※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Subaru: “Off.”
Subaru, parmağına giren keskin acıyla birlikte refleks olarak yüzünü ekşitti.
Aşağı baktı ve işaret parmağının ucundaki sığ bir kesikten aşağıya doğru akan bir damla kanı gördü. Masanın üzerine dağılmış belgeleri toplamakla meşguldü ama buna rağmen parmağını kesmeyi başarmış gibi görünüyordu.
Subaru: “Kahretsin, gerçekten her şeyi berbat ettim. Sanırım İsekai kâğıt yapım teknolojisini hafife aldığım için bu daha yalnızca başlangıç…”
???: “Amanın, Subaru-kun, mesele nediiiiir? Kâğıt kesiği mi?”
Subaru: “Aklından neler geçtiğini tahmin edebiliyorum, Roz-chi: ‘Ah, ne kadar da acınasısııııııın, kâğıttan bile güçsüzsün.’ Yalnızca birazcık hata ettim… Hiçbir şey olmamış gibi onaramaz mısın?”
Diyen Subaru, malikânenin sahibine, yani kendisini sorgulayan Roswaal’a acıyan parmağını gösterdi.
Roswaal, ofisinde, yüzü masaya dönük şekilde evrak işleriyle uğraşıyordu. Tüy kalemini yerine bırakarak Subaru’nun parmağındaki kesiğe baktı.
Roswaal: “Bir bakayım. Oh amanın, acı verici görünüyoooor. Yine de yalnızca bir çizik. Yalayıverirsen çabucak iyileşecektir. Yooooksa, senin için ben mi yalamalıyım?”
Subaru: “Kalsın, teşekkür ederim. Senin tarafından yalanacağıma gider parmağımı Beako’nun ağzına falan sokarım, Roz-chi.”
Roswaal: “Haha, ne komiiiiiiiiiikk… Görünüşe bakılırsa Beatrice’le işler tıkırında, haksız mıyım?”
Derken gözleri parlayan Roswaal, Subaru’nun parmağını bırakıp dirseklerini masaya yerleştirdi. Subaru’ysa onun söylediklerini dinledikten sonra “Öyle mi dersin?” diyerek kafasını eğdi.
Subaru ile Beatrice arasında ifade edilmesi imkânsız denilebilecek, karmaşık bir ilişki vardı. Bunu söylemek abartı kaçabilecek olsa Subaru, gerçekten Beatrice’ten yeterince karşılık alıyor değildi.
Subaru: “Onunla alay etmek eğlenceli ve kışkırtma işini aktif olarak yapan taraf da benim ama onun bu konuda nasıl hissettiğinden pek emin değilim.”
Roswaal: “Oh yo, bu konuda endişelenmene gerek yoooooook. Ne de olsa Beatrice bu tarz konularda epey dobra bir kız. Seni gerçekten geri çevirmek isteseydi Yasaklı Kütüphaneye de girip çıkamazdın.”
Subaru: “Anlıyorum…”
Roswaal: “Sonuçtaaaaaaaaaa, şu anda benim Yasaklı Kütüphaneye girmeme izin vermiyor.”
Subaru: “Demek öyle?”
Roswaal yapmacık bir kayıtsızlıkla böyle söyleyip ellerinden birini göğsüne yerleştirerek zoraki bir şekilde gülümsedi.
Beatrice’i dalga geçmesi eğlenceli bir kız olarak görme konusunda Roswaal’ın da Subaru’dan bir farkı yoktu. Ayrıca tanışıklıkları Subaru’ya kıyasla çok daha uzun bir süre öncesine dayanıyordu.
Subaru: “Yani aranızdaki mesafe duygusunu yanlış analiz edip durumun kötüye gitmesine izin falan mı veriyorsun? Özür dilemen daha iyi olmaz mıydı?”
Roswaal: “Ehh, bu konuda çok da yanılmıyorsun. Özür dilemeye gelince… Hem ben hem de Beatrice için üzerinden biiiiiirazcık fazla zaman geçti.”
Subaru: “Ondan özür dilememenin ve bunun için geçen zamanı suçlamanın pek hoş olmadığını düşünüyorum, ama…”
Roswaal: “Hmmm, söylediklerin giderek daha acı verici hâle geliyor.”
Roswaal dudaklarını gevşeterek tüy kalemini tekrar eline aldı. Bunun işe geri döneceği şeklinde bir işaret olduğunu algılayan Subaru da omuz silkerek yeniden rafları organize etme işine döndü.
Neyse ki kesilen parmağının kanaması durmuş gibi görünüyordu.
Roswaal: “Parmağın gerçekten acıyorsa Rem veya Beatrice’ten iyileştirmelerini isteyebilirsin; aksi takdirde saygıdeğer Ulu Ruh da yapabilir.”
Subaru: “Roz-chi, sen iyileştiremez misin? Sıradan görünmeye mi çalışıyorsun?”
Roswaal: “Yoooooooo, hiç de bile. ——Görüyorsun ya, ben şifa büyüsü kullanamıyorum.”
Subaru: “Öyle mi? Ben de seni elinden her iş gelen çok yönlü bir büyücü sanıyordum.”
Diyen Subaru, Roswaal’ın beklenmedik itirafı karşısında hafifçe kaşlarını çattı.
Cehennem ateşi kullanarak içlerindeki Cadı Canavarları sürüleriyle birlikte ormanları yakıp yok edebiliyordu. Rüzgâr gibi göğe yükselip süzülebiliyordu. Dolayısıyla Subaru, onun büyücü olarak büyük bir üne sahip olduğunu öğrenir öğrenmez her türden temel büyüde uzmanlaşmış olacağından çok emin olmuştu.
Ancak Roswaal, Subaru’nun söyledikleri karşısında kafasını salladı.
Roswaal: “Beklentilerini karşılayamadığım için üzgünüm, ama bilirsin ya, büyü büyük ölçüde kişinin doğuştan sahip olduğu yetenekle ilişkilidir. Ben büyüyle bağlantılı pek çok yetenek bahşedilecek kadar şanslıydım fakat bu bile dünyada var olan tüm büyüleri tamamıyla ele almam için yeterli değil.”
Subaru: “Yani, şifa büyüsü dışında kullanamadığın büyüler de mi var?”
Roswaal: “Hayır, onun dışındaki her şeyi kullanabiliyor sayılırım.”
Subaru: “Gerçekten tek bir kusurun mu var yani!?”
Yaptığı ağır girişin aksine Roswaal’ın tek bir zayıflığı vardı.
