun kanıtıydı.

Uçan ejder felaketi sırasında, Heinkel gelişmiş uçan ejder sürüsüne karşı son derece vahşi bir hücuma geçmiş gibiydi ancak İlahi bir General karşısında acıklı bir şekilde hezimete uğramıştı.

Yine de küçük Schult, Heinkel’i savunabilmek için bol keseden sallamıştı ama Utakata açık sözlüydü, “O hiçbir şey yapamadı” demişti. Muhtemelen gerçek buydu.

Bunun kanıtı da Garfiel’in yaralıları şifa büyüsüyle iyileştirirken muhatap olduğu kişiler arasında en ağır yaralan kişinin Heinkel olmasıydı. Almış olduğu yaralar öylesine korkunçtu ki Garfiel’in iyileştirme büyüsü olmasaydı muhtemelen hâlâ yatak döşek yatıyor olacaktı.

Garfiel: “Bu dil şakırdamasının bir nevi teşekkür mü olması gerekiyo’? Hayret bir şey, bu benim muhteşem benliğimin bildiği sosyal görgü kurallarından epey farklı, oy.”

Garfiel, karşı tarafın düştüğü durumu göz önünde bulundurmasına rağmen ağzından küfür eksik olmadı.

Garfiel de yenilgiyi tatmıştı. Bunun ne denli sinir bozucu olduğunu anlıyordu, bu yüzden yenilmiş olduğu gerçeğini insafsızca deşmek istemiyordu.

Yine de karşı taraf kibar olmayı reddettikçe Garfiel, en azından bir alaycı bir şekilde laf atmak için can atıyordu. Heinkel hakkında hiç de olumlu bir izlenime sahip olmadığından söz etmiyorum bile.

Garfiel: “Burası İmparatorluk. Benim anlayamadığım bazı sosyal görgü kuralları olmalı ama… Sen Krallık’tansın, değil mi? Üstüne üstlük Kılıç Azizi’nin babasısın, bir de ha?”

Heinkel: “――――”

Garfiel: “Şaşırtıcı benliğimin de dediği gibi, o çetin bir götün teki. Böylesine güçlü birisinin harika ebeveynlere sahip olacağını düşünürdüm ama sen kibar olma inceliğini bile göstermedin――…”

Heinkel: “――Ebeveynler ne kadar harika olursa olsun, bu çocuklarının da o kadar harika olduğu anlamına gelmez.”

Garfiel yılmış görünüyordu, arkasını bile dönmeden alaycı dırdırına devam etmişti.

Yine de görmezden gelineceğini varsaymıştı ama hiç ummadığı bir cevap gelmişti. Garfiel’in gözleri irileşti ama Heinkel hâlâ arkasına dönmeden şöyle dedi.

Heinkel: “Ve tam tersi. Bir canavarın ebeveynlerinin de birer canavar olması için hiçbir neden yok.”

Garfiel: “Oh…”

Heinkel: “Hakaret etmede aşırı kötüsün. İlla birini kışkırtmak istiyorsan git de Priscilla Hanım’dan azıcık ders al. Şimdiki hâlinle çuvalladın.”

Garfiel: “Gağk.”

Hakaret ederek üstünlük sağlama çabası fark edilerek eninde sonunda misliyle iade edilmişti.

Gerçek kışkırtmanın tam olarak ne olduğunu yeni öğrenen Garfiel afalladı. Durum böyle olunca da konuşma sona ermişti. Ama arkasını dönüp gidecek olursa, kelimenin tam mânâsıyla hezimete uğramış olacaktı.

Nihayetinde Garfiel inadından vazgeçmedi ve Heinkel’den kısa bir mesafe uzakta oturarak, artık savunmasız olan şehri koruyacak surlardan eser kalmamış olan güney ufkuna baktı.

Sayısız uçan ejderin saldırısına uğrayan meşhur Guaral Kale Şehri’nin surları ağır tahribata uğramıştı.

Yüksek rakımdan fırlatılan kayaların verdiği tahribat çok büyüktü ve yıkılan duvarlar mümkün olduğunca hızlı bir şekilde onarılmaya çalışılsa da, şehrin savunma kabiliyeti önemli ölçüde zayıflamıştı.

Özellikle de şehrin güney suru en büyük tahribata maruz kalmıştı.

İlk saldırıya maruz kalan batı suru da berbat bir durumdaydı ama onunla kıyaslanamazdı bile. Surları bir kenara bırakırsak tüm bölge yerle yeksan olmuştu.

Garfiel: “Duyduğuma göre Emilia-sama… Yo, Emily ve Priscilla dedikleri Prenses İlahi bir General’le savaşmışlar ama…”

Hemen altlarındaki feci manzaraya baktığımızda savaşın ne denli şiddetli geçtiğini açıkça görmek mümkündü.

Binaların çoğu orijinal şeklini koruyamamıştı, dehşet verici bir şok dalgasıyla da yoluna çıkan her şeyi silip süpürmüştü.

“Dokuz İlahi General”den biri olan ejderha soyuyla yapılan savaşın kapanışı beyaz bir ışığın önderliğinde gerçekleşmişti―― Garfiel de şok dalgasının onu havaya savurduğu esnada şehirdeydi. Emilia bu olayın asıl sebebini açıklığa kavuşturmuştu.

Garfiel: “――Ejderha Kükreyişi.”

Yer ejderleri, su ejderleri, uçan ejderler ve benzerleri ejder türleriyken “Ejderhalar”, bunların çok üstünde yer alıyordu.

