Bölümün ortalama okuma süresi 35 dakikadır. İyi okumalar dileriz.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤ
Çevirmen: Bertiel
ㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――Gladyatör Adası Ginunhive’deki hayat Subaru için o kadar da kötü sayılmazdı.
Subaru’nun Sparka etkinliği sırasındaki performansı Gladyatör Adası’nda yarışan gladyatörler tarafından iyi karşılanmıştı. Bu yüzden nereye giderse gitsin, o savaş alanında aldığı karşılığın aynısını alacaktı.
Birinin savaşmaya zorlanacağı bir ortamda bile, Vollachia İmparatorluğu’nun yolu değişmeden kaldı.
Dolayısıyla güçlü olana değer verilmesi ilkesinin aynı şekilde geçerli olduğu ve Subaru’yla birimin diğer üyeleri tarafından gerçekleştirilen Sparka’nın söz konusu ilkeye gayet uygun olduğu görülüyordu.
???: “Sıska bir veledin teki olsa da cesareti var.”
Subaru’nun değerlendirmesi de bu yöndeydi.
İstenirse tek elle boğazlanabilecek bir çocuk olan Subaru’nun aslan Gladyatör Canavarı’na karşı iyi bir mücadele vermesi onları oldukça eğlendirmiş olmalı.
Subaru’nun -yaşıyla aynı olan sahte Cecilus’un aksine- yaşına göre sıradan bir çocuk gibi görünmesi belki de bu izlenime yardımcı oluyordu. Öte yandan, sahte Cecilus’un itibarı da kötüydü.
Cecilus: “Asıl söylemek istediğim şey: Hayatımı sadece kendi kurallarıma göre yaşayacağımdır, bu yüzden etrafımdaki herkesin benim hakkımda ne düşündüğü gerçekten umurumda değil. Sonuçta, sonuçları gördüğünüz anda hiçbiriniz şikâyet edemeyeceksiniz. Fiziksel sonuçlardan bahsetmiyorum, duygusal sonuçlardan bahsediyorum.”
Aşağı yukarı, etrafındaki insanlardan ününü duyduğu zamanki tepkisi buydu.
Bunun böyle olduğunu zaten bir şekilde hissetse de sahte Cecilus’un ne varoluş şeklini değiştirmeye niyeti vardı ne de etrafındaki insanlarla uyum içerisinde yaşamayı umursuyordu.
İnançlarına bağlı kalmak için güçlü bir iradeye ve bunu sürdürecek güce sahipti―― her ikisi de sahte Cecilus’un tuhaf egosunu onaylıyordu.
Hem Gladyatör Adası’nın hem de İmparatorluğun kurallarına göre bu kabul edilebilirdi.
Idra: “Ama bunun için nefret edilecek olmak gerçekten faydalı değil gibi. Adada tek başımıza hayatta kalamayız çünkü bizler Birimden ibaretiz.”
Weitz: “Oh, içinde hayatta kalma gücünün yattığını söylüyorsun, öyle mi… O veledin kontrol edilemez davranışlarını düşünürsek o da kendine güveniyor gibi…”
Hiain: “Tch, amma tuhaf, neyse bu bizi ilgilendirmez. Hâlihazırda, bu iki ürkütücü veletle uğraşmak yeterince fazlayken bi’ yenisini daha ekleyemem.”
Birim üyelerinin sahte Cecilus hakkında edindikleri izlenim bunlardı.
Kulağa sert gelse de böyle düşünmeleri tamamen doğaldı. Öncelikle -çok güçlü ve güvenli bir yerde olmadıkları sürece- tüm gladyatörler her gün hayatta kalabilmek için mücadele ederlerdi.
Buranın kaidesi buydu, bu yüzden etraflarındaki insanlarla ilgilenmek için az buz zamanları kalıyordu.
Subaru: “Eh, Hiain’in bize ürkütücü küçük veletlermiş gibi davranmasından rahatsız olsam da sen ne düşünüyorsun, Tanza? Ceci hakkında.”
Tanza: “Benim fikrim önemli değil. Daha da önemlisi, Schwartz-sama…”
Subaru: “Evet?”
Tanza: “――Schwartz-sama, gerçekten buradan ayrılma niyetinde misin?”
Bunu birdenbire sorduğunda, sesi yarı kızgın yarı sitemkâr çıkınca Subaru’nun gözleri irileşti ve arkasını dönüp akılsızca bir “Ha?” sesi çıkarıverdi.
Subaru’nun oda arkadaşı Tanza, gladyatörlere verilen ortak odada -ortak hücre denebilecek bir alanda- pürüzsüz kaşlarını çattı ve neredeyse dramatik bir şekilde nefes aldı.
Tanza: “Şu an “ha” demenin sırası değil. Schwartz-sama’nın son birkaç gündür tüm gladyatörlerle iyi vakit geçirdiğini gördüm, bu yüzden size hatırlatmak amacıyla tekrardan soruyorum: Başlangıçtaki planını hatırlıyor musun?”
Subaru: “Başlangıçtaki planım mı?..”
Tanza: “――Hık, adadan ayrılıp Kaos Alevi’ne dönmeyi düşünüyordun.”
Bir an için Tanza’nın sesi, Subaru’nun neyi imâ ettiğine dair hiçbir fikri yokmuş gibi çıkan sözlerine dönüştü.
Kız gözlerini Subaru’dan ayırdı ve devam etmeden önce “Özür dilerim”, diyerek sözlerine başladı.
Tanza: “Mümkünse Schwartz-sama’nın planını takip etmek niyetindeydim. Ama Schwartz-sama proaktif* olarak rolünü oynamıyorsa o zaman her şey değişir. Yorna-sama’yla buluşmalıyım.”
(Ç.N: Proaktif, olumsuz bir şeyin olmasını beklemek yerine, yapılan erken değişikliklerle durumu kontrol altına almak anlamına gelir. Yani Tanza, olaya el atmazsan ben atarım diyor.)
Subaru: “――――”
Tanza: “Şu anda bile Kaos Alevi’nden sonra ne olduğuna dair hiçbir şey bilmiyorum, Yorna-sama’nın bana olan sevgisinin devam etmesine bakacak olursak onun güvende ve sağlam olduğunu kanıtlıyor…”
Bunu söylerken Tanza sağ gözüne dokundu.
Bu hareketin anlamı, Subaru’nun İblis Şehri sakinlerinde tanık olduğu değişimdi―― Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniği’nin etkisi altında olanların gözlerinde aynı parıltı vardı.
Aslanın kafasını tek bir vuruşta kesmek kesinlikle Tanza’nın doğal olarak yapabileceği bir şey değildi. Bu, Yorna’nın ona olan iyiliğinin verdiği gücün hâlâ devrede olduğu anlamına geliyordu.
Subaru: “Bu Yorna-san’ın iyi olduğu anlamına geliyor, değil mi?”
Tanza: “…Fiziksel olarak iyi olsa da kalbi iyi mi bilemiyorum.”
Subaru: “Bu… Ihm, evet. Sonuçta, Yorna-san şehirdeki herkese değer verirdi…”
Çok nazik olduğu için İmparatorluğun politikalarına uymadığı gerekçesiyle birçok kez vatan haini muamelesi görmüştü.
Subaru, Yorna’nın koşullarını ve Tanza’yla Yorna’nın ideallerince korunan diğer herkesin duygularını bir şekilde anladığına inanıyordu.
Dolayısıyla da Tanza’nın neden hemen Yorna’nın yanına dönmek istediği anlaşılabilirdi.
Subaru: “Ama bunu aceleye getiremezsiniz. Karanlıkta debelenerek istediğini elde edemezsin.”
Tanza: “Ama! Sizin kadar rahat olamam ki ben, Schwartz-sama!”
Subaru: “S-sakin ol…”
Tanza: “Doğru ya. Son iki gündür kaçmanın bir yolunu bulmak için Ada’da dolaştığını zannediyordum ama meğer, Biriminle ve diğer gladyatörlerle sohbet ediyormuşsun…”
Parmaklarını saymak için kullanan Tanza, Subaru’nun önceki birkaç gündeki davranışlarını eleştiriverdi.