Bununla birlikte meselenin özü şuydu: Roswaal’ın kusuru, şifa büyüsü kullanamamasıydı. Ve bu da Subaru’nun gözünde telafi edilmesi zor ve şaşırtıcı büyüklükte bir kusurdu.
Subaru: “Mesela bir savaşın ortasında falanken yaralarını iyileştirememen epey büyük bir mesele bence.”
Roswaal: “Oh? Demek sen de öyle düşünüyorsun, Subaru-kun?”
Subaru: “E yani, ben yalnızca “Dövüş” komutunu seçip pozitif ve negatif etkileri hiçe sayarak kazanabileceğin güç oyunlarından ilkokulda mezun oldum. Yeteneksiz olsam da yetenekli insanlardan tamamıyla faydalanarak rekabet etmeyi seven biriyim, tıpkı mangalarda olduğu gibi.”
Roswaal: “Anlaşılması zor şeyler söylüyormuşsun gibi görünüyor, ama ben duruma böyle bakmıyorum.”
Birbirlerini yalnızca birkaç haftadır tanıyor olsalar da Roswaal, Subaru’nun gevezeliğinin ardındaki gerçeği görmüş gibi duruyordu ve bu durum, Subaru’nun kafasını kaşıyarak dilini çıkartmasına neden oldu.
Roswaal ise bir gözünü kapatıp açık kalan mavi tarafla göz kırptı.
Roswaal: “Aslında tam da söylediğin gibi, Subaru-kun. Şifa büyüsünün varlığı veya yokluğu savaş alanını bir şekilde değiştirecektir. Bu yüzden de çok değerli bir yetenek.”
Subaru: “Öyle mi? Ama Puck, Beako ve Rem şifa büyüsü yapabiliyor, haksız mıyım?”
Roswaal: “İlk ikisinin durumu özeeeeeel. Ve Rem’e gelince… Onun da buna yatkınlığı var sanırım. E sonuçta kendimi o şifa yeteneğini geliştirmesine yardımcı olmaya adadım.”
Roswaal’ın daha sonra söylediklerine göre şifa büyüsünün işe yararlığı öyle önemli görülüyordu ki büyü dünyasında bile uzman hastanelerde bir usta-öğrenci çırak sistemi yürürlükteydi.
Rem’in orada eğitim alması da mümkündü ama Ram’dan ayrılmak istemediği için Roswaal’ın öğretileriyle ona doğrudan rehberlik ettiğini söylemişti.
Roswaal: “Şöyle ki, şifa büyüsüne fazla kapıldığın takdirde gün gelip yaralanınca dişini sıkıp acıya katlanmayı unutmuş olacağın korkusu da var, sanırııııımmm.”
Subaru: “Şey… Yani acıya karşı toleransını yitirebileceğini mi kastediyorsun? Sanırım doğru olabilir.”
Nasıl ki steril odalarda büyüyen insanlar virüs ve benzeri şeylere karşı direnç kazanamazsa, şifa büyüsü yaparak anında acılarından kurtulan kişi de buna başvuramayacağı konuma düşerse acısı ölümcül bir hâl alabilirdi.
Aklından bunu geçiren Subaru, göz ucuyla yaralı parmağına baktı.
Subaru: “Anlıyorum. Bu kesik telaşlanmaya değmez, o yüzden ders olsun diye dişimi sıkıp bu acıya katlanacağım.”
Roswaal: “Parmağındaki uuuuuufacık bir kesikten bahsediyoruz; pireyi deve yaaaaaapmıyor musun? Böyle bir kesiği iyileştirsen bile önemi olmaz, neden bu işi Rem’e yaptırmıyorsun?”
Subaru: “Bu yaptığın insanları tembellik batağına çekmek için tatlı bir tuzağa benziyor! …Kalsın teşekkürler, bu hâliyle gayet de iyiyim. Bir sıkıntım yok.”
Roswaal’ın söyledikleri şaka yollu olsa da Subaru, haklı bir noktaya parmak bastığını düşünüyordu.
Kraliyet Başkenti ve Malikânede gerçekleşen iki vaka sayesinde bu farklı dünyadaki hayatının kolay olmayacağını anlamıştı. Dayanılmaz bir acı gibi bir şey deneyimlemeseydi daha iyi ederdi.
Bununla birlikte…
Subaru: “Kaçınılmaz son geldiğinde, hazır olacağım.”
Roswaal: “Alt tarafı parmağını kestin ama neeeeeeeyse.”
Subaru, kararlılıkla işaret parmağını kaldırıp söylediklerini vurgularken Roswaal buruk bir gülümsemeyle karşılık verdi.
Öyle ya da böyle Subaru’nun hevesi nafile çıktı. Çünkü ofisi temizlemeyi bitirip Rem ve diğerleriyle buluşmasının hemen ardından Rem, parmağındaki kesiği fark ederek saniyesinde iyileştirdi.
△▼△▼△▼△
Subaru: “Ahağhağhağğğh!..”
???: “Hadi ama, şu desteği falan ısır bari. Gerçekten acıyacak.”
Diyen Todd, Subaru’nun sol elinin lekeli parmaklarına keskin kokulu bir ilaç uyguladıktan sonra kırık olanları düzeltti. Ve çevik bir şekilde etraflarına bir atel yerleştirerek bandajla sardı. Böylece Subaru’yu toparlama işini sonlandırdı.
Todd: “Şimdi işleri sonlandırmak için geriye kalan tek şey, bu ilacı içmen. Acını birazcık hafifletecektir.”
Todd, soğuk terler döken Subaru’ya ilaçla dolu bir şişe uzattı. Yoğun, yapışkan ve yeşil bir sıvıydı. Fakat onun bir ilaç olduğu söylenmişken bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Böylece kendisini gaza getirerek şişeyi kafasına dikti.
Subaru: “Bööğğh! İğrenç! B-bu ağır sıvı boğazımda sıkışıp kalacak!..”
Todd: “E yutulmasının zorluğuyla tanınan bir ilaç sonuçta. Ama sana garanti ediyorum ki işini görecek. Birliktekiler olarak sıklıkla kullandığımız bir nimet. Yaralarının iyileşme sürecini hızlandıracak.”
Subaru, parmaklarının arasında boş şişeyi tutarak yutkunurken Todd, ona bir gülümsemeyle karşılık verdi. Ve Subaru, onun söyledikleri karşısında başını eşip “Üzgünüm” diyerek ağzını sildi.
Subaru: “Benim gibi tuhaf bir tiple çok değerli bir şeyini paylaştın yani.”
