Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 6 – “Güneyde Ücra Bir Bölge”

Kısım VII, Bölüm 6 – “Güneyde Ücra Bir Bölge”

1 Nisan 2023 1.030Okunma 39 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

???: “Hey, gezgin bir tüccar olarak başına gelen en kötü şey neydi?”

???: “Buyur işte. Nahoş bir soru daha…”

Subaru’nun sorduğu bu soruyla birlikte, odasında dokümanlara bakmakta olan Otto’nun kaşları çatıldı.

Kaşlarının arasında belli olan kırışıklıklar bu soruyla iyice seviye atladı.

Subaru: “Gördüğün üzere Garfiel ve ben, tek kişilik yolculuklarla ilgili birazcık sohbet ediyorduk. Sanırım senin durumunda işler biraz farklıdır ama sen de gezgin bir tüccardın, yani bu tarz bir şeye alışkınsındır, haksız mıyım?”

Otto: “Haksızsın diyemem ama yanımda hiç değilse Frufoo oluyordu. İlahi Korumam sayesinde daima konuşabileceğim biri olduğu için de tek başıma seyahat ediyormuş gibi hissetmiyordum.”

Derken gözlerini ovuşturan Otto, elindeki dokümanları masaya yerleştirdi. Sonra da üzerine kâğıtların yığıldığı masasının arkasından, aralarına bir şatranj tahtası yerleştirmiş şekilde koltukta oturan iki misafirine baktı—— yani Subaru ve Garfiel’e.

Oyunda üstünlük Subaru’da olsa da yapılan her hamleyle pozisyonunu koruyor ya da tehlikeye atıyordu.

Otto: “…Garfiel, tüccarı iki kare öne taşı.”

Subaru: “Hey! Otto, seni piç!”

Garfiel: “Hm? Ooooh! Demek öyle! Hey, cidden paçamı kurtardın, Otto-bro!”

Otto, attığı kısacık bir bakışın ardından en avantajlı hamleyi çözerek Subaru ve Garfiel’den iki ayrı tepki aldı. Ve Subaru’yu bir anda soktuğu zorlu durumu görmezden gelip “Yine de” diye mırıldanarak,

Otto: “Garfiel, tek başına seyahat etmekle mi ilgileniyorsun?”

Garfiel: “İlgileniyo muyum? Tabii ki ilgileniyorum. Ama bilirsin ya, Mabet’te tıkılıp kalarak bir sürü vakit harcadıım için seyahat etme fırsatım falan olmadı hiç.”

Otto: “Ah, anlıyorum. Demek gerçekten ilgini çekiyor? Ehh, kendi kendine yetme ve savunma becerilerinin yüksekliği düşünülünce hiç sorun yaşamazsın bence. Natsuki-san’ın aksine.”

Subaru: “Hey hey, beni bu şekilde hafife almasana. Bilesin diye söylüyorum, akıl hocam son zamanlarda kaydettiğim gelişmeleri çok övüyor.”

Otto: “Seni motive etmek için övgülerden faydalanmaya karar vermiş herhâlde. Senin üzerinde övgünün mü azarın mı daha çok işe yaradığından emin olmak zor sonuçta.”

Otto’nun Garfiel’e yaptığı yorumlar gayet hoşken Subaru’ya yaptıkları çok sertti.

Bununla birlikte, Garfiel’in kendisine karşı ne kadar katı, Subaru’nunsa kendini kaptırmaya ne kadar meyilli olduğu hesaba katılınca muhtemelen doğru yaklaşım da buydu.

Bu mesele bir yana——

Subaru: “Neyse, gezgin bir tüccar olarak en kötü anın hangisiydi?”

Otto: “Bunu öğrenmekte neden bu kadar ısrarcısın?”

Garfiel: “Kaptan sadece merakından soruyo olabilir ama benim de cidden ilgimi çekiyo, Otto-bro. Senin ne kadar sert bi adam olduunu bildiğim için karşına koca bi ejderha falan çıkmadıkça sorun yaşamamışsındır gibime geliyo.”

Otto: “Garfiel, sence de bana yönelik beklentilerin fazla yüksek değil mi?!”

Otto’nun başının sıkışması için bu büyüklükte bir acil durum gerekirdi.

Garfiel’in Otto’ya olan sağlam güveni böyle bir algı yaratsa birazcık abartılı olmasına rağmen bu algının, Subaru’nun Otto’nun krizlerle baş etme kapasitesine yönelik değerlendirmesinden pek farkı yoktu.  

Grubun üyelerine aralarındaki en tehlikeli kişinin kim olduğu sorulacak olursa hepsinin oy birliğiyle Otto’nun adını vereceğine hiç şüphe yoktu.

Subaru: “Ehh, böyle bir şeyin olacağını gözümde pek canlandıramıyorum zaten…”

Otto: “Ne geveliyorsun sen? …Neyse, gerçekten de hayatım boyunca riskli birkaç durumla karşılaştım ama en kötüsü, tehlikeli bir grup tarafından rehin alınmamdı diyebilirim.”

Garfiel: “Tehlikeli bi grup derken, ne kastediyosun? Haydutların saldırısına falan mı uğradın?”

Otto: “——Ehh, ona benzer bir şey. Beni Frufoo’dan ve arabamdan ayırdılar ve elimde hiçbir silahım veya araç gerecim olmadan bir hasıra sarılı hâlde bıraktılar; ve ben de kendimi ölmeye hazırladım.”

Otto, mesafeli bakışlarla bu şekilde mırıldandı. Onu dinleyen Subaru ve Garfiel’in bakışlarıysa birbirlerine çevrildi.

Tecrübe ettiği korkunun azımsanacak cinsten olmadığı kesindi. Otto’nun sözleri, ondan beklenmeyen bir ağırlık taşıyordu.  

Garfiel: “Bir çıkmaz yol, ha. Bahse varım ‘Decou Platosunda terk edilmek’ gibi bi şeydir, di mi?”

Otto: “Gerçekten de öyleydi. Tesadüfen iyi kalpli birilerine denk gelmeseydim o gün hayatımı kaybetmiş olabilirdim. ——Ve bunu, asla unutmayacağım.”

Subaru: “Anlıyorum. Herkesin kendince bir hikâyesi var, sonuçta.”

Deyip kollarını kavuşturan Subaru, Otto’nun yaşadığı sıkıntıyı düşünerek başını salladı.

Haydutlar tarafından bağlanmak, sahip olduğu şeylerden ayrı bırakılmak ve yaşamı ile ölümünün tamamıyla bir başkasının elinde olması: bunlar Subaru’nun pek sık karşılaşmadığı ama yabancı da olmadığı şartlardı.

Subaru: “Yine de o kişilerin yardımı sayesinde Otto şu anda burada, bizimle. Seni bulanlar düzgün bir teşekkürü hak ediyor, sence de öyle değil mi?”

Otto: “——Evet, haklısın.”

Subaru: “——? Bu kayıtsız yanıt da neyin nesi? Beni tedirgin ediyorsun, adamım.”