(Ç.N: Öncelikle Re:Zero dünyasında iki farklı ejder/ejderha sınıfı var. Bunlar az önce de söylediği gibi Yer, Su, Uçan gibi türlerin her aldığı ejderler alt sınıftır. Fakat Felaket Ejderhası Valgren ve İlahi Ejderha Volcanica gibi daha güçlü kabul edilen varlıklar ejderden çok ejderhadır. Aslında İngilizcede bunu ayırmak için ejderha ve Ejderha yani büyük harfle ayırmışlar fakat ben daha kolay anlaşılsın diye bundan sonra alt sınıftakilere “Ejder” üst sınıftakilere “Ejderha” diyeceğim.)

Ejderhalar, tüm mantıkların üstünde olduğu rivayet edilen bir güce sahiplerdi. Sadece tek bir nefesleriyle her şeyi yerle bir ediyorlardı.

Şayet Emilia ve Priscilla ikilisi buna karşı koymaya çalışmasaydı tahribatın daha da büyümesinden korkuluyordu.

Garfiel: “…Ne olursa olsun, muhteşem benliğim her daim yanlış zamanda yanlış yerde oluyo’.”

Emilia’yı ve o sırada olan Priscilla’yı başarılarından dolayı överken kalbinde acı bir duygu mayalanıyordu.

Pleiades Gözcü Kulesi’nde onlara eşlik etmemekle Garfiel, Emilia’nın tanıştığı İlahi Ejderha Volcanica’yla yüz yüze gelme fırsatını kaçırmıştı. Bununla da kalmamış, bu kez aynı şehirde olmasına rağmen başka bir Ejderha’yla da yüz yüze gelme şansını kaçırmıştı.

Subaru’nun deyişiyle balığın oltadaki kancadan kurtulduğunu söylemek zorundaydı.

Heinkel: “――――”

Surat asmasının nedeni, çok eski zamanlardan beri varlığından sıkça söz edilen bir Ejderha’yla karşılaşamaması değildi.

Çünkü Garfiel’in üstlendiği rol, güçlü düşmanlarla savaşıp onları alt etmekti. Kampın hedeflerini sekteye uğratmaya çalışanları alt etmek ve askerî bir memur olarak rolünü yerine getirmekti.

Etrafta dolaşıp yaralıları tedavi etmek kesinlikle görevlerinin bir parçası değildi.

Garfiel: “Dahası, İmparatorluğa girdiğimden beri hiçbir şey de yapamadım ki.”

Kendilerini Vollachia İmparatorluğu’na kaçak yollardan sokarken bile Garfiel hiçbir işe yaramamıştı.

Sınırdan geçmelerine yardımcı olacak kişilerle görüşmek için Otto’nun ailesine, Suwen Ticaret Şirketi’ne bel bağlamışlardı. Ve yol boyunca onlarla bir anlaşmazlığa düştüklerinde, Petra müzakereleri uygun bir şekilde neticelendirmişti.

Bundan sonra, İmparatorluğa girer girmez sorun çıkınca da Frederica durumun üstesinden gelmek için kendi kanını kullanmış, Garfiel’in tek yaptığı da sevmediği bir herifi susturmak için onu bayıltmak olmuştu.

En azından Kale Şehri’nde olduğu söylenen siyah saçlı valkür “Natsumi Schwartz” sayesinde bir umut doğmuştu, tam da Subaru’yla nihayet bir araya geleceğini düşündüğü sırada――…

Garfiel: “Kaptan gittiğinden beri birbirimizi özledik… Sonuna kadar şanssızdık, her şey benim muhteşem benliğimin suçu gibi.”

Elbette bunun aşırı düşünmekten kaynaklanan paranoya olduğunun da tamamen farkındaydı.

Tıpkı Garfiel ve diğerlerinin İmparatorluğa vardıklarında büyük maceralar yaşamış olmaları gibi, Subaru da İmparatorluğa fırlatıldıktan sonra orada büyük maceralar yaşamıştı. Ne eksik ne fazlaydı.

Fırlatılıp atıldığı bir yerde bile hemen ciddi bir olaya karışması Garfiel’in tanıdığı Subaru’ya çok benzeyen bir durumdu.

Garfiel: “――İmparatorluğun zirvesi için yapılan bir çatışma, bu gerçekten büyük bir iş, Kaptan.”

Kale Şehri’ni―― yo, Vollachia İmparatorluğu’nun tamamını etkisi altına alacak büyük bir savaşın habercisiydi.

Ne tür bir tesadüf kendisini böyle bir durumun tam ortasında bulmasına neden olmuştu ki? Yine de diye düşündü Garfiel, elbette bu Subaru’nun kim olduğunun bir sonucuydu.

Emilia ve diğerlerinin yanına dönmek için canla başla umutsuzca çırpınırken, yolda karşılaştığı insanlarla kaynaşmış ve onları yüzüstü bırakamayarak durmadan koşmaya devam etmişti.

Şu anda çok uzaklarda bir yerlerde, güneydoğudaki büyük bir şehirdeydi ve nüfuzlu insanlarla pazarlık yapıyor gibiydi.

Sonuç ne olursa olsun, sağ salim dönebilirse iyi olacaktı――…

Heinkel: “――Oy, velet.”

Garfiel: “Ahhğ?”

Heinkel: “Dişlerin epeydir deli gibi takırdayıp duruyor. Uslu durup çeneni kapatamaz mısın?”

Heinkel bu sözleri birdenbire düşüncelere dalmış olan Garfiel’in yüzüne tükürdü.

Sinirlenmiş gibi görünen kızıl saçlı adam parmağını ağzına götürerek köpek dişini işaret etti. Bu, Garfiel’in dişlerini takırdatma huyunun sinirlerini bozduğu anlamına geliyordu.