Todd: “Hiç endişe etme. Zaten seni bu şekilde bırakacak olsaydık parmakların çürüyüp dökülürdü. Yani bunu, Kılıç Kurdu Hançeri bahşedilmiş birine bir iyilik yapmışım gibi düşünebilirsin.”
Todd’un bu babacan, cömert yanıtı karşısında kaşları düşen Subaru, dudaklarını ısırdı.
Bir Volakiya İmparatorluğu askeri çıkan Todd, ormanda edindiği bıçak yüzünden Subaru’nun bir asil olduğu izlenimini edinmişti. Ve Subaru, bu sayede bir savaş esiri olmasına rağmen çok daha iyi muamele görüyordu.
Tam da bu yüzden, onu kandırdığı için kendisini kötü hissediyordu.
Ve bunun yanı sıra belli bir soru, kafasını meşgul ediyordu.
O da…
Subaru: “Ama, ehh. Böyle zamanlarda elimizde Şifa Büyüsü olsaydı yaralarımı göz açıp kapayıncaya dek iyileştirebilirdik.”
Subaru, sol elinin durumunu kontrol ederken üstünkörü bir şeyden bahsedercesine bu şekilde mırıldandı. Onu duyan Todd’unsa kaşları kalktı.
Todd: “Oh? Yine abartılı şeyler dökülüyor ağzından. Sanki böyle bir şeye tanıklık etmem mümkünmüş gibi.”
Subaru: “——Demek tam da düşündüğüm gibiymiş.”
Todd: “Herhâlde öyle. Bir rüzgâr veya ateş falan yaratmakla yaralar ve hastalıklar iyileştirilebilseydi kesinlikle işe yarardı. Sol elin bile çabucak iyileşirdi.”
Todd ciddi bir ses tonuyla konuşup omuz silkerken Subaru, bakışlarını yere indirdi.
Tahminleriyle nokta atışı yaptığı için hem tedirginlik hem de rahatlama duymuştu.
Henüz entrikaları açığa çıkmamışken yalnızca eğlenceli, budala bir asil olduğuna hükmettiği Roswaal ile Şifa Büyüsünün ne kadar nadir olduğundan bahsetmişlerdi.
Roswaal ona büyünün kişinin yeteneğine bağlı olduğunu ve Şifa Büyüsü kullanıcılarının önem taşıdığını söylemişti.
Bu bilginin yanı sıra kampın tedaviye ayrılmış çadırının içerisine tıbbi bitkiler ve ilaç şişeleri dizilmişti. Büyüdense tıbbi araç gereçler hazırlanmıştı.
Subaru’ya onarıldığını söyleyen Todd, bu iş için büyülü bir şeye bel bağlamaktansa tıbbi bitkilerden ve atellerden faydalanmıştı. Bu yüzden artık hiçbir şüphesi kalmamıştı.
Subaru: “Şifa Büyüsü nadir bir şey.”
Todd: “Hiç değilse benim hiç görmediğim bir şey. Duyduğum kadarıyla İmparatorluk Başkenti o büyüyü kullanabilen büyücüleri sınırları dâhilinde ve yakınlarda tutuyormuş. Durum ne olursa olsun ortalama bir insan için uzak bir dünyaya dair masallardan ibaret.”
Subaru: “————”
Todd: “Ben asıl senin ağzından “Şifa Büyüsü” gibi bir şey çıkmasına şaşırdım. Benim için böyle bir seçenek yok, anlıyor musun?”
Her şeyden önce, insan kendisine yabancı olan bir şeyi dile bile getiremezdi; çünkü aklının köşesinden dahi geçmezdi.
İşte Şifa Büyüsü, İmparatorluk için—— hiç değilse Todd ve ekibi için bu kadar yabancı bir şeydi.
Subaru’ysa böyle bir yanıtı bekliyordu, o yüzden kafasını sallayarak şöyle dedi:
Subaru: “Şey, görebildiğin üzere ben gerçekten de bir gezginim. Dünyanın dört bir yanını gezdiğim için Şifa Büyüsü kullanabilenlere de denk gelmiştim.”
Todd: “Demek bir gezgin, ha. Cüppen buranın havasına hiç uymadığı için kıyafetini bir tuhaf bulmuştum zaten.”
Todd, bu cümleleri kurarken Subaru’yu baştan ayağa süzdü. Subaru’nun üzerinde hâlâ Pleiades Gözcü Kulesini ele geçirme amaçlı kum denizi seyahatlerinde giydiği, kumları engellemek için tasarlanmış kıyafetler vardı.
Aklındaki çöl izleniminin aksine Augria Kum Tepeleri sıcak çıkmamıştı; yine de kum fırtınalarından kaçınmak için teninin neredeyse her zerresini örtmüştü. Bu nedenle burada, sıcaklık ve nemin yüksek olduğu Volakiya’daki mevsime uygun giyinmediği söylenebilirdi.
Todd: “Yani diyorsun ki seyahat ettiğin süreçte bir çeşit Şifa Büyüsü Kullanıcısına denk geldin ve elverişliliği karşısında kirlendin.”
Subaru: “Ne korkunç bir ifade şekli! Gerçekten elverişli olsa bile öyle.”
Açıkçası Subaru, şifa büyüsüne birkaç kez—— daha doğrusu epey bir borçlanmıştı.
Beatrice’in Şifa Büyüsü olmasaydı bu farklı dünyaya çağrıldığı andaki ilk engelini sağ salim atlatabilmesi bile imkânsız olurdu.
O zamanlar Beatrice’in desteğini alamasaydı şimdiye hâlâ karnı yarık ve bağırsakları dışarı sarkık hâlde yaşıyor olabilirdi.
Subaru: “Sanki kendi bağırsaklarıma takılıp düşme deneyimini tekrar etmek istermişim gibi.”
Todd: “Şifa Büyüsü, ha.”
Subaru: “?.. Todd-san?”
Subaru, karşısına çıkan bu alışılmadık deneyimi düşünürken Todd, sessizce iç çekti. Atmosferdeki değişim nedeniyle Subaru’nun kaşları çatılırkense gözlerinden birini kapatarak şöyle dedi:
Todd: “Ehh, şahsen ben Şifa Büyüsünü son derece gaddar buluyorum, bu yüzden bulunduğum yerde yapılmamasından memnunum.”
Subaru: “Gaddar mı… Neden? Tam tersi olması gerekmez miydi?”
Subaru, Todd’un bakış açısı karşısında ne kadar afalladığını sergilerken Todd, gözlerinden biri hâlâ kapalı hâlde sözlerinin devamını getirdi.