Subaru, Otto’nun beklenmedik tepkisi karşısında kaşlarını çattı. Otto’ysa Subaru’nun yanıtı karşısında ilahi bir varlık gibi tuhaf bir sakinlik ve soğukkanlılık sergilemeye devam etti.

Subaru içinin ürperdiğini hissederken de Garfiel, yumruğunu sıkıp “Ama hey” diyerek,

Garfiel: “Artık başından geçen her şeyi biliyorum, Otto-bro. Ama için rahat etsin. Başına böyle bi şey gelmesine bi daha asla müsaade etmiiiceğime inansan iyi edersin, tamam mı?”

Otto: “Oh, gerçekten mi? Ehh, sana güvenebileceğimi biliyorum, Garfiel. Diğer taraftan Natsuki-san…”

Subaru: “Savaş gücü konusunda beni Garfiel’le kıyaslayamazsın, tamam mı! Bana bugüne kadar verdiğim tüm emeklerin hiçbir halta yaramadığını hissettireceksin!”

Diyen Subaru, boştaki elini kırbacını savururmuş gibi salladı. Garfiel de kendine has bir hareketle o kırbacı dişleriyle parçalarmış gibi yaparak rakibinin güçsüzlüğünün farkına varmasını sağladı.

“Ahh!..” Garfiel’in galibiyeti onu alenen keyiflendirirken Subaru’nun ağzından bir homurtu kaçtı; o ikisinin yaptıklarına tanık olan Otto’ysa ağzından çıkan umutsuz bir “Ha” sesiyle birlikte,

Otto: “Garfiel, tüccarı çapraz olarak sağa çek. Ona biz tüccarların neyden yapıldığını gösterelim.”

Subaru: “Ağğh! La-lanet olsun, Otto, seni pislik!”

Garfiel: “Hm? Ooooh! Aaa, şah mat oldu! Kaptan, amma da güçsüzsün be!!”

Subaru: “Bunu tek başına başarmadın ama neyse!!”

Şatranj tahtasının yanındaki Subaru, ordusunun köşeye sıkıştırılışıyla bir çığlık attı. Garfiel ve Otto’nun ittifak kurduğu andan itibaren ona tanınan tek bir şans vardı—— o da acıklı bir ezik gibi haykıra haykıra geri çekilmekti.

△▼△▼△▼△

——Bir savaş esiri.

Bu sözleri işitmesiyle birlikte Subaru’nun aklından gevezelikle geçirdikleri bu tarz geceler geçmişti. Silah ve araç gereçleri, özgürlüğüyle birlikte elinden almış, tanımadığı birileri tarafından tutsak edilmişti. Tıpkı Otto’nun söylediği gibiydi, insanın kendisini doğal olarak “ölüme” hazırlayacağı bir durumdu.

Subaru: “————”

Subaru’nun esir olarak tutulduğu yer, Taiga Draması gibi şeylerde gördüğü, savaş için kurulmuş kamplara benziyordu.

Sıra sıra zırhlar ve kuşanılmayı bekleyen silahlarla birlikte yan yana dizilmiş bir sürü çadır görüyordu. Ağır bir hava taşıyan adamlar geçip gidiyor ve güçleri hem insan hem de yarı insanları barındırıyormuş gibi görünüyordu.

Subaru sert bir zeminin üzerinde oturuyordu ve ortada rüzgârı kesmek için sabitlenmiş basit perdeden başka bir şey yoktu. Ellerinin arkadan bağlanışı, ayaklarının da aynı kaderi paylaşışıyla hareket edemez hâle getirilmişti.

Gelin görün ki Subaru’yu asıl ilgilendiren mesele…

Subaru: “Rem… Yanımda bir kız olmalıydı. Ona ne oldu?”

???: “Oh, yani biz sana savaş esirimizsin diyoruz ve senin aklına gelen ilk şey kızlar mı oluyor? Bu kızların senin için önemli olduğunu düşünmekte haklı mıyım?”

Önünde eğilmiş olan kişi—— yani Subaru’nun ağzına ayakkabısını tıkıştıran vahşi adamı durduran genç adam—— bu sessiz soru sonrası tek gözünü kapattı.

Parlak turuncu saçlara sahipti ve Subaru’dan olsa olsa birkaç yaş büyükmüş gibi görünüyordu. Son derece cana yakın bir gülümsemesi olsa da içerisinde bulunduğu durum gereği Subaru’yu rahatlatmıyordu.

Her yerini örten tam bir zırh giyinmese de hafif zırhına bakılırsa büyük ihtimalle kamptaki savaşçılardan biriydi. ——Evet, bir savaşçı, Şövalye değil.

Subaru: “————”

Bir şekilde bu dünyada bir yılı aşkın süre geçirmeyi başaran Subaru, savaşçılarla Şövalyeleri ayırt etme fırsatıyla birkaç kez karşılaşmıştı. Elbette ki pozisyon ve etki anlamında farklılıkları vardı ama bu nesnel aykırılıklar haricinde gözle görülür farklılıklar da taşıyorlardı.

Şövalyeler gösterişliydi, savaşçılarsa kaba saba—— Ama kötü anlamda değildi. Yalnızca ihtiyaç duydukları şey farklıydı.

Elbette ki Şövalyeler bir hayli yetenekliydi ama bununla birlikte, insanların kalbini ve güvenini kazanmaları gerekiyordu. Bu bağlamda asil bir görünüm taşımaları icap ediyordu. Julius ve Reinhard gibiler bunun örnekleriydi.

Öte yandan bir savaşçının ihtiyaç duyduğu tek şey, savaşma gücüydü.

Bu nedenle bu kampta toplanan herkes birer savaşçıydı ve Subaru’nun önündeki genç adam da bir istisna değildi.

Subaru: “…Sana tekrar soracağım. Yanımdaki kız nerede?”

Turuncu Saçlı Genç: “Amma da inatçısın. Hoşuma gitmedi değil gerçi… Neyse, kız hayatta ve güvende. İki kız da enerji ve güç dolu. Hatta bana sorarsan biraz fazla dolu.”

Subaru: “!.. Sahi mi!?”

Subaru genç adamın yanıtına tutunurken adam, gergin bir şekilde gülümsedi. Ve Subaru gelecek yanıtı duymak için öne eğilirken genç adam onu alnından itip “Orada dur bakalım” diyerek daha fazla eğilmesine mâni oldu.

Turuncu Saçlı Genç: “Ellerin de ayakların da bağlı. Kendini bu kadar zorlarsan devrilip dilini ısırmaz mısın? Oh, bana öyle bakma. İkisi de sapasağlam, yalan söylemiyorum.”

Subaru: “Bana ne ikisinden; bana yarım yamalak cevap vermeyi bırak. Mavi saçlı kız iyi olduğu sürece bana yeter.”

Turuncu Saçlı Genç: “Bu fena hâlde acımasız bir cevaptı, haksız mıyım!?”

Bunlar abartısız sözlerdi, gerçek hisleriydi; ama bunları o gence söylemesinin bir anlamı olmayabilirdi.

Her hâlükârda şimdilik gencin söylediklerine inanacaktı. Sıradaki mesele, Subaru ve Rem’in durumuydu. Öncesinde Subaru’yu savaş esiri olarak tuttuklarını söylemişti…

Subaru: “Bir savaş esiri olduğumu kabullenmekte zorlanıyorum ama diyelim ki kabullendim… peki neden onlardan ayrı tutuluyorum?”

