※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Vincent: “——Yorna Mishigure Büyük Felaketi yok etme girişiminde İblis Şehrinden feragat etmek zorunda. Ruh Evliliği Tekniği bunun başarılmasını sağlayabilir fakat garantisi yok.”
Tanza: “…Ya İblis Şehrinin kullanılması da yeterli gelmezse…”
Vincent: “İşler o noktaya gelirse durdurulması imkânsız hâle gelen Büyük Felaket, merkezinde İblis Şehri olmak üzere tüm İmparatorluğu, hatta belki de sınırların ötesine yayılarak daha da fazlasını yutma tehlikesi taşıyacaktır.”
Tanza: “————”
Vincent: “————”
Tanza: “Yorna-sama bu şehirden vazgeçmeyi kabul etmeyecektir.”
Vincent: “Duygusallık edecek zamanda değiliz. Canınız ne isterse istesin bu şehir terk edilecek. Her şeyden önce sizleri buna ikna etmek bana düşmez.”
Tanza: “Peki onun Yorna-sama’yı ikna edebileceğini düşünüyor musunuz?”
Vincent: “Yapamadığı takdirde her şey toz duman olacaktır. Ve mecbur olduğu sürece kendini bu işe adayacaktır. Onun karakteri bu, ezelden beri böyle gelmiş, böyle gidecek.”
Tanza: “…Anlamıyorum. Madem bu kadar şey biliyorsunuz ve ondan bu kadar eminsiniz, öyleyse benden ne istiyorsunuz?”
Vincent: “Ne istediğimi biliyor olmalısın. Evet gençsin, ama İblis Şehri hükümdarı tarafından kullanılmaya oldukça açık bir pozisyondasın.”
Tanza: “————”
Vincent: “Büyük Felaket ortadan kaldırılamadığı takdirde Yorna Mishigure muazzam bir ıstırap çekecek. İblis Şehrinin henüz tam anlamıyla gelişmemiş olan Büyük Felaket karşısında kullanılması zorunlu ama bu da yeterli gelmezse——”
Tanza: “——Ben…”
Vincent: “————”
Tanza: “Yorna-sama… Gelmiş geçmiş en görkemli insan olan, âdeta bir anne şefkati taşıyan o kadın için, Yorna Mishigure için, ona duyduğum o tartışmasız sevgi için şehit olacağım anlaşılan.”
Vincent: “——Bu oldukça asil bir girişim.”
Tanza: “Ne teselliye ne de iltifata ihtiyacım var. ——Yorna-sama’nın gözyaşları bana yeter.”
△▼△▼△▼△
Yorna: “——Yapma!”
Tanza ardından yükselen ses eşliğinde koşuyor, o sesin sahibi olan Yorna ise suratında acıklı bir ifadeyle haykırır hâlde ona elini uzatıyordu.
Tanza çevik bir hareketle ayağını yere vurarak ileri atılmıştı ve sağ gözü kırmızı bir ışıltı taşırken genç bedeni, ağır zırhlı İmparatorluk Askerlerinin bile denk olamayacağı bir güçle dolup taşıyordu.
Olağanüstü bir dövüşçü olmadığı gibi büyü veya özel tekniklerde de mükemmel değildi.
Yine de hiç kimse şu anki hâliyle ona engel olamazdı.
Bunun nedeni de Yorna tarafından herkesten çok sevildiğini biliyor olmasıydı.
Onun tarafından desteklenmiş, ondan şefkat görmüş, yardım almış, onun sohbetlerinde, düşüncelerinde, dualarında yer almıştı.
Yorna’yı sevmek ve onun tarafından sevilmek, Ruh Evliliği Tekniğinden maksimum verim almak için gerekli şartlardı—— lakin Tanza’nın Yorna’ya beslediği sevgi, kişisel çıkarlardan bağımsızdı.
Hatta bilmişlik ederek bunun hiçbir karşılık beklenmeyen bir sevgi olduğu bile söylenebilirdi.
Gelin görün ki Tanza’nın inancı gerçekten de bu yöndeydi. ——O, birini sevmenin başlı başına bir ödül olduğuna inanıyordu.
O kişinin düşüncesi ve kalbinin atışı, beslenen sevginin ödülüydü.
Ve Tanza da kendisine verilenlere küçük bedeninin her zerresiyle karşılık vermek durumundaydı.
İşte tam da bu yüzden——
Tanza: “Bu hayatın bana bahşedilme sebebi buydu.”
Tanza, bir yerlerden sürülerek Yorna’nın karşısına çıkartıldığı o ilk seferde henüz çok gençti. Nazik ablasının ardına saklanmış, elinden Yorna’yı ve asil hâl ve tavırlarını seyretmekten başka bir şey gelmemişti.
İşte o gün, hayatında ilk defa birilerinin tehdidi altında olmadan yaşayabileceğinin sözünü almıştı. Ve bu söze inanmış, ablasıyla birlikte rahatça yaşayıp gideceklerini düşünmüştü.
Ablasını korkunç şeyler yüzünden yitirişinin ardından ikinci kez Yorna’nın huzuruna çıktığındaysa ona çaresizlik içerisinde sitem etmişti; fakat Yorna onu suçlamamıştı.
Tam aksine Tanza’nın yakarışlarını içtenlikle dinlemiş ve hatta yitirdiği ablasının ölümünün intikamını almasına yardım etmişti. ——Hem de karşılığında asi damgası yiyecek olmasına rağmen.
Bu durumda onu nasıl sevmeyebilirdi ki?
O güne dek Tanza’ya koskoca bir sevgi ve şefkat göstermiş olan o kibar insanı…
Ablasının ölümüne gözyaşı akıtan, sözünü tutamadığı için pişmanlık duyan ve Tanza’dan özür dileyen o kişiyi…
——Onu, nasıl sevmeyebilirdi?
Tanza: “————”
Karşısında, bir toz bulutunun ardında toplanan o kımıl kımıl, tüyler ürpertici kara kütleyi görüyordu.
Yorna’nın kıymetli şehri yerle bir edilmiş ama inatçı ısrarları dinmemişti. Tanza’nın da herkeste bakışlarını kaçırma arzusu uyandıran o karanlık karşısında gözü korkmayacaktı.
Korku bocalamak için bir sebep teşkil ediyorsa, Tanza’nın kalbinde korku hüküm sürmüyor demekti.
Bu korkusuzlukla, molozlara basarak öne sıçrıyor, dalgalanan Büyük Felakete doğru paldır küldür ilerliyordu.
Eğer arkasını dönerse, kalıcı bir bağla karşılaşacaktı. Ve bunun bir lanete dönüşeceğini biliyordu.
Ama——
Yorna: “Tanza!——”
Sevdiğinin dudaklarından ismini işittiğinde doğruca ardına bakmadan edemedi.
Ve Yorna’nın yere serilmiş hâlde elini uzattığını gördü. Bacağına acı verici bir ok saplanmıştı; bu eylemi gerçekleştirenin uzaklarda yayıyla dikilen kişi olduğunu anlayabiliyordu.