Todd: “Yani, neticede, yaralarının iyileşmesi ölmeyeceğin anlamına gelir. Onlar da seni toparlanman için geri çekmezler. Seni iyileştirip yeniden savaşmaya zorlarlar ve bu böyle sürer gider. Yaralarının iyileşmesinin anlamı budur.”
Subaru: “————”
Todd: “Bu düşünce karşısında dehşete düşmeden edemiyorum. Şifa Büyüsü fikrini geliştiren kişi savaşmayı tam olarak ne kadar seviyordu acaba? Bu bize gayet açık ve net gösteriliyormuş gibime geliyor.”
Subaru, Todd’un ağzından sakince dökülen bu kelimelere verecek bir karşılık bulamadı.
Bunun son derece taraflı bir düşünce şekli olduğu kanaatindeydi. Esasında Şifa Büyüsü yalnızca savaş alanında değil, gündelik yaşamda kaza ve hastalık kurbanı olan kişileri kurtarmakta da rol oynuyordu.
Gerçi diğer taraftan Todd’un düşünce şeklinde de gerçeklik payı vardı.
Savaş alanında aldıkları yaraları sarıyor ve onları yeniden savaşmaya gönderiyorlardı. ——Subaru, bu konudaki hislerini inkâr edemezdi; neticede böyle bir yönün de var olduğunu inkâr edemememe korkusunu taşıyordu.
Todd: “Pardon, konudan saptım. Bu şekilde kaşlarının çatılmasını istemezdim.”
Subaru’nun sessizliğe gömüldüğünü gören Todd, ortamdaki havayı normale çevirmek için böyle söyledi. Subaru da kendisinin hesaba katmamış olduğu bu değerlere cevaben Todd’a başıyla onay vererek “Sorun yok” dedi.
Ve Todd, konuyu değiştirme çabasıyla dikkatini çadırın dışına verdi.
Todd: “Ama, durum buysa, hücredeki küçük hanımın da gezi arkadaşlarından biri olması gerekmez miydi? Buna rağmen neden bu kadar azar yiyorsun?”
Subaru: “…Öngörülmedik bir kaza, sanırım. Eskiden aşağı yukarı aynı frekanstaydık ama bazı sebeplerden ötürü işler tamamen tek taraflı hâle geldi. Uzun vadeye bakarsan minnettar olurum.”
Todd: “Benim için sıkıntı yok da senin için epey zormuş gibi görünüyor… Ama, bu durumda…”
Todd, Subaru ve Rem’i çevreleyen karmaşık koşulları derinlemesine irdelemek yerine çenesiyle oynayarak başka bir noktaya baktı.
O nokta da Subaru’nun kasten görmezden geldiği sağ koluydu. Ve epey uzun bir zaman önce o kola yapışıp kalan şey ise…
???: “Ah?”
Yüzünde aptalca bir ifadeyle boş boş böyle söyleyen Rui’ydi.
Hâlâ Subaru’nun sağ koluna tutunuyor, komik bir şey varmış gibi gülümsüyor, arada bir parmaklarıyla oynayıp saçlarını etraflarına doluyor ve canı ne isterse onu yapıyordu.
Todd: “Onun babası olacak yaşta olmadığın bariz, haksız mıyım? Peki o senin neyin oluyor?”
Subaru: “Daha kaç kez söylemem gerekecek, o yalnızca yabancının teki. Düzgün bir insan olmadığından kesinlikle eminim gerçi.”
Todd: “Bayağı sert oldu… Ama hücredeki küçük hanım bu kızla ilgileniyor gibi görünüyor, değil mi?”
Subaru: “Can sıkıcı olan da o zaten…”
Subaru, Todd tarafından bir kez daha ifade edilişiyle durumun karmaşıklığı karşısında bir of çekti.
An itibarıyla Rem’e beslediği tüm hisler nafileydi. Anılarını yitiren Rem’in sergilediği soğuk tavırlar, büyük oranda Subaru’nun Rui’yi küçümsemesinden kaynaklanıyordu.
Subaru’ysa buna rağmen, sebebin bu olduğunu bilse bile, Rui’yi kabullenemiyordu.
Gayet basitti. O bir Günah Başpiskoposuydu, saf bir kötülük timsaliydi. Subaru’nun hiçbir şekilde geçinemeyeceği biriydi.
Subaru: “Bu nasıl yaşanabilir? Ne biçim bir oyun peşindesin, benden ne halt istiyorsun!?”
Rui: “Ooh? Aah, Avoh!”
Rui bu sorulara yanıt vermek yerine uçarı bir gülümsemeyle yetindi.
Tavrı kesinlikle can sıkıcıydı. Elbette Anılar Koridorunda olduğu kadar ahlaksız davranması da sorun yaratırdı ama muhtemelen onu elinden geldiğince düşman olarak görmek, Subaru için işleri netleştirirdi.
Hiç değilse bir bebek veya çocuk gibi davranması nedeniyle tehlikeli mizacını Subaru’dan başka hiç kimsenin anlamadığı şu duruma kıyasla daha iyi olurdu.
Todd: “Her hâlükârda o senin yoldaşlarından biri. Dolayısıyla nereye giderseniz gidin, ilişkinizi birazcık daha geliştirmeye çalışmak zorundasınız.”
Subaru: “——. Bu edvays kimin içindi?”
Todd: “Edva?.. Neyse, nasıl algılayacağın sana kalmış.”
Ç.N: (edvays = advice = tavsiye)
Todd, daha önce hiç duymadığı bu kelime karşısında aklı karışarak kafasını kaldırdı.
An itibarıyla hastaları iyileştirmeye ayrılmış çadırdaydılar, yani muhtemelen oradakiler uzun bir süre kalıp sohbet etmemelerini yeğlerdi. Bu nedenle Rui’nin hâlâ sağ eline yapışmayı sürdürdüğü Subaru da Todd’u takip edip dışarı çıktı.
Todd: “Her neyse, tamamen onarıldığına göre… artık işe koyulabiliriz. Benim için bir şey yapmanı isteyebilir miyim?”
Subaru: “Mhm, tabii. Bu sayede yapacak hiçbir şeyimin olmayacağı senaryoya göre kendimi daha az suçlu hissederim. Vereceğin iş ayakkabı yememi içermediği sürece her şeye hazırlıklıyım.”
Todd: “Cemal gerçekten sabrını zorlamış anlaşılan… Tamamdır, anlaşıldı, bu şekilde davranmasına müsaade etmeyeceğim. En azından şimdilik.”
Todd’un bunları düşünürken baktığı nokta siyah bir çadır grubuydu.