Turuncu Saçlı Genç: “Onları görmek istiyorsan daha sonra bunu yapmana müsaade ederim. Tabii sorularımıza dürüstlükle yanıt verirsen… O kızlar şu anda hapis hâlde.”

Subaru: “Hapis mi!? Ama bunu neden yapasınız ki!?”

Hapis kelimesini duymasıyla birlikte zihninde bin bir türlü zor şart belirdi. Fakat daha fazla detay almaya çalışırken sol elinin üç kırık parmağında duyduğu acıyla inledi.

Gghha!.. Gözlerinde yıldızlar belirince dişlerini sıkmak zorunda kaldı. Arkasında duran ve bir gözü bantla örtülü bir adam, ayakkabısını ardında bağlı hâldeki elinin yaralı parmaklarına bastırıyordu.

İşte acımasızca Subaru’nun kırık parmaklarına bastıran o adam,

Göz Bantlı Adam: “Olanlara dikkat ediyor olsaydın esir olmanın anlamını çözemeyen lanet olasıca herifin teki olduğunu anlardın. Senin yalnızca sana sorulan sorulara cevap vermen gerekiyor, yoksa yanılıyor muyum? Ha?”

Turuncu Saçlı Genç: “Cemal, kes şunu! Yine bayılmasına yol açacaksın!”

Cemal: “İçinde bulunduğu pozisyonu anlamaması cidden kanımı beynime çıkartıyo! Boynundan yukarısı sağlam olduğu sürece konuşabilir. Üç parmağı kırık zaten, diğer ikisinin de kırılmasının ne zararı olur ki…”

Turuncu Saçlı Genç: “…Cemal.”

Subaru’nun eline ayağıyla bastıran kişi—— Cemal—— pis bir bakış eşliğinde böyle söyledi. Ama o anda genç adam, fısıltı şeklinde ismini kullandı.

Ve bunu duyuşuyla nefesi kesilen Cemal, istemeye istemeye “İyi madem” diyerek ayağını kaldırdı.

Subaru: “Ghh, ghkk!..”

Cemal: “Tsk. Todd’a teşekkür borçlusun. Bende bi şeyleri fırlatma isteği doğuruyo.”

Kırık parmaklarındaki yükün kalkışıyla birlikte Subaru, yeniden nefes alabilir hâle gelirken Cemal üzerine doğru tükürdü. Ve sonra da arkasını dönüp bir hışımla çadırı terk etti.

Onun adım seslerinin uzaklaşışıyla birlikte de genç adam—— Todd—— kafasını kaşıdı.

Todd: “Aman yarabbi. Bunun için üzgünüm. O Cemal denen herif bayağı asabi. Sonuçta sizleri nehir kıyısında bulan onun birimiydi; ama…”

Subaru: “Ama?..”

Todd: “Şey, anlaşılan beraberindeki kız epey zorluk çıkarmış. Birimindeki insanlar biraz harap olunca da komutanları olarak gururu kırılmış.”

Subaru: “Oh…”

Sonunda olup bitenler hakkında kabaca bir fikir edinmiş olan Subaru, çileden çıkmış şekilde kafasını tutmak istiyordu.

Muhtemelen her şey, Subaru’nun nehir kıyısına sürünüp bilincini yitirişinin ardından gerçekleşmişti. Önlerinde uyanan Rem, Cemal ve adamlarına sağlam bir dayak atmıştı. Cemal’in huysuzluğunun sebebi de buydu.

Rem, bacaklarını kımıldatamayan tatlı bir kız gibi görünürken Cemal ve adamlarının onun tarafından hırpalanmalarına izin vermelerinin suçlanacak bir yanı yoktu. Ama suçlanacak bir yanı olmasa da…

Subaru: “O… heriften… nefret ediyorum…”

Todd: “Haha, ne tesadüf! Ben de ondan pek hoşlanmam. Neyse, konudan sapıyoruz. Ee, parmakların ne durumda?”

Subaru: “Kırıldılar… Acısı azaldı gerçi.”

Öyle bile olsa arkadan vuran acının sonu gelmiyordu. Yine de dişlerini iyice sıkarak acıyla homurdanma şeklindeki zayıflığını o an için sonlandırdı. Şartlar elverirse biriktirdiği tüm acılarla daha sonra faiziyle yüzleşecekti. Ama şu anda, halletmesi gereken meseleler vardı…

Subaru: “Todd’du, değil mi?”

Todd: “Oh? Demek dikkatini veriyordun. Evet, ismim Todd. Ve yerli Todd-san’dan sana bir soru geliyor. Bunu daha önce de söylemiştim ama…”

Subaru: “Dürüstçe yanıt vermem gerekiyordu sanırım… Duymak istediğin bu muydu?”

Neticede o, yalnızca Öteki Dünyalı Natsuki Subaru’dan ibaretti.

Dünyaları nasıl aştığıyla ilgili herhangi bir fikri de İseaki gibi şeylerde son derece geleneksel olan bilgi hilelerini kullanma gibi bir şansı da yoktu. Sıfıra sıfır, elde var sıfır. Bunu düşündükçe ağlayacak gibi oluyordu.

Subaru: “Hayatta böyle bir kart çekmiş olan ben, senin için neyi yanıtlayabilirim ki gerçekten?”

Todd: “Ne tür bir yağcılık bu? Her neyse, düşük bir ihtimal, ama sana sormak istediğim tek bir şey var. ——Sen Shudraq’lardan biri misin?”

Subaru: “…Shudraq mı?”

Otoriter gencin—— Todd’un—— sorusu önemliydi fakat Subaru, Shudraq kelimesini daha önce hiç işitmemişti.

Bununla birlikte Todd, Subaru’nun aynı kelimeyi tekrarlayarak verdiği yanıtı duyar duymaz ellerinden birini alnına götürerek şöyle dedi:

Todd: “Bak, biliyordum işte. Tepkinden onlarla hiçbir ilgin olmadığını anlayabilmiştim.”

Subaru: “Heyhey, bekle. Henüz hiçbir yanıt vermiş değilim. Biraz fazla aceleci davranmıyor musun…”

Todd: “Hiç de bile. Kendi savaşçı klanı sorulan hiç kimse yalan söylemez. Daha önce onları hiç işitmemiş olanlar da. Yani bu saatten sonra kalkıp da ben bir ‘Shudraq’ım desen de kimse sana inanmaz.”

Subaru: “————”

Kesin konuşuyor olsa da söyledikleri blöfmüş gibi gelmiyordu.

Subaru bile inkâr edemezdi; Todd’un tamamen emin şekilde dile getirdiği şeyler öyle ikna ediciydi ki. Ama bu durumda…

Subaru: “Bu Shudraq’lar neyin nesi ki?”

Todd: “Aradığımız insanlar. O koca ormanın içerisinde bir yerlerdeler… Buddheim Ormanında.”