O ok olmasaydı, Yorna Büyük Felakete, Tanza’ya doğru koşturuyor olacaktı.
Dolayısıyla Tanza, o oku atan kişiye minnettardı; o asla böylesine çarpıcı bir şey yapamazdı.
Derken——
Tanza: “——Yorna-sama.”
Dudakları kımıldadı.
Ardından dökülen kelimeler Yorna’nın kulaklarına ulaşıyor mu, ulaşmıyor mu bilemiyordu.
Ama yine de tıpkı her gece gözlerini yummadan önce ve her sabah gözlerini açar açmaz ettiği duayı etti.
——Biricik kıymetlim, bundan böyle her gününüz sağlıkla geçsin.
△▼△▼△▼△
Yayılan ışık her şeyi havaya uçurdu, herkesin retinaları beyazlıkla kavruldu.
O ışık sönüp de kavrulan gözler yavaşça yeniden görebilir hâle geldiğindeyse tüm canlılar İblis Şehrinin sonuna tanık oldu.
???: “————”
Patlamanın merkezi sanki bir daire oyulmuşçasına çökmüş ve İblis Şehrinin merkezinde, Kızıl Lapis Kalesinin olması gereken yerde devasa bir delik açılmıştı.
Bir devin kolu koca bir delik açmıştı âdeta ve bu da İblis Şehrini bütünüyle yutan o korkutucu şeyin varlığını kanıtlayan gerçek bir işaretti.
Birleşen muharebe güçlerinin meydan okuduğu o felaket ise ansızın ortadan kaybolmuştu.
Tüm bunlar, İblis Şehri Hanımı Yorna Mishigure’nin oynadığı kozun sonucuydu ve o son savaşta yer alan herkes, son darbenin canını ortaya koyan o küçük kız tarafından indirildiğini biliyordu.
Başka bir deyişle——
???: “——Bizi o kız kurtardı. Acınacak hâldeyim.”
Açılan bir çukurun içerisinden dikenli sarmaşıklarını uzatarak etrafa bakınan adamın—— Kafma Irulux’un dudaklarından bu kelimeler döküldü.
Bunda bir yanlışlık yoktu; muhtemelen gönlünden geçerek dile getirdikleri doğruydu. Çoğunluktan üstün bir savaşçı olan ve İmparatorluk felsefesine bağlı yaşayan bu dürüst genç adam, başkalarının kendisindeki eksiklikleri tamamlamasına izin verdiği için pişmanlık duyuyordu.
En acısı da bunun için gencecik bir kızın canından olmasının gerekmesiydi.
Kafma: “Esasında sizlerle aramız kötüydü. Ve artık işler yatıştığına göre ateşkesimiz sona ermeli, yine karşı karşıya gelmeliyiz, bunun farkındayım…”
???: “…Yani, bizimle savaşacak mısın?”
Kafma: “——Hayır, bunu yapmamalıyız.”
Ardındaki koca deliğe bakan Kafma, bu soru karşısında kafasını salladı.
Karşısındaki kişi, ufak bedenine çok büyük gelen barbar kılıcını sırtına asmış olan Medium’du. Çamura bulanmış, bitap hâldeki kızın sorusu ise etraflarındaki tüm tahribata rağmen parıl parıl bir ışık huzmesiydi âdeta.
Ki Kafma’nın işlerin kötüye gitmesinin önüne geçmek için gerekli olduğuna inandığı şey de o güzelim ışık huzmesiydi.
Öyle ya da böyle, sonuç Kaos Alevi İblis Şehrinin yıkılmış olmasıydı ve ayakta tek bir bina dahi kalmamıştı. Bu noktadan sonra hayatta kalanların toparlanma mücadelesi başlayacaktı.
Elbette ki bir İmparatorluk Generali olarak Kafma’ya düşen rol de bu mültecilerle ve onlara liderlik edecek olan Yorna Mishigure ile ilgilenmekti.
Kafma: “Şu anda çok önemli bir şahsın koruması olarak seyahat etmekteyim. Her şeyden önce o kişiyle buluşmaya öncelik vermek durumundayım. Bu noktada geri kalan her şey değersiz.”
Medium: “Değersiz mi? Değersiz mi dedin? Bu şekilde dile getirmen korkunç bence!”
Kafma: “Y-yo, öyle demek istememiştim…”
Vicdansızlığı yüzünden sitem edilen Kafma, Medium’un iğneleyici sözleri karşısında hafiften irkildi. Neyse ki tıpkı Kafma’nınki gibi hüzünlü bir sesin sahibi “Küçük Hanım Medium” diyerek tam zamanında devreye girdi.
Gözleri üzerlerinde usulca yaklaşan tek kollu kişi——
???: “Adam yalnızca endişelerini dile getiriyor. Yapacak daha önemli işleri olduğu için bizimle savaşmayacakmış işte. Öyleyse bu meseleyi burada kapatalım, değil mi?”
Kafma: “…Ben bir şey söyleyemem. Nasıl yorumlayacağınız size kalmış.”
???: “Heyhey. Etrafta senin gibi niceleri var; anlarsın ya, lafı dolandırıp duran tipler yani abi.”
Diyerek öfkeyle omuz silken tek kollu adam—— Al, Medium’un yanı başına geçti. Ona bakan Medium’sa gözleri irileşerek “Ah” dedi.
Ve Al’ın yüzünü işaret ederek,
Medium: “Al-chin, miğferini bulmayı başardın mı cidden?”
Al: “Aynen, buldum bir şekilde. Hanın yakınlarında yatıyordu, bu yüzden bana bahşedilmiş bir lütuf gibiydi. Parçalanmayacağını bildiğim için tek yapmam gereken onu bulmaktı.”
Medium: “——? Dayanıklı diyorsun yani?”
Al: “Aynen aynen, dayanıklıdır. Bu dünyadaki hiçbir şey onu parçalayamaz.”
Diyen Al, parmaklarını takmış olduğu kapkara miğferin üzerinde tıklattı. Medium “Sahi mi~?” diyerek kafasını sallarken Kafma, Al’a keskin bir bakış attı.
O bakışı yakalayan Al da başını eğerek, “Ne yapmak istiyorsun?” dedi.
Al: “Gönlün bizimle savaşmamaktan yana, haksız mıyım? Tabii ki bizim için de aynı şey geçerli… Ya da belki de hepimiz savaşamayacak kadar bitap hâldeyiz demeliyim.”
Kafma: “O savaş esnasında bizi harikulade bir şekilde yönlendirdin. Büyük Felaketin yapacağı hamleleri nereden biliyordun?”
Al: “Meslek sırrı. Sana söylemezsem ateşkes yatar mı?”
Kafma: “——Hayır, sözümden dönmeyeceğim.”
Kafasını sallayan Kafma, Al’ı sahici bir samimiyetle yanıtladı. Sonra da yırtılmış pelerinindeki tozları silkeleyerek sırtını Al ve Medium ikilisine döndü.
