Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 74 – “İdra Missanga”

Kısım VII, Bölüm 74 – “İdra Missanga”

20 Ağustos 2024 2.811Okunma 30 dk okuma


Bölümün ortalama okuma süresi 25 dakikadır. İyi okumalar dileriz.


ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤ

Çevirmen: Bertiel

ㅤㅤㅤㅤ

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

Ayak sesleri, giderek yaklaşan ayak sesleri Subaru’nun kalbini felç etti.

Todd ve Arakiya’nın İmparatorluk Başkentinden gelmesiyle vuku bulan katliamı önlemek hayati önem taşıyordu.

Subaru, üzerine çöken kötülüğü ve saçmalığı bertaraf etmek için delicesine, tüm gücüyle mücadele etti. Mücadele etti, tekrar ve tekrar mücadele etti ancak sonunda en kötü senaryo gerçekleşmişti.

Ölüm, yeniden başlama noktasını ilerletmeye devam etti ve başlama noktası hâline getirdi.

Subaru’nun en çok korktuğu şey bu sefer Ölüm’ün ta kendisi değildi. Bundan ziyade, Ölüp geri döndüğünde yaşadığı gerçekliğin kesin hâle geleceğinden korkuyordu.

——En fazla korktuğu şey, kurtaramayacağı bir hayatın geride kalmasıydı.

Yavaş yavaş yaklaşan kaçınılmaz Ölüm, en fazla korktuğu şeydi.

Subaru: “AAAHHHHHHHH——!!!!”

Önündeki sahnede; Weitz’in yere yığılıp, kanlar içinde kalmış hâlini gören Subaru’nun boğazı feryat etti.

Çığlık atarak kaçmaya çalıştı ancak birinin parmakları onu yakaladı ve hareket etmesini durdurdu. Onu yakalayan kız, Subaru’ya umutsuzca başını sallarken nazik gözleri yaşlarla dolu olan Tanza’ydı.

Görmüştü. Çoktan görmüştü. Baktı, gene de baktı, bu tanıdığı manzaraya.

Aynı sahneyi, sadece bir dakika önce de tanık olduğu sahneyi, bir kere daha gördü.

???: “————GVOGOBOĞĞ!!”

Korkunç, kulakları resmen yırtan bir çığlık duyuldu ve koridorun tavanı yukarıdan ezildi.

Hemen ardından korkunç, kulakları yırtan bir çığlık duyuldu ve koridor, Weitz’in yığılıp kalmış bedeniyle eziliverdi; her zamanki gibiydi, adanın dağ yamacındaki zemine doğru düşecekti.

Gri kurbağanın kocaman vücuduyla aşağı düşen enkazlar, Weitz’ı yutarak gözden kaybolmasını sağladı.

Subaru: “Hayır, olamazolamazOLAMAZZZ——!!!”

Tanza: “Schwartz-sama!?”

Kollarını çılgınca sallayan Subaru, Tanza’nın elini savuşturmayı başardı. Arkasındaki şok olmuş genç kızın sesini arkada bırakan Subaru, Weitz’in düştüğü yere doğru koşmaya başladı.

Şimdi acele ederse düşen adamı kaldırabilir, adamın gözünde ve sol kolunda taşıdığı yaraları kapatabilir, şifa odasında onu bandajla sarabilirdi. Her şeyini tedavi edebilmeyi başarırsa o zaman da mutlaka, şüphesiz, kesinlikle onu——…

Subaru: “Henüz bitemez——…”

Todd: “Düşündüğümden daha zayıfmışsın.”

Weitz’i kurtarmak için pervasızca koştu.

Subaru, onu biçmek için savrulan bir şeyle kafa kafaya geldi. Ancak görüş alanı hızla dönmeye başladığında sert, ağır bir sesin ortaya çıkmasıyla da bunun koyu kırmızıyla kirlenmiş bir baltanın bıçağı olduğunu fark etti.

Subaru’nun görüş alanı gittikçe hızlanarak döndü ve beceriksizce koşan bir çocuğun bedenini gördü. Öne doğru yuvarlanıp kendini zeminde bulunca, karşısındaki vücudun kendi başsız bedeni olduğunu anladı.

O hâlde, başı nerelere gitmişti ki? Yo, bundan daha önemlisi; Weitz’i kurtarmalıydı, onu kurtarmalıydı, kurtarmalıydı.

× × ×

Dönüp dönüp durdu, ardından âniden tek bir noktada sabitlenen Subaru’nun beyni oradan oraya savruldu.

Vahşice dönen kameranın âniden durmasına benzer bir güçle, gerçek anlamda hareket etmeyen yarım daire şeklindeki kanalları ona karmakarışık bir his veriyordu.

Nükseden mide bulantısı ve kafa karışıklığı ona; Weitz’i kurtarması gerektiğini, bacaklarının hareket etmesi gerektiğini, sabırsız olması——…

Weitz: “Bu, ilk kez böyle oldu…”

Ardından, görüşü geri gelen Subaru’ya Weitz’in kanlarla kaplı sûreti mırıldandı.

Bir saniye sonra da Weitz’in sûreti parçalandı, sol kolundan ve sağ gözünden muazzam miktarda kan fışkırdı.

Weitz: “Herkes bana “inandığını” söyledi…”

Subaru: “AHHHHHHH——!!!!”

Geri alınamayan gerçeklik, Natsuki Subaru’nun ruhunu ezip âdeta ayaklar altına almıştı.

△▼△▼△▼△

Yavaş ama emin adımlarla yıkımın sarsıntıları yaklaşıyordu.

Katliam başlamıştı ancak Subaru bunu engellemek yerine koşmaya başlamıştı.

Yeniden başlama noktasının on saniye ileriye alınmasıyla ek sürenin kısaltılması, gerçekleşmek üzere olan mucizeden uzaklaşarak, Subaru’nun kalbindeki tüm umudu bir çırpıda silmiş gibi hissettirdi.