Subaru da onun bakışlarını izleyip o çadırlara bakarak “Onların amacı nedir?” diye sordu.
Todd: “Kampımızın stokları orada tutuluyor. Şu ya da bu nedenle onları buraya getirdik ama içlerini düzenli tutma konusunda çok kötüyüm. Bir şeyleri temiz ve düzenli tutmaktan gurur duyduğun hesaba katılınca da bu noktada sen devreye giriyorsun.”
Subaru: “…Benim ağzımdan bir kez olsun böyle bir şey çıktı mı ki?”
Todd: “Çıkmadı mı? Yine de öyle olmasını umuyordum. Ve öyle değilse bile, sana yardım etmemden duyduğun minnet nedeniyle elinden geleni yapacağına eminim.”
Subaru: “…Ne kadar da fantastik bir kişiliğe sahipsin, Todd-san.”
Todd, yüzünde iyi huylu bir gülümsemeyle son derece kötü huylu bir şey söyledi. Bu sözler karşılığındaysa Subaru’nun ifadesi kaskatı kesildi, sonra da gözleri siyah çadırlara çevrildi.
İlk bakışta yirmi civarı çadır görünüyordu; hepsi stoklarla doluysa ve daha da kötüsü Todd’un söylediği gibi düzenlenmeleri gerekiyorsa, zor bir iş olacak demekti.
Subaru: “Bir iki gün içerisinde bitirebileceğimden şüpheliyim…”
Todd: “Tedarik Grubunun ejder arabası gelinceye dek düzenlediğin sürece sıkıntı yok. Hahaha.”
Subaru: “Hahaha…”
Yani acele etmesi gerekecekti.
Sol elindeki yaralar hesaba katılınca zorluk seviyesi daha da yukarı çıkıyordu ama yapabileceği hiçbir şey yoktu.
Subaru: “Bugünkü ekmeğimi çıkarabilmek için, Rem’le birlikte Emilia-tan’ın yanına dönebilmem için böyle olması gerekiyor…”
Rui: “Uuuh!”
Subaru zorlu bir işe atılmaya hazır hâlde yumruğunu sıkarken yanı başındaki Rui, sesini yükseltti. Hâlâ sağ koluna asılıyor ve Subaru’nun mide bulantısı içerisinde yüzünü ekşitmesine neden oluyordu.
Günah Başpiskoposu, neler olup bittiğine dair hiçbir fikri olmadığını gösteren yüz ifadesiyle Subaru’nun zihni ve bedenine yük bindiriyordu. Hâlâ var olan kurnazlığıyla, baş edilmesi zor olacağı izlenimini fazlasıyla güçlü şekilde veren çetin bir düşmandı.
Subaru: “Shaula’yla da olduğu gibi hiç hatırlamadığım insanlarla ilişki kurma oranım fazla yüksek…”
Rui: “Aah, Uuuh.”
Rui onu anlasa da anlamasa da Subaru, morali yerinde görünen kızı çekiştirerek siyah çadırlara doğru ilerlemeye başladı.
Son anda nihayet birbirlerini anlayabilir hâle geldikleri Shaula’nın aksine Rui’yle başından beri geçinemiyorlardı. Ve geçinmelerinin imkânsız olacağını düşüne düşüne ilerleyen Subaru, hedefine ulaştı.
△▼△▼△▼△
Rem: “…Demek gece çökene dek çadırı düzenledin.”
Bacaklarını yana doğru katlamış hâlde yerde oturan Rem, yorucu bir çalışma seansını tamamlamış olan Subaru’yu bu şekilde selamladı.
Subaru’nun kaşlarının kenarları alçalırken Rem, bu tepki karşısında gözlerini kısarak,
Rem: “Seni selamlamıyorum.”
Subaru: “Aklımı okumasana… Ama, seni hücrenden salmışlar herhâlde?”
Rem: “——. Buradakiler hiç değilse bana karşı bir düşmanlık beslemiyormuş gibi görünüyor.”
Muhtemelen başını öne eğme sebebi Subaru’nun duymuş olduğu nehir kenarı karşılaşması—— ve Cemal’in birliğiyle yaşadıkları nahoş tanışmadan kaynaklanan suçluluk hissiydi.
Rem, genellikle güvenmediği insanlara düşmanca davranırdı.
Onu tanıdıktan sonra Subaru’ya karşı tavırları epey bir yumuşamış ama anılarını yitirişiyle eski özellikleri yeniden yüzeye çıkmaya başlamıştı. Subaru, Rem’in bunun üzerine düşündüğünü hissediyordu.
Subaru: “Yine de kendini sorgulayabildiğin için aferin, Rem. Bir kurdeleyi hak ettin.”
Rem: “…Beni nasıl bir bakış açısıyla gözlemliyorsun acaba? Bana iltifat etsen de benim için hiçbir anlam ifade etmiyor. Her şeyden önce-”
Gülümseyen Subaru’ya bu iğneleyici karşılığı veren Rem, kafasını kaldırdı.
Subaru da aynı şeyi yapmaya teşvik olsa da tek görebildiği, çadırın koni şeklindeki ince tavanıydı. Rem’in aklından neler geçiyor diye düşünerek kafasını eğdi. Ve Rem, huysuz bir havayla dilini şaklatarak,
Rem: “Sen ne diye bizimle aynı çadırdasın ki? Çok fazla şey talep etmek istemem ama daha düşünceli olamazlar mıydı…”
Subaru: “Yo, bence bu düşünceliliğin vücut bulmuş hâli. Todd-san’a aynı yolculuğa çıkan yoldaşlar olduğumuzu söyledim, yani eğer… ofofofofofof!”
Rem: “Canının istediği her şeyi söyleme!”
Yanına oturduğu saniyede Rem’in eli, Subaru’nun kalça kemiği civarını delice sıktı. Subaru belinin gıcırdayan kemiklerinde acı duyarken de sert bakışlarını üzerine dikti.
Fakat o anda araya giren minik bir siluet, bir “Ahh!” sesiyle Rem’in hareketlerini durdurdu.
O siluet——
Rem: “Yine mi sen…”
???: “Uuu!”
Rem’in Subaru’nun belini sıkan eline tüm ağırlığıyla asılan Rui, itirazını aktarmak için tüm bedenini kullanıyordu.
Her nedense Rui’nin yaptıklarına boyun eğiyor olan Rem ise onun bu çabaları karşısında iç çekip teslim olarak istemeye istemeye Subaru’ya verdiği cezayı sonlandırdı. Ve onun yerine Rui’yi dizlerine doğru çekti.