Garfiel: “Ha, neden benim muhteşem benliğim senin söylediğin herhangi bir şeyi dinlemek zorunda kalsın ki? Madem kulaklarına bu kadar dokunuyo’, o hâlde istediğin zaman çekip gidebilirsin.”

Heinkel: “En iyi hakaretin bu mu, huysuz velet seni? Buraya ilk ben geldim. Yerini bil.”

Garfiel: “――Hık, İlahi bir General’den tırsan bir adam bu kadar küstah olmamalı!”

Daha önce olduğu gibi köşeye sıkıştırılmaktan nefret eden Garfiel, bunu güçlü bir şekilde haykırarak iade etti.

Bunu iddia ettikten sonra Garfiel patavatsızca bir laf ettiğini anlamıştı. Ancak rakibi yine de rakibiydi. Bu denli sert bir şekilde karşılık vermek, bunun için kendini suçlu hissetmek zorunda kalmak――.

Heinkel: “Ahh, haklısın valla. ――Korktum. İşte bu yüzden böyle oldu.”

Garfiel: “Babalık?..”

Heinkel: “Ayrıca Priscilla Hanım’ın da modunu mahvettim, şimdi de körkütük sarhoş olacağım. Aah, ne kadar iflah olmazım.”

Ancak Heinkel’in cevaben söylediği sözler zayıf kalınca Garfiel’in aklı karıştı.

Elindeki alkol şişesini ağzına götürerek yudumlarken Heinkel, alçak bir sesle homurdanarak âdeta dünyayı lanetliyordu―― Yo, bizzat kendi varlığını lanetliyor gibiydi.

Sanki dünyanın kendisi onu yüzüstü bırakıp gitmiş, tavırları tamamen çaresizliğe yenik düşmüş gibiydi.

Garfiel: “…Rakibin İlahi bir Generaldi. Onlar İmparatorluğun en güçlü askerî birliği, doğal olarak da onları alt edemedin, babalık.”

Bu acınası manzarayı seyretmeye dayanamayarak bu teselliyi dillendirdi.

Bunu bizzat dile getirmiş olmasına rağmen, Garfiel bu sözü hiç utanmadan söylemiş olmasına hayret etti. Az önce Heinkel’ı İlahi bir General’e kaybettiği için sözlü olarak aşağılarken, şimdi de kaybetmesinin doğal olduğunu söyleyerek onu avutuyordu.

Tutarsızdı, muhtemelen teselli etmekte tamamen başarısız olmuştu. Garfiel de Heinkel’le aynı durumda olsaydı kendisine de aynı şey söylendiği için küplere binerdi.

Ancak Heinkel, Garfiel’in tesellisi karşısında omurgasız bir kahkaha patlattı.

Heinkel: “Kazanamamış olabilirim ama gerçekleştirmem gereken bir vazifem var. Hele ki Priscilla Hanım’la gitmenin meyvelerini toplayacaksam… Heh, ne sikim bir şaheser ama.”

Garfiel: “Şaheser?”

Heinkel: “On yılı aşkın süredir peşinden koştuğum şey sürekli parmaklarımın arasından kayıp gidiyor. Ne kadar yol alırsam alayım, zavallı tabiatımı asla değiştiremeyeceğim.”

Heinkel’in kendini durmaksızın yargılaması üzerine Garfiel onu farklı bir gözle bakmaya başladı.

Başlangıçta Heinkel’in Su Geçidi Şehri’nde gerçekleştirdiği pervasız hareketlerinden dolayı, Garfiel’in onun hakkındaki izlenimi düşmanca ve tiksinti doluydu. Kısa bir süre ardından, tam da bu düşüncelerinin doğrulandığını düşündüğü anda, Heinkel’in kendini lanetlediğini görmesi Garfiel’in edindiği izlenimleri yeniden değerlendirmesine yol açtı.

Karşısında zayıf, tükenmiş, sefil bir adam dikiliyordu.

Ağzından dökülen kelimeler hem kendisine hem de başkalarına karşı birer bıçak gibiydi ama keskinlikleri içler acısıydı. Bu sözler yalnızca başkalarına yönelik olsaydı Garfiel onları yalnızca küçümseyip işi bitirirdi.

Ancak Heinkel’in bu bıçakları kendisine de yönelttiğini fark ettiğinde, Garfiel göğsünde nahoş bir şey hissetmişti.

Garfiel: “Piç herif, neden bu şekilde çürüyüp giderken hiçbir şey yapmama küstahlığını gösteriyo’n ki. Sen hâlâ yaşıyo’n. Öyleyse…”

Heinkel: “――. Merak ediyorum da neden hâlâ hayattayım ki?”

Garfiel: “――Hık, sahiden de seni kurtaran adamın karşısında bunu söylemeye nasıl cüret edersin?”

Heinkel, Garfiel’in öfkesine davetiye çıkarırcasına kendini yüzüstü bıraktığına dair homurdanmayı sürdürdü.

Garfiel’in cevabı üzerine Heinkel ona bakıp sanki ilk kez fark ediyormuş gibi “Ah” diyerek mırıldandı.

Heinkel: “Şimdi sen söyleyince, beni iyileştiren de sendin ki. Gelecek sefer daha dikkatli ol.”

Garfiel: “Aah?!”

Heinkel: “Kendini gelecekteki dertlerden kurtarmak için nefret ettiğin adamları terk etme fırsatını kaçırma.”

Heinkel bunu dile getirirken omurgasız bir kıkırdamada bulundu.

Garfiel bunu duyar duymaz görüş alanının koyu kırmızıya boyandığını hissederek kendini adamın yakasına yapışmış, yakın mesafeden içki kokan yüzüne kaşlarını çatarken buldu.