Gustav’ın ofisine gizlice girip, Hiain’le iş birliği yaparak katliamın gerçek yüzünü öğrenmişlerdi.

Birçok kez, Todd ve Arakiya’nın Gustav’la konuşması daha doruk noktasına ulaşamadan açığa çıktılar, böylelikle hatalar üst üste yığıldı. Bunları deneme ve yanılma yoluyla tekrarladı, bilmeden, bir dahaki sefere—— geri döndürülemez hâle getirdi.

Yeniden başlama noktası, Hiain’le ofiste saklandığı zamana kadar ilerlemişti bile.

Subaru: “————”

O andan beri Subaru, kalbinin derinliklerinden kahkahalarla gülen yıkımın ayak seslerini duyabiliyordu.

Subaru’nun hemen yanı başında olan korkmuş Hiain’in, muhtemelen Subaru’nun kalbinden de şiddetli atan kalp atışlarını duydu.

Yeniden başlama noktası, katliamı durduramadığı noktayı geçseydi n’apabilirdi ki?

Yeniden başlama noktası burayı geri dönüşü olmayan, umutsuzluklarla dolu bir yer hâline getirseydi Natsuki Subaru bu durum karşısında n’apacağını merak ediyordu.

Ve ardından——…

Arakiya: “Sıçra——”

Duygusuz sesiyle Gustav’ın kafasını uçurmuştu, Subaru işte o zaman bunu anlamıştı.

Artık kesinlikle ölmemeliydi. Ölüp geçmişe dönüşü, Gustav’ın öldürülmesinden sonraya taşınırsa onun hayatını artık kurtaramayacağı kesinleşirdi.

Birinin ölümünü zaten kesinleştirirse bu, Subaru’nun o kişiyi kendi elleriyle öldürdüğü anlamına gelirdi.

Kurtarılamayacak bir dünyanın kesin hâle gelmesine izin verirse o kişi kimin ellerinde ölmüş olursa olsun, katil Natsuki Subaru olacaktı.

Bu yüzden ölmemek için çırpınıyordu.

Gustav ölse bile, İhtiyar Null ölse bile, gladyatörler ölse bile, muhafızlar ölse bile, herhangi biri ölse bile, ölmemek için umutsuzca direniyordu.

Subaru ölürse öldürülenler gerçek mânâda öleceklerdi.

Bunun mantıksız bir düşünce olduğunu bilmesine rağmen, Subaru bu şekilde mücadele etmekten başka çaresi yoktu.

Subaru ölmeden, cesede dönmüş olan yoldaşlarının ölmesine izin vermeden işleri bitirebilme ihtimali vardı. Bunu yaptığı sürece, onlar gerçek mânâda ölmeden işi hâlledebilirdi, bu yüzden——.

Sonsuzluğun geri kalanında ölmediği sürece, kimseciklerin ölmesine gerek kalmadan işi bitirebilirdi; bu, böyle bir fanteziydi.

Böyle bir fantezi, sadece “fanteziden” ibaretti; görgüsüzce ölüp duran Subaru’nun hayatı bunun kanıtıydı.

△▼△▼△▼△

Şimdiye kadar kaç kez Ölüm’ü selamlamıştı ki?

???: “Tam gözümün önümde kayboluyorsun, amacın ne?”

???: “Schwa——…”

Adını tam söylemek üzere olan bir ses, dizlerinin üzerine çökmüş olan Subaru’nun önünde kesiliverildi.

Merhametten yoksun bir şekilde savrulan balta, Hiain’in bedenine saplandı. Saplanmasıyla canını da beraberinde götürüp, gözleri faltaşı gibi açılmasına ve gürültülü bir şekilde yere yığılmasına neden oldu.

Akan kan amansızca fışkırarak yere döküldü ve daha önce yere yığılmış olan Idra’nın vücudundaki kanla karışıverdi.

Kafası yarılmış olan Idra, Hiain’den hemen önce öldürülmüştü.

Subaru, onu Todd’un ilk saldırısından kurtarmayı başaramamıştı. Önce Idra, ardından Hiain öldürülmüş ve sonunda Subaru bir kez daha yapayalnız kalmıştı.

Ve tüm bunlar Todd’un Tanza’yı duvardaki delikten fırlatıp, düşmesinden sonra yaşanmıştı.

Dünya, yere çakılmak üzere olan Tanza’nın feryatlarına kadar geri sarılmıştı bile.

Kolu ve yüzü yaralanmış olan ve Gladyatör Canavarı kurbağayla birlikte çöken koridor tarafından yutulan Weitz’le, Subaru’yu korumaya çalışırken dışarı fırtatılan Tanza’yla da değiştirilemeyecek bir gerçekliğe “hapsolmuştu”.

Ve ardından——…

Todd: “Burada ciddi ciddi neler dönüyor?”

Olduğu yere yığılıp kalmış, dizleri akan kanlarıyla lekelenmiş olan Subaru’ya; baltasını omzunda taşıyan Todd bir soru yöneltti.

Subaru’nun uyuşmuş beyni, onun kelimelerini takip etmesini söyleyen bir sarsıntı geçirdi.

Todd’un sorusu, kendisine daha önce de pek çok kez sorulmuştu.

Subaru: “Siz, gerçekten de İmparator Ekselansları’nın çocuğu musunuz?”

Todd: “…İnsanların ne söyleyeceğini tahmin etmeyi bırak.”

Todd, başını hâlâ öne eğmekte olan Subaru’ya karşılık olarak; hoşnutsuzluğunu belli eden bir ses tonuyla mırıldandı.

Dayak yiyeceğini düşündükçe, gerçekte de buna karşı ne hissedeceğini bilmiyordu. Ama Subaru’ya göre, Todd’un ânında öfkelenip onu öldürmeye çalışacağı kadarki kısma ilerlemediği sürece, tehlikede olacağını düşünmüyordu.