Yüzünü ise bahsettiği o çok önemli kişinin olduğu yöne.
Kafma: “Gelişmelerden ötürü sizinle iş birliği içerisindeydim. Ama bizler düşmanız… Hiç şüpheniz olmasın ki savaş alanında tekrar karşılaşacağız. Ve o gün geldiğinde kendimi tutmayacağım.”
Al: “Bunu dile getirmesen de…”
Medium: “Aynı şey bizim için de geçerli!.. Bize yardım ettiğiniz için teşekkürler.”
Kafma: “Ben yalnızca bir İmparatorluk Generali olarak bana düşen görevi yerine getirdim.”
Diyen Kafma, geniş omuzlarındaki şeffaf kanatları açıp gürültüyle çırparak tek ve çevik bir hareketle havalandı.
Medium ve Al ise onun yarattığı toz ve dumanlar tarafından sarmalanarak uzaklaşışını izledi. Ve Kafma gözden kaybolurken,
Medium: “…Al-chin, çok teşekkür ederim. Sana gerçekten minnettarım. Hayatımı kurtardın.”
Al: “Ehh, benim de yararımaydı. Senin ısrarın olmasaydı o koca şeyin saldırıları çok daha orantısız bir hâl alacaktı. Ve ölü sayısı çok daha fazla olacaktı.”
Medium: “Ölü sayısı…”
Al’ın yanıtını işiten Medium, usulca başını öne eğdi.
Onun yürek burkucu bir ifadeyle önüne bakışını seyreden Al ise parmaklarını miğferinin dikiş yerlerinin üzerinde gezdirerek şöyle dedi:
Al: “Ne kastettiğimi anlamadığını ve bunun seni teselli etmeyeceğini biliyorum ama o çocuk… yani Tanza bunu yapmamış olsaydı şimdiye tarihten silinmiş olacaktık. Orası kesin.”
Medium: “Hani diyorum, bir ihtimal, daha çok gayret edebilirdik.”
Al: “Hayır, olacağı yoktu. ——Bu deneyin sonu toz dumandı.”
Kederli Al’ın kelimeleri sahiden de Medium için hiçbir anlam ifade etmiyordu. Yine de rahatlatıcı olmadıklarını söylemek yalan olurdu.
Medium, Al’ın kendisini teselli etmek için çabaladığını anlayabiliyordu. Ki bu da sahiden teselli ediciydi.
Medium: “Teşekkürler, Al-chin.”
Al: “…Yuur velkım.”
Ve böylece bir kez daha Al’ın dudaklarından Medium için hiçbir anlam ifade etmeyen bir kelime döküldü.
△▼△▼△▼△
???: “Yapılması gereken şey konusunda karar kılabildin mi, Yorna Mishigure?”
Yorna: “…Sen mi geldin?”
Şiddetli savaştan geriye moloz yığınları, yıkık bina kalıntıları ve akıl almaz derecede büyük bir çukur kalmıştı.
Ve bir tepenin üzerinde dikilen Yorna Kaos Alevi İblis Şehrinin Büyük Felaketle topyekûn bir mücadeleye girmesi neticesinde açılan yaraları izlerken ardında bir adam belirmişti.
Yüzü bir oni maskesiyle örtülmüş olan Abel’in sorusunu sorarkenki ses tonu, en ufak bir duygu belirtisinden dahi yoksundu.
Yorna’yla aynı manzarayı görme arzusuyla molozların arasından ağır ağır ilerlerken bile o duygusuz ses tonuyla devam ederek,
Abel: “Sana sunabileceğim şey tıpkı mektupta yazılı olduğu gibi. Yanıtını duyalım hadi.”
Yorna: “Şu trajik manzaraya bakarken söylemen gereken şey bu mu gerçekten?”
Abel: “Teselli sözcükleri size barınak sağlayacak mı ya da acıma göstergesi sığınak olacak mı? Sen de ben de görevini seçenler, imkânı olanlar arasında doğduk. Dolayısıyla bizim bir saniyemiz diğerlerinin bir saniyesiyle eşdeğer değil.”
Yorna: “————”
Kimseden teselli ya da acıma beklememek; Abel’in seçtiği varoluş şekli buydu.
Ve bunu anlayan Yorna, kendisini onun tavırlarına isyan etmekten alıkoyuyordu. Her şeyden önce, onu duygusal sebeplerden ötürü düşman bellekten hiçbir kazancı olmayacaktı.
Yorna: “Bugün haddinden fazla şey kaybettim zaten.”
Abel: “Şehir, vatandaşlar. Buna bir de bu meseleyi geciktirerek yitirdiğin zamanı eklemek hata olur.”
Yorna: “O, Tanza’ydı.”
Abel: “————”
Yorna: “Son anda bizleri kurtarmak için kendisini feda eden kıymetli çocuğun… Onun adı Tanza’ydı.”
Diyen Yorna, kimonosundan bir aksesuar çıkartarak Abel’e gösterdi.
Abel o aksesuarı dairesel hareketlerle okşayan kadına göz ucuyla bakarak sessizce aklından neler geçtiğini sorgularken onun sorgulayıcı bakışları yüzünden gözlerinin kenarları hafifçe kısılan Yorna,
Yorna: “Bu aksesuar o kızın ablasının boynuzundan yapılma. Tanza, ablasının cesedinin başında yas tutarken benim için bunu yapmıştı… ve bunun yanı sıra…”
Abel: “————”
Yorna: “Bu tokalar ve süslemeler de biricik evlatlarımın eserleri. Yuvalarından kopartılan o çocukların, hiçbir şeyi olmayan ve bana borçlarını ödemek için kendilerinden fedakârlık eden o yavrucakların izleri.”
Rengarenk süslemeler, tokalar, çiçekli taçlar, hepsi de İblis Şehri vatandaşlarının armağanlarıydı.
Kimi kendi pullarını kopartmış, kimi tüylerini yolmuş, kimi boynuz ve dişlerini cilalamış ve her birinin armağanlarıyla yaşam tarzları ve minnettarlıkları vücut bulmuştu.
Yorna’nın gözünde bu armağanların hepsi de tüm kıymetli mücevher ve hazinelerden çok daha kıymetliydi ve dolayısıyla kendisine beslenen sevginin hakkını vererek yaşaması gerektiğine inanıyordu.
Lakin——
Yorna: “Tutamadığım daha fazla söz vermeyi göze alamam…”
Abel: “——Buradan ayrılan Vincent Volakiya ve grubu er ya da geç harekete geçecek. Mevcut durum yüzünden burada hamle yapmayacak olsalar da bir şeyler olması an meselesi. Boşa harcayacak zamanımız yok.”
Yorna: “Peki evlatlarımın taşınacağı yer konusunda ne yapacaksın?”
Abel: “İlk etapta Kale Şehrini üs olarak kullanmaktan başka şansımız yok. Yol üzerinde karşılaşacağımız diğer şehirleri de ele geçirecek ve bayrağımız altında toplayacağız. Sen ve İblis Şehri vatandaşları sayesinde bu mümkün hâle geldi.”