Gerçekten de iki gün boyunca Subaru’nun tek yaptığı insanlarla konuşmak olmuştu. Kaçmak için bir yol aramıyor ya da dış dünyaya bağlanan tek asma köprüyü nasıl çalıştıracağını bulmuyordu.
Bazen Weitz ve Birimindeki diğer insanlarla vakit geçirirdi ama önceliği Gladyatör Adası’nın kurallarını ve Ada’da daha uzun süredir bulunanlardan diğer ilginç bilgileri öğrenmeye verirdi.
Tanza’nın gözünde bunlar fazlasıyla yavaş hareketlerdi ve belki de Subaru ölene kadar Ada’yı kendi evi yapmaya hazırlanıyormuş gibi görünüyordu.
Durum buysa…
Subaru: “Kesinlikle yanlışın var. Tanza’nın Yorna-san’ı görmek istediği kadar benim de görmek istediğim biri var. Buradan kesinlikle çıkmalıyım.”
Tanza: “…Söyle o zaman, bunlar seninle beraber olan insanlar mıydı?”
Subaru: “Abel harici doğru ve başkaları da var… Surlarla çevrili büyük bir şehirde. Ve İmparatorluğun bitişiğindeki ülkede. Çok meşguldüm, biliyorsun.”
Tanza: “――――”
Subaru hem orada hem de başka bir yerde görüşmek istediği başka kişiler olduğunu söylediğinde Tanza suspus oldu.
Belki de Yorna’ya duyduğu tekil aşkın, Subaru’nun birden fazla kişiye duyduğu aşktan daha büyük olduğunu düşünüyordu ama bunu yüksek sesle ifade etmedi.
Sadece bu bile onun ne kadar ciddi olduğunu anlamak için kâfiydi. Ona bu kadar çok şey öğreten kişi Yorna olsaydı insan onun eğitimine olan bağlılığına ancak hayranlık duyabilirdi.
Subaru: “Gene de kafamı senden daha iyi kullanabiliyorum, muhtemelen.”
Tanza: “――? Bu da ne demek?..”
Ve Tanza, Subaru’nun sözleri üzerine başını eğdiğinde âniden bir şey oldu.
???: “――Basu! Asma köprü yükseliyor! Yeni insanlar çıkageldi!”
O gürültülü bir çığlık atarken sahte Cecilus koridordan koşarak geldi ve önlerinde beliriverdi. Tanza’nın omuzları Cecilus’un sesinin şiddeti ve yüksekliği karşısında sıçradı ama Subaru’nun tepkisi tam tersi oldu.
“İşte buradalar!” diye haykırarak yerinden fırladı ve devam etti,
Subaru: “Duyduğumdan çok daha hızlı geldi, yoksa normalde olması gereken bu muydu?”
Cecilus: “Yo, sana söylediğim gibi grubunuzun son Sparka’sı bir istisnaydı. Basu’nun Birimindeki üç üye hariç hepsi kaçışlarında başarısız oldu ve gölün dibini boyladılar… Böylece Basu ve ekibi insan gücü eksikliğini aceleyle telafi etti.”
Subaru: “Oh, anlıyorum.”
Sahte Cecilus’un omzunu silkerek söylediği gibi bir önceki Sparka sıkıntılar içinde gerçekleşmişti.
Weitz ve diğerleriyle birlikte Gladyatör Adası’na girmesi gereken gladyatör adayları, adaya varmadan önce topluca kaçmaya çalışmışlardı. Ancak bu girişim başarısızlıkla sonuçlanmış ve arabaları devrilmişti. Asma köprüden göle kaçanların hepsi daha sonra suda yaşayan Cadı Canavarları’na yem oldu.
Sonuç olarak, yeterli sayıda üye olmadığı için Weitz ve diğerleri için Sparka düzenlenmemişti ve bir Birim oluşturmak için gerekli sayıya ulaşana dek kadar ertelenecekti ancak――…
Subaru: “Yani o zamanlar, Tanza ve ben geldiğimizde, Weitz ve diğerleri gerçekten yüzleri düşmüş olmalı, ha.”
Yeni katılanlar Sparka’dan geçmeleri gerektiği anlamına geliyordu ve sadece bu değil, Subaru ve Tanza katılanlar arasındaydı―― ve Tanza baygındı.
Esasen, kötü gözlü bir çocuğun da katılımıyla, dört kişilik bir Sparka’ydı.
Üçü de hayatlarının en şanssız günü olduğunu düşünmüş olmalı.
Subaru: “Ancak aslında hayatlarının en şanslı günüydü.”
Cecilus: “Ohh, yüzünde çok hoş ve kendinden emin bi’ ifade var. Peki Basu, şimdi n’apmak istiyorsun?”
Subaru: “Asma köprüyü kontrol edeceğim. Dışarıdan gelen bazı insanlarla da konuşmak istiyorum.”
Cecilus: “Bu biraz zor olabilir. Sanırım bu Sparka geçen seferkine kıyasla oldukça erken başlayacak, bu yüzden de onlarla tanışma şansınız olmayabilir.”
Subaru: “Anlıyorum… Sıkıntılı ama durum buysa aklımda birkaç fikir var.”
Subaru’nun elini çenesine koyarak verdiği bu cevap karşısında sahte Cecilus kaşlarını kaldırdı.
Subaru’nun cevabına duyduğu ilgi ya da belki de olumlu izlenim, tepkisinden kolayca anlaşılabilirdi. Kişiliği sır saklamakta zorlanacak türdendi ama yine de gardını indirmemesi gereken biriydi.
Bu dünyada bir insanı ne kadar sevdiğine bakmaksızın öldürebilecek çok az insan vardı.
Adadaki sahte Cecilus’un söylentilere konu olan kişiliği, Subaru’nun ona saatli bir bombaymış gibi davranması için yeterliydi.
Elbette ki çok fazla endişe sadece fitili kısaltırdı, bu yüzden doğru dengeyi bulmak iyi bir fikirdi.
Her neyse…
Subaru: “Sonunda, işler biraz ilerliyor gibi. Tanza, sen ne diyorsun?”
Tanza: “Eh, nasıl yani? Sen ve Segmunt-sama bir şeyler mi çeviriyorsunuz?”
Cecilus: “O tür bi’ şey değil! Basu’nun düşünceleri hakkında bana hiçbir şey söylenmedi bi’ kere, söylense bile bu büyük bir şey değildi. Bana sadece asma köprü kaldırılmak üzereyken kendisine haber vermemi istemişti. Sonrasında planlanan her şey Basu’nun kafasının içinde, biliyorsun di’ mi!”
Tanza: “…Schwartz-sama?”
En ufak bir ipucuna dahi sahip olmadığını gösteren, Cecilus’tan elde edilecek hiçbir bilgi olmadığını gören Tanza’nın bakışları; sanki onu kendisinden bir şeyler saklamakla suçlamak istercesine Subaru’ya dönüverdi. Oysaki Subaru’nun ondan bir şey saklamaya hiç niyeti dahi yoktu.
Yine de oldukça temkinli hareket etmek niyetindeydi.
Subaru: “Şu anlık, asma köprüyü kontrol ederken konuşalım. Bunu kaçırırsak hepimiz aptal oluruz.”
Bir şey söylemek ister gibi bakan Tanza ve durumla eğlenen sahte Cecilus’u da yanına alan Subaru, ortak salondan çıktı ve asma köprüyü görebildiği yere; Ada’nın üst katına doğru ilerledi. Adanın tepesinde, gladyatörlere faaliyetlerinde büyük bir özgürlük tanınıyordu ve günlük olarak iğrenç davranışlarda bulunanlar dışında, ne zaman yatacakları veya ölüm maçlarına çıkacakları dışında hiçbir şekilde kısıtlanmıyorlardı.