Tehlike hissi yaratmaya çalıştığından falan değildi, sadece panikle ağzından kaçmıştı.

Ama Todd’un ilerleyişini birazcık bile sekteye uğratırsa——…

Subaru: “Ölmek istemiyorsan olduğun yerde kal.”

Subaru bunu söylerken cebinden siyah bir küre çıkardı——. Bu, Gustav’ın bedenine yerleştirilmiş olan lanet aracıydı. Todd’a göstermek amacıyla onu dışarı çıkardı.

Kandan arındırılmış, cam bir topa benzer bir dokuya ve hisse sahip olan siyah küre; bir golf topundan çok daha ağırdı.

Neyden ve hangi malzemeden yapılmıştı ki? Bu bilginin şu anda gerçekten hiçbir önemi yoktu.

Hatırlanması gereken tek önemli şey, bunun çok büyük ve acımasız bir güç barındırdıydı.

Bu gerçekten de Todd’un istediği gibi, lanet kuralını harekete geçirmek için gereken anahtarsa o zaman onu kendisi de kullanabilirdi.

Muhtemelen, güya, kendisini dinlenmesi için ikinci bir şans olabilirdi.

Subaru: “Lanet kuralı için buna ihtiyacın var gibi. Ölmek istemiyorsan…”

Todd: “——. Hey sen, oradaki şey…”

Subaru: “——Oradaki tek şey benim, ben! Kim konuşuyor! Şu anda!! “Ölmek istemiyorsan” dedim, beni gayet de duydun, değil mi lan!?”

Subaru elindeki lanet aletini sağa sola sallarken kükredi, ağzından salyalar saçıldı.

Pişmanlık ve umutsuzlukla tıka basa dolu kafasında, Todd’un her kelimesini anlamına anlamak için inceleyebileceği bir alan kalmamıştı. Ona söyleneni yapmasını emrederken içinde yoğun bir öfke kabardı.

Todd: “Tanrım, anladım, olayı kaptım.”

Subaru’nun öfkesini gören Todd küçük bir iç çekti ve ellerini kaldırarak baltasını indirdi.

Subaru, Todd’un talimatlarını bu kadar kolay uyguladığını görünce şaşırdı. Onun tepkisi Todd’un kaşlarını kaldırmasına neden oldu.

Todd: “Tuhafsın. Bunu yapmam gerektiğini söyleyen sen değil miydin ki?”

Subaru: “E-eh… Bu, o kadar basit bir şey değil ki…”

Todd’a karşılık veremeyen Subaru, gözlerini etrafta gezdirirken kendi aptallığına kızdığı belliydi.

İmparator’un gayrimeşru oğluymuş gibi davranmak hataydı, en başından beri lanet aracını bir tür kalkan olarak kullanmalıydı. Korkmuştu, sabırsızdı; bu yüzden kolay olan seçeneğe balıklama atlamıştı. Ve bu yüzden de her şeyi mahvetmişti.

Gustav, İhtiyar Null, Weitz ve Tanza hepsi Subaru yüzünden…

Hepsi Subaru’nun aklını doğru kullanmaması yüzünden——.

Todd: “Bu arada çocuk, o aleti nasıl kullanacağını biliyor musun?”

Subaru: “Ha?..”

Kendi aptallığını kınayıp, üzülürken bir ses düşüncelerini bölüverdi.

Todd’un sorduğu bu soru üzerine ellerini kaldıran Subaru, titrek bir sesle elindeki lanet aletine baktı. Nasıl kullanılacağını da bilmiyordu. Kolay anlaşılır bir düğmesi ya da sadece tutarak talimatlarını söyleyen bir mekanizması falan da yoktu.

Subaru: “——Sanırım.”

Todd, bakışlarındaki tereddütten yola çıkarak tehdidin ne anlama geldiğini hemencecik anladı.

Todd: “Bilseydin böyle davranmazdın, tehditlere gerek dahi kalmazdı.”

Subaru: “Ah.”

Hemen ardından Todd, elleri hâlâ havada olan Subaru’nun elini ayağını yukarıya doğru kaldırıp savurduktan sonra onu ileriye doğru itti.

Lanet aletini tutan elini tekmeledikten sonra, siyah küre doğrudan başının üzerinde uçtu. Subaru refleks olarak gözleriyle onu takip etti ve bir kez daha aptalca davrandı.

Yukarıya doğru bakmak, düşmana “boynumu kes” demekle aynı şeydi.

Subaru: “————”

Bakışlarını uçan lanet aletine dikti, ta ki âniden kesilene kadar.

Kesilmeden hemen önce, sol tarafından sağına doğru gelen bir gümbürtü duymuş gibi oldu ancak bunun ne olduğunu kesin olarak bilmesinin hiçbir yolu ya da nedeni yoktu.

Ve bir şeyi daha itiraf etmekten başka çaresi kalmamıştı.

——Todd Fang’i durdurmanın bir yolunu bulamamıştı.

△▼△▼△▼△

——İyi adamı oynayarak, kendisiyle alay edilmesinden sonra elinden her şeyi alınmış bir aptal.

Ailesinin işini batırıp, sokaklara düşmüş ve ardından da köle olmuş olan Idra Missanga’nın çevresindeki insanlar onu böyle tanımlıyorlardı.

İmparatorluğun kuzeybatısında çiftçilik yapılan küçük köy, Idra’nın memleketiydi; Missanga ailesinin değirmen işini nesiller boyu devam ettirdiği topraklardı burası.

Idra, değirmenin; yaşadığı dönemde çok yetenekli bir kişi olduğu anlaşılan dedesinin dedesini zamanında kurulduğunu duymuştu.

Efendisi tarafından köydeki nehir boyunca inşa edilen su çarkını, onu kullanan değirmeni yönetmekle görevlendirilmiş ve böylelikle de köydeki tahılların tamamının öğütülmesinden sorumluydu.

