Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 75 – “Biliyorum”

Kısım VII, Bölüm 75 – “Biliyorum”

29 Ağustos 2024 3.940Okunma 69 dk okuma


Bölümün ortalama okuma süresi 57 dakikadır. İyi okumalar dileriz.


ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤ

Çevirmen: Bertiel

ㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

――O zavallı, umutsuz manzara karşısında böylesine neşeli bi’ ses ve gülümseme takınması son derece yersizdi.

İlk bakışta kimonosunun cayır cayır yandığı belliydi. Yüzünün sol yarısı da simsiyah bir şekilde kömürleşmesine rağmen Cecilus’un Subaru’ya bakarkenki tavrı, her zamanki gibiydi. Ve bu fazlasıyla anormal bir durumdu.

Sadece onunla da sınırlı değildi. ――Şu anda adada hayatta kalanların hepsi anormal varlıklardı.

Aklı başında olan herkes çoktan ölmüştü bile.

Cecilus tam önündeydi, Todd onu kovalıyordu, Arakiya önüne gelen herkesi çılgınca biçiyordu ve Subaru da büyük günahkârdı.

Her biri dürüst falan değildi, aksine fazlasıyla utanmaz oldukları için hayatta kalabilmişlerdi.

Bu yüzden――

Subaru: “Ce, ci…”

Cecilus: “Sen de fazlasıyla zor zamanlar geçirmiş gibisin. Bu arada kertenkele-san ölmüştü, bu gidişle küçük geyik kız ve Birimindeki diğer arkadaşlarının hepsi de yok olacak, di’ mi?”

Subaru: “――Hık.”

Cecilus: “Oh, belki de hâlâ onun öldüğünü kabullenememiş olabilir misin?”

Subaru’nun titrek gözbebekleri okuyan Cecilus, onun kalbinden dönüp duran düşüncelerin hepsini okuyordu.

Tam o anda da öfkesi patladı. Subaru’nun kalbini bu şekilde okumasına rağmen neden Subaru’nun duygularına ortak olup empati kuramıyordu ki?

“Hiain öldü”, bunu bile isteye söyleyerek Subaru’nun ne hissedeceğini “neden” merak ediyordu ki?

Neden ölümü böylesine hafife alırcasına konuşuyordu ki?

Cecilus: “Gerçekten de öldü, hem de sapına kadar valla ve geri dönülmez bir şekilde… Yalnız, ölürkenki yüzü hiç de fena değildi.”

Subaru: “Sonuçta o… öldü… Hık.”

Cecilus: “Yani, ‘iyi ya da kötü’ ne fark eder mi diyorsun? Böyle düşünüyorsan fikirlerimiz çelişirdi, bakış açılarımız farklı. İyi şekilde yaşadıysan iyi şekilde de ölürsün. Biz seyirciler olarak bu konuda neler düşündüğümüzü beyan edersek bu fazlasıyla yakışıksız kalır. Bu yüzden de bunu bi’ kenara bırakalım. Kertenkele-san iyi şekilde öldü. Yüzü de bunun kanıtı olsa gerek, anlıyo’n mu?”

Subaru: “――――”

Cecilus: “Görevini yerine getirip öldükten sonra beliren bir yüz bu, yani ben de böyle bir yüz takınırken ölmek isterim.”

Subaru, durmaksızın saçmalıklarını kusup duran Cecilus’a tek bir kelime dahi söyleyemedi.

Bu sözlerle kendini kandırmamıştı; aksine, bu sözlerin fazlasıyla anlamsız olduğunu düşünüyordu. Hiain’in ölümünü hiç mi hiç görmek istememişti, bu yüzden Cecilus’u anlayabileceği kesinlikle düşünülemezdi.

Bu yüzden Subaru, onun görüşlerine katılmak için en ufak bir nedeni bile yoktu.

Cecilus: “Peki o hâlde, her ne kadar burada karşılaşmış ve laf geveleyip dursak da şu anda fazlasıyla meşgulüm doğrusu. Ada’yı kasıp kavuran yarı çıplak kadınla fantastik bir hesaplaşmanın tam ortasındayım.”

Eğilmiş sırtını geren Cecilus, kendi kendine konuşmaya devam etti.

Subaru, konuşmada bahsi geçen kişinin Arakiya olduğunu direkt anlamıştı.

Arakiya, Todd’dan aldığı emir üzerine bir katliam başlatmıştı. Todd’un olağanüstü bir dövüş gücüne sahip olmaması onun tek sevimli yönüydü ancak Arakiya’yla bir takım olduğunda, bu sevimli özelliği de ortadan kalktı ve onu tamamen kötü bir adam hâline getirmişti.

Gladyatörlerin kafalarını su balonuna çevirip patlatmaya başladıktan sonra, onu bir daha görmeyeceğini düşünmüştü ama onu bu zaman boyunca kontrol altında tutan kişi aslında Cecilus’muş.

Cecilus zayıflamış olsa bile, İlahi General bi’ başka İlahi General’i bastırabilir miydi ki?

Cecilus: “Ama gördüğün gibi, yakın dövüşte beni hacamat etti. Ona yenilip duruyorum. Benimle teke tek kapışabilecek insanlar harbiden de var ve şu anda burada. Gerçi, her zaman Göksel Kılıcı’na ulaşılması gereken yolun yalnız tırmanılması gerektiğini düşünmüşümdür.”

(Ç.N: Biraz Re:Zero dersi yapalım. Burada Göksel Kılıç derken Reid Astrea’nın da ulaştığı kılıç ustalığı seviyesinden bahsediyor. Reid Astrea yaklaşık 400 yıl önce doğdu. Sadece 3 ay gibi kısa sürede kılıç ustalığının zirvesine ulaşarak tarihte “Göksel Kılıç” olarak bilinen kılıç ustalığı seviyesine ulaşan “tek kişi” oldu.)

Subaru: “…Neden?”

Cecilus: “Pardon? Ne neden?”

Subaru: “Neden, bundan fazlasıyla keyif alıyormuş gibi görünüyorsun ki?..”

Kelimenin tam anlamıyla ruhunu boğazlıyormuş gibi görünen acı dolu mücadelenin sonunda, öfkesinin dışa vurumu ağzından fışkırıverdi.

Aslında bu sadece öfkesini dışa vurmasıydı. Cehennemi andıran bi’ durumda Weitz, Tanza, Idra ve Hiain’in ve hemen hemen herkesin öldüğü bu adada; Cecilus’un gülümsemesi gerçek anlamda iğrençti.

Nasıl gülümseyebiliyordu ki? Böyle bi’ durumda, bu kadar eğlenceli olan şey tam olarak neydi?

Subaru: “Neden lan!?.”

Cecilus: “Ah, sebep-sonucu tam tersten anladın gibi. Keyifli olduğu için, eğlendiğim için gülümsemiyordum; aksine sahneyi daha da keyifli hâle getirmek için gülümsüyordum.”

Subaru: “――Ah?”

Cecilus: “Bu acımasız dünyada, her insan kendi ideal mutluluğunun peşinden koşuyor. Var olan binlerce farklı insanın benimsedikleri felsefelerin hepsinde de bu arayış ve çaba değiştirilemez. Ancak kim olursa olsun, kendilerine yaraşır bir inancı müjdelemek zorundadır. İşte benim de müjdelediğim inanç, bu varoluş biçimimizin arkasındaki nedenden dolayıdır.”

Cecilus konuşurken sağ eliyle yanmış sol yanağına dokundu. Pul pul olmuş, kömürleşmiş cildi soyulup dökülmesine rağmen akıl sır erdirilemez gibi görünen acının içindeyken bile gülümsemesinde zerre bozulma olmuyordu.

Cecilus, acıyı engellemek gibi ucuz numaralara başvurmaksızın gülümsemeye ısrarla devam etti.

Cecilus: “Bu dünyanın ana karakteri benim! Bu yüzden de senaryoya sıkı sıkıya sarılan ben olmayacağım, aksine senaryo bana sıkı sıkıya sarılacak. Şayet bana neden gülümsediğimi soruyorsan cevabım kesinlikle budur.”

Subaru: “――――”

Cecilus: “Kimin hatırı için gülüyorsun diyorsan tabii ki de kendi hatırım için gülüyorum. ――Umarım ki göğün ötesindeki “Seyircileri” hiç mi hiç utandırmıyorumdur.”

Subaru: “――――”

Cecilus: “Peki Basu ya sen nasıl bi’ inancı müjdeliyorsun?”

Cecilus’un vücudunun yarısı cayır cayır yanarken bile gülümsemesini ısrarla sürdürmesinin ardındaki felsefesi buydu.

Bu, Subaru’nun hiç mi hiç aklının idrak edemeyeceği bir şeydi ama sanki bir şey onu Cecilus’un hislerine bel bağladığı için pataklamakta tereddüt ediyormuşçasına, bu tuhaf mı tuhaf inanca yakın hissediyordu.

“Seyirciler”, Cecilus daha önce de aynı şeyden bahsetmişti.

Birinin, daha doğrusu doğaüstü bir şeylerin onları seyrettiğini söylemeye çalışıyordu.

İçine düştükleri bu durumda bile söylediklerine sıkı sıkıya bağlı kalmıştı, bu yüzden de hiç kimse bu sözleri çarpıtamazdı.

Bu yüzden de――

Cecilus: “Amanın, molanın sonuna geldik gibi.”

Bunu söylerken bile, üst katın koridorundan inerek gelen Arakiya’nın figürünü gördüğünde bile gülümsemesi kaybolmamıştı.

Gladyatörler arasındaki hiç kimsenin, tüm vücudu alevlerle kaplı Arakiya’ya karşı hiçbir şansı olamazdı. Buna rağmen, elindeki tahta dal parçası kırılmış ve bir gözünü gizleyen göz bandını da kaybetmişti.

Göz bandının altındaki gözüyle görebileceği düşüncesinden tiksinen Arakiya, boş duran eliyle sol gözünü kapatıyordu. Bir zamanlar duygudan yoksun olan yüzü, son derece karmaşık duyguları açığa çıkarırcasına buruşuyordu.

Arakiya: “Cecilus!..”

Cecilus’a dik dik bakarken dişlerini sıkmakta olan kadının göz bebekleri, kargaşayla dolu bir hiddetle titriyordu.

Sırtından yükselen ateşten kanatlar âdeta dans edercesine parlıyordu. Alevlerin şiddeti sanki kadının duygularıyla ahenk içindeymişçesine dalgalanarak, koridoru muazzam bir ısıyla sarmalamayıp kavurmaya devam ediyordu.

Havada yükselen keskin yanık kokusunun tam ortasında olan kadın, etrafındaki her şeyi yakıp kül ediyordu.

Koridorun duvarları, zemini, şamdanları, kapıları, hatta Hiain’in yığılıp kalmış cesedini bile――

Subaru: “――Hık.”

Cecilus: “Hep beraber burada cayır cayır yanarak can verirsek Hiain’in yüzünün aldığı şeklin kefaretini ödemiş olur muyuz ki? Böylesine bir şey söylemek de hiç benlik değil. Elbette ki dilediğini yapabilirsin, ister burada kalırsın istersen de çekip gidersin.”

Hiain’in cesedinin bazı parçalarının alev aldığını gören Subaru’nun yüz ifadesi, Cecilus’un sesini duymasıyla değişiverdi. Subaru kararlılıkla kollarını zemine dayadı, ısınmaya başlayan bedenini yavaş yavaş zeminden ayırıp ayağa kalktı.

Başı çatlıyordu. Vücudundaki kanın eksildiğini hissedebiliyordu. Göğsü güçsüzlükle dolup taşıyordu.

Yine de Subaru neden hâlâ ayaktaydı? Ne burada cayır cayır yanacaktı ne de azı dişinin arkasındaki “ilacı” ısıracaktı, peki ya nedendi?

Cecilus: “O hâlde, bu dünyada tekrar buluşuncaya dek…”

Nedenini bile bilmeden koşturmaya başlamıştı Subaru, cayır cayır yanan koridora doğru sırtını dönmüştü.

Topallayarak da olsa çok ağır adımlarla koşuyordu.

Daha da hızlanabilseydi, hızının limitlerini aşabilseydi onları… Idra’yı, Hiain’i, Weitz’i ve Tanza’yı ölüme terk etmeden önce bu işi bitiremez miydi ki? Ve böylesine düşüncelerle yakınırken…

Subaru, hâlâ koşup kaçmaya devam ediyordu.

△▼△▼△▼△

Cecilus: “――Demek Basu da ortadan kayboldu, ha.”

Arakiya: “――――”

Cecilus: “Amanın, benden amma da çok nefret ediyormuş.”

Topallayarak koşan çocuğun varlığının gitgide uzaklaştığını hisseden Cecilus, bir gözünü kapatarak alaycı bir gülümseme takındı.

Alevlere bürünmüş kadın yoğun bir bakış yöneltti ona, öfkesinin kaynağının bizzat kendisi olduğunu anlamıştı ama yine de bu öfkenin nedenini tam olarak anlayamamıştı.

Ancak bu öfkenin kaynağında, ne ona karşı çıkışının ne de gladyatörleri katledişini bölmesinin yatmadığını hissediyordu.

Belki de bunun da ötesinde başka sebepleri vardı.

Ama――

Cecilus: “Genel olarak karşılaştığım kimseleri kızdırmak gibi özel bir yeteneğim olsa da her zamanki gibi bu tip durumlarda… Bunun neyin sebep olduğuna dair en ufak bir fikrim bile olmuyor!”