Ayaklarının dibinde kırılan bir içki şişesinin çıkardığı hafif şangırtıyı duydu.

Bunun asıl nedeni Garfiel’in onu yakasından yakalayıp büyük bir güçle vücudunu yukarı kaldırarak, içinde hâlâ içki bulunan içki şişesinin Heinkel’in elinden surun zeminine düşmesiydi.

Düşen içki şişesini bakışlarıyla takip eden Heinkel bir iç çekti.

Heinkel: “Ziyan oldu, değil mi?”

Garfiel: “Piç herif, tüm söyleyeceğin şey bu mu?”

Heinkel direnmeden uyuşuk gözlerini Garfiel’e çevirdi.

Ruhsuz mavi gözleri, Garfiel’in konuştuğu Reinhard’ın ve bakışlarıyla etkisi altına girdiği Wilhelm’in gözleriyle aynı soydan geliyordu.

Yine de Garfiel onların aynı soydan olduğuna inanmakta zorlanıyordu.

Bir insanın gözleri nasıl olur da bu kadar donuklaşabilirdi ki?

Bu iki gözün en ücra derinliklerinde dalgalanan duygular, kim bilir kaç ay kaç yıl içerisinde bu denli körelebilmişti ki?

Garfiel: “Neden böylesin lan? Neden bana o gözlerle bakıyo’n ha?”

Heinkel, İlahi bir General karşısında mağlubiyete uğrayarak Priscilla’nın keyfinin kaçtığını söylemişti.

İşin aslı tam olarak bilinmese de Garfiel, İlahi bir General’e karşı koyacak güçten yoksun olduğu için birini suçlamanın fazlasıyla düşüncesizce olduğuna inanıyordu.

En azından, zamanında gelmediği için savaşma şansı bulamayan Garfiel’in bakış açısı buydu.

Garfiel’in bakışlarıyla, sözleriyle Heinkel’in gözleri hafifçe dalgalandı.

Tam karşısındaki adama, Garfiel’e bile odaklanmamış olan gözleri sonunda Garfiel’le buluştu ve açıkça Garfiel gözlerinin içine yansıdı.

Ve ardından――…

Heinkel: “――Eşim…”

Alkolü yeni yutmuş olmasına aldırmaksızın, Heinkel’in kısık sesle dökülen dudakları kupkuruydu.

Ama sonunda anlamlı sözcükler duyduğunda Garfiel azı dişlerini sıkarak bocalayan adamın bundan sonra söyleyeceklerini dinlemeye karar verdi.

Ancak Garfiel’in beklediği sözler yine duyulmamıştı.

Heinkel: “――Ah.”

Garfiel: “Oy?”

Hâlâ yakasından tutulan Heinkel’in gözleri bir kez daha Garfiel’e odaklanamadı. Bakışları Garfiel’in yanından geçip arkasında duran şeye doğru yöneldi.

Ancak Garfiel bunun can sıkıcı ve rahatsız edici olduğunu düşündü.

Heinkel: “At arabası.”

Garfiel söylenen sözler karşısında arkasını dönmekten kendini alamadı.

Garfiel: “――――”

Heinkel’i tuttuğu için Garfiel’in sırtı şehrin güney tarafına dönüktü―― o ufkun ötesinden, gerçekten de onlara doğru yaklaşan küçük bir çizgi görülebiliyordu.

Gözlerini zorlayan Garfiel bile bunun bir ejder arabası mı yoksa bir at arabası olup olmadığını anlayamadı ama Heinkel’in “at arabası” dediğine inanırsa o――

Heinkel: “――Hah, demek dışarı çıkıp giden grubun görkemli geri dönüşü.”

Heinkel farklı kelimelerle Garfiel’in düşüncelerini onayladı, Garfiel nefesini tuttu.

Çizgi hâlâ sadece bir tırnak büyüklüğündeydi ama dış hatları biraz daha belirginleşmeye başlamıştı, Garfiel’in merakla beklediği ve arayış içinde olduğu kişinin bindiği araba da olabilirdi.

Heinkel: “Oy, bırak beni, velet.”

Garfiel’in gözleri bekleyiş ve heyecanla parlıyordu, üzerinde içki kokan nefesler uçuşuyordu. Önüne baktığında Heinkel’in asık suratıyla karşılaşınca kaşları çatıldı.

İçinden geldiği gibi konuşmak isteyen bir adamın görüntüsü artık yoktu ve geriye kalan tek şey, çevresindekilere iğrenç ve pervasızca laflar eden nefret dolu bir adamın yüzüydü.

Bunu fark ettiği anda Heinkel boynunu eğerek Garfiel’in ellerinden kurtuldu.

Garfiel bunun hem fiziksel hem de duygusal anlamda kaçmak anlamına geldiğini hissetti. Parmaklarının ucuyla yakalaması gereken şey soğuk bir şekilde elinden kayıp gitmişti.

Heinkel: “Beklediğiniz kişi geliyor gibi görünüyor. Neden acele edip onları karşılamaya gitmiyorsun?”

Garfiel: “…Piç herif, seni…”

Heinkel: “Gözcü görevimi yerine getireceğim. Sonuçta benim işim bir şey gördüğümde bunu rapor etmek. Sarhoş olsam bile en azından bu kadarını yapabilirim… Gerçi bu muhtemelen bana pek de artı puan kazandırmayacak.”

Heinkel elini sallayarak sarhoş bir şekilde sendeleyerek Garfiel’e sırtını döndü.

Bir an için onu durdurmak için arkasından seslenip seslenmemekte tereddüt etti ama sonunda ağzından hiçbir kelime çıkmadı. Tıpkı Heinkel’in de dediği gibi, Garfiel’in kalbi çoktan sabırsızlanmaya başlamıştı.