Getirisi güzeldi, maliyeti düşüktü ve Idra; ürettikleri mahsulü öğütmek için Missanga ailesine güvenmek zorunda kalanların gözünde, ayrıcalıklı bir geçmişten geliyordu.

Ancak ne Idra’nın kendisi ne de ailesi, işlerini övünebilecekleri bir hayata sahip olmak için kullanmıyordu.

Çevresindekilere kıyasla varlıklı olduklarına şüphe yoktu. Ancak aynı zamanda köyün bir mensubu olarak da hareket etmişler. Normalde köyün lordunun yapması gereken görevleri üstlenmişlerdi, örneğin mahsul kıtlığı zamanlarında köylüler adına lorda vergi ödemişlerdi ya da doğrudan lortla pazarlık yapmaya gitmişlerdi.

(Ç.N: Lord kelimesi İngilizcedir, Türkçede “lort” şeklinde yazılması gerekir. Tabii ünlü sertleşmesine uğrarsa “lordu, lorda” olur.)

——Dürüstçe işimizi yapıp, herkesin güvenini ve takdirini kazanmak için çalışıyoruz.

Bu, değirmenci Missanga ailesinin sloganı ve felsefesiydi.

Su çarkı kullanılarak yapılan öğütme işlemi sırasında birçok kişi tahılın bir kısmını dızlayarak cebe indirirdi. Aslında Idra ve babasına, aile işinden sorumlu olan kendi ebeveynleri tarafından dünyanın değirmencilere sert baktığı ve tam da bu yüzden alçakgönüllü olmanın çok mu çok önemli olduğunu hep söylenmişti.

Kolayca şüphe uyandırabileceği bir rolü olduğu için de insanlarla etkileşime girerken her zaman samimi olmuştur.

Serveti asla tekellerine almazlar, sevinçlerini ve üzüntülerini çevrelerindekilerle paylaşırlardı. Bu; güçlüye saygı duyan Vollachia İmparatorluğu’nda yaşamak için çok doğru bir yol olmasa bile, İmparatorluk Başkentinin demir ve kan yönetiminin ulaşamayacağı kadar uzak kırsal bir köyde yaşamak için doğru yol olarak onurlandırılmıştı.

Idra da çocukluğundan beri bunun faydalarıyla büyümüş biriydi.

Bu yüzden, ağır hasta babası aile işini erkenden devrettikten sonra bile, geleneği sürdürmeye çalışmıştı.

???: “Dürüst ve iyi bir hayat, ha? Harbiden de kıskanıyorum.”

Idra’nın hayatını kıskanan bir adam köyün barına uğramıştı.

Emektar bir asker havası yayan bir adam, büyük bir kılıçla savaş meydanlarını dolaşan bir paralı asker olarak kimliğini açıklamıştı.

Dışarıdan gelen insanlar nadir olduğundan dolayı da Idra onunla içkisini paylaştı ve çeşitli hikâyelerini dinledi.

Dış dünya hakkında pek fazla bilgisi olmayan Idra için adamın bahsettiği dünya sürprizlerle doluydu.

Zamanın yavaş ve huzurlu geçtiği kırsal köylerin aksine, bu adamın yaşadığı dünya tehlikeli ve acımasızdı. Ama aynı zamanda unutulmaz bir sıcaklıkla da doluydu.

O zamandan beri Idra’nın içinde belli belirsiz bir özlem vardı.

Vollachia İmparatorluğu’nda doğmuş biri olarak, aile işini devralmaktan başka bir seçeneğin var olup olmadığını merak etmişti; bu pek de ciddiye alamadığı bir umuttan ibaretti.

Kendi gücüne ve inancına saygı duyan bir savaşçı, asla aşağılık bir varoluş biçimini seçmezdi.

Adam: “Idra, bir kuzenin varmış diye duydum. Aslında onla ilgileniyorum…”

Idra, birkaç ayda bir köyü ziyaret eden o adamla yakınlaştı ve her seferinde onunla içti.

Böylece, birlikte geçirdikleri birkaç gecenin ardından adam ciddi bir yüz ifadesiyle bunu Idra’ya açmıştı. Küçük kuzeni hâlâ evlenmemişti ve Idra, o adamı da sevmiş gibiydi.

Böylece Idra, hiç tereddüt etmeksizin onu kuzeniyle tanıştırmıştı, çiftin kaynaşması için zemin hazırlamıştı ve nikah gecesi, yeni ailesinin doğumunu içkiler eşliğinde kutlamıştı.

Sadece bir ay sonra; bu adam, kuzeniyle aile işi olan değirmenciliği çalmak için komplo kurdu.

Adam, Idra’nın kuzeninin de Missanga ailesinin işini yürütme hakkına sahip olduğu konusunda ısrar etti. Şimdiye kadar değirmende çalışan Idra ve babasının köylülere öğütme sonuçlarını elleriyle değiştirdiklerini söylediler, bunun gibi başka yalanlar da söylediler.

Elbette Idra bunun böyle olmadığını iddia etse de değirmencilik mesleğine duyulan şüphe bir türlü ortadan kaldırılamıyordu ve bu yüzden de köy, ikiye bölünmüştü.

Bir anlaşmaya varılamadan da çok hasta olan babası hastalığından öldü ve bu yüzden kalp acısı çeken annesi de sanki onun peşinden koşarmışçasına vefat etti.

Idra: “Sabrım tükendi. Ne pahasına olursa olsun evimi koruyacağım!..”

Anne ve babasının yasını tutan Idra, kendi dikkatsizliğine küfrederken karşılık vermeye karar verdi.

Kuzeni ve adam haince bir şey yapmayı planlıyorlarsa Idra kesinlikle hakkını arayacaktı. Bu nedenle Idra, adamı adalete teslim etmek için köylülerin de hazırda bulunmasını istedi.

Missanga ailesinin dürüst işleriyle yarattığı güvenin, adaleti getireceğine inanıyordu.