Ve başını, pek fazla kımıldatamadığı bacaklarının üzerine yerleştirerek usulca okşamaya başladı.
Subaru: “Çıh.”
Rem: “…Böyle bir anda neden dilini şaklatıyorsun? Sana bu denli bağlıyken nasıl bu kadar kalpsiz olabildiğini anlamıyorum.”
Rem’in Subaru’nun tatsız tavrına verdiği tepki pek iyi değildi.
Subaru’nun tek yapabildiğiyse Rem’in dizine yatan Rui’nin her ama her hareketini gözlemlemekti, bu sayede Rui gerçek yüzünü göstermeye karar verdiği takdirde Rem’i koruyabilirdi.
——Subaru, Todd’dan aldığı emirle siyah çadırların içlerini düzenlemeye başlamıştı.
Tam da düşündüğü gibi, çadırların içlerini düzenlemek öyle kısa sürede sonlandırılabilecek bir iş değildi. Elbette bu kısmen Subaru’nun sol elinin mükemmellikten fazlasıyla uzak olmasından kaynaklanıyordu ama Volakiya halkının bir şeyleri organize etmeye dair kurallara beklediğinden de uzak olmasının da etkisi vardı. Bunun yanı sıra——
Subaru: “Şu, benim en ufak bir işime bile müdahale ediyor. Ivır zıvırlarını toplayacağım diye varımı yoğumu veriyorum ama hanımefendi sürekli bir şeyleri devirip ortalığa saçıyor. Onun sayesinde en ufak bir gelişme kaydedemiyorum.”
Rem: “E hiçbir şey bilmiyor ki, yapacak bir şey yok yani.”
Subaru: “Sen de hiçbir şey bilmiyorsun. Ama onun yaptığı hiçbir şeyi yapmıyorsun. Hepsi bu, her şey ortada! QED!”
Rem: “Yine en ufak bir anlamı olmayan şeyler söylüyorsun!”
Rem’in kendisine sergilediği nahoş tavırların sebebinin Rui olduğunu bilmesine rağmen nasıl oluyor da ona aynı şekilde davranamıyordu?
Bunun bir kötü davranış sarmalı olduğunun farkındaydı ama yalnızca dış görünüş olsa bile Rui’yle iyi anlaşırmış gibi yapmaya içi elvermiyordu. ——Varlığının her bir zerresiyle ona tahammül edemiyordu ve bu, gizlemeyi başaramadığı bir şeydi.
Subaru: “————”
Cesareti büyük ölçüde kırılan Subaru, sırtüstü yere uzandı.
Yalnızca üç kişinin, yani Subaru, Rem ve Rui’nin bulunduğu çadır—— sadece birkaç günlüğüne de olsa Todd tarafından onlar için tahsis edilmişti.
Henüz müttefikleri ormandan geri dönmediği için kamp kurma işinin ortasındaki Subaru’nun grubuna gülümsemiş ve onlara hoşlarına giden, sahipsiz bir çadırı kullanabileceklerini söylemişti.
Subaru: “Yo, gülünecek bir şey değil, ama…”
Buna rağmen Todd’un onlara mahsus bir çadır vermesini fazlasıyla takdir etmişti.
Kendisi bir yana, Rem’i kadınların olmadığı bir kampta yalnız bırakmaktan yana endişe duymuştu. Todd onlara misafir muamelesi göreceklerini söylese de sözünün ne denli geçeceği belli olmazdı.
Zaten Rem’in çoktan Cemal’in canını sıkmış olduğunu söylemeye gerek dahi yoktu.
Subaru, eğer mümkünse kendisi ayak işleriyle uğraşırken onu görüş alanında tutabilmek için yakınlarında olmasını isterdi——
Rem: “Surat asıp durma da yemeğini ye.”
Subaru: “Eh?”
Subaru, sırtüstü yatmış şekilde düşüncelere dalmıştı. O anda görüşünü engelleyen şeyse, Rem’in kafasının üzerinde tuttuğu şiş oldu.
Subaru spontane bir şekilde otururken de Rem, ondan uzaklaşarak şişi önüne doğru uzattı.
Subaru: “Bu ne?..”
Rem: “Yemek diyorlar. Kamp halkına dağıtılıyordu, ben de gidip biraz aldım… Çünkü, hareket kabiliyetim üzerinde azıcık da olsa çalışmalıyım.”
Diye mırıldanarak boştaki eliyle bacağını ovuşturdu.
İkisi de Rem’in bacaklarının ne zaman normale döneceğini ve bu acizlikten kurtulacağını bilmiyordu ama Rem, bu konuda Subaru’dan daha sıkıntılı ve tedirgin olmalıydı.
Tanımadığı insanların kampına düşmüş, anılarını kaybetmiş, kendisini bu karmaşada belirsiz bir pozisyon içerisinde bulmuştu. Ve bir şeyler öğrenmek için harekete geçmek istese de bacakları özgürce hareket etmesine müsaade etmiyordu.
Rem: “…Şunu alır mısın artık? Ellerim yoruluyor.”
Subaru: “A-aldım, aldım. Ahh, sen çoktan yedin mi?”
Rem: “Ha? Kız daha yememişken ilk önce ben nasıl yiyebilirim? Böylesine bencil bir şey yapmam mümkün değil.”
Subaru’yu azarlayan Rem, çadırın kenarına yerleştirilmiş kemikten yapılmış kabı yaklaştırıp üzerini örten kumaşı kaldırdı ve içindeki şişi Rui’nin ağzına doğru kaldırdı.
Rem tarafından şımartılan Rui de onun bu nezaketini memnuniyetle kabullenip ebeveynlerinin beslediği bir civciv misali, kendisine uzatılan eti azar azar çiğnedi.
Rem: “Fufu.”
Rem, yemeğini gagalarcasına yiyen Rui’yi şefkatli bir gülümsemeyle izledi.
Bu manzaradan gözlerini ayıramayan Subaru da kendisine verilen şişi kemirmeye başladı. Basitçe şişlenip kızartılmış görünen etin ne eti olduğuna dair hiçbir fikri yoktu.
Her hâlükârda sert ve tatsız tuzsuzdu, lezzetli şeklinde tarif edilemeyecek bir şeydi.
Subaru: “Emilia-tan ve Beako’nun yemekleriyle aynı düzeyde gibi…”
Rem: “Yine ne mırıldanıyors… ah!”
Subaru: “——?”
Yemekle ilgili çeşitli düşüncelerini sesli olarak dile getiren Subaru’ya bakan Rem’in gözleri ansızın irileşti. Subaru’ysa onun bu tepkisi karşısında neler döndüğünü merak ederek kaşlarını çattı.