Arakiya: “――Hık, ne kadar daha bu şakanı sürdürmeye devam edeceksin ki!..”

Cecilus: “Hmm, demek şaka yapıyorum, ha. Tam olarak hangi konuda şaka yaptığımı sormamın bir sakıncası var mı?”

Arakiya: “Bu! Bu… Görünüş de ne tam olarak!..”

Ona dik dik bakan o kızıl gözler, dış görünüşüne parmak basmıştı.

Ne olduğunu sormuş olsa da tek bir tarafı kömürleşene kadar, onu cayır cayır yakan kişi de kendisinden başkası değildi.

Cecilus: “Ama kastettiğin şey bu değil, di’ mi? Belki de sen ve ben, önceden tanışmış olabilir miyiz?”

Arakiya: “Şaka yapıyorsun…”

Cecilus: “Gerçekten de yapmıyorum. Ama yine de bana inanman için, herhangi bir kanıt sunamayacağım için elimden sadece ısrar etmek geliyor. Yine de anlıyorum, bu şekilde düşündüğüm zaman birçok şey akla mantığa yatıyor gibi.”

O konuşurken Cecilus sağ eliyle uzattığı parmağını döndürdü, savaşın ortasındayken kadından aşırdığı göz bandını döndürürken başını salladı.

Gladyatör Adası’ndaki kargaşaya kadarki anıları fazlasıyla bulanıktı. Subaru’nun önceden söyledikleriyle örtüştüğü bir gerçekti. Buna çok da aldırış etmediği de bir gerçekti. Yine de, tam da bunların bir kısmının var olduğunu düşündüğü anda gözlerinin önündeki kadın sahneye girişini yaptı; yüz ifadesi de sanki onu tanıyormuş gibiydi.

Şayet o kadın, Cecilus’un kaybolmuş anılarında yer alıyorsa bunun gerçek olamayacak kadar muazzam bir şey olduğunu hissediyordu. Kadının ne kadar yetenekli olduğunu düşündükçe onunla neler yaşadığını umutla merak ediyordu.

Cennet Kılıcı’na uzanan yolda bu――

Arakiya: “Hep böyle oluyor… Kimse ama kimse bana hiçbir şey anlatmıyor!..”

Cecilus: “Oh?”

Ancak düşüncelerle dolu olan Cecilus’un önündeki kadının sesi, hayal kırıklığıyla titremeye başladığında kargaşa ve öfkesine son derece güçlü bir acı karışmaya başladı.

Sırtındaki alevler kırmızıdan maviye dönüşürken buna zarif bir çekicilik de eşlik ediyordu.

Bu zarif dönüşüm gerçekleşirken kadının aldığı soluklar da giderek ağırlaşıyordu.

Arakiya: “Prenses de, Ekselansları da saklanıp duruyor… Ben her zaman…”

Cecilus: “Arkada bırakılmak canını mı yakıyor?”

Arakiya: “――Hık.”

Bu kısacık yorum, hedefi on ikiden vurmuş gibi kızın yüz ifadesini kaskatı kesti.

O kızıl gözler, sanki çok derin bir duygunun da ötesindeydi. Duyguları zonkluyormuşçasına dalgalansa da o derin duygular zonklamamış olsa da onunla olan ilişkisinden hiç mi hiç emin olamayacaktı.

Cecilus: “İyi bir dostluğumuz olsaydı beni öldürmeye çalışman fazlasıyla garip olurdu. Bu yüzden aramızdaki ilişkinin oldukça sıkıntılı olduğu aşikâr. Böyle bir duruma da fevkalade bir şekilde uyuyor!”

Arakiya: “Cecilus!..”

Cecilus: “Seyirciler fazlasıyla uzatılmış olan bu konuşmalardan sıkılacaklar. Bu sahneyi canlandırmanın zamanı geldi. Ne yazık ki sana herhangi bir cevap veremeyeceğim ama yine de göğsündeki ufacık olsa dahi yükünü belki hafifletebilirim.”

Vücudunun sızlayan kısmını usulca gizledi, dönmekte olan göz bandını sıkıca kavrarken kadının tam karşısına dikildi.

Bunun ardından konuşmayı sonlandırırken takındığı tavır, konuşmanın gereksiz sözcüklerin aralarına girmemesini diler gibiydi. Kadın bir süre suskun kaldıktan sonra usulca sol elini indirdi.

Ardından, tüm ışıklardan mahrum bırakılmış olan kızıl bir göz parıldadı. Kadının bakışlarını kendi bakışlarıyla karşılayan Cecilus alaycı bir gülümseme takındı.

Cecilus: “Elinden geleni ardına koyma. ――Her seferinde, kızarmış yumurtanın sadece tek bir tarafını pişiriyorsun.”

Arakiya: “――Hık.”

Cecilus: “Eh? Az önce ağzımdan bi’ şey mi kaçıverdi?”

Cecilus başını eğdi, ağzından kaçıveren kelimelerin refleks olup olmadığını merak etti.

Gerçi bu, öfkesini daha da alevlendirmiş gibiydi.

Arakiya: “――――”

Öfkeyle yükselen mavi alevler yükseldikçe, adanın alt katmanları da yakıp kül olmaya başladı.

Etrafıyla ilgilenecek kadar boş vakti olmayan Cecilus, cehennemin derinliklerine daldıkça kendisini âdeta Mavi Şimşek’e dönüştürüyordu.

△▼△▼△▼△

Subaru: “Haah, haah…”

Sırtında cehennemin sıcaklığını hisseden Subaru, çılgınca alt kata kaçtı.

Kaçıyordu, gerçekten de kaçıyordu. Karşı koymuyordu, mücadele etmiyordu ama kaçıyordu.

Bunun stratejik bir geri çekilme ya da bir dahakine karşılık vermek amacıyla cesurca bir kaçış olduğu gibi bahaneler uyduramazdı.

Ne de olsa bu saatten sonra elinden hiçbir şey gelemezdi.

Artık herkes ölmüştü, hiç kimse de geri döndürülemezdi.

Her ne kadar Weitz ve diğerleri onun kaçabilmesi için hayatlarını ortaya koymuş olsalar da elinden hiçbir şey gelmiyordu.

Oysa istediği şey her ikisinde de başarıya ulaşmaktı.

Aslında iki kez Sparka’nın üstesinden gelerek, Birimindeki yoldaşlarına ve aynı zamanda Hiain’in yoldaşlarına yardım ederek her zorluğun üstesinden gelmeyi planlamıştı.

Bu tamamen yanlış bir varsayım olmuştu.

En başta, Subaru pek çok kez ölmüştü. Ölse bile her şeyi sil baştan yapma imkânı olduğu sürece, her şey yoluna girebilirdi ancak artık hiçbir şey eskisi gibi olamazdı.

Şayet gerçekten yetenekli biri olsaydı tek bir kez bile ölmeden, her şeyi yoluna koyabilmesi gerekirdi.

Tıpkı o dehşet verici varlık gibi, tıpkı “Todd Fang” gibi.

Ölüp yeniden deneme Otoritesine bile sahip olmadan, kendi gücüyle her durumun üstesinden gelme yeteneğine sahipti.

Olağanüstü bir dövüş yeteneğinden yoksun olmasına rağmen aynı Subaru gibiydi, o hâlde Subaru neden Todd’la aynı şeyleri yapamıyordu ki?

Bunları yapamadığı için Subaru, çok sayıda insanı öldürmek zorunda bırakılmıştı――

Subaru: “Siktir… Hık!”

Adanın alt katından aceleyle çıkıp temiz havayı hissettiği anda öfkesi dayanılmaz bir şekilde şiddetlendi. Sırtını dayadığı dış duvara vuran Subaru, kendi zayıflığından dolayı kendine lanetler okuyordu.

Ufacık yumruğu, cılız bedeni, işlevden yoksun zihni, işe yaramaz Otoritesi vardı. Yenilgisinin nedenlerini saymaya başladığında aklına gelenler saymakla bitmeyecek kadar çoktu.

Sahiden… sadece ürkütücü gözleri olan bu piç kurusu, neye sahip olabilirdi ki――

???: “――Hık.”

Pişmanlıkla dolu adımlarını yarıda keserek kendine lanetler savuran Subaru, hiç beklemediği bu ses üzerine boğazından yükselen feryadı bastırdı.

Böyle bir yerde çıkan ses karşısında vücudu dehşetle titredi, olabilecek en korkunç şeyi hayal ediyordu. Idra’nın umutsuzca uzaklaştırmaya çabaladığı Todd, kendisine yetişmiş olabilir miydi?

Ama――

???: “Schwartz… Sama…”

Subaru: “――Tanza?”

Boğuk ses duyulmaya devam ettikçe Subaru, dehşet verici olmasa da büyük bir şok geçirdi.

Cılız nefesiyle Subaru’ya seslenen kız, Todd’un elleriyle koridordan dışarı fırlatılmış olan ve o andan itibaren hayatta olup olmadığından emin olamadığı Tanza’ydı.

Topallayarak yürüyen kızın tüm vücudu sırılsıklamdı, üzerindeki kimonoyu çıkarıp atmış ve kıyafetinin altındaki beyaz jubanını giymişti. Başından çıkan iki boynuzdan biri kırılmış, perişan bir hâldeydi.

Ama yine de――

Tanza: “Schwartz-sama, şükürler olsun ki iyisiniz…”

Kızın yumuşacık bakışlarında rahatlama hissi hâkimken Subaru kalbinin en derinliklerinden yükselen ıstırapla kavruldu.

Sırılsıklam olmuş bu kızı görünce onun üst kattaki göle fırlatıldığını anlamıştı. Gölde yaşayan vahşi Cadı Canavarları vardı, kızın kırılmış olan boynuzundan anlaşılacağı üzere bu canavarlar görmezden gelinemezdi.

“Acıyor, canım acıyor, lütfen yardım et”, diye feryat edip annesine sarılması gereken biriymiş gibi görünüyordu.

Yine de Tanza Subaru’yu bulduğunda yüzünde mutlu bir ifadeyle “Şükürler olsun” demişti.

(Ç.N: Ağlamıyorum ki…)

Neredeyse hiçbir boka yaramayan Natsuki Subaru’yu bulması――.

Subaru: “――Ah.”

Ve bu düşünce aklına gelir gelmez her şey değişti.

Bacaklarında dermanı kalmayan Subaru, olduğu yere yığılıp kapaklandı. Gerilimin düğümü çözülmüş, o âna kadar sadece bağırıp çağıran zihni hızla sessizliğe gömülmüştü.

Yaşayan Tanza’yla yüz yüze gelince içi rahatlamıştı ama aslında mesele bundan ibaret değildi.

Ne çığır açıcı bir çözüm bulup bir anlamda başarı hissiyatıyla dolmuştu ne de Todd’a karşı duyduğu korkudan sıyrılıp kurtulmuştu.

――Daha doğrusu, kendine tahammülü kalmamıştı.

Tanza: “Schwartz-sama!?.”

Subaru’nun dizlerinin üzerine çöktüğünü gören Tanza, yüz ifadesi tamamen değişerek ona doğru aceleyle koştu.

Koşma şekli epey tuhaftı, belki de bacağından yaralanmıştı. Daha yakından bakıldığında da sırılsıklam olmuş bembeyaz jubanının kenarlarının yavaş yavaş kızıla boyandığını görebiliyordu.

Korkunç derecede can yakan bir yara almış olmasına rağmen hâlâ Subaru için endişeleniyordu.

Tanza’nın beklentilerinin hiçbirini gerçekleştiremeyeceğini anladığında da tüm dirayetini kaybediverdi.

“Kabulleniş”, kalbinin ta derinliklerine kadar nüfuz etmişti.

Subaru: “――――”

Bu ne acıydı ne de korkuydu.

Natsuki Subaru’ya umutsuzluk veren şey, zorluklar kadar kolay anlaşılır bir şey değildi.

Kendisine yüklenilen beklentileri, istekleri karşılayamamıştı.

Her şeyin altında yatan şey Natsuki Subaru’ya umutsuzluğu aşılayan şeydi, bu umutsuzluk onun için âdeta ölümcül bir zehre dönüşmüştü.

Tanza: “Schwartz-sama, kendinizi toparlayın… Diğerleri Idra-sama ve Hiain-sama…”

Yanına yaklaşan Tanza, burada olmayan iki kişi için endişelenirken Subaru’nun omuzlarına hafifçe dokundu.

Weitz’in adını anmamıştı. Bu gayet doğaldı. Tanza da gözlerinin önünde Weitz’in katledilişine bizzat şahit olmuştu. O esnada, burada bulunmayan iki kişi için de şüphesiz ki kötü şeyler hissetmişti.

Bu hissi de umutsuzca doğru çıkmıştı.

Subaru: “İkisi de… öldü…”

Tanza: “――Hık.”

Subaru: “Hem Idra hem de Hiain beni korudular…”

Herkes çoktan ölmüştü. Mesele sadece onları kurtaramamış olması da değildi, aksine onların Subaru’yu kurtarmış olmasıydı.

Weitz, Idra ve Hiain’in üçü de Subaru’yu korurken can vermişti. Tanza’nın ölümle burun buruna gelmesinin nedeni de o esnada hareketsiz duran Subaru’yu korumaya çalışmış olmasından kaynaklanıyordu.

Herkesin ölmesi Subaru’nun suçuydu.

Herkesin öldürülmesi de Subaru’nun suçuydu.