Ama——…

Idra: “——Neden, neler oluyor?”

Kararlaştırılan yere kimsecikler gelmemişti ve aksine, Idra’nın evinde silahlı ayaklanma hazırlıkları bulundu.

Terk edilmişti. Lortlarının huzurunda istenmeyen bir duruşmaya çıkarılmış olan Idra, çaresizce masum olduğunu savunmaya çalışıyordu ancak köylülerden hiçbiri onu savunmuyordu.

Kuzeni ve o adam her şeyi ayarlamışlardı.

Köylüler, dürüst Idra yerine yalan söyleyip kâr sağlayan adamı seçtiler.

Kazanmak için en ufak bir umut kırıntısı bile yoktu.

Aile işinden mahrum bırakılıp köleliğe indirgenen Idra, köle tüccarları tarafından Ada’ya gönderildi.

Gidecek başka yeri olmayanlar için bir yerdi orası. Ellerinde kalan tek şey olan hayatlarıyla oyun oynanacak olan en kötü Ada’ydı. Ginunhive.

Hayatı için savaşmanın bir gösteri hâline getirildiği o yerde; Idra kalbinin karardığını, ruhunun çürüdüğünü hissetti ve bu yüzden umutsuzluğunun peşinden gitmeye karar verdi.

Bu kadar yetmez mi zaten?

Bu kadar çok çalışıp, ödüllendirilmediğim bi’ hâldeyken, nasıl hâlâ çok çalışmak isteyebilirim ki?

İnandığım şey bir yalan üzerine kuruluydu. Güvendiğim tek şey o hataydı.

Herkes herkesten faydalanıp, sadece kendini kurtarmaya çalışıyor.

Durum buysa o zaman kendisinin de bunu yapmasında sakınca yoktu.

Gerçekten de Idra bir hiçti.

Kimse onu seçmemişti, haklı olarak.

Ne eğittiği bir gücü ne de işe yarayacak özel bir yeteneği vardı. Idra’yı kim seçer ki?

Idra bile, Idra’yı seçmezdi ki.

Yine de bu dünyada sadece aptal ve dürüst olan Idra’yı, o Idra’yı kim seçerdi ki——.

Subaru: “——Savaşçı olmak istiyordun, di’ mi Idra?! O zaman parlamanın tam sırası! Tam zamanı hem de!”

——Dürüst bir yaşam sürdüğü için ödüllendirileceği günün gelmemesi gerekiyordu.

△▼△▼△▼△

Idra: “————”

Başında bir zonklama ve ağrı hisseden Idra tamamen hareket edemez hâle gelmişti.

Dili uyuşmuştu ve sanki boğazı tıkanmıştı, nefes alamıyordu. Uzuvları sanki hissedemiyormuşçasına uzak geliyordu, kendi bedeninin paramparça edildiğine şahit oluyormuşçasına korkuyordu.

Korkusuyla, onunla yüzleşmekten artık kaçınamazdı.

Daha önce memleketinde bile kimsenin onun tarafını tutmadığı zamanlarda bile, vücudu kaskatı kesilmiş olan kanın verdiği o soğukluk hissi, bu korkudan çok daha farklıydı.

Weitz gözlerinin önünde öldürülmüştü, cesur Tanza koridorun dışına fırlatılmıştı.

Onları izleyen Idra, hiçbir şey yapamadan kaskatı kesilivermişti. Weitz ve Tanza’dan daha uzun yaşamasının sebebinin bu korkaklık olması da fazlasıyla ironikti.

Bu birkaç saniyede, belki de on saniyede, göğsünü yakan bu inanılmaz aşağılanmayla birlikte günahlarından arınır mıydı ki?

Hiçbir şey yapamadan, bi’ şeyler yapabilecek olan iki kişinin ölmesini izlemişti.

Bu gerçeğin Idra’ya getirdiği umutsuzluk ve pişmanlık, aile işinin çalınmasından da ağır hissettiriyordu.

Idra: “——Heh.”

Bu kadarını düşündükçe Idra, hayattaki tecrübesizliğine gülüyordu.

Neşeli deneyimler bir yana, aile işinin elinden alınmasıyla hayatının altüst olması dışında acı verici bir deneyim aklına gelmiyordu. ——Kendisini gerçekten kutsanmış ve bolluk içindeymiş gibi hissediyordu.

Belki de geçim kaynağını elinden alan adamı kışkırtan şey, onun yaşam tarzıydı.

Durum böyle olsa bile, o adamı affetmesi mümkün değildi.

Idra: “————”

Aşırı düzensiz bir şekilde nefes alıp veren, görüşü bulanıklaşan Idra; çevresini kontrol etti.

Tam olarak ne olmuştu ki? Vücudunun her tarafına yayılmış olan ağrılarla anlamsızlıklarla dolu bu sahne arasında herhangi bir bağlantı var mıydı ki? Öncelikle önündeki tablo gerçek miydi ki?

Gladyatör Adası’ndaki herkesin öldürülebileceğini, Schwartz’ın İmparator’un gayrimeşru oğlu olduğunu, Weitz ve Tanza’nın her ikisinin de öldürüldüğünü öğrenip, görünce tüm bunların bir rüya olup olmadığını merak ediyordu.

Bunların hepsi bir rüyadan ibaretti. Idra hâlâ ayrıcalıklı hayatından sıkılma lüksüne de sahipti——.

Todd: “Fazlasıyla cesur davrandın.”

Idra dehşet içinde kaskatı kesildi fakat soğuk bir ses duyduğu anda vücudundaki bütün acıları unuttu.

Vücudundaki tüm kan ürpertinin ötesinde, donmuş gibi hissediyordu ve Idra yavaşça sesin sahibinin ayak seslerinin yaklaştığını fark etti.

Ve ardından——…

Todd: “Sabit durmaktan daha iyi bir tercih olsa da plansız balıklama atlarsan sonu böyle olur.”