Bir an önce ufkun ötesinden yaklaşan çizgiye doğru koşmak istiyordu.

Heinkel: “Bu fırsatı kaçırırsan çok trajik olur, ne dersin? O son sözlerin peşinden sonsuza kadar koşacaksın.”

Geride sadece bu sözleri bırakan Heinkel, Garfiel’den önce surdan atladı. Şaşırtıcı bir şekilde şehrin içine güvenli bir şekilde inerek şehrin merkezine yöneldi.

Heinkel’in bu son sözleri ve içinde barındırdığı içten duygular Garfiel’in kalbine bir diken gibi batacaktı.

Ama――…

Garfiel: “Şimdi――…”

O dikenin varlığını şimdilik rafa kaldıran Garfiel, Heinkel’in yaptığı gibi surların diğer tarafından aşağı atladı.

Şehrin dışına inen Garfiel eğilmiş dizlerini gererek kuvvetli bir depar attı. Bacakları adeta patlarcasına yerden havalanıyor, rüzgârdan bile daha hızlı bir şekilde doğrudan yaklaşmakta olan çizgiye doğru koşuyordu.

Garfiel: “Kaptan!..”

Keskin dişlerindeki aralıklardan Garfiel’in dayanılmaz derinlikteki duyguları dışarı sızdı.

Emilia, Beatrice, Petra ve diğerlerinin duygularını düşünmek korkutucuydu ama Garfiel de Subaru’yla yeniden bir araya gelmeyi ciddiyetle bekleyen insanlardan biriydi.

Bu yüzden heyecanını depar gücüne dönüştürerek arabaya doğru son sürat ilerlemeye başladı.

Biraz daha, sadece birkaç düzine saniye daha koşarsa Subaru’ya kavuşacaktı ve――…

Garfiel: “――Ah?”

Ve böylece, o dolup taşan beklentiler beklenmedik bir şaşkınlık duygusuna dönüştü.

Rüzgârı geride bırakacak kadar hızlı olan hızı giderek yavaşladı ve çok geçmeden rüzgâr onu geçti. Aksine, rüzgâr hariç her şeyi geride bırakacak kadar hızlandı ve sonunda durma noktasına geldi.

Garfiel’in titreyen zümrüt gözlerinde ufkun ötesinden gelen tek at arabası―― yo, yaklaşmakta olan çok sayıda at arabası ve öküz arabası yansıyordu.

Garfiel: “B-Bu…”

Subaru’yla tereddüt etmeden karşılaşabileceğini uman Garfiel gözlerini kırpıştırdı.

Subaru ve diğerlerinin surlarla çevrili şehirden hangi amaçla yola çıktıkları düşünüldüğünde, mevcut manzara gerçekten de olasılıklardan biriydi ama o sırada Garfiel bu kadar ilerisini düşünmemişti.

Her hâlükârda, şaşkınlık içindeki Garfiel’in önünde, şehre doğru ilerleyen konvoyun başında, onun küstahça ulaştığı mükemmel bir Galewind Atı tarafından çekilen araba duruyordu.

Ve ardından――…

???: “――Sen, ne diye oyalanıp duruyorsun. Madem şehrin elçisisin, o hâlde yapman gereken şeyi yap.”

Böylece, yüz ifadesini inceleyen Oni maskeli adam Garfiel’in nefesini tutmasına neden oldu.

△▼△▼△▼△

???: “Yorgun düşmüş olmalısınız, Frederica Hanım.”

Yorgun ve susamış benliğine nazikçe servis edilen çayın aromasını alan Frederica, hafif bir şaşkınlıkla karşısındaki adamın yüzüne baktı.

Nazik yüzünde bir gülümsemeyle Frederica’ya minnettarlığını sunan kişi, yere yakın bir noktadan bakan bir adamdı.

Doğası gereği uzun boylu olan Frederica, çoğu zaman boy bakımından erkekleri gölgede bırakırdı, ancak bunu bir kenara bıraksak bile karşısındaki kısa boylu ve ufak tefek biriydi… Ancak Frederica birkaç gün içinde onun boyunun aksine kocaman bir kalbinin ve iyi niyetinin de olduğunu fark etmişti.

Frederica: “――Zikr-sama, ilginizi memnuniyetle kabul ediyorum.”

Belediye Binası’nın en üst katındaki kalabalığın ortasında ――Zikr Osman adındaki adam, ona bizzat çay demlemişti ve o da bunu memnuniyetle kabul etmişti.

Yumuşacık ve sıcaklık aşılayan koku burun deliklerine sızarken Frederica gülümsemekten kendini alıkoyamadı.

Aslında böyle bir rol, hizmetçi olan Frederica’nın sorumluluğunda olmalıydı. Ancak Frederica’nın İmparatorluktaki mevcut pozisyonu, yıllar boyunca içine işlemiş olan bu işi yapmakta tereddüt etmesine neden oldu.

Görünüşte Frederica’nın İmparatorluk’taki rolü üst düzey görevlilerin korumalığını―― yapmak gibi duruyordu. Geriye dönüp baktığımızda Otto ve Garfiel’in rolleri de aynı olduğu için Frederica’nın hizmetçi rolünü bırakmasına hiç gerek yoktu ama artık bir şeyleri değiştirmek için çok geçti.

İşte bu yüzden, buradaki tüm sorumluluklarına rağmen çayını bizzat demleyen generalin iyi niyetini kabul ederek, sessizce dilini ve boğazını hafifçe nemlendirmeye odaklandı.

Aslında, ilk adımı attığı için tahmin edebileceğiniz gibi, Zikr’in çay demleme ustalığı oldukça muhteşemdi.