Todd, Subaru’nun sorusunu yanıtlayarak arkasını işaret etti. Fakat Subaru’nun elleri ve ayakları bağlı olduğu için dönüp bakması kolay değildi. Böylece Todd, elini Subaru’nun omzuna koyup “Yapacak bir şey yok” diyerek onu döndürdü.

Subaru: “…Buddheim Ormanı.”

Todd: “Buradan ötesi tamamen orman. Onu detaylı bir şekilde arayıp taramak yıllar alır.”

Todd halsizce bu sözleri mırıldansa da söylediği şey anlaşılabilirdi. Gerçekten uçsuz bucaksız bir ormandı.

Subaru’nun esir tutulduğu kamptan görüldüğü üzere yeşillikler soldan ve sağdan olmak üzere ufka dek devam ediyordu. Derinliği bu boyuttaysa -metaforlar bir yana- Amazonla aynı seviyede olduğu söylenebilirdi.

Ve de böylesine uçsuz bucaksız bir ormanın içerisinde Shudraq mı her ne ise o kişileri bulmaları gerekiyordu.

Subaru: “…Pratikte imkânsız bir şey olmayacak mı bu? Özetle yani.”

Todd: “Sen de mi bu fikirdesin? Şey, yo, ben de gerçekten havlu attım aslında. Eve dönmem yıllarımı alırsa nişanlım er ya da geç beni terk edecektir, anlarsın ya.”

Sevgilisinden ayrılan ve savaş alanına gönderilen bir askerin kederi.

Todd’un sözleri Subaru’da buna benzer bir his uyandırmış, birazcık sempati duymasına yol açmıştı. Ancak kendisinin de şu anda sevdiği kızdan ayrılmış olması gereği bu sempatisi uzun sürmedi. Ve bunun dışında, kendisinin başındaki problem bundan çok daha ciddiydi.

Subaru: “Hey, Todd-san. Senin açından dürüstçe bir yanıt verdiğimi düşünüyorum. Yani sözünü tutarsan çok memnun olurum.”

Todd: “Nişanlısını göremediği için canı sıkkın olan birinden bir kadını görmene izin vermesini mi istiyorsun? Amma da taş kalpliymişsin.”

Subaru: “Bunu yaralı bir adamın kırık parmaklarına basan bir adamın yoldaşından duymayı hiç istemem.”

Todd: “Haha, o da doğru.”

Subaru’nun yanıtı epey cüretkâr olsa da Todd, öfkelenmekten ziyade kahkahalara boğuldu. Sonra da Subaru’nun yanına eğilip ayaklarını sıkıca bağlayan ipleri yürüyebileceği kadar gevşetti.

Todd: “Bu sayede hiç değilse küçük adımlarla yürüyebilecek olmalısın. Seni nezarethaneye götüreceğim.”

Diyen Todd, Subaru’yu koltukaltından tutarak tek seferde kaldırdı. Ve Subaru, ayaklandığı saniyede normal adımlarının yarısı kadar da olsa adım atıp özgürce yürüyebilir hâle geldi.  

Bu şekilde yürüyebilirdi. Tanrıya şükür kısa bacakları vardı. Bir model gibi uzun bacaklı olsaydı dengesi epey bozulabilirdi.

Subaru: “Peki öyleyse, bana rehberlik et lütfen.”

Todd: “Şu arsızlığa bakın… Sen bir asil olmalısın, haksız mıyım?”

Diyerek buruk bir şekilde gülümseyen Todd’un sırtına hafifçe vuruşuyla Subaru, ufak adımlarla yürümeye başladı.

Etraftaki adamların, kendisinin adım adım ilerleyerek savaş esirlerine ev sahipliği yapan noktaya götürülüşünü meraklı gözlerle izlediğini hissedebiliyordu. Kimilerinin alay edermiş gibi göründüğünü de görebiliyor ama zerre kadar umursamıyordu. Öte yandan, asıl gözlem yapan kendisiydi.

Tam da düşündüğü gibiydi. Savaşa hazırlanan bir kamp görüyordu.

Kampın çevresi, doğaçlama yapılmış ahşap çitler ve benzeri şeylerle çevrilmişti. Burada yüzden fazla adam olmalıydı. Ancak yüz adamla koca ormanı aramaları resmen imkânsızdı. Subaru, Todd’un yakınma sebebini anlayabiliyordu.

Lafı açılmışken Subaru, hem bu durum hem de nişanlısı için duyduğu sempatiyi ifade etmişti. Bununla birlikte karşılaştığı şey…

Todd: “Oh, asillerden bahsedince aklıma şey geldi… Eşyalarını karıştırırken rastladığımız o bıçağı nereden buldun?”

Subaru: “————”

Todd’un ansızın aklına gelerek sorduğu soruyu işiten Subaru’nun kaşları çatıldı ve söz konusu bıçağı hatırladı.

O bıçağı ormandaki maskeli adamdan almıştı. Ve ormanın teşkil ettiği pek çok engel ile Rem’in hazırladığı tuzakları aşmakta gerçekten yardımı dokunmuştu. ——Artık bunun için çok geçti ama o maskeli adam, aradıkları Shudraq’lardan biri olabilirdi.

Durum böyleyse onlara o adamdan bahsetmek, yalnızca velinimetine ihanet etmek anlamına gelirdi.

Todd: “Ne oldu?”

Subaru: “Yo, yok bir şey…”

Todd bu sessizlikten şüphe duysa da Subaru, içten içe büyük bir ikilem içerisindeydi.

Bir savaş esiri olmasına rağmen Todd, ona nispeten makul davranıyordu. Ama hataya yer yoktu, Subaru her hâlükârda bir savaş esiri olarak görülüyordu ve Todd, Subaru’nun dostane davranıyor demekte zorlandığı biriydi.  

Diğer taraftan maskeli adamı bir daha asla görmeme ihtimali epey yüksekti. Yine de o adam Subaru’ya Rem’i aramasında etkili tavsiyelerin yanı sıra faydalanacağı bir bıçak da vermişti. Yani oldukça hayırsever biriydi.

Bu da demek oluyordu ki…

Todd: “Hey, ne oldu?”

Subaru: “——O bıçak atalarımdan kalma. Bir aile yadigârı yani.”

Todd: “Demek öyle? Heyhey, öyleyse bayağı matah biri olmalısın, doğru ya.”

Subaru: “Ha?”

Subaru, üzerine düşündükten sonra velinimetini koruma kararı almıştı.

Subaru’nun aklında bu düşünceyle söylediği yalan sonrasındaysa Todd’un sesi birazcık şaşkın çıkmıştı. Ve Subaru sebebini bilemese de Todd,

Todd: “Sonuçta bıçağının üzerinde ulusal amblemimiz olan kılıç kurdu var. Duyduğum kadarıyla böyle şeyler bizzat İmparator tarafından hizmetindekilere verilirmiş. Yani onurlu bir aileden geliyor olmalısın, haksız mıyım?”

Subaru: “…Dur bir saniye.”

Todd’un sesi heyecanlı bir hâl alıyordu. Bu esnada duyduğu şeyler, Subaru’nun nefesini kesmişti.

Aldığı bıçağın arkasındaki hikâye yeterince iyiydi. Bu konuda şaşkınlığına değecek bir anekdot varmış gibi görünse de bu konuyu şimdilik bir kenara bırakacaktı.