Adamın bıkkın görünen sesi Idra’ya yönelik değildi.

Ses kendisinden biraz daha uzaktakine yönelikti, bu yüzden Idra rahat bir nefes aldı. Ardından, hüzünle sesin gitmesi gereken yere doğru baktı.

Ve orada——…

???: “——Ahğ, ığh.”

Yırtık pırtık, kanlar içinde olan, siyah saçlı bir çocuğun yerlerde süründüğünü gördü.

Idra: “————”

Yerlerde sürünen çocuğu ve biraz önce gördüğü üst katın olmadığı gerçeğini görmesiyle bu, Idra’ya bilinci kapanmadan önce neler olduğunu hatırlattı.

Weitz öldürülmüş, Tanza dışarıya fırlatılmıştı; Idra adamın iğrenç ve anlaşılmaz düşüncelerine bağırmış, ölümünden hemen önce de Schwartz harekete geçmişti.

Schwartz bağırıp çağırırken, donup kalmış Idra ve Hiain’in belinden tuttu.  Tanza’nın aşağı atıldığı yerin karşısındaki delikten atladı.

Tanza, büyük kuşun dalmasıyla duvarda açılan deliklerden adanın bir yerine düşmüş; Schwartz da Idra ve diğerleriyle birlikte karşı taraftaki deliğe atlamıştı; yine de hayatta kalma şansları çok ama çok düşüktü.

Duvardan sıyrılsalar da sivri çıkıntılara nefret kusmuşlardı, ardından büyük bir yükseklikten yere çakılıp ölüme terk edilmişlerdi.

Pervasızca ve umutsuzca bir kaçıştı bu, ölme ihtimalleri onda dokuz olsa da kaçmalarının tek yolu da buydu.

Hayatını kurtarmak için tek şansı yakalayabilmiş olmasının bir mucize olduğu söylenebilir. Ancak mucizeler burada sona erdi.

Ne sürünen Schwartz ne de yere yığılıp kalmış olan Idra, kendilerini kovalayan adamdan kaçabildi.

Üzerinde bulundukları dağın yamacındaki iskeleye düşmeyi başaramadığı için ya da muhtemelen saklanıp gizlenmek amacıyla kamuflajını kullandığı için Hiain’i göremediler.

Saklanıyor olsa bile, Hiain’in cesaretine güvenilmeyeceği kesindi.

Kötü bir adam değildi ama cesur da değildi. İtaatkâr ve ödlek olsa da, kendini olayın içine kaptırsa da, Schwartz’a fazlasıyla bağlı olsa da ondan daha fazlası beklenemezdi.

Öyle olsa bile, bunu ölmeden atlatabilmesi için bir şansa sahipse nefesini tutup saklanmalıydı.

Schwartz’ın umutsuzca sarıldığı mucize, Hiain’i hayatta tutacaksa sorun değildi.

En azından bu kadarı Schwartz’a geri ödenmeliydi.

Idra: “————”

Birden aklına bir fikir geldi.

Artık yüksekten düşüp paramparça olduğuna ve o adam Schwartz’a fazlasıyla dikkat ettiğine göre, belki Idra’nın da öldüğü göz ardı edilebilirdi.

Korkunç bir adamın teki olsa da etrafta dolaşıp tüm cesetlerin kafalarını teker teker ezmesinin imkânı yoktu.

Idra’nın durumuna bağlı olarak, ikna edici bir performansla öldüğünü düşünmesini sağlayabilirse muhtemelen bunu ölmeden atlatabilirdi. Bu şekilde olsa da, tek başına olsa da hayatta kalabilirdi.

Idra: “————”

Seçim zamanı gelmişti.

Idra Missanga hayatta kalabilmek uğruna neleri feda eder, neler yapardı ki?

Güçlü ve kurnaz olanların dilediklerini elde ettikleri bu acımasız dünyada, Idra Missanga nasıl biri olmayı seçerdi ki?

Dürüst olsaydı insanlar ona bi’ şekilde inanırdı ama hem aptal hem de dürüst olduğunda; kendisine güvenileceğine inanarak, her şeyini kaybetmiş olan bu adama tekrar dönüşecekti——.

Todd: “——Bir, iki vee üç!”

Baltayı kaldırdı, iki eliyle de kavrayarak sürünen çocuğun kafasına indirmek üzereydi.

Nefesini tutarak, gözlerini kapatarak yüzünü hemen hemen her şeyden sakladı.

——Böyle birisi ne kurtarabilirdi ki?

Idra: “H-HAAAYIIIRRRRR——!!!!”

Tüm vücudunu hareket etmeye zorladı, zeminde yapışıp kalmış gibi görünen bedenini kopardı ve çok fazla kan kusarak beceriksizce koştu.

Koştu ve kendini adamın sırtına doğru attı. Sol elini hareket ettiremiyordu, bu yüzden sağ elini kullanarak vücudunu yakaladı ve umutsuzca ısırmaya çalıştı.

Todd: “Yaşadığını biliyordum.”

Bir saniye sonra adam, Idra’nın kararlılığıyla alay edercesine; sırtına kadar kaldırdığı baltayı yere bıraktı. Boşta kalan eliyle hemencecik bir bıçak çıkardı ve arkasını âniden döndü ve Idra’nın ön sağ kolunu dirseğinden ayırıp kopardı.

Su çarkından beri hiç ağır çalışmamıştı, bu yüzden yıpranmamış olan ince kolu uçup gitti.

Ama——…

Idra: “——ONU GÖTÜR BURADANNN!!”

Kopan koldan kavurucu bir sıcaklık yükselirken, Idra’nın görüşü koyu kırmızıya boyandı. O an için olsa da bütün acıyı unutan Idra tüm gücüyle bağırdı.

Idra hâlâ kan kusarken, karşısındaki adam bu sesin şiddeti karşısında kaşlarını hafifçe kaldırdı.