Ne zaman banyo yapılacağı ya da ne zaman yemek yenileceği konusunda uyulması gereken bazı kurallar vardı ama bu, bir kölenin ya da hapishanedeki bir mahkûmun yaşamı olarak hayal ettiğinden çok farklıydı.
Gladyatör Adası’nın merkezinde, Ada dışından gelen seyirciler için büyük etkinliklerin düzenlendiği bir sahne hâline gelen bir gladyatör arenası vardı. Dışarıdan gelenlerin göreceği şey gladyatör arenası ve çevresi olduğu için de oldukça gösterişli ve göze çarpan bir tarzda dekore edilmiştir.
Öte yandan, gladyatörlerin serbest yaşam alanlarının geri kalanı gayet basitti; bu nedenle, yaşamak için gerekli olan asgari tesisler dışında, Ada sanki “grimsi” bir his veriyordu.
Subaru: “Ama aynı zamanda şifa odası ve bir kütüphane de var, di’ mi?”
Tanza: “Vali Gustav Ada Şefi olduğundan beri kitap almaya başladıkları söyleniyor. Şaşırtıcı bir şekilde, buranın herkesin dinlenme zamanını birlikte geçirdiği bir yer hâline geldiğini duymuştum.”
Subaru: “Hı hı, amma kitap vardı. Gerçi onları da okuyabilseydim güzel olurdu.”
Subaru, Tanza’nın tarifine başıyla onay verirken parmağıyla şakağını kaşıdı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Subaru’nun sözde okuduğu bu dünyanın harfleri, küçültüldükten hemen sonra beyninden atılmış gibiydi; bu yüzden onları sadece pürdikkat okuyarak anlayabiliyordu.
Bazı kısımları hayal meyal hatırlıyordu, yani yeterince uğraşırsa onları deşifre etmesi imkânsız değildi ama tek bir sayfayı okumak için zihnini hazine avındaymış gibi kullanması gerekiyordu.
Subaru: “Nee-sama bunu duysaydı canımı okurdu…”
Subaru’ya harfler üzerinde çalışmasına en çok yardım eden kişi nee-sama―― namıdiğer Ram’dı. Bu yüzden, Subaru’nun şu anki durumundan haberdar olsaydı kesin çok kızardı.
Bunu bir kenara bıraksak bile, Rem’i bi’ başına bırakmıştı. Ram bunu öğrendiğinde canını okuyacağından emindi. Subaru da zaten onun kendisine kızmasını istiyordu.
Tanza: “Schwartz-sama?”
Subaru: “――Bu adadan çıkabilmemiz için önümüze engel olarak çıkacak iki şey var. Bunlardan biri adayı nehrin diğer tarafına bağlayan asma köprü.”
Tanza: “…Evet, farkındayım.”
Sahne, gölün ortasındaki adada inşa edilen gladyatör arenasını çalıştırmak içindi.
Yarısı Ada tarafındayken diğer yarısı da nehir kıyısı tarafından geldiği için asma köprü her iki taraftan da askıya alınmadıkça geçilemezdi. Problemliydi, zira genellikle üstünden geçilemeyecek şekilde yükseltiliyordu.
Cecilus: “Bu yüzden genellikle indirilir. Sadece ihtiyaç duyulduğu taktirde kaldırılır.”
Subaru: “Bana kaç kez söylesen de bu bana hâlâ hiç mi hiç mantıklı gelmiyor. Bu yüzden gerçeği kendim görmek istiyorum.”
Cecilus’un ses tonu sanki dinlemek istemeyen biriyle konuşuyormuş gibi olsa da Subaru’nun aklında asma köprünün görüntüsü hiç şüphesiz ortadan ikiye bölünmüş bir köprünün görüntüsüydü ve her iki taraf da köprünün geri çekilmesine neden oluyordu.
Doğal olarak bu görüntüye göre asma köprü “yükseltilmiş” değil de “indirilmiş” demek daha doğru olacaktır.
Tanza: “O hâlde Schwartz-sama, ikinci engel…”
Subaru’nun zihnindeki kavramsal görüntüyü silip süpüren Tanza, konuşmanın gidişatına devam etmek amacıyla sordu. Bu sözler üzerine Subaru bir “Hı hı” sesi çıkardı ve kısa bir nefes aldı.
Subaru: “Fazla söze gerek yok, lanet kuralı tabii ki. Gustav’ın tüm gladyatörlerin üzerinde olduğunu söylediği kural.”
Tanza: “――――”
Nazik kaşlarının uçları aşağı inerken Tanza karmaşık bir yüz ifadesi takındı.
Doğal olarak kendisine söylenmeden de neye getirdiğini anlayabilirdi―― lanet kuralını kast ediyordu.
Gladyatör Adası’ndaki tüm gladyatörlere bir lanet işareti bahşedilmişti ve lanet kuralını çiğneyenler üzerinde aktif hâle getirilerek hayatları ellerinden alınıyordu. Gustav’ın Vali olarak, Gladyatör Adası’nın mutlak hâkimi olarak hüküm sürmeye devam etmesinin ana nedeni de buydu.
Kimse Gustav’a karşı dahi gelemezdi, ona karşı gelmek kişinin hayatına mâl olurdu.
Kişi ona karşı gelmese bile, lanet işareti kaldırılmadığı sürece, lanet kuralını ihlal ettiği için hayatına ne zaman son verileceğini bilmiyordu.
Nasıl kaldırılacağını ve lanet kuralının ayrıntılarını Gustav’ın kendisi dışında kimsecikler bilmiyordu.
Subaru: “Bana neden korktuğumu soracak olursanız lanetin ayrıntılı kurallarını bilmediğim için korktuğumu söyleyebilirim. Zamanımı normal bir şekilde geçirirken yanlışlıkla kuralları ihlal edebilir ve farkına varmadan nalları dikebilirim.”
Cecilus: “Bildiğim kadarıyla Gustav ilk Vali olduğunda da böyle bir tedirginlik vardı ancak son zamanlarda bu tedirginlik büyük ölçüde ortadan kalkmış gibi görünüyor. Bununla birlikte, Gustav gladyatör sayısını saçma sapan sebeplerle azaltmak istemiyor gibi, bu yüzden asla yapılmaması gereken şeyleri beyan etmesi rahatlatıcı.”
Subaru: “Beyan etmek… Yani “Muhafızlara karşı gelmeyin”, “Ölüm maçları dışında gladyatörler arasında dövüşmek yasaktır” ve “Bu adadan izinsiz kaçmayın” gibi şeyler.”
Cecilus: “Hı hı.”
Subaru: “――Düşündüğüm gibi sorun sonuncu maddede.”
Gustav, adada yaşama kurallarını korumak için lanet kuralını koymuştu.
Bununla birlikte, kuralın Subaru ve Tanza’nın hedefleriyle doğrudan çeliştiği netti.
Subaru: “Pek de doğru olmayan yöntemler dışında, lanet kuralını çiğnemenin ve gladyatörlüğü bırakmanın başka yolları da vardır, di’ mi?”
Cecilus: “Ohh, kesinlikle var. Bu özel durum ancak ve ancak yılda bir kez düzenledikleri büyük ölçekli gösteride olabilir. İmparator Ekselansları davet edilir ve onun huzurunda düzenledikleri ölüm maçının ünlü ödülü de budur. Seyircilerden birinin seni saf dışı bırakmak için çok para harcaması gibi başka yollar da var tabii. Dolayısıyla gladyatörlerin de etkileyici görünmesi gerekiyor, yani onları muhteşem bir güzellikle cezbetme zorundayız.”
Subaru: “…Nedendir bilinmez de zihnimdeki görüntü tanıdık gladyatörlerle ilgili.”
Bu, Roma İmparatorluğu’ndaki sözde gladyatörleri andıran bir şeydi.
Ayrıntıları hakkında fazla bir şey bilmiyordu ama kılıçla dövüştürülen bir köle gibi bir nüansı vardı ki bunun Ada’daki gladyatörlerle tam anlamıyla aynı konumda olduğu söylenebilirdi.