Gladyatör Adası’ndaki tüm bu korkunç felaket, Natsuki Subaru’nun eseriydi.

Tanza: “Schwartz-sama… Schwartz-sama… Hemen burayı terk edelim, bir yere saklanmalıyız.”

Subaru: “Saklansak bile nafile… Her hâlükârda bizi hemen bulacaklar.”

Tanza: “Öyle olsa bile! Hiçbir şey yapmadan, öldürülünceye kadar böylece bekleyecek misiniz? O hâlde Birimimizdeki herkes ne uğruna hayatını kaybetmiş olacak ki?!.”

Subaru: “――――”

Başını iki yana sallayan Tanza, hâlâ kımıldamayan Subaru’ya doğru öfkeyle haykırdı.

Ancak ağlamaklı yakarışı Subaru’nun yüreğini alevlendirmek bir yana, sadece daha da soğutmuştu.

Hakikaten de, üçünün de hayatlarını tehlikeye attığı kişi olan Subaru hiçbir boka yaramıyordu.

Başka deyişle üçünün de hayatını bir hiç uğruna feda etmesine göz yummuştu. Çünkü hepsi Subaru’yu korumaya çalışmıştı.

Subaru onların beklentilerini karşılayacak kapasitede değildi. Hatta, o kadar ileri gitmişti ki onlara yalan söyleyip kandırmıştı bile.

Bu yalana hiç inanmamış olsalardı çok daha iyi olabilirdi. Onları son âna kadar kandıramamış olsaydı ya da bu yalana inanmasalardı Subaru’nun bu yalanı söyleyerek elde edeceği bir menfaat de olmayacaktı.

Durum bu şekilde ilerleseydi üçü de Subaru için ölmek istemezlerdi.

Bu ne İmparator’un çocuğunun ne de Natsuki Schwartz’ın uğruna değildi, sadece Natsuki Subaru’nun uğrunaydı, artık asla da bunu bilemeyeceklerdi…

Ve şimdi biraz düşününce aynı yalanlarla kandırdığı bir kişi daha vardı.

Tanza: “Schwartz-sama! Burada yığılıp kalırsanız――”

Subaru: “…Her şey ama her şey yalandı, Tanza.”

Tanza: “――――”

Subaru: “İmparator’un gayrimeşru çocuğu olduğum düpedüz bi’ yalan. Övgüye layık, olağanüstü ve havalı bir babanın çocuğuyum, evet ama… İmparator’un çocuğu falan değilim.”

Gözlerini deviren Subaru, bu yalana ve onların boş beklentilerine körü körüne bel bağlamaya çalıştığını itiraf etti.

Bunu keşke daha önce yapmış olsaydı―― Hayır, en başından beri böyle bir yalan söylememeliydi.

Tanza: “――――”

Zaten kocaman olan gözleri daha da irileşen Tanza’nın, Subaru’nun itirafı karşısında nutku tutuldu.

Bu gayet doğaldı. İçinde bulunduğu durum göz önüne alındığında böyle bir yalanı itiraf etmesi, Subaru’nun kendi kendine lanetler savurmasına neden oldu. Kandırılmış olan kızın kendisini öfkesine teslim etmesi hiç de garip olmazdı.

Aksine Tanza’nın ellerinden ölecek olsa bile bu kaçınılmaz bir durumdu.

Aynı şey diğer herkes için de geçerliydi.

Sahtekâr Subaru’ya hak ettiği dersi verme imkânı, kandırdığı herkesin elinden uçup gitmişti.

Yani, Tanza bunu yapmak isterse――

Tanza: “…Schwartz-sama.”

Subaru: “――――”

Tanza: “Çabucak buradan uzaklaşalım, seni sırtımda taşırım.”

Subaru: “Ha…”

Ağzından dökülecek her sözün doğal karşılanacağı gerçeğiyle hazırlanarak gözlerini kapatmış olan Subaru, Tanza’nın sözlerini duyar duymaz başını kaldırdı.

İncecik dudaklarını aralayan Tanza, Subaru’nun kolundan çekiştirmeye çalıştı. Tüm içtenliğiyle Subaru’yu sırtına alıp buradan uzaklaşmaya çalıştı, bununla birlikte Subaru’nun ağzından bi’ “dur” lafı dökülüverdi.

Her şeyi ama her şeyi aktarmıştı. Her şeyin koca bir yalan olduğunu söylemişti.

Subaru: “Beni… duymadın mı… ben!..”

Tanza: “İmparator Ekselansları’nın gayrimeşru çocuğu değilsiniz, sizi duydum. Bu konuyu daha sonra konuşacağız…”

Subaru: “Daha sonra da aynı saçmalıklar yaşanacak, değil mi!? Benim İmparator’la hiçbir alakam yok! Dolayısıyla şu anda beni kurtarmak için bir nedenin de yok…”

Var olmayan. Gerçekten de var olmayan bir şeyi varmış gibi göstermek Subaru’nun günahıydı.

Bu, üçünün de hayatını alıp götüren şey de tam olarak buydu――

Tanza: “――Schwartz-sama, sahiden de böyle mi düşündüğümüzü sanıyorsunuz?”

Omuzlarına dokunan ufak elleri savuşturan Subaru hareketini kesti.

Karşısında yere çömelmiş olan Tanza, Subaru’nun gözlerinin içine dikkatle bakıyordu. Gözlerini onunkilerden bir türlü ayıramayan Subaru, kızın kendisine söylediği sözlerin anlamını idrak etmeye çalışıyordu.

Ne düşündüğünden ziyade, her şey ama her şey aynen onun söylediği gibi olmuştu.

Tanza: “Weitz-sama, Idra-sama ve Hiain-sama’nın sizi korumasının, hayatlarını ortaya koymalarının nedeni sizin söylediğiniz yalanlar yüzünden olduğuna mı inanıyorsunuz?”

Subaru: “Neticede… neticede ben… İmparator’un çocuğu olduğumu söylemiştim.”

Tanza: “Evet. Ben ve herkes, yani hepimiz buna inanmıştık. Yine de o üçünün… bir korkağın, bir ödleğin ve bir yalancının; İmparatorluğa olan sadakatleri ve vatanseverlikleri uğruna, hayatlarını öylece ortaya koyduklarını mı sanıyorsunuz?”

Şayet, Subaru İmparator’un gayrimeşru çocuğu olsaydı İmparatorluk Prensi olarak tanınırdı.

Bu nedenle de İmparatorluğun vatandaşları olarak bu üçünün Subaru’yu korumaya çalışması gayet doğal olurdu. Ancak bir kez daha Tanza’nın sözlerini yavaşça sindirip üzerinde düşündü.

Ödlek bir fare olan Hiain, kendini kurtarabilmek için kaçmaya çalışmıştı.

Korkak olan Weitz, etrafındakilere üstünlük kurarak hayatta kalmaya çalışmıştı.

Yalancı olan Idra, herkesi kontrol edebilmek amacıyla kendini daha güçlü göstermeye çalışmıştı.

İçlerinden hiçbiri onunla iyi geçinecekmiş gibi durmuyordu. Şüphesiz, üçü de buna paralel hisler içindeydi.

Buna rağmen nihayetinde bu üçü de Subaru’yu korumak için hayatlarını tehlikeye atmıştı. Korumuşlardı. Kaçmasını sağlamışlardı.

Neden böyle olmuştu ki? Üçü de Subaru’nun İmparator’un gayrimeşru çocuğu olduğuna inanmışlardı.

Yine de bu mümkündü. ――Durum böyle gerçekleşmemiş olsaydı bu mümkün olmazdı ama…

Subaru: “Peki ya neden?..”

Tanza: “Çünkü Schwartz-sama, o üçüyle gerçekten de yakınlaşmıştınız.”

Subaru: “――――”

Tanza: “Onlarla sohbet ettiniz, onlara gerçekten cevap verdiniz ve onlarla sahiden de anlaşmaya çalıştınız… Bu sayede Schwartz-sama, herkesle yakınlaştınız.”

Subaru bu soruyu dile getirdiğinde Tanza onun gözlerinin derinliklerine bakarak konuştu.

Subaru n’apmıştı ki? O üçü neden Subaru’yu kurtarmaya çalışmıştı ki? Subaru’ya sorduğu sorunun cevabını vermeye çabalıyordu.

Yine de Subaru, Tanza’nın söylediklerinin gerçek manada ne anlama geldiğini idrak edememişti.

Nihayetinde――

Subaru: “Bu tür şeyler gayet doğal. En ufak özel bir şey bile yapmadım ki.”

Birlikte çalıştığı yol arkadaşlarıyla sohbet edip onları anlamaya çalışmak onun için sadece doğal bir şeydi.

Yapamayacağı şeyler şüphesiz vardı. Yapmak istediği ama yapamadığı şeyler de vardı. Ama herkesle bu kadar doğal bir şey yapması, onlarla içli dışlı olması o kadar da olağanüstü bir şey değildi ki.

Tanza: “Şahsen nasıl hissettiklerini gayet iyi anlıyorum. Ben de bir zamanlar Yorna-sama tarafından kurtarılmıştım. Onunla yakınlaşmak istemiştim. Hiç şüphesiz ki o üçü de benim gibi hissediyor olmalı.”

Subaru: “――――”

Tanza: “Yine de hayatlarını bunun için ortaya koymalarının bir anlamı var… İnsanın böyle hissettiği zamanlar oluyor.”

Bu hiç adil değil, bu sözler hiç mi hiç adil değildi.

Yalnızca Tanza, Subaru’nun yaşadıklarını yaşamış olsaydı yüzüne karşı böyle bir şeyi söylemesi imkânsız olurdu. Ancak Tanza, Yorna’dan edindiği kişisel deneyimlerinden bahsetmişti.

Yorna Mishigure, İblis Şehri’nin Hanımı, birçok kabilenin de içinde yaşadığı bir şehirdi―― Subaru’nun bildiği kadarıyla İmparatorluktaki en nazik kadındı.

Tanza’yı Yorna’yla aynı kefeye koymak fazlasıyla absürt bir düşünceydi. Saygısızlığın bile bir sınırı vardı.

Tanza, Subaru’ya gereğinden fazla değer vermişti.

Ama――

Subaru: “――――”

Ancak bu üçü için yani Hiain, Weitz ve Idra için durum nasıl gelişmişti?

Büyük olasılıkla Subaru, bu üçlü hakkında sandıklarından da fazlasını biliyordu.

Hiain kendinden nefret ediyordu, Weitz asılsız suçlamaların kurbanıydı, Idra da en dibe çökmüştü, bunların tümünü de biliyordu.

Hepsinin zor zamanlar geçirdiklerini, sefil zamanlar yaşadıklarını, kimseye güvenemediklerini ve bu adaya mahkûm edildiklerini biliyordu.

Bu konuda fazla kafa yormamıştı. Çünkü elbette üçünün de kendi başlarına bir şansı olacaktı.

Ve burada öleceklerini bilmelerine rağmen, sonlarının böyle olacağını düşünmemişti.

Subaru: “Herkesi kurtarmak istemiştim.”

Tanza: “Onları “siz” kurtardınız. Hatta, onları öyle bi’ kurtardınız ki sizi kurtarmak için hayatlarını tehlikeye atacak kadar ileri gittiler, Schwartz-sama.”

Subaru: “Olamaz… yanılıyor olmalısın. Böyle olmuş olamaz…”

Tesadüfendi, belki de Tanza’nın dediği gibiydi.

Subaru’nun düşündüğünden de fazla bir ihtimal vardı. Belki de üçü Subaru’yu bir “yoldaşı” olarak görüyordu.

Subaru muhtemelen bir şans eseri olsa da bu üçünün kalbini kurtarmıştı.

Ancak sadece kalplerini kurtarmış olması bile yeterli bi’ sebep değildi.

Sadece kalplerini kurtarıp öylece onları terk edemezdi, Subaru için mümkün olamazdı. O her şeylerini kurtarmak istiyordu.

Subaru onun yanında duranların, ona iyi davrananların, yani herkesin hem kalbini hem de bedenini bizzat kurtarmak istedi.

Şayet bunu yapmasaydı o zaman nasıl o adamın oğlu olduğunu ilan edebilirdi ki? Natsuki Keni―― Yoo.

Subaru: “――Nefret… ediyorum.”

Umutsuzca feryat ederken çevresindeki her şey sönüp giderken bu dünya sona eriyordu.

O daha ne olduğunu bile anlayamadan Gladyatör Adası kapkara bir dumanla sarmalanmıştı. Gölün üzerinde yüzen bir ada olmasına rağmen cayır cayır yanıyordu, alevler etrafa hızla yayılarak içindeki tüm hayatları söndürüyordu.

Subaru: “Yapamam…”

Böyle bir şeye izin veremem. Böyle bir şeye izin vermek istemiyorum. Herkesi kurtaramayacağım bir son yüzünden dizlerimin üstüne çökemem.

Herkesin hayatını feda etmesiyle elde edeceğim bu sonu kabul edemem.

Bunu asla kabul edemem. Bu yüzden――

Subaru: “――Ben… sana karşı kaybetmek istemiyorum.”

???: “Kazanmak ya da kaybetmek gibi şeyler gerçekten umurumda değil.”

Yükselen kapkara dumanın ardından elindeki baltayla omzuna vuran adam başını öne eğerek cevap verdi.

△▼△▼△▼△

Subaru bir anlığına, omzunda kanlı bir balta taşırken rahatça beliriveren bu adamı başka biri sanmıştı.