Sorun bambaşka bir noktadaydı. ——Kılıç Kurdu ve İmparator.

Subaru: “————”

Subaru, dudakları sımsıkı kapalı şekilde adımlarını duraksatarak bir kez daha etrafına bakındı.

Pek çok çadır, alaylı erkekler ve devasa bir orman görüyordu… Ve de koca bir çadırın yanı başında, rüzgârda dalgalanan mavi bir bayrak.

…İşte o mavi bayrağın tam ortasına, kılıçlar tarafından delinip geçilmiş kara bir kurt resmedilmişti.

Subaru’nun bu dünyaya gelişinin üzerinden bir yılı aşkın süre geçmişti. Bu süreçte Emilia’nın yegâne Şövalyesi olarak tanıtıldığı fırsatlar artmış, dolayısıyla sonsuza dek öteki dünyadan gelme biri olarak bağdaş kurup oturamayacağı için bu dünyaya dair genel geçer bilgileri öğrenmeye başlamıştı.

Ve çalışmalarının meyveleri ile kılıçların delip geçtiği kurdun—— Kılıç Kurdunun—— resmedildiği bayrak çakışmıştı.

Yani…

Subaru: “…Kutsal Volakiya İmparatorluğu.”

Ejderha Dostu Lugunica Krallığı’nın güney sınırında yer alan İmparatorluğun ulusal amblemi.

İşte Subaru’nun Krallıkla İmparatorluk arasındaki sınırı aşıp yabancı bir ülkeye fırlatıldığını fark ettiği ilk an, o andı.

△▼△▼△▼△

——Kutsal Volakiya İmparatorluğu.

Arazinin—— yo, Subaru’nun esir alındığı ülkenin adı buydu.

Subaru’nun İsekai çalışmaları sonucunda Volakiya konusunda sahip olduğu izlenim şöyleydi: “Oyunlarda falan bu tarz İmparatorluklar genellikle bir nevi kötülük sığınağı oluyor.”

Tıpkı Lugunica Krallığı gibi Volakiya İmparatorluğu da dünyadaki güç dengesini koruyan dört büyük ulustan biriydi. Dünya haritasının güney kısmının hâkimiyetini ve en büyük araziyi elinde tutan da Volakiya İmparatorluğuydu.

Volakiya, kuzeydeki Gusteko ve batıdaki Kararagi’ye kıyasla daha zengin ve verimli toprakların yanı sıra daha sıcak bir iklimle kutsanmıştı. Ve görünen o ki gayet doğal bir şeymişçesine “Güçlü olan hayatta kalır” sisteminin şekillendiği bir ortamdı.

Birçok kabile ve ırk birbirine karışmış, güçlü olan her şeyi elde ederken güçsüz olanlar ellerindekilerden olmuş, güçsüzler güçlüler tarafından ezilmişti.

Volakiya İmparatorluğunda böylesi bir gaddarlık cezasız kalmıştı—— Başka bir deyişle burası, Natsuki Subaru’ya en uymayacak insanlarla dolu bir ülkeydi.

Subaru: “…Kutsal Volakiya İmparatorluğu.”

Subaru, çadırın yanında sallanan bayrağa baktığı saniyede farkına dahi varmadan ağzından bu sözcükleri kaçırmıştı. Onun şaşkın mırıltısını işiten Todd ise hafifçe kaşlarını çatarak-

Todd: “…Çok yaşa Volakiya!”

Subaru: “Vooa!?”

Ansızın arkasında gürleyen sesi işiten Subaru afallayıp şaşkınlıkla sıçrarken onun bu tepkisi Todd’u güldürdü.

Todd: “Hahaha. Bu tepki de neyin nesiydi böyle? Konuyu açan sendin.”

Subaru: “Çok yaşa Volakiya?”

Todd: “Çok yaşa Volakiya.”

Farkında bile olmadığı bir şeyle itham edilse de anlayabiliyordu.

Biri Kutsal Volakiya İmparatorluğu dediği zaman “Çok Yaşa Volakiya” yanıtını alırdı. Bu, onların alışık olduğu bir şeydi, ulusal inançlarının bir parçasıydı.

Ve böylece, Subaru yeni bir bilgi daha edinmişti.

Subaru: “…Lugunica’lı olduğumu öyle pervasızca belli edemem.”

Bu, onun için gerçekten ağır bir darbe olmuştu.

Subaru’nun şu anki pozisyonu, Lugunica Krallığında gerçekleşen Kraliyet Seçiminin adaylarından biri olan Emlia’nın yegâne Şövalyesi şeklindeydi. Roswaal’ın himayesi altında resmî olarak Şövalye ilan edilmiş ve sınırlı bir süreliğine Lugunica soyluluğunun bir parçası olmuştu.

Ne olursa olsun Lugunica Krallığında olup da Kraliyet Seçimi meselesinden haberdar olmayan tek bir kişi bile olmamalıydı.

Yani Subaru, kimliğini açıkladığı takdirde bir iyilik isteyecek pozisyonda olabilirdi. ——Hiç değilse Rem’in güvende olduğundan emin olduktan sonra Todd’a bu bahsi açabilirdi.

Ama şu anda Volakiya İmparatorluğunda olması gereği mesele bambaşkaydı.

Subaru: “————”

Bu dünyanın tarih kitaplarını okumuş olan Subaru, Lugunica Krallığıyla Volakiya İmparatorluğu arasındaki ilişkinin kötülüğünden haberdardı.

Dört yüz yıldan uzun bir süre önce iki ülke, toprak meselesi yüzünden pek çok büyük savaş vermişti. Lugunica Krallığının dört yüz yıl önce İlahi Ejderhayla anlaşma yaptığı günden bu yanaysa iki ülke, büyük bir çatışma yaşamaktan uzak durmuştu.

Bununla birlikte tek tük, ufak çaplı çatışmalar çıkmıştı ve iki ülkenin şu anda bile soğuk savaş hâlinde olduğuna hiç şüphe yoktu. Subaru, İmparatorluk bunu fırsat bilip savaş başlatmasın diye Kraliyet Seçiminin başladığının duyurulması öncesinde görüşmeler gerçekleştirildiğini duymuştu.

Peki onlara burada, yani Volakiya İmparatorluğu sınırları içerisindeyken, Lugunica soylularından biri olduğunu söyleyecek olursa başına ne gelirdi?

Belki birazcık sağduyu sahibi bir İmparatorluk soylusuyla karşı karşıya olsaydı bunu yapması mümkün olabilirdi ama bulunduğu konum, savaş alanının kıyısında bir kamptı.

Todd bir yana, Cemal gibi fevri insanlardan oluşan bir ulustan misafir muamelesi görmeyi umabilir miydi gerçekten?

Subaru: “Kesinlikle imkânsız.”

Bu da demek oluyordu ki Subaru, dikkatsizlik ederek pozisyonunu açıklayamazdı.

Hâl böyleyken yanındaki kişinin pozisyonunu dahi unutmuş olan Rem olması, gizli bir lütuftu—— Gerçekten de talihsizlikler denizindeki ufacık bir lütuftu.