Eski ünlü gladyatörlerden biri olduğu anlaşılan bir kişinin diğer gladyatörlerle birlikte isyan çıkardığını duymuştu ama――…
(Ç.N: Spartaküs efsanesine atıfta bulunuyor. Spartaküs efsanesi bir gladyatörün Ludus’tan (gladyatör okulundan) kaçarak, gladyatörleri organize ederek, romaya karşı isyan etmesini konu alan Roma efsanesidir.)
Subaru: “Yapmak istediğim şey kaçmak, isyan etmek değil. Bu yüzden bunu daha çok, büyük hapishane kaçışı gibi düşünüyorum.”
İpucu olabilecek şey, hapishaneden kaçanların nasıl kaçtığını bulmak olacaktır.
Ayrıca, Subaru için bu tür film ve mangalardan edindiği bilgiler de fazlasıyla bulanıktı. Bu durumdan faydalanmaları mümkün olmayacak gibiydi, bu yüzden Subaru yine de doğru cevabı bulmak zorundaydı.
Subaru: “Durum ne olursa olsun, Ada’dan çıkmak için bu iki şey konusunda; yani asma köprü ve lanet kuralı hakkında bi’ şeyler yapmalıyız. Bu nedenle de gidip asma köprüyü gözlemlememiz kesinlikle şart, anladınız mı?”
Tanza: “…Aynı fikirdeyim. Yine de bu Schwartz-sama’nın asma köprü hareket edene kadar neden bu kadar rahat davrandığını açıklamıyor.”
Subaru: “Bu kozu bana karşı kullandığın kesin…”
Tanza’nın niyetli bakışlarına karşılık veren Subaru, sıkıntılı bir yüz ifadesiyle başını kaşıdı.
Onlar böyle konuşurken üçü de aradıkları manzara noktasına yöneldi. Adanın merkezine yaklaştıkça yükselen dağın yarısında, gölün yarısını gören bir konuma balkon inşa edilmişti.
Buraya balkondan ziyade gözlem güvertesi demek daha doğruydu ama Subaru ve diğer ikisi dışında birkaç kişi daha vardı. Diğer gladyatörler buraya meraklı izleyiciler olarak gelmiş gibiydi.
İzleyicilerin arasında bir figür aniden dönerek Subaru ve diğerlerine el salladı.
???: “Sen Schwartz, değil misin? Burada ne arıyorsun?”
Subaru: “Oh, Hiain, sen de buradasın demek. Gelenlere mi bakıyordun?”
Hiain: “Sanki böyle bi’ şey yapabilirim de!.. Bir sonraki kurbanların yolda olduğunu duymuştum, bu yüzden yani.”
Gözlerini kaçıran kertenkele adam Hiain, sözlerinin geri kalanına devam edemedi.
Subaru’yla aynı Birimin bir üyesi olarak kendinden emin tavrının aksine fazlasıyla çekingendi. Kötü biri olmasa da karakteri açıkça övülecek değere sahip değildi.
Az önceki mâzeret bile, “gelenlere bakma” amacının bir kısmını tamamen bertaraf edememişti.
Tanza: “Hiain-sama, sıradaki kişilere göz atmak ister misiniz?”
Hiain: “Urğh…”
Tanza: “Bana söylemek istemiyorsanız bu, beni özellikle rahatsız etmez.”
Çekingen Tanza’nın sorusu karşısında Hiain koca ağzını kıvırdı ve cevap vermekte tereddüt etti. Ancak sessizliğin bir anda dayanılmaz hâle gelmesiyle Hiain titreyen bir sesle “Haklısınız!” dedi.
Dirseklerini korkuluklara dayamış, kaşlarını çatarak aşağıdaki göle bakarken konuştu.
Hiain: “Sıradaki adamların yüzlerini görmek istedim. Yanlış mı yapmışım?”
Subaru: “Yanlış falan değil de hangi sebeple? Sparka’dan kurtulduğuna göre, bir sonraki gelen grubun Sparka’dan kurtulup kurtulamayacağını kontrol etmek için buraya gelmen nezaketsizlik olurdu.”
Hiain: “Sanki ben o kadar kötü bi’ şey yaparım da!.. Öyle adamlar yok demiyorum tabii.”
“Ben farklıyım” diyerek Hiain Subaru’nun şüphelerini reddetti.
Şimdilik bu cevaba güvenmeye karar vermişti. Subaru ayrıca Hiain’in kötü bir birisi olmadığını, sadece ödlek bir kedinin teki olduğunu da içten içe anlamıştı. Ayrıca, Gladyatör Adası’nın kurallarına en az aşina görünen kişi de oydu.
Hiain: “…Peki, siz neden geldiniz ki?”
Subaru: “Sadece gelenlere bakmıyoruz, meraklı izleyiciler de değiliz. Elbette bu sefer getirecekleri insanlarla ilgileniyoruz ama asma köprüyü de görmek istemiştik.”
Hiain: “Köprüyü görmek mi? Nesin sen, veledin teki mi? Bekle, gerçekten veledin tekisin, di’ mi!?”
Subaru: “Yo, dediğim doğru; bir de çok yüksek sesle konuşuyorsun.”
Subaru’nun dudakları, Hiain’in belki de kendi duygularını örtbas etmek için pervasızca yüksek sesle konuşması nedeniyle kıvrıldı. Daha sonra onun yanında dururken aşağıdaki göle baktılar.
Güneş hâlâ gökyüzünde olmasına rağmen, Gladyatör Adası’nın etrafındaki alan bulutlu bir gökyüzü tarafından hafifçe karartılmıştı.
Nedense bölgedeki bulutlar hiç dağılmıyor gibi görünüyordu ve bulutlu gökyüzünün tüm yıl boyunca mevcut olduğunu duymuştu. Gökyüzünün görünüşüne bakılırsa burası insanların ruhlarını karartan bir yerdi.
Cecilus: “Eh, bu tür ortamlardan hoşlanan hatırı sayılır sayıda insan var, beni soracak olursan ben seviyorum.”
Subaru: “İlginç. Ceci’nin güneşli günlerin büyük bir hayranı olacağını düşünmüştüm… Ama kendine “şimşek” dediğine göre, havanın bulutlu olmasını umursamıyor da olabilirsin.”
Cecilus: “Anlıyorum, bunu şu ana kadar pek önemsediğim bir şey değildi ama şimdi sen söyleyince…”
Şaşırtıcı açıklama karşısında gözleri parlarken elini ağzına kapatan sahte Cecilus’a omuz silkerek, Subaru ve diğerleri parmaklıkların önünde sıraya girerek söz konusu asma köprünün kaldırılmasını beklediler.
Ardından, çok geçmeden――…
Subaru: “Oh, ohhh――!”
İlk başta, dişlilerin ve mekanik parçaların hareket ederken çıkardığı tıkırtı sesi bir yerlerden duyuluyordu.
Aklına gladyatör arenasındaki demir parmaklıkların yaylanmak için kullandığı mekanizmanın aynısını kullanması gerektiği geliyordu ama asma köprününki çok daha farklı bir ölçekteydi. Sonuçta, muazzam uzunlukta bir köprü inşa etmemek olmazdı; bu yüzden -göründüğü kadarıyla- bunu ya büyük dişlileri ya da çok sayıda dişliyi döndürerek dengelemek zorunda kalmışlardı.
Subaru’nun gözleri önünde asma köprü yavaşça “yükseldi”――.
Subaru: “――――”
Çok ama çok yavaş bir şekilde ortaya çıkan şey, gölün derinliklerine gömülmüş olan asma köprüydü.
Tıpkı sahte Cecilus’un onu bu konuda birçok kez düzelttiği gibiydi, dönen dişlilerin mekanizmasıyla hareket ederek gölden “yükseldi” ve kendini gösterdi.
Yükseltilmiş olan asma köprüyü indirmek yerine, suyun altında kalmış olan asma köprüyü “yükseltmişlerdi”.