Frederica: “İmparatorluğun bir generaline göre, bu tür konularda bi’ hayli yeteneklisiniz.”

Zikr: “Haha, övgülerinizle beni şereflendiriyorsunuz. Ancak diğer Generallerin içtikleri çayın lezzetini üstlenemem. Zira ben ailemdeki birçok büyük ve küçük kız kardeşim tarafından eğitildim.”

Frederica: “Pekâlâ. Madem öyle, Zikr-sama’nın saygıdeğer büyük ve küçük kız kardeşlerine teşekkürlerimi sunmalıyım. Böylesine telaşlı bir zamanda bile, çayın lezzetinin getirdiği keyfi yaşayabiliyoruz.”

Zikr: “Gerçekten de bu dünyada neyin işe yarayıp yaramayacağı hiç belli olmuyor… Elbette ki hazırlıklı olmamın esas sebebi kendi ailemden ziyade, sizin gibi bir dünya güzeli içindir, Frederica Hanım.”

Zikr’in bu rahat tavrında hiçbir art niyet yatmıyordu ve Frederica da doğal olarak onun övgülerini kabul ediyordu.

Bu sözler yalan da değildi, belki de bu kadar çok kız kardeşle vakit geçirmiş olmasının etkisiydi. Kadınlara duyduğu hayranlık o kadar derin ve saygılıydı ki neredeyse utandırıcıydı.

İlk başta, Kadın Düşkünü adını alan kişinin şehrin baş temsilicisi olduğu söylendiğinde, Frederica bi’ hayli gerilip duruma temkinli yaklaşmıştı.

Frederica: “Emily, Petra Hanım ya da Beatrice Hanım’a bir şey olursa endişelenirim.”

Ancak Zikr’le şahsen tanıştıktan sonra bu endişe ortadan kalkmıştı.

Uçan ejder felaketinin yıkımından sonra kaosa sürüklenen şehirde can kurtarma çalışmalarına katılmış olmalarının da muhtemelen bir etkisi vardı ama Zikr ve diğerleri Fredrica ve grubunu seve seve kabul etmişlerdi.

Ayrıca Otto’nun şehre gelir gelmez şehrin temsilcileriyle konuşma kararı için de minnettardı.

Frederica: “Mizelda-san’la tanışır tanışmaz ona kur yaparak gönlünü çelmeye çalıştığını da duydum, Otto-sama böyle zamanlarda hakikaten de güvenilir oluyor.”

Otto’nun bizzat kendisi dinliyor olsaydı, sesi titrerken “Bu biraz yanlış anlaşılma ama!” derdi, Frederica bunu düşünürken sessizce başını salladı.

Onun hakkında böyle düşünmesine rağmen, Frederica’ya Otto’nun varlığı fazlasıyla önemli ölçüde yardımcı oldu.

Emilia’nın grubundaki iki kıdemli üye olan Frederica ve Otto’nun sorumluluğu oldukça ağırdı. ――Ne de olsa Roswaal ve Ram da başka işlerle uğraşıyorlardı.

Frederica: “――――”

Subaru ve Rem’in İmparatorluk topraklarında yerini araştırırken, kendilerini ülkeye kaçak yollardan sokan grubun ikiye ayrılmasına karar verilmişti.

Ayrılan gruplar Roswaal ve Ram’ın yanı sıra Frederica ve diğerlerinin de dahil olduğu altı kişiden oluşuyordu.

Roswaal ve Ram çifti, Subaru ve grubunu sürekli sorup soruşturarak arayan Emilia’nın grubundan ayrıldıktan sonra, Roswaal’ın tanıdığı İmparatorluk Soylusu’na doğru yola çıktılar.

Frederica, Roswaal’ın yakın olduğu bu kişiyle başlangıçta temas kuramamış olsa da onun nüfuzunun İmparatorluğa kadar uzandığını asla hayal etmemişti.

Her hâlükârda, Roswaal tanıdıklarına güvenerek müzakereler için oraya giderken, Frederica ve diğerleri farklı bir yönde iki kişinin nerede olduğunu araştırmaya başladılar.

Sonuç olarak, Frederica ve Otto’nun rolleri de kaçınılmaz olarak daha önemli hâle gelmişti.

Frederica: “Her ne kadar Emilia-sama elinden gelenin en iyisini yapmak için can atıyor gibi görünse de.”

Frederica’nın dudakları, en kıdemli üye olmasının nedeniyle motivasyon ve sorumlulukla dolup taşan Emilia’nın hevesini düşününce aralandı.

Emilia kampında kıdem sıralaması sıkı sıkıya yapılsaydı en kıdemlilerin Puck ve Beatrice, ardından da Emilia olması gerekirdi.

Subaru’dan ayrıldıktan sonra, Beatrice’in manasını yenilemesi zorlaşmıştı, bu nedenle de kullanımını belli bir seviyede tutmak için “Eko-modu”na geçmişti ve günün büyük bir kısmını uyuyarak geçiriyordu. Bu yüzden bir sonraki en büyükleri olan Emilia da elinden gelenin en iyisini yapmak için can atıyordu.

Elbette nihai karar Emilia’ya bırakılmıştı ama bu noktaya gelene kadar yapılan tartışmalar özellikle Frederica, Otto ve Petra arasında özenle gözden geçirilmişti.

Surlarla çevrili şehre gitmelerinin nedeni, duyduklarından şüphe edecek kadar akılalmaz bir söylentiydi.

Frederica: “İmparatorluğa karşı ayaklanan isyancı ordu ve onun başındaki elebaşını destekleyen siyah saçlı bakire…”

Frederica adının “Natsumi Schwartz” olduğunu ilk duyduğunda anlamını kavrayamamış ve düşünceleri tümüyle duruvermişti.