Muhtemelen Idra’nın bağırışının ve davranışlarının ardındaki amacı anlayamamıştı.

Ama yine de——…

Todd: “Tçh.”

Adam dilini şaklatarak arkasını döndü ve Idra’nın kolunu kesen bıçağı fırlattı.

Adam silahı fırlatarak yerde sürünen Schwartz’ı hedef almıştı—— yo, artık orada değildi. Schwartz’ı taşıyarak kaçıyordu.

Hiain’di.

Saklandığı yerde nefesini tutmuş olan Hiain, Schwartz’ı sırtına alıp kaçıyordu. Bunu gören Idra dişlerini sıkarak kendini adamın sırtına atıverdi.

Sağ kolunu kaybettiği için, sol kolunu hareket ettiremediği için ısırıp adamın kıyafetlerine yapıştı.

Idra: “Bağh.”

Göğsüne bir dirsek darbesi alarak, eğilmiş vücudu tekmelenerek yere düşürüldü. Ancak düşmenin etkisiyle darbe alan sol kolu acı çekmek yerine, hareket etmeye başladı. Çıkık omzu yerine oturuverdi.

Mucizeler silsilesine bir yenisi daha eklendi. Adamın düşürdüğü balta sol kolunun yanında duruyordu.

Todd: “Onun kaçtığını fark etmedin mi?”

Bıçağını elinden bırakmayan, baltasını kaybeden adam Idra’ya bakarken başını öne eğdi.

Silahını kaybetmiş olmasına rağmen, kendini hiç de dezavantajlı hissetmediği hareketlerinden anlaşılıyordu. Yani, doğal olarak. Idra’dan fışkıran ve yere dökmekte olan kanın ardı arkası kesilmiyordu.

Hayatta olması bile bir mucizeydi ve zaten, o zamana kadar çok fazla mucize gerçekleşmişti.

Idra bundan böyle adamın sorusu karşısında başını salladı.

Idra: “Hayır, kaçtığını düşünsem de inanmıştım da.”

Todd: “————”

Idra: “Beni arkada bırakmayacağına inanmıştım.”

Sadece itaatkâr ve korkak bir adamdı, kolayca kendini kaptırsa da kötü biri değildi.

Hiain kaçmadığı sürece her şeyin yolunda gideceğine Idra, “aptalca” ve “dürüstçe” inanmıştı.

Ne de olsa insanlar o kadar kolay değişmiyordu.

Etrafındaki insanları bir savaşçı olduğuna inandırarak kandırmaya ve kullanmaya çalışmıştı ama bu yalanı çabucak ortaya çıkmıştı.

Dürüst olmalıydı, kendisine büyük ölçüde güvenilmeli ve inanılmalıydı.

İyi bir insan olduğu için onu elleriyle işaret edip gülseler bile.

Idra Missanga ne bir savaşçı ne de bir sahtekâr olacaktı.

Sol eliyle baltayı sallayan Idra, kan dökerken bağırdı.

Idra: “Ben Idra Missanga! Değirmencinin oğluyum!!”

Todd: “Hiç duymadım.”

Şimdi sahip olduğu gücü sonuna kadar toplayan Idra, kayıtsız bir yüz ifadesi takınan adama doğru hamle yaptı.

——Schwartz sayesinde o gün “yalancı” durumuna düşmediği için çok mutluydu.

△▼△▼△▼△

Can havliyle kaçan bir beden tarafından taşınarak ölümün pençelerinden alınmıştı.

Yaraları ya da can güvenliği konusunda endişe duymaksızın ciddi bir şekilde sarsılmış olsa da bu gayet doğaldı.

Subaru da hırpalanmıştı ancak diğer kişilerin vücudu düşünüldüğünde, bu konuda endişelenmesi yersizdi.

Subaru: “Hi, a… Hia, in…”

Belindeki acıya dayanan Subaru, tırnaklarını diğer kişinin vücuduna geçirdi. Nereyi tırmaladığından bile emin değildi. Tırmaladığı kişi çoktan darmadağın olmuş görünüyordu.

Sadece çizikten ibaret değildi; renkler, desenler, her şey darmadağın olmuştu.

Etrafındaki manzaranın her bir parçasını durmaksızın taklit ettiklerinden dolayı, neyin doğru olup olmadığı bile tam olarak kestiremiyordu. Böyle bir durumda koşmaya devam eden figür, âniden gücünü kaybederek öne doğru düştü.

Hiain: “Gağhk!”

Elbette, onlar düşerse Subaru da aynı şekilde düşecekti.

Yere yığılıp arkadaşının önüne fırlayan Subaru, soğuk taş zeminde yuvarlandı. Düşüşünü hesaplamadığı için çarpmanın etkisiyle ön dişi kırılmış gibi hissetti.

Hiç duraksamadan; sızlayan, ağrıyan yüzünü kaldırdı ve yere yayılarak arkasına baktı.

Ve tam orada——…

Hiain: “Haağh, haağh…”

Kelimenin tam anlamıyla zorlukla nefes alan Hiain yere yığılmıştı.

Yüzüstü yatan Hiain’in sırtının ortasına büyük bir bıçak saplanmıştı. Subaru, onun ne zaman bıçaklandığı hakkında hiçbir fikri dahi yoktu.

Kaçarlarken ya da ondan önce, hatta ondan da önceyse yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Subaru ölürse Idra’nın kafasının parçalanmasından hemen öncesine geri dönecekti.

Belki de çoktan parçalanmasından sonra başlayacaktı. ——Yo, dışarı atlamıştı, bu yüzden böyle bir şey olmayacaktı; belki de düşmeden hemen öncesine, düştükten hemen sonrasına ya da hemen havadayken başlayacaktı.

Nasıl yapılırsa yapılsın, üç kişiyi de öldürmeyecek bi’ şekilde düşmesi zordu ve bunu ilk başardıklarında da Todd çıkagelmişti.