Kesin bir ifadeyle söylemek gerekirse yukarı çekilen tek bir köprü değil, gölün dibinden çıkan ve tek bir köprü oluşturacak şekilde yapılandırılmış, birbirine bağlı birden fazla köprüydü. Birden fazla bölüme ayrılan köprü aynı seviyeye çıkarıldıktan sonra birbirine bağlanarak tek bir köprü hâline getirilmiş ve bu işlem büyük miktarda su tahliye edilirken tamamlanmıştı.
Bu mekanizma nehrin karşı kıyısında da işliyordu ve böylece asma köprü karşı kıyıda da yükseliyordu. Bu şekilde yükselen iki asma köprü daha sonra tek bir köprü hâline gelecek ve Gladyatör Adası’nı sınırlı bir süre için izolasyonundan kurtaracaktı.
Subaru: “O köprüyü hareket ettiren şeyse…”
Cecilus: “Asma köprüyü kontrol eden bir kule var, bu yüzden hemen hemen o kulede işletiliyor. Aslında hiç içine girmedim, bu yüzden işleyişini bilmiyorum.”
Subaru: “――Kontrol kulesinin içinde.”
Bu ölçekte bir köprüyü gizlice yükseltmek ve alçaltmak muhtemelen zor oluyordur.
Bununla birlikte, küçük bir tekne gibi bir şeyle gölü geçmek de Cadı Canavarların sudaki varlığı nedeniyle engelleniyordu. Yani bu düşünceye bakacak olursak, gerçekçi kaçış yolunu bulmak için hâlâ yetersizdi.
Tanza: “…Muhtemelen, bu sonraki insanları taşıyan arabadır.”
Düşüncelere dalmış Subaru’nun yanında, Tanza karşı kıyıya doğru bakarken bunu mırıldandı.
Tek bir arabayı çeken büyük boz renkli Galewind Atı asma köprüden yavaşça geçti. Galewind Atı, zırhla donatılmış bir ordu atı gibi görünüyordu ve bir bakışta oldukça sert görünüyordu.
Arabanın etrafında Galewind Atı’ndan daha küçük şeylere binmiş askerler nöbet tutuyordu. Geçen seferki gibi arabanın devrilmesinden endişe ettiklerinden dolayı öncekinden de fazla tetikte görünüyorlardı.
Cecilus: “Oh, o Gustav-san. Bizzat geliyor gibi.”
Asma köprünün diğer tarafındaki grup arabanın gelmesini bekliyordu. Gustav, siyah üniformalı muhafızların arasında olağanüstü büyüklükteki göğsü kabarmış bir şekilde duruyordu.
Bu, arabanın son kez devrilmesine karşı bir önlem miydi? Yoksa Gustav olduğunu düşünürsek ne olursa olsun orada olurdu.
Subaru: “Nehrin diğer tarafına bir kilometreden biraz fazla var, belki de iki kilometreden fazla değildir?..”
Bunu söylemek zordu çünkü oldukça uzaktaydı ancak asma köprünün mesafesi aşağı yukarı tahmin ettiği gibi görünüyordu.
Köprünün ağırlığını paylaştırmalarını sağlayan mekanizmayla bile bu uzunlukta bir asma köprü hayal edilemezdi. Temel olarak büyü veya özel büyülü araç kullanıldığını varsaysak bile, bu yine de fazlasıyla büyük bir başarıydı.
Ve böylece, hedefinin durumunu kontrol ederken asma köprü――…
Hiain: “Ah――!?”
Subaru ve diğerleri gibi asma köprüye bakmakta olan Hiain, sesi çatlayarak haykırdı.
――Yo asma köprüye değil, karşıya geçmekte olan arabaya doğru bakıyordu. Devasa bir Galewind Atı tarafından çekilen araba asma köprüden geçmeyi bitirmiş, içindeki insanlar dışarı çıkmıştı.
Bunlar Gustav’a gladyatör olarak, daha doğrusu gladyatör adayı olarak teslim edilecek insanlardı. Bu yüzleri görünce Hiain’in gözleri büyüdü.
Hiain: “Şu aptallar… Sonunda yakalandınız ha!..”
İki eliyle de yüzünü kapatan Hiain, perdeli büyük parmaklarının arasındaki boşluklardan aşağıya baktı.
Subaru yeni yüzleri görünce sözlerinin ne anlama geldiğini anladı. Getirilen insanların hepsi Hiain’e―― kertenkele adamlara çok benziyordu. Pullarının rengi muhtemelen farklı bir etnik gruptan olduklarını gösterse de genel olarak bu şekilde kategorize edilebilirlerdi.
Hiain’in tepkisi de onların kim olduğunu bilmesine karşılıktı.
Hiain: “…Kaçmak için beni yem olarak kullanacak kadar ileri gitmiş olsanız bile.”
Subaru gözlerini kendi kendine acıyla mırıldanan Hiain’e dikti.
Sparka sırasında Hiain’i ve onunla birlikte katılan diğerlerini tekrar tekrar tanımaya çalıştığında, Hiain’i Gladyatör Adası’na getiren koşullar kendisine anlatılmıştı.
Subaru’ya, pullarının rengini değiştirip ortama uyum sağlama yeteneğiyle bir yem olarak kullanıldığını ve arkadaşlarının köle tacirlerinden kaçması için zaman kazanmak amacıyla kurbanlık bir piyon edasıyla kullanıldığını söylemişti.
Hiain’in cevabından anlaşıldığı üzere, onlar――…
Subaru: “Seni yem olarak kullanan onlardı, demek ha.”
Hiain: “Gağh…”
Tanza: “Hiain-sama…”
Subaru sözlerini söyledikten sonra Hiain’in ifadesi değişti ve bu da Tanza’nın ona endişeyle bakmasına neden oldu. Her ne kadar Tanza muhtemelen ondan hoşlanmıyor olsa da muhtemelen karşılıklı konuşmuş olduğu kişiye karşı sempati duyuyordu.
Ama o oğlanla o kızın kendisine baktığını görünce Hiain “He” diye burnunu çekti.
Hiain: “E-ettiklerini buldular! Beni kullanarak kendilerini rezil duruma düşürdüler! Bana çektirdikleri onca acıdan sonra… Bu çok gülünç!”
Cecilus: “Hmmm.”
Hiain: “N-ne, bir sorunun falan mı var!?”
Sahte Cecilus, Hiain’in sözlerine tek gözünü kısarak karşılık verdi. Hiain’se öfkeyle tepki göstererek ağzını eğerek ona doğru hamle yaptı. Hiain pervasızca karşılık verdiğinde sahte Cecilus başını sallayarak, “Yo, yo” dedi.
Cecilus: “Seni eleştirmiyorum. Sadece şaşırdım ve aynı zamanda etkilendim çünkü bu sadece dayak yemek için var olan vasat bir karakterin vasat açıklamasıydı.”
Hiain: “Ben sadece dayak yemek için var olan bir karakter miyim?..”
Cecilus: “Başka ne diyebilirim ki? Bu epeydir düşündüğüm bi’ şey: Neden yan karakter olması gereken tüm bu insanlar, her zaman yan karakter olduğunu gösteren şeyler söylüyorlar ki? Neden şu resimli kitaplardan birini okuyup söylediklerinin kulağa ne kadar aptalca geldiğini anlamıyorlar ki?”
Sahte Cecilus, sesi titreyen Hiain’in önünde ellerini yukarı doğru kavuşturdu.
Sahte Cecilus kuru bir sesle etrafındakilerin dikkatini kendi üzerine çekti.
Cecilus: “Etrafına bak da kendin gör. Geçmişe, günümüze ve her yere ait bulabildiğim her hikâyeyi okumadım ama gözüne çarpanları baştan sona okursan oyuncu kadrosunda pek çok üye olduğunu göreceksin. Ünlü olanlar ünlerine yakışır şeyler söyler ve yaparlar, ünlü olmayanlarsa aptallıklarına yakışır şeyler söyler ve yaparlar. Ve bu, resimli kitaplarının dışındaki gerçeklik için düşündüğünüzden daha fazla geçerlidir.”
Hiain: “Ne sikimden bahsediyorsun lan sen?..”