Frederica ayrıca, daha önce duyduğu isimle aynı isimde birinin beklenmedik bir şekilde İmparatorluk’ta var olup olmadığını da merak etmişti.

Frederica: “Otto-sama bunun arkasındaki asıl amacı fark edemeseydi acaba ben de fark edebilir miydim ki?”

Nihayetinde, söylentilerle yayılan kişinin isminin Subaru’dan gelen bir mesaj olduğunu izah eden Otto olmuştu.

Otto: “Ne de olsa bu adam çapraz giyinmenin her amaca hitap eden bir yol olduğunu düşünüyor… Hatta, korkarım ki bu yöntemin bi’ hayli faydalı olduğunu düşünmesi bile, onu cesaretlendirebilir.”

Otto’nun tepkisi bu yöndeydi, yüzündeki ifade kızgınlıkla kabullenme arasındaydı.

Grup, Subaru’nun Lugunica Krallığı’ndaki pozisyonunun bilinmesinden dolayı, isminin Vollachia İmparatorluğu’nda duyulmasını engellemek için tedbirler aldığı kanısına varmıştı.

Sonunda sadece Emilia, tanıdığı bir kadının adının kullanılıyor olmasından dolayı kafası karışmış bir şekilde “Neden Natsumi’nin adı?..” diye sormak zorunda kalmıştı.

Her hâlükârda――…

Zikr: “Natsumi Hanım’ın dönmesi pek uzun sürmeyecek. Sonunda Emily ve Petra Hanım’ın istekleri de gerçekleşmiş olacak.”

Frederica: “――Öyle olacak, kesinlikle.”

Zikr, bir yandan çayının aromasının tadını çıkarırken bir yandan da düşüncelerine dalmış olan Frederica’ya başıyla selam verdi.

Tıpkı söylediği gibi, aramakta oldukları iki kişiye kavuşmalarının ya da en azından Subaru’yla bir araya gelmelerinin çok da uzak olmayan bir gelecekte gerçekleşmesi bekleniyordu.

Frederica ve arkadaşları Natsumi Schwartz isminin bir mesaj olduğunu varsaymakta yanılmamışlardı ve Subaru’nun gerçekten de bu surlarla çevrili şehirde bulunduğu doğrulanmıştı.

Sorun şu ki Subaru başka bir işi çözmek için şehirden ayrılmasının ardından, aradıkları diğer kişi olan Rem’in başına bir şeyler gelmişti――.

Zikr: “…Keşke Rem Hanım’ı koruyabilseydik.”

Frederica: “Durumun vehameti ortadaydı. Ne sizi ne Zikr-sama’yı ne de bir başkasını suçlamak için bir neden yok. Yine de ortaya çıkan tablodan ötürü kesinlikle pişmanım.”

Frederica, gözleri kısılmış olan Zikr’in sözleri karşısında başını gevşekçe salladı.

Frederica ve diğerleri şehre vardıklarında, kaybolan tek kişi Subaru değildi; aynı zamanda Rem de kaybolmuştu. Üstelik Rem, uçan ejder felaketinin tam ortasındayken kaybolmuştu.

Şehre saldıran İlahi Generalin geri çekilmesini sağlamak için kendini bir rehin hâline getirdiği söyleniyordu.

Frederica: “――. En kısa zamanda uyanır uyanmaz, senin Ram’ın küçük kız kardeşi olduğuna ikna olacağım.”

Rem için endişelenirken Frederica’nın dudakları bu tür duygularla doldu.

Frederica, “adı” ve “anıları” Oburluk Günahı Başpiskoposunun Otoritesi tarafından çalınan Rem’i hatırlamıyordu. En azından onun uyanık olduğuna dair hiçbir anısı yoktu.

Frederica’nın tek bildiği Subaru’nun Rem’in kişiliğiyle ilgili anlattıklarıydı, ikiz kız kardeşi Ram’a tıpatıp benzediğiydi. Ancak onun da Ram gibi cesur ve gözü pek olduğu anlaşılıyordu.

Öyle olmasaydı muhtemelen Dokuz İlahi Generalden biriyle müzakere masasına oturamaz ve varlığı tehlikede olan koca bir şehri kurtaramazdı.

Frederica: “――――”

Ardından müzakerelerini kabul eden diğer tarafın Rem’i hayatta tutmak için bir nedeni vardı.

Mantıklı bir şekilde düşünüldüğünde, bu inanç onun tek kurtuluş yoluydu. Şayet böyle olmasaydı Frederica ve diğerleri derhâl kaybolan Rem’in nerede olduğunun peşine düşerlerdi.

Yine de doğruyu söylemek gerekirse onun peşinden koşmaktan kendini alamıyordu.

Frederica: “Ram orada olmuş olsaydı, o… Hayır, o kız zekidir, muhtemelen böyle bir şey yapmazdı.”

Onu yakından tanıyan Frederica’ya göre Ram’ın hangi seçeneği tercih edeceğini kestirmek zordu.

Ram zekiydi. Ama aynı zamanda da derin bir sevgiye sahipti. Her gece Rem’i ziyaret eden Subaru kadar, hatta ondan daha fazla küçük kız kardeşinin odasını ziyaret ettiğini biliyordu.

Onları birbirlerine kavuşturmak istemişti. ――Neticede, ne kadar küstah olursa olsun Ram onun biricik koruyucusuydu.

Zikr: “Frederica Hanım, lütfen bu konuda çok fazla endişelenmeyin. Şehirdeki durum şimdilik yatıştı. Nihayet gelecek hakkında konuşmaya başlayabiliriz.”