Bandana takmayıp turuncu saçlarını aşağıya sarkıtmış olan adam, Subaru’nun aşina olduğu adamdan epey farklı bir hava veriyordu.

Yine de çift gözleri―― yeşil irisleri içerisindeki kötülüğü tamamıyla gizleyemiyordu, yine de kimliğini tamamen ele vermiyordu.

Subaru: “Todd…”

Todd: “Gerçekten şeytanın şansına sahipsin. Seni kovalamama rağmen koridor yandığından sana yetişmem birazcık vakit aldı. Arakiya’ya su kullanmasını söylesem de…”

Subaru: “――――”

Todd: “Nedense Arakiya’nın elleri kolları bağlanmış bir hâldeydi. Gerçekten de en önemli anlarda faydasız oluyor.”

Bunu patavatsız ve can sıkıntısıyla söyleyen Todd, kısmen saçlarının dökülmüş olması da göz önüne alındığında pozitiflikten eser taşımıyordu. İlk karşılaşmalarındaki dost canlısı genç adamın, yapmacık havası buharlaşıp gitmişti; geriye sadece şiddete karşı duyduğu buz gibi bir açlık kalmıştı.

Belki de bu şiddet bile Subaru’nun bir yanılgısından ibaretti ve hatta muhtemelen başka bir uydurmacaydı.

Zorda kaldıkça yalana başvurup etrafındakileri sömüren bir adamdı. Bu, tipik bir huyuydu, Todd’un――

Tanza: “Lütfen, bundan daha fazla yaklaşmayın…”

İleriye doğru bir hamle yapmaya çalışan Todd’a ters ters bakan Tanza, hemen yakındaki bir taşı eline aldı.

Tanza’nın sahip olduğu kol gücüyle, yani bir çocuk için hayal bile edilemeyecek bir güçle, basit bir taş bile fırlattığında bu ölümcül olabilirdi. Ancak rakibin Todd olduğu bu durumda, Subaru bir taşın sadece taş olmaktan öteye geçemeyip işe yaramayacağını düşünüyordu.

Ve aslında Todd hiç de korkak değildi, aksine gözlerini rakibine dikmişti.

Todd: “Göle düşmüş olmana rağmen fazlasıyla inatçısın küçük hanım. Az önceki grupla mı birlikteydin?”

Tanza: “…Birimdeki herkesten bahsediyorsanız…”

Todd: “Gözlerin fazlasıyla sıkıntılı bir şekilde bakıyor. Çaresizliğin ne denli büyük bir tehlike olduğunu bilirim, bu yüzden bunu yabana atamam. Aksi takdirde birbirimizi hareket edemez hâle getiririz ve başımız fazlasıyla ağrır.”

Bu sözleri söylerken Todd elini kendi saçlarının arasında gezdirdi. Bu hareketinden anlaşıldığı üzere, bandanasının çıkarılması Idra’nın arkasında bıraktığı bir marifetti.

Todd’u mağlup etmeyi başaramamıştı, hatta Todd’u yaralayamamıştı bile, yalnızca Todd’un bandanasını koparıp almıştı.

Ve buna karşın, Idra yalnızca tek bir karşı saldırı gerçekleştirdiği için Todd; Subaru ve Tanza’ya karşı ihtiyatlı bir tutum sergiliyordu.

Tanza: “Ne… tam olarak ne yapmak istiyorsunuz?”

Todd: “――Sadece evime, nişanlımın yanına dönmek istiyorum?..”

Adımlarını durduran Todd’un Tanza’nın sorusuna verdiği cevap buydu.

Belirgin bir şaka ya da alaycı bir söylemden yoksun olan Todd, isteğini apaçık bir şekilde dile getirdi. Yalnızca eve dönmek istiyordu, istediği yegâne şey buydu. Todd, bunu açıkça beyan etmişti.

Belki de bu beyan, hiç de yalan falan olmayabilirdi.

Tanza: “――Hık.”

Subaru: “Tanza, artık onunla konuşmana lüzum yok. Onunla konuşacak kişi bizzat ben olacağım.”

Todd’a soğuk bir ifadeyle bakan Tanza’yı geri çeken Subaru, bakışlarını sessizce onun üzerinde yoğunlaştırdı.

Todd, önünde duran bir avuç perişan hâldeki çocuğa bakarken omuzlarını silkti.

Todd: “Konuşacak bir şeyimiz yok, evlat.”

Subaru: “Sen boşluğumu arıyorken sana eşlik edeceğim. Yoksa ölüme bu denli yaklaşmış bir çocuktan falan korkuyor olabilir misin ki?”

Todd: “Tabii ki de korkuyorum. Durum böyleyken bile beni kışkırtmaya çalışan bir veletten korkmamak elde değil.”

Kendisinin en ufak bir şekilde kışkırtılmasına izin vermeyen, ihtiyatının zerresini bile elden bırakmayan Todd, rakibi bir çocuk da olsa işin kolayına kaçmazdı.

Doğrusu, son derece belalı bir rakibi böylesine oynayarak köşeye sıkıştırmanın gayet doğal olduğunu düşünüyordu. Yine de başka bir hususu da göz önünde bulunduruyordu. Todd, aklını akıllıca kullanıp kendi yeteneklerini fazla abartmayan biriydi, böyle bir yol tercih etmek――.

Subaru: “Her şeyi kendi başına hâlletmeye çalışan birisin.”

Todd: “――Her şeyi tek yapmam mümkün değil. Yeteneklerimin sınırını çok iyi biliyorum.”

Subaru: “Her ne kadar Arakiya’yla sanki omuz omuza savaşan yoldaşınmış gibi görünsen de ona hiç mi hiç güvenmiyorsun.”

Todd’un Arakiya’ya karşı tutumunda en ufak bir saygı bile hissedemiyordu.

Arakiya’nın gücüne güvenmediğinden ya da kaybetmesinin mümkün olmadığına inandığı için değil, aksine güçlü ya da zayıf olmasına bakmıyordu. Sadece Todd, Arakiya’yı umursamıyordu.

Ve bu yalnızca Arakiya’yla sınırlı da değildi. Bu bakış açısı, Todd’un çevresindeki herkes için geçerliydi.

Bu yüzden düşünceleri, davranışları, idealleri hepsi ama hepsi tamamıyla kendi benliğince hayata geçiriliyordu.

Subaru: “Böyle bir adama karşı kaybetmek istemiyorum.”

Todd: “Mesele kazanıp kaybetmek değil ki. Bu, pek de umurumda değil. Öldüğün müddetçe kazanman bir sorun teşkil etmez.”

Subaru: “Benim mağlubiyetim, sırf benim mağlubiyetimle sınırlı olamaz. Aynı zamanda Tanza’nın, Hiain’in, Weitz’in, Idra’nın ve Birimimdeki herkesin mağlup olduğu anlamına gelir.”

Bu, kesinlikle iğrenç bir şeydi.

Subaru ve diğerleri hep birlikte savaştılar, karşı koyup zafere doğru ilerlediler. Birim olarak.

Bu yüzden kazanacaklardı. ――Herkesle omuz omuza verip kazanacaklardı.

Subaru: “――――”

Dizlerinin üzerine çökmüş olan Subaru’nun bedeni, ölüme adım adım yaklaşırken elini göğsüne götürdü.

Todd bu sözler karşısında kaşlarını çatmış olsa da dikkatini Tanza’dan başka yöne çevirmemişti. Subaru’nun kayda değer bir hamle yapması hâlinde, Todd’un da onu durdurmak için hamle yapacağı kesindi.

Yine de Subaru olduğu konumda diz çökmeye devam ederken hareket etmeyecekti. Kılını bile kıpırdatmayacaktı.

Subaru: “Todd.”

Ve hareket etmesine de gerek yoktu. ――Söylemesi gereken yalnızca tek bir şey vardı.

Subaru: “――Ölümden… dönebilirim.”

Subaru hafif tereddütünü bastırarak konuştu.

Bunu söylemesi hâlinde başına geleceklere hazırlıklı olan Subaru, eli hâlâ göğsünün üzerindeyken bu sözleri söyleyiverdi.

Ve ardından――

Todd: “…Ne?”

Bir anlık sessizliğin ardından, Subaru’nun sözleri yüzünden Todd alnını buruşturarak derin kırışıklıklar yarattı.

Bu sözlerin manasını kavrayamayan Tanza, yine de içinde şüphe dolu hisler belirdi. Subaru, bu ikilinin tepkilerinden ve göğsünden yükselen acının yokluğundan tutarsızlığın nedenini anlamıştı.

Vücudu ufalmış olsa bile o ızdıraplarla dolu anları asla unutamazdı.

Bundan bahsettiği anda, Subaru’nun başına mutlaka bir felaket gelirdi. Durmuş zamanın dünyasını yöneten kara gölgeler, tabuyu çiğnemesinin cezası olarak ona dayanılmaz bir ıstırap armağan edecekti.

Fakat bu gerçekleşmemişti. Peki n’için? ――Cadı, artık Subaru’yu göremez olmuştu.

Kızıl Lapis Kalesi’nin kulesinde, Gladyatör Adası’ndaki Sparka esnasında, Todd’un başlattığı katliam sırasında―― her bir sahnede, meydana gelen Ölüm sarmallarına bir tutarsızlık da eşlik ediyordu.

Subaru içgüdüsel olarak bunu bilinçsizce anlamıştı.

Tıpkı bir kuşun uçmayı unutmaması gibiydi. Bir balığın yüzmeyi unutmaması gibiydi.

Natsuki Subaru, kendi Otoritesini nasıl kullanacağını unutamazdı.

Bunun sebebi Vollachia İmparatorluğu’na gönderilmiş olması mıydı? Sebep, çocuklaştırmanın hızla ilerliyor olması mıydı?

Bundan önce, çok daha önce fark edebilirdi.

Sparka esnasında bile, katliam sürerken bile, serbest bırakılan Gladyatör Canavarları―― Cadı Canavarları Subaru’ya doğru hücum etmedikleri anda bile, Cadı’nın kontrolünden çıktığı kesindi.

Bundan sonra da avazı çıktığı kadar bağırdı.

Subaru: “Ölümden dönebilirim!”

Todd: “――Hık, sen…”

Subaru: “Ben… ölümden dönüyorum! Ölümden dönüyorum! Anlıyor musun? Ölümden dönüyorum!”

――Ölümden Dönüş’ü, kimseye açıklamamalıydı.

Çünkü buna eşlik etmek beraberinde cezanın dayanılmaz acıları da getirecekti. Bunun da ötesinde, doğrudan kişinin kalbini yerinden söküp atmaya benzer bir umutsuzluğa yol açma ihtimali de vardı.

Bu mekanizmayı kötüye kullanarak kendisini dinleyen herkesin hayatını karartmak gibi bir şey de düşünmüyordu.

Tanza’nın kulaklarına ulaşmasına mani de olmamıştı. Hatta Todd’a duymasını hiç istemediği bilgileri bile vermişti.

Ancak esas duymasını istediği kişi ne Todd’du ne de Ada’daki bi’ başkasıydı.

Subaru: “――Ben… ölümden dönebilirim!”

Göklere doğru gözlerini kaldıran Subaru, sesini kapkara dumanın yükselmekte olduğu aynı bulutumsu gökyüzüne doğru yöneltti.

Vücudu paramparça hâldeyken gür sesinin yankılanması iç organlarını acıyla buluşturuyordu. Ölmek üzereydi. Yine de Subaru’nun kararlılığı sarsılmamıştı çünkü istediği acı bu tür bir şey değildi.

Seyirciler’i utandırmamak içindi, Cecilus’un ardında bıraktığı abuk sabuk sözlerdi bunlar.

Subaru ve Cecilus’un aynı şeyi hayal etmiş olmaları mümkün değildi. Her hâlükârda, bunun yalnızca Cecilus’un gelişigüzel söylediği laflardan birisi olma ihtimali yüksekti. Yine de gelişigüzel söylenen bu laflar sayesinde, bi’ şeylerin farkına varmasına yardımcı olmuştu.

Tıpkı Cecilus’un farkında olduğu Seyirciler gibi, Subaru’yu da seyrettiği varsayılan bir varlık bulunmaktaydı.

Subaru’yu seyrettiği varsayılan bu varlık, şu anda bile Subaru’dan ayrılmaksızın onu seyrediyor olsaydı o zaman umuttan yoksun, “Sevgiden” yoksun bu döngüler ortaya çıkmazdı.

Subaru: “――Ölümden dönebilirim!”

Buradayım. Gel de bul beni.

Bunun bencilce olduğunu farkındayım. Ama herkesi kurtarmak istiyorum.

Natsuki Subaru’nun Otoritesi ve daha da fazlası benim için yeterli değil.

Bu yüzden――

Subaru: “…Gel beni bul, Satella.”

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

???: “――Seni seviyorum.”

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ 

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

 ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

O ismi söylendiği anda…

Subaru: “――――”

Dünya ansızın renklerini yitirdi. Kulaklarında çınlayıp duran yüksek şiddetli zonklama giderek yok oldu.

Uzuvlarını hareket ettiremez hâle geldi. Dili kupkuru kesilip uyuştu. Hem gözünü oynatamaz hem de nefes alamaz hâle geldi. Özgür iradesini dizginleyen o güç, kalbinin ritmini usulca bozan o tehdit, tüm bunların şaheseri oydu.

――Simsiyah gölgelerle örülü elbisesini giymişti, hasretini çektiği Cadı gözlerinin önünde beliriverdi.