Idra’nın sesi ve Hiain’in nefesi çok uzaklardaydı.

Her şey şimdiden ulaşılamaz bir çıkmazda, her şey yersiz.

Hiain: “Amma… Garip…”

Hâlâ yere yığılmış olan Hiain’in cılız sesi Subaru’nun kulaklarına ulaşırken, Subaru ona doğru sürünmeye çalıştı.

Suyun içideymiş gibi ses çıkarmasının nedeni muhtemelen boğazının kanla dolup taşmasından dolayıydı. Muhtemelen tedaviye falan ihtiyacı vardı, kanını boşaltmak lazımdı.

Yapması gereken buydu. Doktor olmasa bile, yapmak zorundaydı.

Hiain: “Bir keresinde şunu duymuştum… “Hayat bi’… çiçek gibidir, önce güzellerini toplarsın”…”

Subaru: “K-konuşma… Hemen geliyorum yanına, şimdi…”

Hiain: “Durum buysa benim gibi ödlek bir bok parçasının ilk ölecek olması trajikomik… Ah.”

Süründü. Sürünmeye devam etti.

Böylece yerde kendi kanıyla boğulmakta olan Hiain’i yukarı çekebildi.

Yine de vücudunu biraz bile ileri hareket ettiremiyordu.

Hiain: “Ama…”

Devam edemediği için oraya ulaşması da mümkün olmayacaktı.

Hiain: “…İlk ölecek olursam bu, benim için daha iyi olmaz mıydı?”

Bir kaplumbağadan daha yavaş sürünüyordu. Bir karıncanınkinden daha küçük adımlarla çok yavaş sürünüyordu.

Süründü, süründü ve sonunda oraya vardığında artık her şey için çok geçti.

Hiain’in rengi eski grisine dönmüştü.

Sırtındaki bıçakla, kırık koluyla ve vücudundan akan kanlarla koşan Hiain’in; koşarken bi’ anda yere yığılması garip olmazdı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ

Belki de sadece ölüme doğru koşuyordu. Öyle olmalıydı.

Subaru’nun yardım edemediği herkes çoktan ölmüştü bile.

Daha doğrusu, Subaru onları kendi öldürmüştü.

Herkesi kurtaramadığı için sanki onları elleriyle öldürmüş gibiydi.

Subaru: “Gah!”

Yüzünü kirleten şey kan, gözyaşı ya da sümük müydü ki?

Artık hangisinin hangisi olduğunu, neyin ne olduğunu, kimin kim olduğunu, cevabın ne olduğunu bile bilmiyordu.

O sadece, sadece, sadece, sadece, artık hiçbir şeyi anlayamıyordu.

???: “——Oh, bir ihtimal orada inleyen sen misin, Basu?”

Subaru: “————”

???: “Ah, biliyordum, sensin Basu! Seninle, böylesine bir manzarayla karşılaşmak ne garip bir tesadüf. İşler amma da hareketlendi, bu senin de içini kıpır kıpır yapmıyor mu?”

Orada sersemlemiş bir hâlde yatan ve pes etmiş gibi hisseden Subaru’ya neşeli bir ses seslendi.

Sesin geldiği yere doğru dönemezdi. Vücudundaki tüm gücü kullanarak, bir şekilde kendini toparlayacak ve o aptal mı aptal sözleri söyleyen kişinin gözlerinin içine bakarak bir şeyler söyleyecekti.

???: “Arkanı dönerek hayatını daha da riske atmaya zahmet etme.”

Subaru: “——Ah.”

???: “Ne de olsa burası artık mantıksız hareket edebileceğin bir yer değil, değil mi?”

Ve böylece kendisi Subaru’nun önüne doğru geldi—— Cecilus konuşurken Subaru’nun yüzüne baktı.

Vücudunun sol yarısı simsiyah bir şekilde yanıp kömürleşmişken Mavi Şimşek, ona kaygısızca gülümsüyordu.

#Gene upuzun bir bölümün sonuna geldik. Çeviri inanılmaz bir şekilde saçmaydı, bu yüzden bölüm birazcık gecikti, bazı yerlerde Japonca hâli bile daha iyiydi. Bölüme gelecek olursak Idra’nın hikâyesini öğrendik. Hiain’in ölecek olsa bile Subaru’yu kurtarmak istediğine tanık olduk. Ve Mavi Şimşek’in kaygısızca konuşmasına tanık olduk. Tahminimce, Cecilus’la Arakiya bir savaşa girmiş gibi görünüyor, onu fena hâlde mangal yapmış. Ama bakalım belki bambaşka bir sebepten dolayı bu hâle gelmiştir, kim bilir? O hâlde, sonraki bölümde görüşmek üzere! Discord’a da gelmeyi unutmayın: Katılmak için BURAYA tıkla.



4.8 9 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
6 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Anonim
Anonim
21 Ağustos 2024 00:56

çeviri için teşekkürler

furkan
furkan
27 Şubat 2025 14:28

TOOODDDDDD

İzanagi
Üye
27 Haziran 2025 01:56

Elinize sağlık. Allah belanı versin todd

Aizen Poyraz
Üye
13 Ağustos 2025 10:20

Ceci umarim gebertmişsindir arakiyayi

baryonnarutotr
Üye
15 Kasım 2025 07:43

Vay oç todd
Bu üçlü çok iyi hepsi de kral

Clumsy_Fan
Üye
29 Haziran 2026 22:46

Çeviri için teşekkürler.

Bir insanın sadece bi kaç hareketiyle birilerini nasıl değiştirebileceğinin en iyi örneği şahsen barusu. Herkesin kurtarılamayacak bir durumda olması todd manyağının her şeyi bir türlü başarması ve elimizdeki tek iyi şey ceci nin arakiayı büyük ihtimalle öldürmüş olması. Sonraki chapter bu phase 6 nın son bölümü bakalım tappei nasıl bir plot twist vericek bize.