İblis Şehri tesislerinin yitirilişiyle yersiz yurtsuz kalmış vatandaşlara bir yer bulmak zorunluluk hâlini almıştı.
Abel’in teklifi, karşısındakileri mantıksızlığa zorlayan etkili ve absürt bir teklifti. Fakat Yorna’nın da benzer öncelikleri vardı. Sevdiği kişileri kurtarmak; işte Yorna’yı Yorna yapan şey buydu.
Ve bunun yanı sıra——
Yorna: “Mektubunda yazan arzumu yerine getirmeye tamamen hazır olduğundan emin misin?”
Abel: “Sözlerimi yinelemeye niyetim yok. Bununla birlikte etraflıca düşünmen gerekiyor.”
Yorna: “Etraflıca düşünmem…”
Abel: “Neye öncelik vereceksin, çoktandır dilediğin şeye mi, yoksa kendi “sevgine” mi?”
Yorna, duygularını açığa vurmayan Abel’in sözlerinin ya da daha ziyade tavsiyesinin dayanağı olumlu mu yoksa olumsuz mu bilemiyordu.
Her hâlükârda o sözlerin etkisiyle kemerinden bir kiseru çekerek bükülmüş ucunu parmağıyla düzeltti ve mor dumanlarını üfledi.
Değer verdiği insanlar aşağıdaki yıkık şehri inceliyor, hayatlarından kalanları, onları ayakta tutan parçaları bir araya getirerek kendilerini olacaklara hazırlıyordu.
Onlara bir barınak sağlamak ve yarınlara uzanan yollarına ışık tutmak Yorna’nın göreviydi.
Takdir hakkını Abel’e vererek Vincent Volakiya’yı—— yo, oymuş gibi yapan sahtekârı tahttan indirmek ve mektubundaki vaadini gerçekleştirmesini sağlamak da.
Yerine getirilecek vaatlerin içeriğine gelince——
Yorna: “——İlk önce anne babaların ölmesi gerekmez miydi, Tanza?”
Evet, kendi kaderini belirleyen o kıymetli çocuk, esip giden rüzgârlara karışan mor dumanlar misali yitip gitmişti.
△▼△▼△▼△
Uzaklaşıp giden mor dumanları izleyen genç kız, oni maskesinin ardındaki adamı selamladı.
Selamlanan Abel ise kaskatı kesilmiş Taritta karşısında hafifçe homurdanarak,
Abel: “Aklın okunu sapladığın bacaktaysa endişelerinin yersiz olduğunu belirtmeliyim. Yara çoktan iyileşmeye başladı bile. Yarına hiçbir şeyi kalmaz.”
Taritta: “…Bunu duyduğuma sevindim. Ama endişemin kaynağı o değildi.”
Abel: “Ha?”
Abel’in de belirttiği üzere tepede dikilen Yorna’nın duruşunda fark edilir bir fiziksel rahatsızlık sezilmiyordu. Arkadan görünen kimonosu ve darmadağın saçlarıyla bitkinlik hissi uyandırsa da okla vurulmuş olan sağ bacağı farklı bir aura yayıyordu.
Muhtemelen bunu manipüle ettiği gizli sanatlara borçluydu. Fakat o yarayı açmanın doğurduğu sonuç, yaranın kendisinden çok daha ağırdı.
Elbette ki Taritta da o ağırlığın fazlasıyla bilincindeydi.
Taritta: “————”
Son saniyede bir seçim yapmak zorunda kalan Taritta, kararı bir oka bırakmıştı.
Mariuli’nin bir Yıldız Gözlemci olarak üstlendiği buyruğa uyduğu takdirde o okla Abel’i kalbinden vurması gerekecekti. Bunun ne tür bir sebep sonuç ilişkisiyle Büyük Felaketi yatıştıracağı konusunda hiçbir fikri olmasa da Taritta için en umut vaat edici seçeneğin bu olduğu doğruydu.
Ama ölümüne sevdiği Mariuli’nin yalnızca yıldızlara itaat ederek tanımadığı birine dönüştüğü hesaba katılınca bu, kendi ömrünü kısaltmaktan farksız bir seçim hâlini alıyordu.
——Neticede Taritta’yı aldığı karara iten nokta da bu olmuştu.
Taritta, Mariuli’yi değiştiren yıldızlardan nefret ediyordu. Dolayısıyla onların söylediğini yapmamıştı.
Aslında sorgulamadan buyruğa itaat etmek Taritta’nın karakterine çok uygun bir şey olabilirdi; neticede o, kendisine ne yapacağının söylenmesinden, yol gösterilmesinden ve başkalarının emri altında olmaktan hoşlanan biriydi.
Ancak Taritta ve yıldızlar, kötü bir başlangıç yapmıştı.
Eğer en başta Mariuli yerine Taritta’yla konuşmuş olsalardı Taritta, ömrünü yıldızlara adayabilirdi. Ama öyle olmamıştı.
Bu nedenle——
Taritta: “——O an geldiğinde hiç tereddütsüz hedefine koşan o geyik kıza destek verdim.”
Seçiminin sonucunda o kız, bir şekilde Büyük Felaketi yok eden o ışığı doğurmuştu.
Karşılığında gencecik yaşında canından olmuştu ve bir zamanlar İblis Şehrinin bulunduğu topraklardaki hasar da göz ardı edilemezdi. Bununla birlikte korumak istediği şeyi korumayı başardığı söylenebilirdi.
Abel: “Ama buna rağmen hâlinden pek memnun görünmüyorsun.”
Taritta: “…Doğru şeyi yaptım, değil mi? Buyruğu yerine getirmeyerek ve seni vurmayarak?”
Abel: “Vurulmamış kişi olarak beni vurmalıydın demem mümkün mü sanki? Seçiminin doğru olup olmadığını söylemek de bana düşmez. Kulağa ne kadar klişe gelirse gelsin seçiminin doğruluğunu yalnızca sonrasında gerçekleştireceklerin belirleyebilir.”
Taritta: “…Bu sözler, sana ait değil sanırım.”
Abel: “Haklısın. ‘İris ve Dikenler Kralı’… Bu klasikten bir alıntı.”
Taritta’nın anlamadığı bir bahsi açan Abel, “Anlamana gerek yok” dercesine kafasını sağa sola salladı.
Sonra da genç kızı baştan ayağa süzerek,
Abel: “Şu anda bile kısmen dehşet içerisinde olabilirsin ama bunun üstesinden az da olsa gelmiş görünüyorsun. Peki ya şimdi ne yapacaksın?”
Taritta: “Emin değilim. Yalnızca o şehre geri dönmek ve ablam ve halkımla konuşmak istiyorum. Merhum ruh ikizimin kızıyla da konuşmak isterim.”
Abel: “Sana buyruğunu devreden bir ruh ikizi, ha… Şimdi kendine neden Yıldız Gözlemci demediğin anlaşıldı. İğrençlikleri giderek artan bir grup.”