???: “Seni seviyorum.”

O böyle konuşurken Cadı’nın simsiyah büyülü elleri ona doğru uzanıyordu.

Subaru’nun yanağını şefkatle okşarken ensesinden aşağıya doğru indi, köprücük kemiğini de geçip göğüs kafesine doğru ilerledi ve nihayet istediği bölgeye ulaştı.


???: “Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

Kulaklarının alışageldiği sevgiyi fısıldarken parmakları Subaru’nun parmaklarının arasından geçti, çocuğun göğsüne doğru ilerledi ve sonunda yaşamın nimetlerinin bulunduğu organın etrafını nezaketle sarmaladı.

???: “Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

Subaru bir şekilde başarmıştı, bundan emindi.

“Seviyorum” kelimesinin gücüyle sarmalanmış sayısız fısıltıyı, dediğinin tam tersini istiyormuşçasına kalbini sarmalayan parmak uçlarını, ardından âdeta bu dünyanın sonuna dek sürecekmiş gibi görünen acıyı, hepsini özlemle beklemişti.

Bu yüzden――

???: “Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

――Bu iğrenç dünyanın tamamı bu kelimelerdeki güçle kaplansa bile Natsuki Subaru yıkılmayacaktı.

△▼△▼△▼△

Dünya renklerini geri kazandıkça, bir zamanlar yok olmuş kulak çınlaması geri döndükçe, uzuvlarındaki his ve dilindeki uyuşukluk azaldıkça, hırıltılı derin nefesler aldıkça Subaru’nun dışındaki her şey için zamanın akışı da hareketlenmeye başlamıştı.

Subaru: “Gağh…”

Bununla birlikte hem Todd hem de Tanza, Subaru’nun ne demek istediğini anlamamış gibi görünüyordu. Subaru, inlerken göğsünü güçlü bir şekilde kavradı.

Yine de ardından gelen değişim, ikisinin de hemen gözüne çarpmış olmalıydı.

Todd: “Ne!?.”

Gözleri iyice keskinleşip dehşet içindeki ifadesini kaskatı bir hâle getiren Todd, dikkatini çevresine yöneltti.

Bunun nedeni gözle görünür bir şey değildi, yaklaşmakta duyulmakta olan bir çığlıktı―― daha da detaylandırmak gerekirse bi’ kükremeydi. Hâlâ Gladyatör Adası’nda yaşayan Cadı Canavarları, âdeta bunu çok önceden planlamışçasına hep bir ağızdan uluyorlardı.

Üstelik alışılmadık bir şekilde harekete geçirilmiş olan bu tehditkâr hava, sanki duyularını kaybetmişçesine yayılıyordu.

Todd: “――Hık.”

O esnada zihnini krizin olduğu yere yönlendiren Todd, hemencecik bunun sorumlusunun Subaru olduğunu saptamıştı.

Todd’un bizzat kendisi bile Subaru’nun haykırdığı “Ölümden Dönüş”ün manasını bilmiyor gibiydi. Ancak anlamasına gerek de yoktu, bu yüzden bunu bir kenara bırakıp öldürme isteğini derhâl hayata geçirdi.

Tanza’nın karşı saldırısına karşı tetikte beklerken Todd’un vücudu vahşice Subaru’ya doğru hücum etti.

Todd’un karşısında duran Tanza, elindeki taşı muazzam bir hızla savurdu. Taş doğruca uçarak Todd’un vücudunun tam merkezine doğru roket misali fırlattı.

Ve――

Todd: “Siktir!..”

Bir anlığına homurdanan Todd, taşın isabet etmesiyle sol kolundan başlayan acıya karşı azı dişlerini sıktı.

Sıyrılmasına müsaade etmeyen Tanza hedefini olabilecek en geniş noktasına, gövdesine çevirmişti. Bunun farkına varan Todd, sol kolunu feda ederek maruz kalacağı hasarı en aza indirgemişti.

Bunun hemen ardından Todd, baltasını sağ koluyla savurup Tanza’nın minyon bedenini biçmeye kalkıştı.

Ancak Subaru, böyle bir şeye fırsat vermeyecekti.

Tanza: “Schwartz-sama!?”

Sırtına aldığı darbe sonucu dengesini kaybeden Tanza, yan üstü düşerken böylece haykırdı.

Onu yere iten kişi de az önce ufak tefek sırtıyla koruduğu Subaru’ydu. Tanza, baltanın sallandığı menzilden çıkıp gitmişti ama Subaru onun yerine menzile girmişti.

Bir anlığına Todd’un gözbebekleri küçülse de baltasının momentumu kesintiye uğramayıp salınımını tamamladı.

Bıçak acele etmeksizin yaklaşarak Subaru’nun başını âdeta uçuracaktı―― İşte tam da o esnada…

Todd: “――Hık!?”

Sert bir sesle birlikte, ağır bir darbenin boş yankısı havada yayıldı ve hemen ardından Todd’un vücudu havada sağa sola savrulmaya başladı.

Havaya savrulan Todd, sonraki anda sırt üstü yere çakıldı fakat çabucak ayağa kalkıverdi. Buna rağmen ağzının üstünde açılan kocaman yaradan kan damlacıkları süzülüyordu, dizleri âdeta kırılacakmış izlenimi veriyordu.

Todd: “Gııhğ… Deminki şey!..”

Az önce ne olduğundan emin olamayan Todd’un gözleri sağa sola kayıyordu.

Parmağını Todd’a doğru kaldıran Subaru――

Subaru: “――Görünmez Takdir.”

Subaru, savunmasız çenesine attığı yumruğun ne olduğunu kibarca izah etti.

Subaru: “Bir dahaki sefere, başını uçuracağım.”

Todd: “――――”

Parmağını ona doğru kaldırıp eski hâline döndüren Subaru, şimdi de orta parmağını kaldırarak böylesine iddialı bir laf etti.

Belki de çenesi kırıldığı için kanaması bir türlü durmuyordu, bir yandan da kan tüküren Todd ansızın gözlerini kısıverdi. Bu hareketiyle kırılmış olan çenesinin öcünü almaya çalışacaktı ya da herkes öyle zannediyordu――

Todd: “――――”

Bakışlarını sessizce Subaru’ya yönelten Todd yavaşça geriye doğru çekildi. Yükselmekte olan kapkara dumanın içine girmek için ayakları geriye doğru gitti ve hiç tereddüt etmeksizin dumanın içinde kayboluverdi.

Durumun aleyhine işlediğini fark eder etmez, neredeyse tüm inatçılığını bir kenara bırakıp sıvışmayı yeğlemişti.

Subaru: “Eh, ben de… böyle yapacağını düşünmüştüm ama…”

Tanza: “Schwartz-sama!”

Todd’un gözden kayboluşunu bizzat şahit olan Tanza, yüz ifadesi değişmiş bir hâlde Subaru’nun yanına koştu. Tanza’nın elini kavrayamadan Subaru’nun ayağı kaydı ve olduğu yere yuvarlandı.

Buraya varmadan önce bile, çoktan ölümün kıyısına gelmişti. Muhtemelen, Idra ve Hiain’le beraber aşağı indiği sırada birden fazla kemiği kırılmış ve ciddi şekilde yaralanmıştı.

Uzun zamandır kullanmadığı Tembellik Otoritesi, her zamanki gibi Subaru’nun beynine güçlü bir baskı yapıyordu; burnundan kan sızmaya başlasa da bunu durdurmaktan acizdi.

Gerçi durdurabilse bile pek de bir fark yaratmayacaktı.

Todd’un baltası son darbesiyle Subaru’nun sağ omzunu un ufak etmişti ve hâlen oraya saplanmış vaziyetteydi.

İstemeden de olsa bilincini yitirmemiş oluşu, Subaru’nun hayatının çoktan kayıp gittiğinin kanıtıydı; o denli ki acı ya da başka herhangi bir şey çoktan önemsiz hâle gelmişti.

Tanza: “Schwartz-sama, Schwartz-sama!..”

Hüngür hüngür ağlayan Tanza’ya sıkıca tutunurken Subaru’nun en derin duyguları tamamıyla vicdan azabıyla dolup taşıyordu.

Subaru bu ufacık bedeniyle, büyük bir samimiyetle, kendisini hayatta tutabilmek için umutsuzca didinen ve karşılığında da mutlaka bir şeyler etmesi gereken bu kıza daha da bağlanmıştı.

Yalnızca――

Subaru: “Al… bunu…”

Tanza: “――Hık, lanet aracı mı?”

Cebinden siyah küreyi çıkarıp Tanza’nın avucuna tutuşturdu.

Aklına bir fikir falan gelmiş değildi. Yakında yok olup gidecek olsa bile hiç olmazsa Tanza’ya bir şeyler emanet etmeliyim diye düşünüyordu.

Subaru: “Ceci… şurada, Arakiya’nın yanında…”

Tanza: “Anladım!.. Anladım, evet anladım…”

Subaru: “Todd hakkında… endişelenmene… gerek yok.”

Todd’un kişiliği düşünüldüğünde Subaru bu denli acı verici bir tecrübe yaşadıktan sonra ona bir kez daha kafa tutmayı aklından bile geçirmemişti. Bu, adamın iğrenç bir yanı olsa da aynı zamanda güvenip istifade edebileceği bir inançtı.

Bu sırada Tanza, gözyaşlarına hâkim olamayıp kelimeleri çılgınca ardı ardına sıralayan Subaru’ya dokundu.

Sonuna dek, kendisi için endişelenen Subaru’nun hatırı için çaresizce de olsa bir şeyler yapmak zorundaymış gibi hissediyordu.

Gerçi bu yanlıştı.

Bu gidişat tamamıyla ters gidiyordu.

Tanza az önce ona nazik davranmıştı. Subaru’nun hemen hemen tüm düşüncelerini değiştirmişti.

Natsuki Subaru’nun en sonuna kadar pes etmemesi gereken biri olduğunu hatırlatmıştı.

İşte bu sayede bir kez daha mücadele etmeye devam edebiliyordu.

Bu yüzden――

Subaru: “――Bir dahakine.”

Sahiden de Subaru’nun kararlılığını yumuşak bir şekilde dile getirmesi üzerine Tanza gözlerini genişletti.

Yine de kız için bu, can vermek üzere olan Subaru’nun inatla dolu son girişimi gibi görünüyordu.

Gözlerinde yaşlar biriktikçe duygularına sıkı sıkıya sarılan Tanza’nın narin ufacık elinin incecik parmakları, Subaru’nun tir tir titreyen elini nazikçe sarmaladı.

Ve ardından――

Tanza: “Evet, kesinlikle öyle Schwartz-sama. Bir dahakine… hiç şüphesiz ki kaybetmeyeceğiz.”

Subaru’nun son arzusunu lekelememeye gayret eden Tanza, gözyaşları içinde bunu söyledi.

Birbirleriyle pek de uyumlu değillerdi. Yine de birbirlerini kurtarma tutkusuyla uyum içindeydiler.

Bu kadarı kâfiydi.

Bu yeterli arzuyla, bu anın getirdiği duygularla――

Subaru: “――Ben…”

――Herkesi kurtaracağım.

Son anlarındaki bu kararlılıkla Natsuki Subaru’nun hayatı yanıp küle döndü.

△▼△▼△▼△

――Karanlık, kapkaranlık, uçsuz buçaksız karanlıkla kaplanmış bir dünya burası.

Işığın ulaşamadığı bu boşlukta karanlıktan başka hiçbir şey yoktu, bu sonsuz uzaklıktaki diyar ne duaların ne de dileklerin ulaşabildiği bir yerdi.

Bu mekân her zaman onun kalbini kemirdi, ona çaresizliği yaşatırdı, keder ve hüznü doğururdu, burası hiçbir varlığın ayak basamadığı lanetli bir diyardı.

Ancak bu sefer tam da bu anda arzusu o varlığın gelişini dört gözle beklemekti.

Subaru: “――――”

Tek başına karşı koyamayacağı karanlık her şeyi yutuyordu, her şeyi silip götürüyordu.

Çaresizliği, çevresindeki her şeyden hatta kendisinden bile vazgeçmenin ızdırabını yaşatırken artık hiçbir şey yapamamanın getirdiği mağlubiyet hissi bedenini yakıp kavuruyordu.

???: “――Seni seviyorum.”

Subaru: “――Her şey olmayabilir. Yine de biliyorum.”

Yalnız başına başarabileceği şeylerin sayısı o kadar da fazla değildi.

Aşırı derecede hırslı bir insan değildi. İşte bu yüzden hatalar yapabilir ve bu sayede de azmi sarsılabilirdi.

Yine de――

???: “――Seni seviyorum.”

Subaru: “Bunu ben de biliyorum, harbinden de biliyorum. ――‘Biliyorum’.”

Yollarını ayırdıktan sonra nihayet artık bildiği bir şey vardı.

Aynı zamanda, bu âna dek sahip olduğu tüm duyguları nasıl koruması gerektiğinden de emin olamıyordu.

Yine de, gerçekten de bilmek istediğini düşünüyordu.

En önemli şey, bunu biliyor olmasıydı sahiden de biliyordu.

Subaru: “Teşekkür ederim. ――Artık yola koyulmalıyım.”

O yerde -tüm hayatların silinip gittiği o ıssız sular diyarında- artık daha fazla mağlup olmamak uğruna, kıymet verdiği insanların ayaklar altına alınmasına müsaade etmemek uğruna Natsuki Subaru bir kez daha ayağa kalkacaktı.