Cecilus: “Zayıf insanlar zayıf görünen şeyler söyler! Güçlü insanlar güçlü görünen şeyler söyler! Ana karakterler en havalı şeyleri söylüyor ve yan karakterler duyulması zor bir sesle fısıldıyor! Ah, hepsi çok tuhaf ve garip, di’ mi?”
Hiain: “――――”
Cecilus: “Neden hepiniz kendi iradeniz dışında en küçük olan rolleri oynamaya bu kadar heveslisiniz? Hepimiz kendi hayatlarımızı yaşamak zorunda olan karakterleriz. Elbette ki ana karakter sadece ben olabilirim.”
Bakışlarını kendisine odaklayan sahte Cecilus, sandaletini altındaki zemine hafifçe vurarak sadece bakışlarını değil işitme duyularını da kendisine odakladı.
Ve――…
Cecilus: “Neden bi’ şey söylemeden önce iyice düşünmüyorsun? Bu ifade seni âdeta ölmek üzere olan küçük bir yavru gibi gösteriyor.”
Hiain: “――Hık.”
Sahte Cecilus yüzünü ona yaklaştırıp aşağıdan ona bakarken Hiain yutkundu.
Hiain’in tepkisine rağmen yüzünde bir gülümsemeyle sahte Cecilus hızla geri çekildi. Ancak Hiain sahte Cecilus’un gözlerinden korkmuş gibiydi ve kendini nefes nefese buldu.
Ve böylece Hiain sahte Cecilus’tan kaçmak için arkasını döndü ve――…
Subaru: “Hiain.”
Hiain: “Ne!? Beni rahat bırak! Sadece Birim olarak birlikte olduğumuzda dahil oluyorum ve…”
Subaru: “Peki ya aşağıdaki insanlar? Onların senin yoldaşların olduğunu sanıyordum.”
Subaru, ayrılmak üzere olan Hiain’i durdurarak ona bir soru sordu. Subaru’nun sözlerini duyan Hiain bir “Ha!” ile nefes verdi.
Hiain: “Dediğim gibi! Beni yem olarak kullandılar ve sonra da sıçıp batırdılar! O aptallar umurumda bile değil!”
Subaru: “――Ama o çantayı uçurumdan aşağı düşürdüğünde yiyeceklerini seninle paylaştılar, değil mi?”
Subaru’nun sözlerini duyan Hiain’in gözleri bir “Ah” ile genişledi.
Hiain’in şaşkınlığı karşısında Subaru “Bundan daha fazlası” diye devam etti,
Subaru: “Haydutlardan kaçmana yardım ettiler ve ateş yakamadığında bunu senin için yaptılar… Onlar hakkında hatırladığın son şey kötü bir anı olabilir ama…”
Hiain: “――――”
Subaru: “Onlara dair gördüğün son şeyin o insanlar hakkındaki her şeyi oluşturduğunu düşünmek çok yalnız bir durum.”
Bir insanın gerçek yüzünü olağanüstü durumlarda göstereceğine dair bir söz vardı.
Ne kadar da saçma, demek istedi Subaru; bu mantığı bir kenara bırakmasını söylemek için.
Bir insan olağanüstü, kontrol edilemez bir duruma düştüğünde orada yaptığı eylemlerin onunla ilgili her şeyi belirleyeceğini varsaymak saçmaydı.
O zaman Hiain, Weitz ve Idra’nın Sparka sırasında yaptıkları gerçek renkleri miydi?
Subaru onların sadece korkak bir kedi, bir ödlek ve bir sahtekâr olduğunu düşünür müydü… Ve onlar için her şeyin bundan ibaret olduğunu?
Kaçmadan, onları alt etmeden, aldatmadan Subaru’yla iş birliği yapacakları anlar vardı ve bu yüzden de ölümden kıl payı kurtulmuş olarak burada bir aradaydılar.
Bu yüzden de――…
Subaru: “Onlarla konuşursan farklı bir hikâye öğrenebilirsin.”
Subaru bile şu anda sevdiği insanları en başından beri sevememişti.
Bu insanların nahoş yanlarını da görmüştü. Yine de Subaru herkesi sevmek istiyordu. Ve Subaru kendisinin bu konuda tek ve eşsiz kişi olmadığına da inanıyordu.
Hiain: “…Sen ürpertici veledin tekisin. Her zaman her şeyi biliyormuş gibi konuşup duruyorsun.”
Subaru’nun sözleri üzerine Hiain kulağa kin dolu gelen bir şeyler mırıldandı.
Onun bakış açısından Subaru’ya anlattığını hatırlamadığı bir hikâyenin kendisine anlatılması oldukça mide bulandırıcı olmalıydı. Ama yine de hissettiği ürkütücülükten önce gelen düşünceyi tasvir eden bir yüzle…
Hiain: “Sparka’yı asla geçemezler. Yani, imkânsız.”
Bununla birlikte Hiain bu kez durmadan tünediği yerden uzaklaştı.
Ama bunun farkında mıydı? Hiain’in cevabı o ânki duygularından kaynaklanmıyordu, sadece bunları neden yapamayacağına dair bir bahaneydi. Çünkü durum daha da boğucu bir hâl alacaktı.
Koşullar değişirse bu mazeretin artık geçerli olmayacağının da farkında mıydı――?
Tanza: “Schwartz-sama, Hiain-sama ve tanıdıkları hakkında duyduklarıma üzüldüm ama…”
Hiain arkasını dönerken Tanza hafifçe Subaru’nun koluna dokundu. Yuvarlak gözleri sabırsızlıkla parlıyordu ve buna sempati de eşlik ediyordu.
Aşmaları gereken engellerden biri de asma köprüydü. Köprüyü kendi gözleriyle görmüş olması, Ada’dan kaçma kararlılığını güçlendirmiş olmalıydı.
Doğal olarak Tanza için bu adadan kurtulmak Hiain’in duygularından çok ama çok daha önemliydi. Elbette Subaru için de aynısı geçerliydi.
Subaru’nun da kendisi için önemli olan ve öncelik vermek istediği şeyler vardı.
Hiain’i Subaru’nun geçmişte karşılaştıklarıyla karşılaştırmaya gerek yoktu.
Henüz――…
Cecilus: “――Basu, buna dikenli yol denir.”
Subaru: “Ceci…”
Subaru göğsünün derinliklerindeki kaynama ve yanma hissiyle savaşırken sahte Cecilus ona bunu söylemişti.
Subaru ona bakmak için döndüğünde, sahte Cecilus bir “Hop” sesi çıkardı ve ardından önündeki korkuluğun üzerinde çevik bir şekilde durdu. Bu manzara Subaru’yu biraz tedirgin etse de sahte Cecilus dar korkulukların üzerinde ustalıkla dengesini sağladı.
Cecilus: “İçinde bulunduğumuz koşullar altında ne kadar iyi seçimler yaparsak yapalım, her şeyin istediğimiz gibi olması epey nadirdir. Her şeyi elde eden varlıklar için ön gereksinim vardır. Bu, seçilmiş ana karakter olma niteliğidir. Buna sahip değilseniz ve hak etmediğiniz bir şeyi istiyorsanız――…”
Subaru: “Ya yapacak olursam?”
Cecilus: “Seni sadece ölüm bekliyor olur, di’ mi?”
Sahte Cecilus bunu söylerken vücudu ağır bir şekilde korkuluğun diğer tarafına doğru eğildi. Bunu gören Tanza’nın gözleri büyüdü ve hızla elini uzatmaya çalıştı.
Ancak onun yapabileceğinden daha hızlı bir şekilde, sahte Cecilus dizlerini bükerek düşüşünün ivmesini durdurdu. Sonra çömelerek korkulukların önünde Subaru ile yüz yüze geldi ve…
Cecilus: “Yani hoşuna gitse de gitmese de yapılması gerekenleri düşünürsen işlerin ilerlemesi çok daha kolay olur.”
Subaru: “…N’apılması gerekiyor?”