Taritta: “İğrençlikleri…”
Abel: “Seni kastetmiyorum. Senin genel planını anlayabiliyorum.”
Abel, Taritta’nın mırıldanışlarını bu şekilde yanıtlayarak kafasını çevirdi.
Kalabalık bir insan grubu, harabeye dönmüş sokaklarda yürüyor, zarar görmemiş eşyaları ve işe yarayabilecek materyalleri topluyor, hayatta kalmak için yapılması gereken şeylere öncelik vermeye başlıyordu.
Taritta’ysa İblis Şehri vatandaşlarının yaşam tarzında var olan bu esnekliği hayretler içerisinde izliyordu.
Evet, İblis Şehrinin kökeni düşünülünce bu kişiler zulme, baskıya ve bir şeyleri yitirmeye alışkın olmalıydı. Fakat bu hesaba katıldığında bile——
Taritta: “O insanları, kendi savaşına mı sürükleyeceksin?”
Abel: “Aynen öyle.”
Taritta, bu kısa ve net yanıt karşısında istemsizce dehşete düştü.
En ufak bir tereddüdü yoktu; Abel, bu halkın yıkık topraklarında bin bir gayret verişine tanık olmasına rağmen Kaos Alevine gelmekteki asıl amacına sadık kalıyordu. Ve o, topuklarını gürültüyle birleştirirken——
???: “——Abel-chan düşüncelerinde haklı olabilir ama etrafındaki insanlar ona öyle sessizce itaat eder mi bilemiyorum doğrusu. Tilki hatun bile duygusal olarak bizimle aynı safta yer almakta zorlanabilir, haksız mıyım?”
Diyerek makul bir fikir beyan eden Al da Abel ve Taritta’ya katıldı.
Bir süredir gözlerden ıraktı ama tanıdık miğferini kafasına takıp ağır ağır ilerleyişine bakılırsa normale dönen şey yalnızca boyutu değilmiş gibi görünüyordu.
Al’ın yanı başındaki Medium da yuvarlak, mavi gözlerini Abel’e dikerek,
Medium: “Ben de Al-chin’le aynı görüşteyim. Yorna-chan’ın bizim tarafımıza geçmesi beni mutlu eder ama Tanza-chan’ın ve şehrin başına gelenlerden sonra bunun bir parçası olmak isteyeceğinden pek emin değilim…”
Abel: “Yorna Mishigure felaketin merkezindeki varlığa eşlik eden bizlere ayak uydurmaz mı diyorsun yani? Bu fazlasıyla duygusal bir görüş. O çoktan kararını verdi bile.”
Medium: “Cidden mi? Abel-chin, kadına yine korkunç bir şey söylemedin, değil mi?”
Abel: “Kalpsiz ya da değil, söylenmesi gereken neyse onu söylerim ben. Niyetim açık ve net.”
Abel’in sorusuna yanıt vermekten kaçınarak kurduğu cümleleri işiten Medium yanaklarını şişirdi.
Açıkçası Taritta’nın kulak kabarttığı kadarıyla Abel ve Yorna arasındaki etkileşim duygusal olmadığı gibi hassaslıktan, sakinlikten ve samimiyetten de uzaktı.
Yine de Abel’in Yorna’nın niyetinden diğerleri gibi şüphe duymamasının bir sebebi vardı.
Al: “Yorna Hanımın zayıflığından faydalanmaya dünden razıydın… Neticede bizimle aynı yolda yürümeyi seçmezse dönecek hiçbir yeri olmayan vatandaşlarını koruyamaz, öyle değil mi?”
Medium: “Aman Tanrım!.. Sen ve şu kalpsiz cümlelerin, Abel-chin!”
Abel: “Başka bir şansları mı var ki? Diğer tek seçenek, anlamsız bir inatla burada kalıp itler gibi ölmeleri.”
Medium: “Başka şansları olmayabilir ama bunu ifade etmenin başka bir yolu olabilirdi! Bunu neden bir türlü anlamıyorsun!”
Abel oni maskesinin ardından Medium’a buz gibi bakışlar atarken genç kız, sesini yükselterek onu bir yanıt vermeye zorluyordu.
Taritta’ysa Abel’in Medium’un sitemlerine duygusuz bir karşılık vereceğinden emin olmasına rağmen Medium’la benzer hisler taşıyordu.
Bununla birlikte geçmişteki İmparator ve Shudraq Halkı arasındaki anlaşmaya uymayı sürdürdüğü sürece Abel’i kendi hâline bırakamaz ve ilişkilerini sonlandıramazdı.
Müttefiklerin taşıdığı duygular, son derece gerçek bir savaş alanında en ufak bir önem taşımazdı.
Al: “Öfkelenmekte haklısın, Küçük Hanım Medium. Fakat ben kendi adıma Abel’in elindeki her şeyi kullanma fikrinden hoşlanmadığımı söyleyemem. Ve Küçük Hanım Yorna yalnızca çıkar uğruna bizimle gelse bile buna herhangi bir itirazım olmaz.”
Medium: “Ben de diyorum ki ben buna şiddetle itiraz ediyorum. Ve artık senden de nefret ediyorum, Al-chin!”
Al: “Küçük Hanım Medium’un benden nefret ettiğini duymak kalbimi yaralıyor. Ama…”
Diyerek cümlesini yarıda kesen Al, bakışlarını Abel ve kendisini izlemekte olan Medium’dan ayırarak yıkık bölgenin merkezindeki devasa çukura dikkat kesildi.
Bu hareket Taritta ve diğerlerinin de dikkatini çeker ve onların bakışları da çukura çevrilirken de,
Al: “İçimizden biri hakkında konuşalım artık. ——Kardeşim hakkında.”
Herkes: “————”
Al’ın bu konuyu açışıyla hâlihazırda gergin olan atmosfer biraz daha gerildi.
Bu, herkesin konuşulması gerektiğini bildiği ama aynı zamanda ne söyleyeceklerini bilemeyip gerildikleri bir konuydu.
Öyle ya da böyle——
Medium: “Subaru-chin, nereye kayboldun?..”
Medium’un kasvetli mırıldanışı, Büyük Felaketin yol açtığı daha ufak bir hasara yönelikti.
İmparatorluğun gurur duyduğu koca şehirlerden birinin tamamen yıkılışına ve iki İmparatorun hayatının tehlikeye girişine kıyasla bu hasarın epey önemsiz olduğu söylenebilirdi.
Fakat o hasar, İblis Şehrine gelen grup için göz ardı edilemeyecek düzeydeydi.
Medium: “Yorna-chan gölgelerin Subaru-chin’den yayıldığını söylemişti.”
Al: “İhtiyar Olbart da aynı şeyi söyledi. Sağ elini yitirmiş olmasına rağmen gülümsüyordu. Epeydir tek kolla yaşayan biri olarak buna inanamadım.”
Taritta: “O ihtiyarın tavrına mı? Yoksa söylediği şeye mi?”