Rem’in mavi gözleri Subaru’nun yüzüne dikilip kalmıştı. Subaru, bu durumda şaşkınlığının sebebi yüzüm olmalı diye düşünüyordu, ama…
Subaru: “Sorun nedir? Bir saniye, sakın “İlk defa yüzüne doğru düzgün bakıyorum” gibi üzücü şeyler söyleme.”
Rem: “Yo… ondan değil, ama… umm, gözyaşları…”
Subaru: “Gözyaşları mı?”
Rem: “…Yüzünden aşağı… gözyaşları dökülüyor. Farkında değil miydin?”
Tereddütlü bir şekilde konuşmaya başlayan Rem’in sözleri karşısında Subaru’nun nefesi kesildi. Sonra da ağır ağır, çekine çekine elini yanağına götürerek parmaklarının ucuna değen ılık gözyaşı damlası yüzünden şaşkına döndü.
Bu Rem’in uydurduğu saçma sapan bir yalan değil, gerçeğin ta kendisiydi.
Subaru: “Ha? Ben… ağlıyor muyum?”
Rem: “E… evet, ağlıyorsun. Mesele nedir? Parmağındaki yaralar mı?..”
Yanaklarından süzülen yaşları silmek için elini kullanan Subaru, içinde çalkalanan duygu tufanı karşısında afallamış durumdaydı. Ancak gözyaşlarının sebebi, kırık parmaklarının acısı değildi.
Daha farklı bir şeydi. Belki de Rem’le birlikte geçirdiği sakin, sessiz an yüzündendi.
Subaru: “————”
Durumları çözüme kavuşmaktan çok uzaktı.
Emilia ve diğerlerinden ayrı düşmüştü, onlarla nasıl irtibata geçeceğini bilmiyordu, kimliği açığa çıktığı takdirde korkunç bir tecrübe yaşayabileceği bir bölgedeydi ve hafızasını kaybetmiş olan Rem’le herhangi bir ilişki kuramıyordu. Üstüne üstlük yanında bu dünyadaki tüm kötülüklerin vücut bulmuş hâli olan bir Günah Başpiskoposu vardı ve onlara liderlik eden kişi, tüm cahilliği, yetersizliği, acizliği ve dikkatsizliğiyle Natsuki Subaru’ydu.
İyimser olmak için tek bir sebebi dahi yoktu. Tek bir sebep dahi yoktu, ama——
Subaru: “…Bu şekilde, birlikte yemek yiyor ve sohbet ediyoruz. Bu da… beni mutlu ediyor.”
Rem: “————”
Subaru: “Ü-üzgünüm, neden bahsettiğimi anlamıyorsun, değil mi? Yine saçmalayıp duruyorum. Mide bulandırıcı olduğumu düşünmen çok normal… Ama, yalnızca dürüst oluyorum.”
Deyip gözlerini kapatarak yaşları geri itse de onlar süzülmeye devam ederken Subaru, burnunu çekerek gözlerini yeniden Rem’e dikti.
Subaru: “Seninle böyle, huzurlu bir vakit geçirmeyi öyle uzun zamandır istiyordum ki.”
Yarısını yediği şişi kucağına yerleştiren Subaru, bu sözleri boğazından zar zor çıkarttı.
Ve dökülen gözyaşlarını koluyla silerken akan burnunu çekme sesi, sessiz çadırın içerisinde yankılandı.
Bir müddet o tuhaf ses dışında çıt çıkmazken——
Rem: “…Ne demek istediğini anlamıyorum.”
Rem, durduk yere kısa bir iç çekişi andıran bir sesle böyle söyledi.
Gözlerini ovuşturup yaşlarını uzaklaştıran Subaru’ysa nefesini tuttu. Ayrıca Rem’in katı, soğuk ses tonunun yerinde bir tepki olduğunu düşünerek kendinden utandı.
Etrafına nahoş bir koku yayan, yabancı bir adam, gözlerinin önünde gözyaşlarına boğuluyordu. Bu durumda Subaru’ya bakıp da ondan şüphelenmeyecek hiç kimse olamazdı.
Bir kez daha Rem’in güvenini yaralamıştı. Ve bu defa ölümcül, onarılamaz şekilde…
Rem: “Ama sen ağlarken sana gülebileceğimi sanmıyorum. Bunun… ürpertici olduğunu düşünüyorum, ama mide bulandırıcı bulacak kadar değil.”
Subaru: “——Eh?”
İşte bu beklenmedik sözler karşısında kafasını kaldıran Subaru’nun gözleri irileşti.
Bu esnada Rem, kucağındaki Rui’nin saçlarını okşuyor ve gözlerini Subaru’dan kaçırmaya devam ederken kelimelerini dikkatlice seçermişçesine dudakları titriyordu.
Rem: “…Hepsi bu. Yemeğini çabucak bitir. Bugünlük… yoruldum.”
Subaru: “——ah”
Rem, gözleri kapalı şekilde hızlıca böyle söylerken Subaru, bir an için onun ne kastettiğini anlayamaması nedeniyle tepki vermekte gecikti. Kucağındaki yarısı yenmiş şişten bahsettiğini fark ettiği andaysa telaşla mideye indirmeye başladı.
Subaru: “Do-doğru. Hı hı, lezzetliymiş. Tuzlu ve lezzetli.”
Rem: “Gözyaşların yüzünden tuzludur… Ama senin vücut kokun sağ olsun benim yemeğim bana hiç lezzetli gelmedi. Bu haksızlık.”
Subaru: “Bu… ahh, buna çözüm olacak bir plan düşüneceğim, evet.”
Rem’in konuşma şekli soğuk ve iğneleyiciydi.
Fakat Subaru’ya oradan uzaklaşmasını veya onunla birlikte yemek istemediğini söylememişti. Öyleyse geriye kalan tek şey, Subaru’nun farklı bir planla gelmesiydi.
Aksi takdirde bu sakin vakitlerin devamını getiremeyecekti.
Subaru: “…Ama, “haksızlıktan” bahsedeceksek benim de söylemek istediğim bir şey var.”
Rem: “Söylemek istediğin bir şey mi? Neymiş o? Mesele parmaklarınsa…”
Subaru: “——Mesele o kız. Kucağında mutlu mesut uyuyan o kız.”
Subaru, Rem’in kucak yastığının tadını çıkartan Rui’ye parmağını sallayarak kaşlarını çattı. Bunu gören Rem ise “İşte yine başlıyoruz” dercesine gözlerini kıstı.