Frederica elini nazikçe göğsüne koyduğunda, Zikr onu düşünerek böyle konuştu.

Söylediği gibi, surlarla çevrili şehre saldıran uçan ejderlerin bıraktığı yaralar nihayet sarılmıştı ve koşullar artık gelecekte ne yapılacağını tartışmak için elverişliydi. Elbette bundan sonra ne olacağı tartışmaların yönüne bağlı olacaktı ama――…

???: “――İkinci Sınıf General Zikr!”

Frederica tam da Zikr’in açıklamasına cevap vermek üzereydi.

Köşeye sıkıştırılmaktan farksız olan derin duygularla gerilmiş keskin bir ses Belediye Binasında yankılandı. Merdivenlerden koşarak çıkan ve onlara doğru koşan Zikr’in astlarından biriydi.

Zikr ona dönerek “N’oldu?” diye sorduğunda, adam yumruğunu göğsünün önüne koydu ve…

Ast: “Rapor aldık. Şehrin güney tarafına çok sayıda araba geliyor, hepsi de İblis Şehri’nden.”

Frederica: “――! İblis Şehri’nden. O zaman!..”

Frederica istemeden de olsa Zikr’in raporuna tepki gösteriverdi. Normalde duyduğu utanç tepkisinden daha ağır basabilirdi, ancak şu anda bu onu en ufak bir şekilde rahatsız etmiyordu.

Zikr, Frederica’nın heyecanı karşısında derinden başını salladı ve…

Zikr: “Geri mi döndüler? Beklendiği gibi, kusursuz zamanlamaya sahip bir müttefiksiniz. Hemen Priscilla Hanım’ı, Petra Hanım’ı ve diğerlerini çağırın.”

Ast: “Emredersiniz!”

Frederica’nın kalbi, beklediği kişinin geri döndüğü müjdesiyle çarpmaya başladı.

Rem’in güvenliği için duyduğu kasvetli endişe duygusu, az öncesine göre önemli ölçüde azalmıştı. En azından şimdilik, bununla amaçlarının yarısının gerçekleşmiş olması gerektiğini düşünüyordu.

Zikr: “Her şey yolunda Frederica Hanım.”

Zikr, rahatlamış bir şekilde göğsünü okşayan Frederica’ya nazikçe gülümsedi.

Onun bu sözleri üzerine Frederica, “Gerçekten” diyerek teşekkür etmeye çalıştı.

Ama――…

Ast: “İkinci Sınıf General, işin doğrusu şu ki…”

Frederica’nın sözleri İmparatorluk Askerinin sözleriyle kesiliverdi. Dahası, adam belli belirsiz bir tedirginlikle konuşmaya başlayınca Frederica nefesini tuttu.

Zikr de aynı endişeyi hissetmiş görünüyordu ve alçak sesle konuşan astına dönerek “Sorun ne?” diye sordu.

Astı cevap olarak önce biraz tereddüt etti ve ardından――…

Ast: “Araba İblis Şehri’nden geri dönse de Natsumi Schwartz Hanım arabada yokmuş… Kaos Alevi’nde de izini kaybettiklerini söylüyorlar.”

Gerçekten de bu, kaderin cilvelerinin bir kez daha süreceğinin acımasız bir beyanıydı.

#Rem’in ardından, diğer tarafa da gittik. Heinkel’in arka planını öğrenemedik, Garfiel’in karşılaştığı kişinin konuşmasına ve Oni maskesine bakacak olursak tahmin edebileceğimiz birisi. Maalesef ki aradıkları kişinin o olmayışına üzüldüler ama yapacak bir şey de yok. Bakalım sonraki bölümlerde n’olacak? Okumaya devam edelim!



4.7 6 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
8 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Çılgın Oyuncu
Çılgın Oyuncu
18 Eylül 2024 10:50

siyah saçlı bakire mi hmm vincent in karısı oldugu ve küçük subarunun çocugu oldugu yalanı sonradan mı çıkmıs acaba

Anonim
Anonim
3 Ekim 2024 17:23

yeni bölüm ne zaman gelir ve çeviri için saygılarımı sunarım pls bugün gelsin (3.sezon re zero ve çalkantılı buluşma) harika gider

Anonim
Anonim
9 Ekim 2024 15:47

Melty pristis kim???

İzanagi
Üye
27 Haziran 2025 11:28

Garifel e üzülüyorum ya

Aizen Poyraz
Üye
13 Ağustos 2025 12:10

Olum Subaru bomba gibi geliyor

baryonnarutotr
Üye
15 Kasım 2025 15:42

Epey iyi bir bölüm dü heinkel ‘in fena bı travması var onu çok merak ediyorum öğrenince belki severim başlarda da Abel yerine subarunun geldiği sandım gladyatörlerle beraber aşırı hızlı olurdu da gelmesini isterdim

Clumsy_Fan
Üye
4 Temmuz 2026 14:27

Çeviri için teşekkürler.

Sonraki bölümlerdeki etkileşimler okuması çok eğlenceli olucak gibi. Emiliagiller Subarunun çocuklaşmasına tepkileri ya da Abelin bu durumu nasıl anlatıcağı. Ve NEDEN PETRAYI GETİRDİNİZ A*. 12 yaşındaki bi kızın ne yapmasını bekliyonuz ki. Ramla Roswaalın birlikte ayrılmaları çok garip. Hen Roswaal neden subaruya yardım etmek istesin hem de Ramin kardeşini görmeye bu kadar az kalmışken Roswaal ile gitmesi yine garip. Bi de Ramın rui nin gerçek kimliğini bildiği bi gerçekte var o yüzden bi bakıma güzelde oldu ayrılmaları.