Al: “Can sıkıcı olsa da inanamadığım şey tavrıydı. Söylediği şeye gelince, onun doğruluğundan eminim.”
Diyerek dilini şaklatan Al, Olbart’ın sözüne güvendiğini belirtti.
Taritta da o ihtiyar canavardan pek hazzetmiyordu ama yalan söylemek için hiçbir sebebinin olmadığı ortadaydı. Ve belirttiği şey Yorna’nın sözleriyle örtüştüğüne göre gerçek olsa gerekti.
İşte o saniyede Taritta’nın aklına Mariuli’nin son arzusu ve “Kara kaşlı, kara gözlü gezgin” ifadesi geldi.
Subaru’yu ormanda görüp canını almaya niyetlendiği o ilk anda aklında en ufak bir şüphe yoktu. Sonrasında Abel’in varlığını, kimliğini ve köyde esir edildiğini öğrendiğinde rakibini yanlış seçtiğine inanmış olsa da——
Taritta: “Ya…”
Ya Mariuli’nin bir Yıldız Gözlemci olarak öngördüğü Büyük Felaketin sorumlusu Abel değil de Subaru’yduysa?
Büyük Felaketin merkezinde Subaru ile patlak verme sebebi bu olabilirdi.
Ve bu şüphe Taritta’nın kalbini kemiriyordu.
Abel: “Hemfikir olmamız gereken bir mesele var.”
Taritta’nın ıstırabı, Abel’in grubun merkezinde parmağını kaldırıp böyle söyleyişiyle arka plana atıldı.
Ve dikkatleri üzerine çekmiş olan Abel, sırasıyla Medium, Al ve Taritta’nın yüzüne baktıktan sonra şöyle dedi:
Abel: “Konuşma tarzınıza bakılırsa o şeyin… Natsuki Subaru’nun hayatta kaldığına dair hiçbir şüpheniz yok anlaşılan. Onun o feci manzaradan sağ çıktığına mı inanıyorsunuz sahiden?”
Medium: “——Hık, tabii ki! Onun ölmüş olduğunu…”
Abel: “Düşünmek bile istemem falan deme. Kabullenmen zor olsa da bunlar kaçınılmaz şeyler. Ölüm ve yaşam arasında ince bir çizgi vardır.”
Medium: “Abel-chin…”
Abel’in gerçekçi ses tonu, Medium’un duygusal ısrarcılığıyla kafa kafayaydı.
Taritta’ysa duygusal olarak Medium’dan yanaydı. Ama o felaketin merkezinde olması gereği Subaru’nun kurtulmasına çok da ihtimal vermiyordu.
Belki de sebep, gündelik hayatını avlanarak, canlıların ölüm ve yaşamıyla irtibat hâlinde geçirmesiydi.
Shudraq Halkı cesur savaşçılardan oluşurdu ama çıktıkları rutin avlar bile ölümcüldü. Bazen hayvanlar can havliyle karşılık verir ve yoldaşları canından olurdu.
Evet, insanlar ölürdü. Kolayca. Değerli olup olmamalarıysa hiç fark yaratmazdı.
Taritta: “Maalesef ki Subaru…”
Al: “Kardeşim hayatta.”
Medium: “——Al-chin!”
Kafasını sallayan Taritta baş sağlığı dilemek istese de Al’ın kendinden tamamen emin şekilde devreye girişi, Medium’un yüzünün aydınlanmasını sağladı.
Doğal olarak kasvetli bir ifadeye bürünmüş olan Abel’in gözleri de Al’a çevrilirken,
Abel: “Soytarı, onun yaşadığından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Al: “Çok basit. Çünkü Natsuki Subaru öyle biri. Ayrıca…”
Abel: “Ayrıca?”
Al: “Dünya hâlâ dönmeye devam ediyor. Dayanağım bu işte.”
Taritta, Al’ın sözlerinin ardındaki mantığı ve gerekçeyi tam anlamıyla sindirememişti. Aynı şey afallamış bir şekilde kafasını eğmiş olan Medium için de geçerliydi.
Abel ise “Aptallık etmeyi kes” deyip haddini bildirerek,
Abel: “Senin saçmalıklarını dinleyecek kadar boş vaktim yok. Soytarılık yapmak istiyorsan git Priscilla’nın etrafında yap.”
Al: “Seve seve yapardım ama maalesef Prenses burada değil. Üzücü gerçeklerin bahsi açılmışken, ben de sana aynı şeyi sormak isterim.”
Abel: “Neymiş o şey?”
Al: “Sen ne düşünüyorsun, Abel-chan? Kardeşimin öldüğüne mi inanıyorsun?”
Miğferinin çene kısmına dokunan Al, bu sözlerle Abel’in düşüncelerini irdeledi. Ancak Abel çoktan kararını vermiş gibi görünüyordu. Neticede bu sohbeti, Subaru’nun hâlâ hayatta olduğuna inandıkları için akıl sağlıklarından şüphe duyarcasına bir tonla başlatmıştı.
Dolayısıyla Büyük Felaketin merkezindeki Subaru’nun hayatta olduğuna dair inancı——
Abel: “——O şey Büyük Felaket olmadığına göre hâlâ üstlenmesi gereken bir rol var demektir. Ve bu amaca yönelik bir yeteneğe sahipse ölmüş olduğunu varsaymak için henüz çok erkendir.”
Taritta: “Hah…”
Medium: “Abel-chin!?”
Gelin görün ki Abel’in ağzından dökülenler, Taritta’nın beklediklerinin tam tersiydi.
Bu yanıt Taritta’yı çıt çıkartamaz hâle getirirken beklediğini duymuş olması gereken Medium bile şaşkınlıktan faltaşı gibi açılan gözlerle bakakalmıştı.
Ancak Abel, her ikisiyle de göz göze gelmeyerek hızla arkasını döndü ve yavaşça uzaklaşmaya başladı.
Bakışan Taritta ve Medium ikilisi genç adamı takip ederken Al da şaşkın şaşkın başını öne eğerek üçlünün peşine takıldı.
Medium: “Abel! Ne demek istediğini açıklar mısın bir zahmet!?”
Abel: “Hangi konuda açıklamaya ihtiyaç duyuyorsun?”
Medium: “Her konuda! Daha az önce Subaru-chin ölmüş gibi konuşuyordun ya hani.”
Abel: “Sadece onun hayatta olduğuna inanıyorsanız bana duygusal olmayan bir argüman sunmanız gerekiyor diyorum. Ben onun yaşamak için bir sebebi olduğuna inanıyorum. Ve bu yüzden de hayatta olduğunu düşünüyorum. Hepsi bu.”
Medium: “~Hık!”
Abel’in nezaketten yoksun yanıtı Medium’un kıpkırmızı kesilip memnuniyetsiz bir ifadeye bürünmesine yol açarken bundan zerre kadar etkilenmeyen Abel, ona göz ucuyla dahi bakmıyordu.