Bununla birlikte Subaru’nun değinmek istediği nokta, o ana dek tekrarladıklarından farklıydı.
Subaru: “Rem, benim kokumdan bahsedip duruyorsun… Bunu hatırlatmaktan hoşlanmıyorum ama o da benim gibi kokuyor olmalı. Buna rağmen onu görmezden mi geliyorsun?”
Cadının Sinmiş Kokusu, Ölümden Döndüğü her seferde daha da kuvvetleniyordu.
Fakat bu, Cadıyla yakınlığa sahip olmakla gelen bir şeyse—— yani Cadı Faktörleriyle ilişkiliyse—— Günah Başpiskoposu Rui de onun kokusunu yayıyor olmalıydı.
Evet, geriye dönüp de Rem’in Cadı Tarikatı fertlerine verdiği öfke dolu tepkileri düşününce bu kadarı kesin olmalıydı…
Rem: “?.. Neden bahsediyorsun sen? Bu kızı kendinle aynı kefeye koyma.”
Subaru: “…Ha?”
Rem: “Anlarsın ya, o hiç de senin gibi kokmuyor. Lütfen bu kadar çaresizce davranıp böyle saçma sapan şeyler söyleme.”
Gelin görün ki Rem’in Subaru’nun önceki sözlerine yanıtı son derece beklenmedik oldu.
Subaru refleks olarak Rem’e baksa da ifadesinde bir tuhaflık göremedi. Yalan söylüyor veya Subaru’yu kandırmaya çalışıyormuş gibi durmuyordu.
Demek ki gerçekten de Rui’den bir Cadı’nın Kokusu, yani miasma sezmiyordu.
Subaru: “Miasmasını gizleyebiliyor olamaz, değil mi? Yok artık, ne amaçla yapsın ki?”
O ana kadarki tecrübeleri arasında Cadının kokusu olarak da bilinen miasmayı sezebilen çok az kişiye denk gelmişti. Buna en ağır tepkiyi veren Rem haricindekilerse Beatrice ve Ryuzu gibi birkaç kişiden ibaretti.
Ve ayrıca Subaru, Cadı Tarikatı üyelerinin o kokuyu gizlemeyi düşüneceğini sanmıyordu.
O kişiler, lanet olasıca mekânın sahibiymişçesine dünyayı ihlal eden Hain Havarilerdi. Ama buna rağmen…
Rem: “Artık yetmedi mi? Yemeğini bitirdiysen bir an önce uyumaya hazırlanmak isterim, bu kız da yatağa gitmek istiyor gibi görünüyor çünkü…”
Subaru: “Oh, umm… Şey, az önce söylediklerin konusunda emin misin?”
Rem: “Amma küstahsın.”
Diyen Rem, Subaru’nun sorusunu kesin olarak susturdu.
Ancak tavrı, hissettiklerinin yalan olmadığını kanıtlar nitelikteydi.
Subaru: “…Rui’den hiç miasma sezemiyorsun yani?”
Subaru, bunun ne kadar önemli olduğunu pek bilemiyordu.
Yine de başına çok kötü bir şey gelecekmiş, çok ürkütücü bir şeyler dönüyormuş gibi korkunç bir his duyuyordu.
Rem: “Affedersin ama kâseni kaldırabilir misin? Ben yatakları yapacağım.”
Subaru: “Oh, tabii, ne demek. Şey, bir haltlar karıştıracak değilim, yani endişe etmene gerek yok.”
Rem: “——Bu cümlen beni daha da endişelendirdi.”
Rem büyük bir sertlikle böyle söylerken Subaru, yemeyi yeni bitirdiği şişin bulunduğu kâseyi kaldırmak için hüzünlü bir şekilde çadırdan çıktı.
Gecenin ilerleyen saatlerinde kamp alanının çeşitli noktalarına dağılmış kamp ateşi ışıkları görünüyordu. Subaru’nun grubundan hiç kimseye böyle bir emir verilmese de muhtemelen gece nöbet tutan birileri olacaktı.
Subaru bunu yalnızca mangalar ve oyunlardan biliyor olsa da savaşa hazırlanmak zor işti.
Subaru: “…Buradan bir an önce uzaklaşmak istiyorum.”
Todd iyi biriydi ama buna rağmen Subaru, savaş alanındaki atmosfere alışacakmış gibi görünmüyordu.
Bir an önce buradan uzaklaşması ve Emilia ile diğerlerine kavuşmanın bir yolunu bulması gerekiyordu.
Subaru’nun kararı buydu. Ve tam da kâsesini sımsıkı tutarken bir şey fark etti.
Subaru: “…Hah, parmaklarım acımıyor. Yok artık, ilaç şimdiden yapacağını yaptı mı?”
Farkında bile olmadan kâseyi sol eliyle sıkıca kavramıştı. Ve ilacın etkinliği karşısında şok olmuş şekilde parmaklarına bakıyordu.
Hâlâ bir rahatsızlık hissi taşıyordu. Ama oradan yayıldığını hissettiği uyuşturucu sıcaklık, sol elinin doğru düzgün çalışmaya başladığını kanıtlıyordu.
Subaru: “Şifa Büyüsüyle ilgili o kadar atıp tuttu ama bu ilaç da hileden fazlasıymış…”
Diyen Subaru, yoluna devam ederken Todd’un daha önce söylemiş olduğu şeyleri düşünerek elini hafifçe salladı.
Düşünmesi gereken çok fazla şey vardı. Rem, Rui ve kendisiyle ilgili.
Ama sayıları ne kadar fazla olursa olsun her birini halledecekti; hem de tek tek.
△▼△▼△▼△
???: “————”
Yalnız bir siluet, çadırdan ayrılıp ağır ağır yürüyen Subaru’yu izliyordu.
Bir gözü göz bandıyla örtülü o adam, sağlam gözünü kıstı ve dalgınlıkla uzaklaşan figürün ardından bir ‘çıh’ sesi çıkarttı.
Ve sonra da…
???: “Etrafta böylece dolaşacak cesarete sahip. Saçmalığın daniskası.”
Bu sözcükleri mırıldandı.
#Rui neden kokmuyor sahiden? Zaten Yeşil Odada uyandığı andan beri bir tuhaf. Şu olayın gizemini ne zaman çözeceğimizi çok merak ediyorum doğrusu. Ve de diğer ciltler boyunca gördüğümüz karakterlerimize kavuşmayı iple çekiyorum. Bakalım buralarda daha ne kadar takılacak ve neler yaşayacağız! Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