Cecilus: “Oh, evet evet. Önünde olanı son derece doğal bir şekilde kabul etmek, kaderi değiştiremeyeceğin sonucuna varmaktır. Engelleri kendi gücüyle aşamayanlar kaçınılmaz olarak önlerindeki yolda duraklayacaklardır. Kendi yolunu açmaktan başka seçeneğin yok… Bu konuda ne düşünürsen düşün, yapılması gereken tam da budur.”
Sahte Cecilus bunu çömelmiş hâlde, tek bir kasını bile oynatmadan duruşunu ustalıkla korurken söyledi. Subaru doğrudan bu sözlerin bombardımanına maruz kaldığında, sahte Cecilus hakkındaki söylentiler Subaru’nun zihninde yeniden canlandı.
Sahte Cecilus’un katıldığı Sparka’da, tüm müttefikleri yok edilene kadar harekete geçmediği söylenmişti.
Sonra, tek başına kalır kalmaz Gladyatör Canavarı’nı tek başına öldürmüş ve o zamandan beri yanında Birimin üyeleri olmadan ölümüne savaşarak karşılaştığı herkesin canını almıştı.
Subaru: “Bu yüzden mi başkalarına yardım etmiyorsun, Ceci?”
Cecilus: “Herhangi bir engeli kendi başına aşabiliyor olmak gerekir. Başkalarının gücünü ödünç alarak bir şeyler başarırsan bir dahaki sefere aynı şeyin üstesinden gelemezsin. Sonsuza kadar sana ait olmayan bir gücü ödünç alamazsın. İnsanlar eninde sonunda ölecektir. Ben bile ölümsüz değilim ki.”
Niyeti anlaşılabilirdi. Mantığını anlamak da imkânsız değildi.
Ancak bu sadece sahte Cecilus’un beyan edebileceği bir mantık türüydü çünkü o güçlüydü, sorunları aşabilen biriydi. Fazlasıyla sert ve acımasızdı.
Subaru: “Öyle diyorsun Ceci de bazı karşılaşmalar insanı değiştirebilir, biliyorsun. O hâlde, değişen kişi bir sonraki engelin üstesinden de gelebilir. Ayrıca…”
Cecilus: “Ayrıca?”
Sahte Cecilus tek ayağıyla korkulukların üzerinde dururken dirseğini bükülmüş dizine dayadı ve elini çenesine dayadı. Subaru, sırıtmaktan kendini alamayan bu yüze kaşlarını çatarak baktı ve dişlerini gösterdi.
Tek başına yaşayamayan sıradan bir insandan, tek başına her şeyin üstesinden gelebilen bu süper insana.
Subaru: “Ceci, duygularımdan bağımsız olarak yapılması gereken şekilde davranmamı söylüyorsun ama bunu yapabilmek için de bu duyguyu korumak önemli.”
Cecilus: “――――”
Subaru: “Bir şeyler yapmak için kişisel duygularımı bir kenara atamamanın verdiği his, başka birini kurtarma günü sağlar. Bana bunun saf bir veledin bencilliği olduğu söylense bile çünkü aslında öyle.”
Gerçekten de Subaru’nun inanmak istediği şey buydu.
Kişinin bedeninin büyüklüğü önemli değildi. Bu, Natsuki Subaru’nun ne kadar büyük ya da küçük olursa olsun düşündüğü bir şeydi.
İnanç, olgun gibi görünen zekânın göz ardı edemeyeceği naif bir mantıktı.
Cecilus: “Ahaa!”
Subaru’nun açıklamasını duyan sahte Cecilus’un ifadesi değişti.
İnce bir gülümsemeden büyük, tatmin olmuş bir sırıtışa döndü.
Göz ucuyla bunu gören Subaru ne yapması gerektiğine karar verdi ve oradan uzaklaştı.
Tanza: “Schwartz-sama! Segmunt-sama, ne…”
Cecilus: “Oh, amma harikasın, Basu! Bu benim mantığıma da uyuyor. Havalı insanlar havalı şeyler söyler, güçlü insanlar güçlü görünen şeyler söyler. Her iki karakter de konumlarına yakışır şeyler söyleyerek başlıyorlar. İşte kadere isyan eden birinin ruhu da tam olarak budur!”
Tanza: “Segmunt-sama!”
Tanza, korkulukta kıkırdayan sahte Cecilus’a döndü. Ancak Subaru’nun bu iki kişiyle geçirecek zamanı yoktu.
Gitmesi gereken iki yer vardı ve ilkine uğrayabilecek olsa da diğeri için küçük bir tartışma, ikna ya da belki biraz asılsız bir suçlama yapması gerekiyordu.
Bu daha sonra hazırlanmak zorunda kalacağı bir şeydi ve――…
Subaru: “Yaşlı Adam Null!”
Hızla Ada’ya geri dönen Subaru, aceleyle şifa odasına gitti. Kapıyı açtığında, içeride gizlice uyuklamakta olan paniklemiş bir figürün arkasını gördü.
İnce gövdeli, bakımsız uzun sakallı ve pamuklu çubuk izi olan yaşlı adam, şifa odasına kapatılmış şifacı İhtiyar Null’du.
Null başını salladı ve aceleyle odaya giren ziyaretçiye, Subaru’ya göz kırptı. Subaru sorusuna “Pardon, pardon” diye başladı ve sonra da…
Subaru: “――İstediğim şey hazır mı?”
△▼△▼△▼△
???: “Görünüşe göre bir sonraki Sparka’yı yapıyorlar… İzlemeye gitmek için bir nedenimiz olmalı…”
Hiain, ortamı okuyamayıp böyle bir davette bulunan Weitz’dan nefret ediyordu.
Aynı Birimin üyeleri olarak bir araya getirildikleri için sık sık birlikte olmaktan başka seçenekleri yoktu ancak Hiain başından beri Weitz’le hiç anlaşamamıştı.
Buna ek olarak insanlara karşı fevri bir şekilde öfkelenen ve gerçekten cesur olan Weitz’le kimyası uyuşmayan―― kendisinin, geri adım atmayan kendisinin, kışkırtıcı sözler sarf eden ilk kişi olacağını da biliyordu.
Bunu bilmesine rağmen hiçbir zaman düzeltememişti.
Bu nedenle de bu noktaya kadar son derece korkunç deneyimler yaşamıştı. Bir gladyatör olarak Ginunhive’e gönderilmişti, o karmaşa da ağzının yarattığı felâketten kaynaklanmıştı.
Birlikte çalıştığı insanların köle tacirlerinden kaçmak için onu kurbanlık bir piyon olarak kullandıkları doğruydu. Ama en başta, köle tacirlerinin dikkatini üzerlerine çeken Hiain’in kendi dil sürçmesiydi.
Sadece bir günlüğüne bile düzgün bir iş bulamadığı için hayal kırıklığına uğramış olsa da açıkça tehlikeli bir grup insanla bir bar kavgasına karışmış ve bundan sorumlu tutulmuştu.
Günlerce süren kovalamacanın ardından, sonunda doğrudan şiddete başvurma noktasına gelmişti. Ve yoldaşlarının kendilerini kurtarmaları için karar verilmişti.
Hiain: “Kahretsin, biliyorum…”
Korkak bir kedi olmasına rağmen, çabuk sinirlenir ve insanlara öfkelenirdi; başına gelen sorunların nedeni buydu ama yine de yoldaşları onu sonuna kadar terk etmedi.
Başkalarına güvenmeye devam etmek istemediğinden ve iyi görünmeye çalıştığından, onlara “Umutsuzluğa kapılırsanız lütfen beni terk edin” demişti. Ancak bunu söylemesine rağmen, aklında onu terk edecek cesarete sahip olmadıkları düşüncesi vardı.
En sonunda onların da kendisi gibi korkak kediler olduğuna, yoldaşlarından birini terk etme cesaretini gösteremeyeceklerine ikna olmuş; onlardan faydalanıyordu.