Üç kişiyi peşine takmış olan Abel’in adımlarıysa uzun bir yürüyüşün ardından nihayet duraksadı. Ulaştıkları yer, bir zamanlar İblis Şehrinin bulunduğu noktada Büyük Felaket tarafından açılmış olan devasa delikti.
Ve o deliğin içerisinde——
???: “Uau…”
Bir köşeye çömelip başını önüne eğmiş küçük bir kız—— yani Rui görünüyordu.
Beyaz kıyafetleri tamamen çamurlanmış olan kız, çıplak elleriyle güçsüzce toprağı kazımakla meşguldü. Elleri toz toprak dolmuş, aynı zamanda kırılan tırnaklarından akan kanlar yüzünden fark edilir şekilde kızarmıştı.
Medium: “Rui-chan!..”
Diyen Medium, panik hâlde Rui’ye doğru atılarak kızı arkasından kucakladı; fakat Rui’nin elleri Medium’un kucaklayışına rağmen çabalarını sonlandırmadı.
Toprağı eşeleyerek, enkazı bir kenara iterek bir şey arıyordu. ——Yo, bir şey değil…
Taritta: “O, Subaru’yu arıyor…”
Al: “İyisiyle kötüsüyle, sanırım… Of, bu hiç hoş hisler uyandırmıyor.”
Arka taraftan minyon Rui’nin çabalayışını izleyen Taritta ve Al, karşılıklı düşüncelerini dile getirdi.
Taritta’nın haberi olmaksızın Al’ın Rui’ye yönelik tavrı fena hâlde kötüye gitmişti. Yine de Büyük Felaketi sonlandıran o nihai darbeden Rui’yi koruyan da yine Al olmuştu. Dolayısıyla Taritta, ikili arasındaki ilişkiye tam anlamıyla akıl sır erdiremiyordu.
Ancak bunu deşmenin kimseye bir faydası olacakmış gibi görünmüyordu. Sonuç olarak belli belirsiz bir fikir edinse de derinliklerine girilen bu konuya kulak kabartmamış gibi davranıyordu.
Abel: “Kes şunu artık. Toprağı kazmanın ve molozların altına bakmanın aradığın şeyi bulmana yardımı dokunmayacak.”
Rui: “U… Aau!”
Abel, Medium tarafından kucaklanan Rui’nin arkasına geçerek böyle söyledi. Kafasını çevirip de kendisine bakan oni maskeli yüzü gören Rui ise ne öfke ne de keder denilebilecek bir ifadeye büründü.
Hem onu kınıyormuş hem de kendisine engel olmaması için ona yalvarıyormuş gibi bir hâli vardı.
Abel ise her iki ihtimali de zerre kadar umursamıyordu. Yalnızca çenesiyle Rui’nin yanı başındaki koca çukuru işaret ederek——
Abel: “Onu bulmak çok çaba ister. En azından sen tozu toprağı eşeleyince ortaya çıkmayacağı kesin. ——Ayrıca onun ne yöne savrulduğunu bile bilmiyorsun.”
Rui: “Au! Aau! Uauua!”
Abel: “Kerizin teki gibi arayıp durmaya devam edebilirsin ama onu asla bulamayacaksın. Bunu aklına kazısan iyi edersin.”
Rui: “Uu! Uuuu!”
Abel’in soğukkanlı sözcükleri Rui’nin kıpkırmızı kesilmesine ve şiddetle isyan etmek için ağzının açılmasına yol açtı.
Şevki ve öfkeli görünüşü, Subaru’yu aramaktan asla vazgeçmeyeceğinin ve onu bulmayı mutlaka başaracağından şüphe duymadığının göstergesiydi.
Derken——
Medium: “Abel-chin, Subaru-chin’i bulmanın bir yolu var mı?”
Rui: “Uh, uh?”
Medium: “Rui-chan’ın Subaru’chin’i tek başına bulamayacağını söyleme şekline bakıyorum da… Aklında daha iyi bir yöntem mi var? Yoksa mümkün değil mi? Var mı, söylesene?”
Medium gözlerinin içine baktığı Abel’e bu soruları sorarken genç kızın kucaklamakta olduğu Rui’nin heyecanı yoğunlaştı. Medium’un sözleri sayesinde Rui’nin şevki varlığını korurkense Abel, tek gözünü kapatarak,
Abel: “Algıda pek parlak değilsin ama içgüdülerin sağlam, haksız mıyım? Abinle bir elmanın iki yarısısınız.”
Medium: “E herhâlde yani, biz kardeşiz sonuçta. Ama sen bana doğru düzgün cevap ver hadi! Subaru-chin’i bulmanın bir yolu var mı? Var mı, ha? Var mı!?”
Beklentiler yoğunlaşıyor ve Medium ardı ardına aynı soruyu soruyordu. Medium’un atılımı karşısında iç çeken Abel ise kısa bir duraksamanın ardından,
Abel: “Arama kurtarma yöntemi gibi bir şeyden bahsetmiyorum. Burada asıl amaç kaybolmuş birini bulmak değil, İmparatorluk Başkentinde sorun yaratmak için bir bahane sağlamak.”
Medium: “Şunu daha basit anlatır mısın!”
Abel: “…Bu plan başarılı olursa senin ve o kızın dileği gerçekleşebilir. Neticede tüm İmparatorluk o kişiyi bulmak için her yeri didik didik arayacak.”
Taritta: “Yani diyorsun ki, tüm İmparatorluk… Subaru’yu arayacak?”
Abel’in sözlerinin ilgi çekici kısmını yineleyen Taritta’nın kaşları çatıldı.
Medium gibi Taritta da algıda pek parlak değildi. Tek farkları Medium anlamadığı her şeyi dile getirirken Taritta’nın kendine saklamasıydı.
Her hâlükârda Abel’in anlaşılması kolay olsun diye uğraştığı açıklaması, yeterli bilgiye sahip olmaması nedeniyle Taritta tarafından anlaşılamamıştı.
Bununla birlikte——
Rui: “——Uau, auau?”
Abel’in sözlerinin ardındaki niyet, muhatabı tarafından kesinlikle anlaşılmıştı.
Böylece şiddetli bir patlamanın eşiğinde olan Rui, Medium’un kollarında gevşedi ve hareketsiz hâldeki Abel’e bakarak herhangi bir dile ait olmayan bir soru yöneltti.
Abel de başıyla onay vererek “Tabii ki” dedi. Sorulan soruyu tam anlamıyla idrak etmemiş de olabilirdi tabii.
Al: “Ee, ne yapacağız peki? Kardeşimi bulma planını nasıl yürürlüğe koyacağız?”
Abel: “Zor bir tarafı yok, yalnızca bir haber uçuracağız.”
Medium: “————”
Abel Al’ın sorusunu yanıtlarken Medium’un keskin bakışlarını bir kez daha üzerine çekti. Sonra da ondan gelecek bir tahrik beklermişçesine iç çekti ve sözlerine şu şekilde devam etti——
Abel: “——Vincent Volakiya’nın kara kaşlı, kara gözlü gayrimeşru oğlunun babasının tahtının peşinde olduğu söylentisini yayacağız. Tam bir “Magrizza’nın Giyotini” uyarlaması olacak.”