――Bir kez daha ayağa kalkacaktı.

△▼△▼△▼△

???: “――Hık.”

Kendini zorladı, vücudu iliklerine kadar ıslanmıştı, parmaklarıyla sağlam zemini yakalayıp kendini ileriye doğru çekti.

Kelimenin tam anlamıyla ölüm kalım mücadelesiydi bu―― yo, âdeta yaşamak için bir mücadeleydi.

Hiçbir kaçış imkânı vermeyen zifiri karanlığın sularında çaresizce debelendi, didindi, direndi――

???: “Nı, Gaaaağ!”

Toprağı kavrayan sağ elinin tam tersine, sol eliyle kavradığı şeyi de kıyıya doğru itti. Ancak bunu sertçe yapmak yerine, tıpkı narin bir nesneyi muazzam bir itinayla taşıyormuşçasına nazikçe yaptı.

Çünkü yanında bir çocuk vardı ve o da bunu fark etmişti. Etrafındakilere duyduğu muazzam sevginin farkındaydı.

???: “Iğh, gııh… Hık.”

Genç kızı kıyıya kadar itmişti. Geriye tek bir şey kalmıştı, o da kendini kurtarmak için son gücünü kullanmasıydı. O kadar büyük laflar etmişti ki. ――Burada işleri batırıp balıklara yem olmak gibi bir şey söz konusu dahi olamazdı.

???: “――Hık.”

???: “――Amanın, dikkatli ol.”

Ne ironiktir ki sarf ettiği çabanın boşa gidip parmaklarının kayıp gittiği bi’ anda, böylesi bir sesle elini kavramıştı.

O incecik parmaklar bileğini kavrayınca kendi eli de ona karşılık vermişti. Bunun ardından o tepkiyi “ben de bunu bekliyordum” dercesine fark eden kişi, bir “Oya?” çekerek başını öne eğdi.

???: “Oya-oya, acaba düşündüğümden daha fazla mı boşluk vardı ki? Elin fazlasıyla alelacele uzanıverdi.”

???: “Yok be, kıl payı gibi. Nays tayming. Belki de kendi keyfine göre mi hareket ediyordun, demeliydim?”

???: “A-ha-ha! Yo, yo hiç öyle bi’ şey yapar mıyım? Sadece doruk noktasından hep birlikte haberdar olmamızın fazlasıyla önemli olduğunu düşünüyordum da!”

Bu ihtimalin sorgulanmasıyla beraber, ne bir “Evet” ne de bir “Hayır” içermeyen bi’ hayli korkutucu bir cevap gelmişti. Düşüncesizce gülümserken de böyle bir konuşmadan utanmıyor gibiydi.

???: “Yine de tüm mesafeyi yüzmüş olman epey şaşırtıcı! Rüzgâr bana doğru esiyorken burada yürüyüş yapıyor olmam da amma garip bir tesadüftür böyle! Yo, yo, yo, yo bu sahiden de şahane!”

Boğulmakta olan birine karşı acımasız tavrın içinden geçti, bundan dolayı rahatlamış gibi hissetmesi de aptalcaydı.

Ancak her şey bu andan sonra başlıyordu. Bundan böyle, burası başlangıç noktası olacaktı.

???: “――Görkemli bir hikâyenin başlayacağı hissiyatına kapılmıyor musun?”

???: “Hıhı. ――Aslında tam da buna başlamamız gerektiğini düşünüyordum.”

――Natsuki Subaru, vahşi bir gülümsemeyle neşeli şimşeğe böyle cevap verdi.

△▼△▼△▼△

――Kalçası, Galewind Atı’nın çektiği arabanın bir takırtıyla sarsıldığını hissediyordu.

Pek de konforlu bir seyahat sayılmazdı.

Asıl önemli olan seyahatin ne kadar konforlu geçtiği değildi, daha ziyade kendisinin ne denli “rahat” ettiğiydi. Bu konfor, İmparatorluk sınırları içinde bile ender rastlanan bir ayrıcalık olması muhtemeldi. Yine de bu durumdan pek de memnun değildi.

Böylesine lüks bir at arabasında kendini bu denli rahatsız hissetmesinin nedeniyse hem pencerelerin seyrekliği hem de atın dizginlerini elinde tutamıyor oluşuydu. Hâliyle her iki durum da birine karşılık diğerinin de mağdur edilmesi için bir miktar imkân tanıyordu, dolayısıyla hangisinin daha çok tercih edileceği kişiden kişiye değişiyordu.

Kısacası, işlerini bir başkasına bıraktığı için tepkisinin gecikmesinden nefret ederdi.

At arabasının etrafı toprak büyüsüyle korunarak bi’ hayli sağlam hâle getirilmişti. Çevrelerine karşı ihtiyatlı olmaları gerektiğindeyse arabayı kendisinden çok daha hassas algılara sahip biri idare ediyordu.

Adam: “Kesinlikle hiçbir şeyi eksik bırakmıyor. Hiç istemediğim bir seyahat olması bir yana.”

Güçlü olana değer atfeden bir ülkenin geleneklerinden bekleneceği üzere, Generallerin aldığı abartılı övgüler bir hayli uçuktu.

Başka deyişle kendisine böylesine bir muamele yapıldığı düşünüldüğünde, sanki güçlülerin arasına dahil edilmiş gibi görünse de o, bunun başlı başına can sıkıcı bir iyilik olduğunu düşünüyordu.

Şahsi kanaati, tam mânâsıyla dünyanın zirvesinde yer almadığı sürece, güçlü biri olarak düşünülmesinin kendisine kazandıracaklarından çok, daha fazlasını kaybettireceği görüşündeydi. Güçsüz biri olarak algılanmak, çok ama çok daha basitti.

İşte bu yüzden, bu muameleden duyduğu huzursuzluğun da ana sebebi de buydu.

???: “――Sıkıldın mı?”

Ansızın kapalı gözleri yavaşça aralandı, çatıdan yükselen ses bunun sorumlusuydu.

Duyduğu sesin sahibi oradaydı, arabanın içi de boştu, kendisi bunun dışındaydı. İnsanların olmayışı fevkalade bir şeydi çünkü başkaları olsaydı boğucu bir hâl alırdı ancak yoldaşı çekilmez bir çileydi, medenî bir insan olmaya layık olmayan biriydi.

Yine de konuşmayı bizzat kendisinin üstlenmesi gereken biri de değildi. Hem eğitimini hem de disiplinini bir başkasının üstlenmesini yeğlerdi.

Onunla uzun süre vakit öldürmeye de pek hevesli değildi. Her ne kadar kız, intikam alma isteğine sempatiyle yaklaşıyor gibi görünse de bi’ hikâye uydurup rastgele birisini düşman ilan etmesi fazlasıyla işine gelirdi.

???: “Duyuyor musun?”

Adam: “Duydum. Düşüncelere dalmışım. Ya sen, verilen emirleri doğru düzgün hatırlıyor musun?”

???: “Ben bile bu kadarını hatırlayabilirim.”

“Akılalmaz” söylemek istediği oydu ama bunun inanabileceği türden bir şey olup olmadığı konusunda şüpheleri vardı.

Her şeyden önce planlanın tüm kontrolünü, sırf düşünme yeteneği zayıf olduğu gerekçesiyle Birinci Sınıf Er’den daha fazlası bile olmayan bir asta devreden bir General hiç duymamıştı. Kendisiyle kibarca konuşmayı bırakmasını söylenmişti, kendisi de tam da kadının talepleri doğrultusunda hareket etse de kadının aklından neler geçtiğini hiç mi hiç bilmiyordu.

Belki de adama tutulmuştu. Onu Jamal’ın kadınsı hâli gibi düşündüğünde, aralarında pek bir fark da yok gibiydi.

Gerçi, kızı terk edebileceği bir mekân bulmak Jamal’ı terk etmekten daha zor görünüyordu ve bu da can sıkıcıydı.

???: “Adayı görüyorum. Buna hazır mısın?”

Adam: “Başbakanın mektubunu kaybetmediğim taktirde, geriye kalan tek şey bahsettiğimiz Vali-sama’nın verilen emirleri takip etmesini sağlamak olacaktır. Kimseyle dalaşmaya lüzum yok, bu gayet kolay bir görev.”

Arakiya çatıdayken, bir yandan onu dinliyor bir yandan da arabanın geçmekte olduğu asma köprünün diğer tarafındaki varış noktasına bakıyordu.

Cevap verirken cebindeki mektubun ağırlığını da az çok anlamıştı. Aslında üstlendikleri vazife elçilere benziyordu, verilen emirleri takip ettirdikleri sürece sorun yoktu.

Öte yandan, sıradan elçiler yeterli olsaydı; Arakiya’yı göndermek için zahmete girmezdi.

Onu huzursuz eden yegâne şey de buydu.

Adam: “Kolay bir iş olmalı, bir bakıma.”

Arakiya: “…Amacımız adanın tamamını imha etmek de bu mümkün mü ki?”

Adam: “Vali, lanet kuralını itaatkâr bir şekilde etkinleştirmeyi kabul etmesi şartıyla mümkün.”

Hedeflerindeki Gladyatör Adası’nın yöneticisi Vali Gustav Morello, adada bulunan gladyatörlere hâkim olabilmek için “lanet kuralı” denilen mutlak bir kural koymuştu.

Lanet kuralı, Gustav’ın lanet işaretiyle damgalanmış birisi kuralları hiçe saydığında devreye sokuluyordu. Ardından tartışmaya yer bırakmaksızın o kişinin canı alınıyordu. Hakikaten de fazlasıyla kullanışlı bir şeydi.

Dokuz İlahi Generalden biri olan Lanet Araçları Ustası’nın yarattığı lanet aracıyla tetiklenen lanet kuralının, devreye girmesi için gereken şartlar gayet net ve basitti――

Adam: “――Belli bir mesafeden, lanet aracından çok uzaklaşanlar ölür.”

Arakiya: “…Ada’nın insanlarıyla ilgili herhangi bir endişen var mı?”

Adam: “Güvenli bölge aşağı yukarı Ada’nın tamamı gibi. Her hâlükârda gizlice sıvışmaya kalkışsalar bile, lanet işaretleri kaldırılmadığı takdirde ölecekler. Korkup asma köprüyü aşsalar da bu, kaçmalarını önleyebilir. Bu araç onları içeride tutmak için yeterli.”

Açıkçası, lanet kuralının ne kadar etkili olduğuna dair bir örnek vermek gerekirse bir gladyatörün ölmesine göz yumarlarsa muhtemelen kimse aynı şeyi iki kez yapmazdı. O denli umursamaz aptallar yoktu.

Laneti taşıyan kişinin gözlerinin içine bakma zahmetine katlanmadan ya da herhangi bir şekilde zorlanmadan devreye sokulabilen bir lanetti. Ada’nın bu özelliğinin yanında, bu kısıtlama aracının onlara nasıl derinlemesine işlendiğine gerçekten de hayranlık duyuyordu.

Ancak lanet kuralının özgürce kullanılamayacağını fark etmeleri hâlinde, anında bir isyan patlak verebilirdi.

Adam: “Eh, o an geldiğinde de hepsini yok etmek istiyorum; o yüzden lanet aracını göle atsam da bir şey olmaz.”

Gladyatör Adası’nı sarmalayan göl bi’ hayli derindi. Devasa asma köprü olmasaydı ıssız gölün tam ortasındaki ada misali kıyılarına dahi ulaşılamazdı ancak gölün dibine kadarki mesafe çok daha derindi.

Lanet aracı göle fırlatılsaydı dibine ulaştığında, lanet kuralının devreye girme aralığında olacaklardı.

En kötü senaryoda -yani Vali’nin iş birliği yapmaması hâlinde- ele geçirilen lanet aracının göle fırlatılması da ihtimaller dahilindeydi.

Adam: “En kötü senaryoya bile hazırlıklı olmak çok önemlidir. Lanet aracının saklandığı yer de dahil.”

Yaptığı işlerden gurur duymayan birinin zorluk çıkması hâlinde, bu durum onu zora sokardı.

Onun için en iyi senaryo tüm gladyatörlerin katledilmesinde iş birliği yapıp, itaatkâr bir şekilde bu işi kazasız belasız hâlletmekti. Görevlerini böylece bitirip, seyahatlerinin amacını yerine getirdikten sonra bir an önce evine dönmek istiyordu.

Adam: “Katya…”

Uzun süredir ayrı oldukları için kısacık kavuşmaları bile, ona olan bağlılığını güçlendirmişti.

Bu yapılan şey zalimce bir hareketti, susuzluktan dolayı kavrulan boğazına tek bir damla suyla beslemeye benziyordu. Midesi patlayıncaya dek su içmek istiyordu. Bu belki de bir insan için gayet doğal bir his diye düşünüyordu.

Sadece bir saniyecik daha hızlı olsaydı bile, görevini bitirip İmparatorluk Başkentine dönebilecekti. Bu uğurda――

Adam: “――Her türlü fedakârlığa razıyım.”

Hakikaten de o zaman kendi içindeki devrelerden biri şiddete doğru kaymıştı.

Arakiya: “――Todd, bir tuhaflık var.”

Adıyla seslenilen adam―― Todd, “Ne?” dercesine başını kaldırdı.

Kadının ses tonu ciddiyetten yoksun olsa da çoğu zaman böyle bir tavır takınıyordu. Yine de İlahi General mertebesine yükselmiş olmasından dolayı, gerçek yetenekleri yabana atılacak değildi ve ayrıca, normal bir insanın bazı şeyleri kestiremeyeceği de kesindi.