Todd: “Hey, asıl mesele nedir? Parmakların gibi ayakların da mı işe yaramıyor?”

Subaru: “Yok ya, ondan değil. Sadece senin “Çok Yaşa Volakiya” deyişini işitince göğsümün derinliklerinden yükselen huşunun ürpertisine engel olamadım…”

Todd: “Oh, anlıyorum. Yapacak bir şey yok. İmparatorluğun soylularıyla bağlantılı olduğun düşünülünce İmparatorluğun bahsinin seni kalbinden vurması çok doğal. Düşüncesizlik eden benim.”

Subaru: “Haha, şeyy, hahaha.”

Elinden gelseydi kafasını kaşırdı ama tek yapabildiği, Todd’un yanıtına zoraki bir kahkaha atmak olmuştu.

Onun dünya görüşüne yalnızca yazılı eserlerden dâhil olan bir şey olsa da burası gerçekten bir “İmparatorluktu”.

İmparatorluğun mantrası, Todd gibi sıradan askerlere dek nüfuz etmişti. Bunun adamın şu anki tavırlarından anlaşıldığını fark eden Subaru, dişlerini sıktı.

Sosyal konumunu ortaya koyması ve Mathers Mülküne dönmesini sağlayacak olan kozlarının önünün kesildiği rahatlıkla varsayılabilirdi.

Belki de pozisyonuna saygı duyacak mantıklı bir İmparatorluk vatandaşı bulabilirdi, ama…

Subaru: “…Bu iki seçenek üzerine kumar oynayacak olsaydım, ihtimaller fazlasıyla aleyhime derdim.”

Todd: “Ne mırıldanıyorsun sen? Buyur bakalım, dört gözle beklediğin buluşma zamanı.”

Subaru: “…ah”

Ayaklarını sürüyerek yürüyen Subaru, omzuna pat diye vurularak sırtından itildi.

Todd’un söylediklerinin hemen sonrasında da kafasını kaldırdı. Ve bunu yaptığı anda kampın köşesine yakın bir noktaya yerleştirilmiş olan demir hücrelerin yanına ulaştığını gördü. İşte düzenli ve derli toplu şekilde sıralanmış o hücrelerden birine, öylece oturup kalmış bir kız hapsedilmişti.

Subaru: “Rem!”

Rem: “——Hık, senmişsin.”

Aradığı kızı bulmuş olan Subaru, hücreye doğru koşturdu. Rem’se onu fark edip aynı düşmanlıkla gözlerini üzerine dikerek kaşlarını çattı.

Gelin görün ki bu, Subaru’nun umurunda değildi. Her şeyden önce durumunun iyi olduğunu teyit edebildiği sürece sorun yoktu…

Subaru: “Oh, şükürler olsun. Sana herhangi bir şey yaptılar mı? Herhangi bir acın… Hbııaah!”

Todd: “Voa, voaa, cidden acıtmış gibi duruyor.”

O anda hızla yürümeye başlayan Subaru’nun ayakları birbirine dolandı ve öne devrildi. Ve elbette ki kendisini desteklemek için ellerini kullanamayınca da demir hücreye kafa üstü tosladı.

Ve sonra da homurdanarak geriye doğru devrildi.

Rem: “Bekl… Bir anda neler yaşandı öyle!?”

Subaru: “Ah yok bir şey, benim hatam… Ben… ben seni korkutmak istememiştim…”

Rem: “Sanki korkutabilirmişsin gibi! Bana tepeden bakmayı bırak lütfen… Burnun, dişlerin falan iyi mi?”

Subaru: “Ha!? Benim için endişelendin mi sen?”

Rem: “Ne? Yo?”

Subaru, tırtılvari bir yöntemle bedenini ayaklandırarak koklandı. Rem’den aldığı yanıt buz gibiydi.

Yine de o açık mavi gözlerin hedefi olduğu için rahat bir nefes aldı. Tabii bu hareketi, hâlâ hücrenin içerisinde olan Rem’in yüzünün daha da gerilmesine yol açtı.

Todd: “Peki öyleyse, bunun duygusal bir buluşma olduğunu anlıyorum ama siz ikiniz pek aynı sayfada gibi görünmüyorsunuz, haksız mıyım? Bir bakalım öyleyse, şey, umm, sen Rem olmalısın, değil mi?”

Rem: “——Kim bilir.”

Todd: “Heyhey, şuna bakın. İnatçılığın da bir sınırı olmalı canım.”

Diyen Todd, asık bir suratla Subaru ve Rem’in beklenmedik buluşmasına dâhil oldu.

Rem ise huysuzca kafasını çevirdi, bununla birlikte bu soğuk tavrı yalnızca Subaru’ya yönelikmiş gibi görünmüyordu. Daha ziyade bu kampa—— Todd da dâhil olmak üzere tüm İmparatorluk halkına yönelikmiş gibiydi.

Tabii tüm bunlar bir yana bunun tam da evde otoriter, dışarıda ürkek mizaçlı Rem’den beklenecek bir şey olduğu söylenebilirdi.

Subaru: “Karşına çıkan herkesi azarlarsan sonunda sana ‘Kuduz Köpek’ gibi bir lakap takarlar.”

Rem: “Ve şimdi de bana köpek deme arsızlığını gösteriyorsun. Leş gibi kokmakla kalmıyorsun, fazlasıyla da kaba birisin, öyle değil mi?”

Subaru: “Ne demeye çalışıyorsun, benim leş gibi kokmam kabalık mı? Yani, temizlik konusundaki eksikliğimi mi dile getiriyorsun? Temizlik hiçbir zaman doğru düzgün kavrayamadığım bir konuydu gerçi.”

Birinden nefret ettiğinizde o kişinin aldığı nefesten bile nefret edecek hâle gelirsiniz şeklinde bir söz vardı ve Rem’in Subaru’yla etkileşimi tam da bu şekildeydi.  

Verdiği o kötü ilk izlenimden hâlâ kurtulamamışken böyle bir yere düşmüş olmaları gerçekten berbattı.

Subaru: “Her neyse, evet, adı gerçekten de Rem. Yardımın için teşekkürler… Gerçi, onun bu şekilde hücreye atıldığını gördükten sonra minnettarlığımı dile getirmem biraz zor.”

Todd: “Sana söylememiş miydim? Cemal’in birimindeki herkes dayak yedi. En azından bunun yapılmasına müsaade etmeseydim ben bile rezil olurdum. Her hâlükârda ona zarar verecek değiliz zaten.”

Subaru: “…Bu konuda size gerçekten güvenebilir miyim?”

Todd: “Burada İmparatorluk Soylularının itimadına sahibiz neticede. Cemal bile bu konuda şikâyetçi olamaz.”

Diyen Todd, eliyle göğsünü yoklayarak Subaru’nun bıçağını çekti. O bıçağı kılıfından çıkartıp Subaru’nun el ve ayaklarındaki ipleri kestiği esnadaysa Subaru’nun gözleri fal taşı gibi açıldı.

Kısıtlamalarından kurtulduğunu hisseden Subaru, bir “Oh” çekti.