△▼△▼△▼△
——Aynı günün aynı dakikalarında başka bir bölgede…
???: “——Hık.”
Sırılsıklam olan vücudunu zorla yukarı iterek kendisini parmaklarının zar zor tutunduğu zemine yaklaştırdı. Bu hissiyattan bir an olsun koptuğu takdirde geri dönüşü olmayacaktı.
Bu kişi, kelimenin tam anlamıyla ölüm kalım—— yo, daha ziyade yaşam mücadelesi veriyordu.
Hiçbir korunma sağlamayan kapkara sular vücut ısısını ve dayanıklılığını fena hâlde düşürüyor, çoğu zaman son nefesini verecekmiş gibi hissettiriyordu. Bunun bir düş mü yoksa gerçek mi olduğunu ayırt edemiyordu.
Suyun altında gizlenen koca bir balık tarafından ısırılıp duruyormuş gibi geliyordu. Boğulmuş gibi hissediyor, her daim kan tadı alıyor, ciğerlerinin içi buruk sularla doluyor, nefes alamıyordu. Belki de zaman zaman hipotermiden ya da güçsüzlükten bayıldığı, uykusunun ortasında can verdiği oluyordu.
İşte böylece, bu düzeni tekrar ede ede, yaşananları biriktire biriktire, bocalaya bocalaya——
???: “Bah, bvaaah…”
Yuttuğu suyu kusa kusa bedenini yükselmeye zorluyordu. Bu zor, acı verici ve ağır bir işti. Yüreğinin derinliklerinde, bu işi daha kolay kılmak için her iki kolunu da kullanabilmeyi diliyordu. Ama bunu yapamıyordu.
Kıyıyı kavrayan sağ elinin karşısında, sol koluyla sarmalayıp asla bırakamayacağı bir şey taşıyordu.
O şeyin kimliğini idrak edinceye dek pek çok başarısızlık tatmıştı. Bir noktada onu bıraktığı da olmuştu.
Ama ne olduğunu idrak ettiği anda onu asla bırakamayacağını anlamıştı. Ve sonrasında daha nice hatalar yapmış, yine de pes etmemişti——
???: “————”
Neticede bunu yapmadan sol koluna sarılı olan şeyi kıyıya taşımıştı.
Küçük olsa da ağır bir şeydi. Taşıma işini yapan kişinin pek formunda olmaması ve her iki tarafın üzerinde de yüzmeye uygun şeyler bulunmaması da bahtsızlıktı.
Hele de o şeyin, yani o kızın üzerindeki kimono, normal kıyafetlerden daha da çok kumaş barındırıyordu. Ve daha çok su çekiyordu.
Hâliyle onu hafifletmek adına kimonosunu çıkarttığı için affedileceğini umuyordu.
Tüm bunların yanı sıra onu kendine çekerken böğrüne ve ensesine keskin bir şeyler saplanmıştı. Bunun nedeniyse kızın kafasından çıkan harikulade boynuzlardı. ——Çektiği acı sonrası ödeşmiş sayılabileceklerini düşünüyordu.
Tüm bunlardan sonra——
???: “Ah, gağh!..”
Kızı kıyıya itişiyle geriye kalan tek şey, gücünün son zerresiyle kendisini de kıyıya atmaktı.
Ama gelin görün ki kızı kıyıya çıkartmasının ardından heyecanını kaybedişiyle o son gücü kullanmaktan aciz hâle gelmişti ve elleri kuru topraklara boşu boşuna uzanıyordu.
Titreyen elleri ve çınlayan kulakları tarafından azarlanıyor, bu hâlde kalamayacağına ikna ediliyordu.
Bu, bilincini yitirmek üzere olduğuna alametti. Ve o noktada bilincini yitirmek demek, ölmek demekti.
Heyecanını kaybeder, her şeyi başarabileceğine yönelik inancını tüketirse bu şansı bir kez daha yakalamak için aynı düş ve gerçeklik döngüsünü yinelemek zorunda kalırdı.
Bu olmasın da ne olursa olsun diye düşünüp bilincini geri kazanmak adına daha sıkı, daha ciddi, daha sağlam bir mücadele vermeye başladı.
Ama bilinci öyle ya da böyle gücünü yitiriyordu. Ve en nihayetinde parmakları kıyıyı terk ederken——
???: “——Oops, dikkat et.”
Gevşeyip kıyıdan uzaklaşan, bir kez daha suya batan o parmaklar, bir el tarafından yakalandı.
Uzun ince parmaklar bileğini yakaladı, batan bedeni kıyıya çekildi. Ağzı hava arayışıyla suyun dışına çıktı ve bilincini yitirmeden hemen önce gözlerini karşısındaki kişiye çevirdi.
Elimi tutan kişi kimin nesi derken——
???: “I ıh, böyle yapmayalım. Her an bilincini yitirebilirsin zaten, haksız mıyım? Bu durumda böylesi baştan savma olur. Fırsatını bulmuşken işleri daha dramatik şekilde yürütmek isterim.”
Böylece elini tutan el, kendisine bakmasına engel olmak adına gözlerini örttü. Ve tek görebildiği, o kişinin avcundaki çizgiler oldu.
Alışılmadık uzunlukta çizgiler taşıyan bir yabancının eli.
Son gördüğü şey tam da bu olurken bilinci yavaşça yitmeye başladı——
???: “Yine de buraya dek yüzerek iyi iş çıkarmışsın! Cidden ama, rüzgârın beni götürdüğü yere gelip de seninle karşılaşmam ne tuhaf bir tesadüf oldu! Aman aman aman, ne hoş, değil mi ama!?”
Tam da o son ana, bu neşeli ses eşlik etti.
Çakan şimşekleri andıran bir ses.
???: “——Sana da büyük bir hikâye başlamak üzereymiş gibi gelmiyor mu ya?”
Ve yanıt bulmayan bu soruyla birlikte o kişinin—— Natsuki Subaru’nun bilinci sessiz sedasız kapandı.
#Bence çok iyi bir finalle bölümü sonlandırdık. Subaru’nun Tanza’yla birlikte hayatta kaldığını ve ‘birileri’ tarafından kıyıya çekildiğini de görmüş olduk. O kişiyle ilgili bir çizim de eklenmiş bölüme. Ben de yorumlarda paylaşacağım, bakarsınız. Maalesef Subaru’nun başına gelecekleri öğrenmemize daha çok var gibi görünüyor. Çünkü bu bölümden sonra 54B ile başlayıp 59Bye dek ilerleyeceğiz ve sanıyorum ki bu bölümler “o sırada imparatorlukta neler oluyor” şeklinde olacak. Ama şöyle kısacık göz attığım kadarıyla ilginç gelişmeler oluyor ve merak edilen simalar görünüyor şeklinde küçücük bir spoiler verip susuyorum. Hadi bir sonraki bölümde, farklı bir cephede görüşmek üzere!