İşaret ettiği yer, gittikçe yaklaştıkları ve varış noktası olan Gladyatör Adası’ydı――. Asma köprünün neredeyse yarısına varmışlardı. At arabası iki kıyının birleştiği, adadan sarkan köprünün üstünde duruyorlardı. Tam da rakibinin inine girdikleri sırada, kötü bir önsezi onu pençelerine aldı.

Ve ardından――

Todd: “――Dur!”

???: “Ha?”

Todd: “Derhâl! Dur! Geri dön!”

Pencerenin dışındaki patikaya yakından bakan Todd, sürücü koltuğundaki askeri şaşkınlığa uğratacak şekilde bağırdı.

Bu tepkinin yavaşlığı karşısında dilini şaklatan Todd, hemen sürücü koltuğuna geçip atın dizginlerini askerin elinden kaparak arabayı durdurdu ve Galewind Atı’nı kamçılayarak bir an önce geriye dönmesini sağladı.

Ardından, afallamış arabacıyı görmezden geldi ve çatıya doğru baktı.

Todd: “Arakiya, gözünü adadan ayırma, tetikte ol! Herhangi bir hareket görürsen ateş et.”

Arakiya: “――Anlaşıldı.”

Arabacı: “Hadi ama, Başbakan’ın elçileri olarak sorumluluğumuz…”

Todd: “――――”

Arabacı: “Ah, ıh…”

Arakiya şikâyet etmeksizin itaat ederken arabacı sorumluluk bilincini dile getirdi. Todd, Arakiya’yı görmezden geldi ve olaylardan pek bir şey anlamayan arabacıya ters ters bakarken sessizce gözlerini kıstı.

Todd’un bakışlarıyla ruhu solup giden arabacı kelimelerini yutarak çenesini kapattı.

Doğru kararı vermişti. Bu konuda ısrarını sürdürseydi kendisini gölde bulacaktı.

Dönüş esnasında arabacılarını kaybetme zahmetinden kurtulmaları daha yerinde olurdu. Ayrıca, daha asma köprüden karşıya geçmeden önce anormal bir şeyler olduğunu fark eden marifetli kişi de Arakiya’ydı. ――Anlaşılan durum çoktan değişmişti bile.

Arakiya: “Todd.”

Todd: “Anlaşılan Başbakan Berstetz, endişelerinde haklıymış.”

Kadının kısa çağrısına bu şekilde karşılık veren Todd, Galewind Atı’nı aksi istikamete çevirerek geldikleri patikadan geri döndü.

Asma köprünün ellerinden alınmasını göze alamazlardı. Karşı kıyıdaki asma köprüyü kontrol edenler, rakipleriyle iş birliği yapmak istemeyen insanlarla sınırlı değildi.

Her hâlükârda――

Todd: “――Tamamen hazırlıklı bir hâlde bizi beklediklerine göre, başlarında son derece tehlikeli biri olmalı.”

Arakiya: “Kazanamaz mıyız? Burada olsam bile?”

Todd: “Evet, kazanamayız.”

Todd, Arakiya’nın gerginleşen sesini duyduğunda sessizce başını iki yana salladı.

Korkunun sırtından aşağıya doğru süzüldüğünü hisseden ürpertiyle――

Todd: “――Yenme şansımızın olmadığı bir rakip. En azından bugünlük.”

Böylece konuştu.

△▼△▼△▼△

???: “…Geri döneceklerini tahmin etmiştim de bu kadar hızlı olmalarını beklemiyordum.”

Arabanın asma köprünün tam ortasındayken hiç tereddüt etmeksizin geri döndüğünü görünce iç çekti.

Karar verme hızları onu şaşırtmış ve etkilemişti ama yine de beklentileri dahilindeydi. Gerçekten de sürpriz bir saldırı yapmayı düşünseydi önce rakibini sessizce Ada’ya çekerdi.

Yine de bu durum, her iki tarafın da zarar görmeden kurtulmasıyla çözümlenemezdi.

Arabayı içeri çekmeleri durumunda yaşanacak katliamın farkında olması nedeniyle böylesine riskli bir kumar oynamayı göze alamamıştı.

――Çünkü zaten olabilecek en riskli kumara bodoslama dalmıştı.

???: “Schwartz-sama, elçiler…”

Subaru: “Hıhı, kaçıp gittiler, tahmin ettiğim gibi. Onları selamlamak için öylece dizilmemizi garip bulmuş olsalar gerek. Gerçi, ben de öyle düşünmelerini istemiştim, yani yalnızca bi’ blöftü.”

???: “Öyle mi?.. İkinci’ye düşman kesilmediğimiz için rahatladım.”

Kimono giymiş bir kız, asma köprüye doğru bakarken ellerini alnına götürerek kendisini koruyan Subaru’nun hemen yanında dikiliyordu. Tanza, kendi göğsünü hafifçe okşayarak planın başarıya ulaşmasının getirdiği rahatlamayı sindirdi.

Başının üzerindeki iki boynuz da sapasağlamdı, güzel ve genç teninde de hiçbir yara izi görünmüyordu.

Kesinlikle en ufak bir problem olmaksızın sağlıklı ve iyi durumdaydı. Hayranlık uyandıracak kadar kusursuz bir Tanza’ydı.

Tanza: “――E-Eh, Schwartz-sama?”

Subaru: “Hımm?”

Tanza: “Şey, ıh, sadece neden başımı okşadığınızı merak ediyordum da…”

Subaru: “Ah, pardon pardon, alışkanlık.”

Tanza’nın utanç dolu sorusuyla bilinçsizce kızın başını okşadığını fark eden Subaru özür diledi. Ancak ne kadar özür dilerse dilesin, başını okşamayı bırakmamıştı.

Ardından, Subaru başını okşamaya devam ettikçe Tanza da dudaklarını büzerek karşı koymadı.

Asık suratının bir kez daha çocuksu görünmesi için Subaru ne pahasına olursa olsun, onu azarlamadığı sürece başını okşamaya devam etmeyi düşünüyordu.

???: “――Bunu daha ne kadar daha sürdüreceksin ki?! Veletlerin ciddi ciddi birbirleriyle flört edeceği bir zamanda mıyız?!”

Subaru: “Ha.”

Tam arkasından gür bir ses yükselirken Subaru’nun eli okşamayı bıraktı. Elini Tanza’dan alelacele ayıran Subaru, hoşnutsuzca dudaklarını büzerek arkasını döndü.

Subaru’nun görüş açısına giren kertenkele adam―― Hiain, yüzünü sertleştirerek “N-ne var yani…” diyerek yardım istercesine sırayla yanındaki iki adama baktı.

Hiain: “Neden bana o gözlerle bakıyorsun ki? Az önce apaçık ortada olan bir şey söyledim sadece! Haksız mıyım!”

???: “Daha çok bunu söyleyiş tarzınla ilgili gibi ve bunu söylerkenki zamanlaman da berbat. Gerçi zamanlaman uygun olsa bile, şahsen bu söyleyeceğim bir şey değil.”

???: “O senden çok daha iyi biri… Azıcık düşün be, kertenkele piçi…”

Hiain: “Haaaa!?”

Yanındaki iki adam―― Idra ve Weitz’in ihanetine uğrayan Hiain’in şaşkın şaşkın bakan gözleri sağa sola savruldu.

Hiain’in tepkisi üzerine Idra alaycı bir gülümseme takınırken Weitz de burnuyla homurdandı. Subaru bu üçlünün sıraya dizilmiş figürlerini görmesiyle içten içe yaşadığı derin duygularını anımsadı.

Subaru’nun bakışlarını onlara yöneltmesine karşılık olarak Idra kaşlarını çattı ve…

Idra: “Schwartz, gözlerindeki o düşüncelerle dolu bakışların anlamını merak etmedim değil…”

Subaru: “Önemli bir şey değil. Sadece, ne kadar çok yol kat ettiğimi düşünüyordum.”

Idra: “――?”

Subaru parmağını burnunun altına götürürken Idra şaşkınlıkla başını eğdi. Idra’nın tepkisi ne olursa olsun hemen yanındaki Weitz, “Anlıyorum…” diye mırıldanarak cüsseli kollarını kavuşturdu.

Weitz vücudundaki korkutucu dövmeleri sergilerken asma köprünün diğer tarafına baktı ve…

Weitz: “İmparatorluk Başkentinden gelen Elçileri uzaklaştırdık… Artık geri çekilmek gibi bir seçeneğimiz yok. Değil mi?..”

Subaru: “――Az buçuk haklı olsan da tam olarak öyle değil.”

Weitz: “Tam olarak öyle değil mi!?.”

Herkesin arasında en çok anlıyormuş gibi görünen tavrı yıkıldı ve Weitz’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Bu tepkiye alaycı bir gülümsemeyle karşılık veren Subaru, içinde taşıdığı derin duyguların üçlünün izlenimden ne kadar farklı olduğuyla gurur duyuyordu.

O üçü―― daha doğrusu, “hiç kimse” hiçbir şey bilmese de sorun değildi.

Çünkü Subaru, her şeyi en ince ayrıntısına kadar hatırlayacaktı.

Ve ardından――

???: “――Belli ki kararlarını vermişler.”

Bu ağır ve heybetli ses karşısında arkasını dönerek asma köprünün yakınlarındaki elçileri bekleyen bir şahsiyet gördü.

Elçilerin bindiği atlı araba geri dönüp karşı kıyıya geçmeyi tamamladığından emin olduktan sonra, bir iblisinkine benzer korkunç bir ifadeyle Subaru’ya ciddiyetle baktı.

Göz korkutucu bir havaya sahip olan dev adam, yavaşça yanlarına yaklaşırken Hiain’le arkasındakilerin bunaldığı hissine kapılan Subaru, omuzlarını silkeleyip söz aldı.

Subaru: “Artık bana inanıyor musun?”

???: “İtirazım yok. İmparator Ekselanslarının bana verdiği makamın emrini yerine getirme zamanı geldi. Yani――”

Subaru: “Yani?”

???: “Gladyatör Adası Ginunhive’in tüm gladyatörleri, emrinize amadedir. ――Schwartz Ekselansları.”

Bunu beyan ederken dört kolunun da elleriyle yumruklarını göğsünün önünde kenetleyerek ağırbaşlı ve onurlu duruşunu sergileyen Gladyatör Adası’nın Valisi Gustav Morello’ydu.

Gustav’ın emrindeki muhafızlar onun bu sözleri karşısında bakışlarını birbirlerine çevirip hep beraber aynı duruşu benimsediler.

Weitz: “Bundan hoşlanmadım…”

Gustav ve arkadaşlarının tutumundan hoşnut olmayan Weitz mırıldandı.

Subaru arkasına dönüp baktığında, Weitz tek gözünü kapatırken çenesini salladı.

Weitz: “Tüm gladyatörlerin boyun eğmesi gerektiğine karar veremezsin… Vali de Ada Şefi de olsan…”

Gustav: “Weitz Rogen, düşüncelerini kendine sakla. Bazen kişinin şahsi düşüncelerinden daha önemli olan şeyler oluverir. Söylediklerimi yapmanı sağlayacak araçlara sahip olduğumu unutursan epey rahatsız da olurum.”

Weitz: “Gel de dene la’ o zaman?..”

Weitz burnundan bir homurtu çıkarırken Gustav da gözlerinin içindeki sessiz emelleri saklıyordu. Durum böyle giderse Subaru, araya giremeden ikisi kavgaya tutuşacak gibiydi.

Idra: “Vali lütfen aceleci davranmayın, Weitz seni sersem… Asla gerektiği kadar kelime kullanmıyorsun. Bu yüzden de yanlış anlaşılmalara davetiye çıkarıyorsun.”

Weitz: “Bunun için kavga edeceksek edelim, başımın belaya girmesini umursamıyorum…”

Hiain: “Başkaları umursayacak ama! Ahh, sikeceğim ama be! Vali, sırf korktuğumuz için emirlerinize boyun eğecek kadar rezil değiliz!”

Idra Weitz’i geri tutarken Hiain, onun yerine öne çıkarak hiç çekinmeden bunu beyan ediverdi.

Hiain, durumun kendi aleyhine gelişmesi ihtimaline karşı Gustav’ın gözlerinin içine bakamazdı fakat cesaretsizliğini de belli etmeyerek eliyle Subaru’yu işaret ederek konuştu.

Hiain: “O garip tehdidin olmasa bile, zaten Schwartz’la gidecektik. Oy, haklı değil miyim, göt verenler! Korkmuyorsunuz, değil mi lan!?”

???: “――Güldürme lan beni, kertenkele piçi!”

???: “Kim korkuyormuş? Kim lan!?”

???: “Ohh, ohh, başlayalım, Prens Ekselansları!”

???: “――Hadi yaşlı piçin ellerinden oraları alalım bu, İmparatorluğumuzun başlangıcı olacak!!!”

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Hiain’in yüksek sesle yaptığı çağrıya kalabalık sesleriyle kulak verdi.

Çevrelerinden―― yo, Ada’nın dört bir yanından birbiri ardına yükselen sesler, elçileri karşılamak için bir araya gelmiş olan gladyatörlerin sesleriydi.

Kanları fokur fokur kaynayan birçok adamın sesine; Hiain’in yoldaşlarının, Orson ve grubunun, bir de alışılmadık bir şekilde şifa odasının dışında bulunan İhtiyar Null’un sesi eşlik ediyordu.