Hiain: “İçlerinde en umutsuz olanın da ben olduğumu biliyorum, lanet olsun…”
Terk edilmek, yem olarak kullanılmak, kurbanlık bir piyon olarak kullanılmak; bu konuda büyük bir yaygara koparması aptalcaydı.
Bunun çok aptalca bir şey olduğunu Hiain’in kendisi de anlamıştı.
Ama bunu söylemeden devam ederse kendi kalbini koruyamazdı. Kendisi hatalı değildi ama yine de ona acı çektirenler yoldaşlarıydı, buna kesinlikle inanmak istiyordu.
En azından yoldaşlarına bu şekilde küfrederek, zarar görmekten kurtulan onlara küfrederek kendini haklı çıkarmak istedi.
Hiain: “Buna rağmen, neden siz de yakalandınız ki!”
Yaşadığı onca sıkıntıdan, kendini bu şekilde yakalatmasından ve böylesine umutsuz bir duruma düşmesinden sonra, neden onlar da kendilerini yakalatmışlardı? Onları lanetleme gerekçesi elinden alınan Hiain, bir pislikten başka bir şey değildi.
Pisliğin teki olduğu için de arkadaşlarının burada çaresizce ölmesini izlemekten başka seçeneği yoktu.
???: “Bu sefer getirilen insanlarla bir birim kurulmuş gibi. O zamankinden farklı olarak da gelir gelmez içeri atılıyorlar…”
Idra kollarını kavuşturmuş, sesi titreyerek seyirciler arasındaki yerinden gladyatör arenasına bakıyordu.
Idra titreyen sesini gizlemeye çalıştı ama nafileydi. Idra güçlü olabilirdi ama özünde korkak kedi Hiain’den pek de farklı değildi.
O zaman bile, Idra güçlü bir görünüme bürünme kararlılığına sahipti. Hiain öyle değildi. Perişan bir hâldeydi.
Gustav: “——Bundan sonra Sparka başlıyor!!”
Oturma yerleri gladyatörlerle dolup taşarken Vali Gustav’ın ağır sesi kalabalığın içinde yankılandı.
Her ne kadar kendi Sparkaları sırasında fark etmeye vakit bulamamış olsalar da gladyatör arenasının bir köşesinde Gustav’ın seyircileri izleyebildiği bir sahne―― daha doğrusu gösteriler sırasında ileri gelenlerin oturduğu bir yer vardı.
Gustav oradan dört kolunu havaya kaldırarak mekâna baktı.
O anda Gustav’ın tam altında, gladyatör arenasının arka tarafına giden bir geçit açıldı ve demir bir çitle kapatılmış iç kısmından bir Gladyatör Canavarı yavaşça ortaya çıktı.
Bu, Hiain ve diğerlerinin savaştığından farklı bir Cadı Canavarı’ydı; tüm vücudunu saran yumuşak görünümlü kürkü ve her iki kolundan çıkan kuş kanatları olan çok ama çok büyük bir sıçandı.
Ancak ikisi arasındaki farklar sadece görünüşlerinden ibaretti ve vahşilikleri ya da tehlikeleri arasında büyük bir fark yoktu, Hiain’in içgüdüsel alarm zillerinin ona ilettiği şey buydu.
Başka bir deyişle sadece farklı bir Gladyatör Canavarı olduğu için Sparka’nın zorluğunun azalması gibi bir durum söz konusu olmayacaktı.
Weitz: “Görünüşe göre bu seferki katılımcılar bunlar…”
Weitz’in söylediği gibi Gladyatör Canavarı’nın alçak sesle kükremesini duyduğunda, önlerindeki geçidin parmaklıkları açıldı ve oradan Sparka’ya katılan―― beş kertenkele ortaya çıktı.
Her birinin terazisi endişe ve gerginlikle titriyordu, hepsinin yüzü Hiain’e tanıdık geliyordu.
Onları uzaktan gördüğü için yanılmış olabileceği yönündeki son umudu da suya düşmüştü.
Birden yüzünü aşağı çeviren Hiain, kaçabileceği hiçbir yer olmadığını fark etti.
Buna ne sebep olmuştu? Korkak kedi Hiain Sparka’dan kurtulmuştu.
Hiain’le aynı yere getirilen yoldaşları Sparkadan kurtulamayacak ve hayatlarını kaybedeceklerdi… Bu boktan durum da neydi ki?
Bu acıları çekmek zorunda kalmaları, onun lanetlemesinin bir sonucu muydu ki?
Öyleyse Hiain’in lanetinin etkisi kayda değer olmalıydı. O zaman kendisi hariç bu adadaki herkesi lanetleyecekti―― hayır, daha doğrusu bu İmparatorluktaki herkesi lanetleyecek, lanetleri bitene kadar onları tekrar ve tekrar lanetleyecekti.
Idra: “Aptal.”
Hiain: “――Ah?”
Öncelikle birini lanetleyecek olsaydı kendisini ve yoldaşlarını burada bırakan köle tacirlerinden başlardı.
Gerçeklikten böylesine hayali ve yararsız bir şekilde uzaklaşan Hiain, İdra’nın şaşkın mırıldanmalarıyla kendine geldi.
Ne olmuştu ki? Idra şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmış bir hâlde gladyatör arenasına baktı. Ve bunu yapan sadece Idra değildi, yanında Weitz de vardı―― hayır, sadece ikisi değildi.
――Mekândaki seyirciler arasında bulunan çok sayıda gladyatör şaşkınlık içinde bakıyordu.
Bunun nedeni açıktı ve gladyatör arenasına bakan Hiain’in yüz ifadesi diğerlerininkiyle aynı oldu.
Çünkü beş kertenkele adamın yanında olmaması gereken altıncı bir kişinin figürü vardı.
Hiain: “N-n-n-n’apıyorsun lan sen Schwartz――!?”
Boğazı titreyen Hiain orada olmaması gereken kişinin adını, siyah saçlı çocuğun adını seslendi.
Az önce oradan ayrılan çocuk, onunla fazlasıyla küstahça konuşan çocuk, Hiain’in acınası haykırışını duyunca arkasını döndü.
Az önceki hayati tehlike arz eden Sparka karşısında titreyen kertenkele adamlarının ortasında, bir çırpıda seyirciler arasındaki Hiain’in yüzünü işaret etti ve şöyle dedi…
Ona n’aptığı sorulmuştu ve bu yüzden de cevap verdi――
Subaru: “――En güçlü takviye.”
Böylece ilan ediverdi.
#Evet, bol konuşmalı bir bölümün sonuna daha geldik. Geçen haftalarda gelmesi gereken bölüm baya gecikti, bunun için özür dileriz. Biraz daha düzenli bir şekilde çevirmeye devam edeceğim. Telafi amacıyla sonraki bölümü daha hızlı bir şekilde atacağım. Ayrıca çevrilmeyen IF’leri veya başka içerikleri çevirdiyseniz bizlere ulaştırabilirsiniz, sitede paylaşabiliriz.
#Bölüme gelecek olursak bölümün isminden anlayabileceğimiz gibi Hiain’le alakalı bir bölümdü. Ceci’yi biraz daha iyi anlabildik. Sonda Subaru artık ölümden dönüşünü korkmadan kullanacak gibi duruyor. Bakalım sonraki bölümlerde Subaru kaç kere ölerek Sparka’yı zafere ulaştırabilecek mi? Sonraki bölümde görüşmek üzere!!!

İnanılmaz bir bölümdü elinize sağlık
Çeviri için teşekkürler
Subaru ne düşünüyor ne yapacak diye deli gibi merak ediyorum elinize sağlık
Devam keeee
Ceci kraldir
güzel bölümdü, subaru neden böyle bir salaklık yaptı anlamadım ama geleceğe yöenlik bir planı vardır diye düşünüyorum.
Subaru bir babadır Bizim için
Cecil hayal kırıklığına uğrattı
En fazla 5 kişiyle sınırlı değilmiydi gruplar. Şimdide fazladan adam var diye birde olay yaşanmasın
Çeviri için teşekkürler. Subaru ölümden dönüşü gerçekten Al gibi kullanmaya başlicak sanırım.