Subaru: “Gitmeme izin mi vereceksin?”

Todd: ““Evet, senin kızı da al ve istediğin yere git” demek isterdim… Ama yapamam.”

Subaru: “————”

Todd: “Bana öyle korkunç bakışlar atma. Sana kötülük ediyor değilim. Bildiğin gibi ormandaki Shudraqlarla savaşmak için saflarımızı hazırladık. Ama harekete geçirilenler yalnızca biz değiliz. Öyle elini kolunu sallayarak ormanda dolaşacak olursan başka bir kampın üyeleri tarafından yakalanırsın.”

Başka bir deyişle bu uçsuz bucaksız ormana baskın düzenlemek için araziye dağıtılmış birkaç kamp bulunuyordu.  

Subaru ve grubu dikkatsizce başka bir kampın sınırlarına girecek olursa çok yüksek ihtimalle tıpkı burada olduğu gibi yakalanır ve sorgulanırlardı.

Ama daha da kötüsü——

Subaru: “Bu kamplarda bir sürü Cemal varken lanet olasıca bir ayakkabı daha yemeye bile zorlanabilirim.”

Todd: “Böbürlenmek istemem ama İmparatorluk Ordusunda benim gibisini zor bulursun. Şiddetten gerçekten hoşlanmam, bu yüzden bir diyalog kurma ihtimali varsa daima ilk önce bunu denerim, anlarsın ya.”

Rem: “Yani karşılaşacağımız çoğu kişinin o kaba beyefendi kadar istismarcı olmasını beklemeliyiz, öyle mi diyorsun?”

Todd: “Ehh, seni gücendirdiği için bunu hak ettiğini söyleyebiliriz herhâlde.”

Kararlı bir şekilde konuşan Rem’in sesinden yoğun bir nefret algılanıyordu.

Subaru’yu da bir türlü sevememiş olsa da Cemal’le yaşadığı ilk karşılaşma korkunç olmuştu. Durumunu biliyor olmasına rağmen Todd’un Cemal’in tarafını tutmayışındansa eylemlerinin müttefikleri tarafından bile savunulamayacağı sonucu çıkarılabilirdi.

Subaru: “Todd-san, güvenliğimiz için endişelenmeni anlıyorum. Ama ne yapmamız gerekiyor? Senin gibi ben de orman baskını tamamlanana dek burada kalmak istemem gerçekten.”

Todd: “Biliyorum, ayrıca yabancıların uzun süre kampımızda kalmasına izin verecek olursak biz de azar yeriz. Ama ne yaparsak yapalım birkaç gün içerisinde yakınlardaki bir kasaba için bir tedarik kamyonu yola çıkacak. Onlarla birlikte yola çıkarsanız gereksiz bir tantanaya yol açmadan buradan ayrılabilirsiniz herhâlde.”

Subaru: “Anlıyorum, bir tedarik kamyonu ha…”

Gayet basitti, bunca insanı beslemek için su ve yiyecek gerekliydi. Bunları etraflarındaki arazileri kullanarak sağlayabilmeleri mümkün değildi, dolayısıyla erzak sağlayan birimler de en az savaşmaya gidenler kadar önemliydi.

Bu yüzden de Todd, kampa bu tarz şeyler sağlamakla yükümlü kişilerle birlikte oradan ayrılmalarını öneriyordu.

Subaru: “Öyleyse size birazcık daha bel bağlayabilir miyiz?..”

Todd: “Öyle sanıyorum. Yakın zamanda savaşta bir ilerleme kaydedilmeyecek olmalı… Yani sen yalnızca o lanet olasıca Cemal’e yaklaşmadığından emin ol. Bir ayakkabı daha yemek zorunda kalmak istemiyorsan tabii.”

Subaru: “Aynen, hiç istemem gerçekten… Rem, bu plan sana da uyar mı?”

Rem: “————”

Rem’den yanıt gelmedi, yüzü de inatla başka yöne dönüktü.

Yine de inkârını Subaru’nun yüzüne vurmadığına göre herhangi bir itirazı veya alternatif fikri olmasa gerekti. Subaru, onun bu yaptığını sadece tatlı bir meydan okuma olarak değerlendirecekti.

Todd: “Sizin aranızdaki ilişki de bir tuhafmış ama. Nasıl insanlarsınız siz?”

Subaru: “Uhm, bizi gezgin veya seyyah olarak düşünebilirsin. Rem benim biricik hatunum, birlikte olduğumuz diğer kızsa tanımadığım biri.”

Rem: “Hâlâ aynı şeyi söyleyip duruyorsun…”

Todd’un sorusunu ve Subaru’nun cevabını işiten Rem’in güvensizliği iyice artmıştı. Subaru da işleri batırdığını düşünüyor ama diğer taraftan Rui’yi yoldaşlarından biri olarak görmeyi hiçbir şekilde istemiyordu.

Tamamen dürüst olmak gerekirse, İmparatorluğun onu ellerinden almalarına hiçbir itirazı olmazdı.

Subaru: “Bu da bana onun Rem’le birlikte hücreye atılmamış olduğunu anımsattı. Ee, o nereye gitti?”

Rem: “——Tedavi olmaya götürüldü. Pervasızca nehre atladığımız sırada alnı kesilmiş herhâlde.”

Subaru: “Tedavi… Tedavi mi?”

Bakışlarını kaçıran Rem’in yanıtını işiten Subaru, şaşkınlıkla tepki verdi. Derken o ifade hızla ciddileşti ve hücreye doğru atıldı.

Subaru: “Tedavi mi dedin sen!?”

Rem: “N-ne? Evet, aynen öyle. Yoksa tiksindiğin o kızın yaraları için tedavi görmesini bile istemediğini mi söylüyorsun?”

Subaru: “Bu konuda yanılmıyorsun ama mesele bu değil. Hey, Todd-san! O lanet olasıca Rui nerede tedavi görüyor? Hangi çadırda!?”

Subaru etrafında dönerek tehditkâr tavrı karşılığında Todd’un şaşkın bir “Ne?” tepkisi vermesine yol açtı. Fakat Todd durumun vahametini biraz olsun anlamadı ve Subaru, onu omuzlarından tutarak “O nerede?” diyerek sorusunu tekrarladı.

Todd: “Tedavi görüyorsa kırmızı bayraklı çadırdadır. Ama sana bir anda ne oldu ki böyle?”

Subaru: “Herkes öylece ölüp gidecek işte!”

Subaru, gözleri fal taşı gibi açılan Todd’u omzundan iterek kırmızı bayraklı çadıra doğru koşturmaya başladı. Rem ve Todd ikilisiyse Subaru’yu harekete geçiren güç karşısında istemsizce bakıştı.

Todd: “Ne oluyor ya?.. Ehh, neyse, ben de peşinden gideceğim, ama…”

Rem: “Öyle yap lütfen. Onu durdurmazsan pervasızca bir şey yapacaktır muhtemelen.”

Todd: “Yine de neden bana bunu söyleyen kişi sen oldun ki…”

Diyen Todd, kafasını kaşıyarak alelacele, hızla koşturan Subaru’nun peşine takıldı.