Âdeta Gladyatör Adası Ginunhive tek yürek olmuştu.

Subaru: “――Teşekkür ederim.”

Coşkulu çevresinden gelen tezahüratları duyan Subaru, göğsünü sıkarak mırıldandı.

Çevresindeki yoldaşlarına, kendisine ve her şeyden önce ona bu fırsatı veren kişiye minnettardı.

Ardından Subaru elleriyle her iki yanağını da tokatlayarak yüzünü kaldırdı, ifadesi neşeliydi ve…

Subaru: “Eh, şimdi gidiyoruz da ya sen ne yapacaksın Ceci??”

???: “――Hahaaa, evet, ne yapsak ki.”

Subaru başını eğerek bir soru sorarken silüet de aşağı doğru inerken fırıl fırıl döndü. Olayların nasıl geliştiğini yüksek bir noktadan izleyen Cecilus, yere inerken küçük bir gümbürtü sesi çıkarıverdi.

Vücudunun tek bir tarafı bile yanmamış olsa da tavırları yandığı zamandan beri pek değişmemişti. Subaru’nun yanı sıra, çevresini saran büyük insan kalabalığına o da bakıyordu.

Cecilus: “…Sizden beklendiği gibi, tamamen beklenmedik bir sonucu elde ettiniz. Nasıl söylersem söyleyeyim, bu kadar ileri gidebileceğini beklemiyordum, gerçekten de sizi tebrik ediyorum. Ancak size tek bir sorum var.”

Subaru: “Ehhh? Nedir o soru?”

Cecilus: “Nazikçe, dikkatlice ve derinlemesine birkaç yeri dolaşarak herkesi ikna etme yeteneğiniz takdire şayan, olağanüstü. Ama işin doğrusu, yalnızca bu kadarcık. ――Beni de ikna etmeyecek misiniz?”

İki elini de kollarının altında gizleyen Cecilus, içten içe merak dolu bir ifadeyle sordu bunu.

Bunu bir türlü anlayamayan Cecilus’un her daim yüzüne kondurduğu gülümseme de kaybolmuştu. Bu ifadeyi gören Subaru, gözlerini hafifçe aralayarak memnuniyetle başını salladı.

Haklıydı, Subaru Cecilus’u ikna etmek için bir girişimde bulunmamıştı.

Gustav, Hiain, Weitz, Idra, Orson ve grubu, İhtiyar Null’un yanı sıra Rex, Milzac, Kashew, Moizo, Deeroy, Creegkin, Codroe, Phenmelle ve hatta o inatçı yalnız kurt Jawsrough’u bile ikna etmiş olmasına rağmen Cecilus’u görmezden gelmişti.

Nedeniyse――

Subaru: “――Ceci, o suratı takındığını görmek istedim.”

Şimdiye kadar her seferinde, Subaru’nun kritik anlarında bağ kurmayı beceremediği tek kişi Cecilus olmuştu.

İntikam uğruna tehlikeli bir köprüden geçecek kadar aptal değildi ama iyi ya da kötü, Cecilus’u etkilemenin en iyi yolun bu olduğunu düşünüyordu.

Ve böylelikle gerçekliğe döndüğünde, Cecilus’un gözleri bunları duyunca fal taşı gibi açıldı ve işte ancak o zaman Subaru ona açıklama yapacaktı.

Subaru: “Şimdi bizimle gelirsen seni köle gibi çalıştıracağım, ee geliyor musun?”

Cecilus: “Ha, hahaha, hahahaha! Ahh-ha-ha-ha-ha!”

Omuzlarını silken Subaru göz kırptı. Cecilus bu küstah daveti duyar duymaz, sırtını eğip ağzını kocaman açarak kahkahalar atıverdi.

Ayaklarını olduğu yerde sallayıp duran Cecilus doyasıya kahkaha atıyordu. Tam bir kahkaha tufanı yaşadıktan sonra gözlerinin kenarından süzülen gözyaşlarını sildi ve…

Cecilus: “Benimle taşak geçiyor olmalısın! Şaka yapıyorsun, şaka yapıyor olmalısın, hem de benimle! Cecilus Segmunt’la, Mavi Şimşek’le! Dünyanın ana karakteriyle! Hem de benimle, hiçe saydığın benden bunu mu istiyorsun!? Lütfen benimle bir araya gel, ha!? Bu, bu… Tamamen saçmalık, Basu!!”

Subaru: “…Ee, n’apacaksın?”

Cecilus: “Tabii ki de seninle geleceğim! ‘Yanında götürülmek can sıkıcı’ gibi bir şeyler söylemek istesem de bunun hiç de can sıkıcı olmayacağını düşündürerek beni böylece ikna etmen inanılmaz! Ah, olağanüstü! Bu benim için bir zevktir!”

Cecilus ellerini kuvvetlice çırparken Subaru’nun beklentileriyle aynı doğrultuda davranarak tam anlamıyla oyuna dahil oldu. Bu kararlılık karşısında rahatlayan Subaru elini çenesine götürdü.

Aslında en başından beri aklından geçen buydu ama――

Subaru: “Bana ‘Basu’ şeklinde hitap etmen, bana hiç de doğru gelmiyor.”

Cecilus: “Voaağ-oh, ters esen rüzgârlar aşkına! Seninle gelebileceğimi söyledikten hemen sonra işleri yokuşa sürmen iletişim kabiliyetin fena hâlde zayıf olduğunu gösterir. Peki o hâlde, sana alternatif olarak neyle seslenmeliyim ki?”

Subaru: “Galiba haklısın, ha…”

Cecilus öne doğru eğilirken Subaru kısa bir süre düşündü.

Birden Cecilus’un dilinin “Basu” demeye nasıl alışmış olabileceğini düşündü. Aklına beklenmedik bir şekilde hiç de fena olmayan bir fikir gelen Subaru, sinsi bir şekilde gülümsedi ve…

Subaru: “――Boss.”

Cecilus: “――――”

Subaru: “Şu andan itibaren bana Boss de.”

Kendini beğenmiş biri olmak istemiyordu ancak ne gariptir ki Cecilus’un oyununa ayak uydurmak o kadar da kötü değildi.

Subaru bu şekilde cevap verince de Cecilus “Hoho” diye iç çekti.

Cecilus: “Boss, Boss, Bossbossboss… Ne kadar hoş bir tınısı var! Her ne kadar anlamı hakkında hiçbir fikrim olmasa bile, sevmediğimden değil, aksine fazlasıyla hoşuma gitti.”

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

Subaru: “Lider anlamına gelir. Tam yerinde olmuş, değil mi?”

Cecilus: “Evet, harbiden öyle, Boss! O hâlde, başlasak mı ki!?”

Neşeyle gülümseyen coşkulu Cecilus’un sözlerine Subaru başını sallayarak “evet” dedi.

Cecilus’le başlayarak Subaru; Birimindeki yoldaşları olan Hiain, Weitz ve Idra’nın yanı sıra diğer gladyatörlere de baktı ve ardından Gustav’la ona eşlik eden muhafızlara baktı.

Yaşadığı son derece büyük tecrübenin neticesinde, yoldaşlarıyla tek bir yürek hâline gelmişti.

Subaru: “――Hadi millet! Gidelim de İmparatorluk Başkentindeki yaşlı piçi tokatlayalım!!!”

Herkes: “――OHHHHHH!..”

Subaru’nun coşkulu haykırışı üzerine Gladyatör Adasının sakinleri bu görkemli cevaba karşılık verdi.

Subaru, gölün üzerinde yüzen adanın tamamını sarsacak kadar yoğun olan ruhun tadını çıkarırken birden Tanza’nın bakışlarının kendisine çevrildiğini fark etti.

Subaru: “Endişelenme, Tanza.”

Subaru’nun İmparator’un gayrimeşru çocuğu olmadığını bilen tek kişi olan Tanza’ya güven dolu bir şekilde başını sallayan Subaru, hiç dinlenmeksizin bu batı topraklarından İmparatorluk Başkentine doğru yola koyulmaya karar verdi.

Natsuki Kenichi’nin oğlu olarak yoldaşlarının da güveniyle ilerlemeye devam edecekti.

Bu nedenle başka bir dünyaya çağrıldığından beri――

Subaru: “――Bu sefer galip gelen biz olacağız.”

――En güçlü varlık olan Natsuki Subaru, Vollachia İmparatorluğu’nu yerle bir edecekti.

#Upuzun ve destansı bir bölümün sonuna geldik. Olayları özetlemek istesem özetleyemem, o kadar uzun bir maceraydı. Ancak gladyatör adasındaki maceramızın sonuna geldik gibi. Bundan sonra Schwartz Ekselansları nasıl bir stratejiyle ilerleyecek göreceğiz. Ayrıca, kontrol etsem de bölüm çok uzun olduğu için arada ekler veya kelimeler yanlış yazılmış olabilir. Bunları bildirmek isterseniz Discord’umuza gelebilirsiniz, ana sayfadaki bağlantıdan katılabilirsiniz. Okuduğunuz için teşekkürler! Sonraki bölümlerde görüşmek üzere!

@xseesmur

Todd is a MENACE | intro: @dot._s | va: @wyrmingwyvern21 | edit: me | Collab with the GOATS! #rezero #anime #animeedit #subarunatsuki #subarurezero #rezeroedit #rezeroarc7 #toddfang

♬ original sound – xseesmur – xseesmur


5 13 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
26 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Yusuf Shauna Dökmeci
29 Ağustos 2024 20:39

Eline sağlık

Anonim
Anonim
30 Ağustos 2024 09:37

Wooooww ttam anlamıyla destansı bir bölüm. Çeviri için teşekkürlerrr

Çılgın Oyuncu
Çılgın Oyuncu
31 Ağustos 2024 11:22

Ben Subaru nun spawn ının sparkladan 1 kaç gün sonraya atıldıgını sanıyodun direk ceci ile ilk karsılastıgı zamana gitmiş vay be

Anonim
Anonim
4 Eylül 2024 09:06

Harika bir bölümdü, elinize sağlık

Anonim
Anonim
12 Eylül 2024 16:40

İlerleyen bölümler nasıl olacak merak ediyorum

Anonim
Anonim
25 Eylül 2024 22:45

2 bölüm daha gelsin pls

Anonim
Anonim
29 Eylül 2024 15:27

Re zero romanının tekrardan türkçe çevirisinin başlaması çok mutlu edici, tüm çeviri ekibine ilerilerde başarılar diliyorum.

Malper
Malper
30 Eylül 2024 23:46

Konuşulucak çok onu var ama anlatacak az kelime tek diyebileceğim çok yaşa Subaru çok yaşa

Anonim
Anonim
19 Ekim 2024 20:39

bölüm süperdi elinize sağlık

DeadSurfs
DeadSurfs
30 Ekim 2024 01:29

Bölüm o kadar dolu ve güzeldi ki anlatamam.

Emre Özgör
Emre Özgör
4 Nisan 2025 10:08

Adam boşuna GOAT değil

İzanagi
Üye
27 Haziran 2025 10:33

Elinize sağlık. öldüm den dönüş bu sefer gerçekten iyi çalıştı

Aizen Poyraz
Üye
13 Ağustos 2025 11:20

Ağlicam mutluluktan

Kənan Muradlı
Üye
20 Ağustos 2025 17:59

ne bolumdu bee

burhan mümtaz yazıcı
Üye
25 Ağustos 2025 13:09

şimdiye kadarki okuduğum en iyi chapter, phase ve arc’dı gerçekten Re:peak her chapter da insanı tekrardan kendine aşık ediyor.

gariphasan
Üye
28 Eylül 2025 18:19

harika bölümdü, elinize sağlık.

b g
b g
Üye
23 Ekim 2025 08:39

Tartışmasız en iyi re zero bölümüydü.Çeviri için teşekkürler

agaligim
Üye
27 Ekim 2025 10:49

Efsane bı bölümdü fena gaza geldim ahahaha.Bir an önce güncele yetişmem lazım. Çeviri için teşekkürler

baryonnarutotr
Üye
15 Kasım 2025 10:23

Mükemmel ve etkileyici bir bölüm dü
Çok mutluyum ranza da favoriler arasında

yosukou61
Üye
Yanıtla  baryonnarutotr
29 Aralık 2025 18:48

Ben de sevdim ranza’yi .d

Heisenberg
Üye
26 Kasım 2025 15:44

Arc 7 mutlu etmeye başladı

Mars
Üye
19 Mayıs 2026 02:04

Subarunun liderlik yetenekleri özelikle bu arcda çok gelişti

Kaan_
Üye
15 Haziran 2026 18:07

Mükemmel bir bölümdü bir sürü zıt hissi tek bölümde hissettim

Clumsy_Fan
Üye
1 Temmuz 2026 21:16

Çeviri için teşekkürler.

Kesinlikle en sevdiğim phase oldu bu ve chapter da dop doluydu. Subaru sonunda Satella’nın ona iyilik yaptığını kabuk etti ve herkesin subaruyu bu devrimin öncesi bilmesi ile çok garip savaşlar görücez gibi. Subaru küçüldüğünden beti aklımda hala bir kaç soru var. Al küçüldüğünde otoritesini kaybetmişken neden Subaru küçüldüğü halde otoritesini ve görünmez takdiri neden satella onu tekrar bulduktan sonra geri kullanabildi. Açgözlülük otoritesi ne alemde acaba. Umarım tappei bunları havada bırakmaz.

Larper
Üye
28 Temmuz 2026 09:00

Satella best PEAKKKKK