Ve Subaru’yu artık göremez hâle gelen Rem,

Rem: “Bu da neyin nesi böyle? O herif bana sürekli canı nasıl isterse öyle davranıyor.”

Diye kendi kendine mırıldandı.

Subaru: “————”

Bu esnada Todd’un söylediklerini işitmiş olan Subaru, kırmızı çadırı arayarak etrafa bakınmakla meşguldü. Rui’nin tedavi gördüğünü duyunca aklına, olabilecek en kötü ihtimal gelmişti.

Yani bir şekilde aklından olmuş görünen Rui’nin tedavi görerek normale dönme ve yeniden Oburluk Günah Başpiskoposlarından birine dönüşme ihtimali!

Hâl böyle olursa Subaru ve hafızasını kaybetmiş olan Rem, onunla baş edemezdi. Todd, Cemal ve bu kampın tüm İmparatorluk fertleri bir araya gelse bile muhtemelen çok sayıda zayiat verilirdi.

Subaru, bunun gerçekleşmesine izin vermeyecekti. Bu asla gerçekleşmemeli dercesine bir sabırsızlık zihnini dolduruyordu.

Derken gözüne takılan kırmızılı bir çadıra doğru dönerek hızla girişine yöneldi…

Subaru: “Affedersiniz! Burada altın saçlı rezil bir velet var mı——”

???: “Auuuaa!!”

İşte o saniyede, tam da çadırın kapağını açmaya çalışırken, altın rengi bir mermi, korkunç bir kızla içeriden fırladı.

Amacına uygun bir şekilde Subaru’nun burnunun hemen altına—— vücudunun tam merkezine isabet eden mermi, Subaru’nun bilincinin de üst bedeninin de dengesizce sarsılmasına yol açtı. Ve bu şekilde doğruca kıçının üstüne devrildi.

Sonucunda da ani bir hamleyle sol elini yere yapıştırmış oldu. ——Hani üç parmağı kırık olan sol elini.

Subaru: “GYHAAAAAAAAA!!”

Rui: “Ahh! Ahh! Uaaah!”

Şiddetli acı yüzünden bilinci gidip gelen, ıstırap içerisinde kıvranan Subaru’nun üzerine atılıp mutlu mesut bir şekilde neşeyle ciyaklayan o mermi ——Rui’ydi.

Hâlâ çayırlıkta Subaru’yu uyandırdığı zamanki gibiydi. Yüzüne, masumane bir kötülüğün tezahürü gibi görünen bir gülümseme yerleşmiş şekilde Subaru’nun göğsüne sırnaşıyordu.

Subaru’ysa gerçekten onu üzerinden atmak istiyor ama acıyla yanıp kavrulan bilinci buna müsaade etmiyordu.

Subaru: “Gh, khh, a-ahh!..”

Todd: “Voaaa ne yaptın, sol elini mi kullandın? Ahh, kahretsin, epey kötü oldu… Ama görebildiğim kadarıyla bu kız normal hâline dönmüş gibi. Yani alnındaki yara da dikilmiş.”

Todd, acı içerisinde kıvranan Subaru’ya yetişerek hâlinden memnun Rui’yi göğsünden usulca kaldırdı. Rui bir “Auuh” sesi eşliğinde kollarını ve bacaklarını sallasa da Todd, ona aldırış etmedi.

Tam da Todd’un söylediği üzere Rui’nin kafasına bir bandaj sarılıydı. Yani kesik alnı için tedavi uygulanmış gibi görünüyordu. Ama büyüyle değil, temel ilkyardım teknikleriyle.

Subaru: “Kh, ah… Ö-öyle mi? Yani tedaviden kastın buydu…”

Rui’yi büyüyle iyileştireceklerinden öyle emindi ki telaşa kapılmıştı. Ama başvurdukları bu yöntemle, Subaru’nun Rui’de tedavi edilmesini istemediği hiçbir noktayı tedavi edebilmeleri mümkün değildi.

Yani Subaru’nun korkuları hiç değilse şimdilik yersiz çıkmış gibi görünüyordu.

Todd: “Sana bu denli bağlı olan kızı tanımıyormuş gibi davranıyorsun ama o kadar kıymet verdiğin kızdan çok soğuk bir muamele görüyorsun… Gerçekten anlayamadım ama işler fena hâlde karışıkmış gibi duruyor.”

Subaru: “…Bunu inkâr edemem. İşleri benim kadar karışık birine kolay kolay denk gelemezsin.”

Bir insanın hayatı boyunca karşılaşabileceği zorlukların bir sınırı varsa, Subaru’nun başına gelenler yalnızca bir ömre sığacak zorluklar mıydı? Yoksa her Ölümden Dönüşte hesap sıfırlanıyor muydu? İçinin rahat edebileceği bir zaman dilimi bir gün gelecek miydi?

Tüm bunları düşünmek bile korkunçtu. Ama ne kadar korkunç olsa da…

Subaru: “Şimdilik hayattayım. Önemi olan da bu.”

Todd: “Anlaşılan çıtayı bayağı düşük tutuyorsun… Ee, ne yapacaksın? Birkaç gün sonra kalkacak tedarik kamyonunda size eşlik etmemiz uygun olacak mı?”

Subaru: “Oh, tabii, öyle yapalım lütfen. Yine de senin başına kaldığımız için özür dilerim.”

Todd: “Mhm? Endişe etmene gerek yok, sizi kendi hâlinize bırakacak değilim sonuçta.”

Bağdaş kurmuş hâlde oturan Subaru, Todd’un sözleri karşısında “Ha?” dedi. Todd ise bacaklarını sallayıp duran Rui’yi yere bırakıp bir elini kalçasına götürdü.

Ve sonra da diğer eliyle arkasında uzanan İmparatorluk kampını işaret ederek,

Todd: “Burası tam bir kamp alanı. İş gücümüz ne kadar olursa olsun asla yeterli gelmiyor. Yapılacak bir ton iş var, bu yüzden bazı şeylerde yardımınızı almam gerekecek.”

Subaru: “…Emeksiz yemek olmaz demeye çalışıyorsun sanırım?”

Subaru sessizce mırıldandı ve Todd’un da onu duyar duymaz aynı kelimeleri tekrar etmesini sağladı.

Todd: “Emeksiz yemek olmaz… Aynen öyle. Tam isabet. Ağzın iyi laf yapıyor cidden.”

Todd başını sallayıp onay verirken yanı başındaki Rui de onu kopyalarcasına başını salladı.

Subaru ise o ikiliye bakarak yüksek sesle boynunu kütürdetti.  

Subaru: “…Sanırım “Hiçbir şey yapma” denmesinden veya ayakkabı yemeye zorlanmaktan iyidir, ha.”



#Rem hücrede olsa da esir değil de misafir muamelesi görüyor gibiler genel olarak. Başta Todd gibi biri değil de Cemal gibi biri olsaydı işler fena hâlde farklı olabilirdi. Ama bu her şeyin sorunsuzca ilerleyeceği ve kamyona atlayıp gidip kurtulacakları anlamına gelmiyor tabii ki. Pek sevgili sadist yazarımızdan bir acı, bir hüsran bekliyorum yakın zamanda 😀 Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar