Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 54B – “Mavi Göğü Örterek”

Kısım VII, Bölüm 54B – “Mavi Göğü Örterek”

1 Nisan 2023 151Okunma 28 dk okuma


※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Delici mavi gökyüzü, aşağıdakilerin faaliyetlerine görkemli bir bakış atmaktaydı.

Beyaz güneş parıl parıl parlıyor, koca koca beyaz bulutlar usulca süzülüyordu.

Ilık bir esinti, derin ve sessiz nefesler alan kızın boynunu okşuyor, açık mavi saçlarını dalgalandırıyordu.

Dünyayı tüm bedeniyle algılıyor, onun bir parçası olduğunu hissediyordu.

Evet, bu son derece gösterişli bir cümleydi ve bir hayli zor bir şeyden bahsedilirmiş hissi uyandırıyordu. Fakat ondan beklenenin bu olduğu söylenmiş ve o da şüpheye düşmeden önce söyleneni yapmayı seçmişti.

Eğitilmeyi kendi istemiş olması da cabasıydı. Hem bunlar daha ilk günlerdi. Bu derslerden öyle kolayca vazgeçip yan çizecek bir mizacı da yoktu.

Yine de——

???: “…Sabırsızlanmadığımı söyleyemem.”

Ellerini usulca göğsüne götüren kız, soluduğu havanın gücünü ciğerlerinde hissetmeyi bekliyordu.

Bu duygunun onu içten içe besleyip beslemeyeceğini tam anlamıyla bilemiyordu. Hem siniri bozuluyor hem de ani bir tatmin aradığı için acınası tabiatından nefret ediyordu.

——Yo, belki de ani bir tatmin aramak onun tabiatında yoktu ve asıl sebep, içerisinde bulunduğu koşullardı.

O tabiat onun değil de orada olmayan, başka bir yerde kendisine düşen görevi yerine getirmeye çalışan bir başkasınındı——

???: “——Ah! İşte buradasın!”

Derken sessizce meditasyona dalmış bedeninin ardından bir ses yükseldi ve ona tutmakta olduğu nefesi hatırlattı. Göğsünde biriken havayı dışarı verdikten sonraysa arkasına dönerek kendisine doğru koşturmakta olan ufak figürü gördü.

Kabarık, pembe saçlı bir oğlandı. Güzel yüzü, elma yanakları ve şortunun içerisindeki göz kamaştırıcı akça pakça bacaklarıyla öylesine kırılgandı ki.

İşte on bir-on iki yaşlarında görünen o oğlan, gülümseyerek yaklaşırken,

Oğlan: “Priscilla-sama seni görmek istiyor! Benimle gelirsen çok makbule geçer!”

???: “Anlaşıldı. Bu zahmete girdiğin için çok teşekkürler, Schult-san.”

Schult: “Olur mu öyle şey! Teşekkürü hak edecek bir şey yapmadım ki.”

Diyerek mütevazılık eden oğlanın—— Schult’un yanakları neşeyle al al olurken koşullar gereği dudaklarının kenarları gevşedi.

Fakat buraya bir iş için gönderilmişti. Bu dikkate alınınca da öylece gülüp sohbet ederek oyalanamazdı.

Hâl böyle olunca gevşeyen yanaklarına hâkim olup hafif bir soluk eşliğinde başını sallayarak——

???: “Birlikte gidelim mi öyleyse?”

Schult: “Evet, elbette! Sana eşlik edeceğim, Rem-san!”

Diyerek eğilen Schult, bir elini kafasına koyup selam verişiyle genç kızı—— yani Rem’i şevkiyle şaşırttı ve ikili, Rem’i çağıran kişiye doğru ilerlemeye başladı.

Yani Rem’in Guaral Kale Şehrindeki geçici efendisi Priscilla Barielle’in huzuruna.

△▼△▼△▼△

Guaral Kale Şehrinin düşüşünün—— Fena hâlde absürt olsa da şehrin minimum zayiatla ele geçirilmesiyle sonuçlanan bu operasyonun üzerinden on gün geçmişti.

Neyse ki İmparatorluk Askerlerinin komutanı Zikir Osman’ın yeteneği ve Reisliği kardeşine devrettikten sonra bile etkisini yitirmemiş olan Mizelda’nın liderliği sayesinde şehirdeki kaos yok denecek kadar azdı.

Bu ikilinin varlığı, askerî güç bahşedilmiş olanlar üzerinde kurdukları otoriteyle kargaşa ve trajedilerin önüne geçiyordu.

Elbette ki şehir nüfusu yalnızca savaşabilen kişilerden oluşmuyordu.

Aksine şehirdekilerin büyük bir çoğunluğu herhangi bir dövüş sanatından uzak vatandaşlardan oluşuyordu. Bununla birlikte yaşamak için savaşmasalar da aksiyonun tam ortasında oldukları gerçeği değişmiyordu.

Başlangıçta Belediye neredeyse hiç mücadele edilmeden ele geçirildiği ve gerçek bir otoriteden mahrum bırakıldıkları için Zikir ve İmparatorluk Askerlerinin fazlasıyla hor görüldüğüne dair haberler yayılmıştı.

Fakat vatandaşların bu şikâyetleri uzun vadeli olmamıştı.

Çünkü——

Priscilla: “Güçlünün sözünü dinlemek bu İmparatorluğun adetidir. Benim eylemlerimin yalnızca oturduğu yerden konuşmasını bilenlerden daha adil olduğu da herkesçe anlaşılmış olsa gerek.”

Rem: “Şey…”

Priscilla: “Bunlar dinlenmeye layık olmayanların ya da belki de fırtınaya göğüs geren, rüzgâr dindiğindeyse feryat ederek yurtlarının onarılmasını dileyenlerin sözleridir. Peki böylelerinin sözlerinin bir değeri olur mu?”

Rem: “Nasıl sunulursa sunulsun, bu tarz bir aşırılık adil değil bence.”

Bu yalnızca bir bakış açısı değildi, karşı tarafa daha yüksek bir konumdan bakan birinin aşağılayıcı sözleriydi. Rem de kaçış yolunun bu şekilde kapatılışına karşılık sakince yanıtını vermişti.  

Ardından gelen yanıtta bir duraksama olurken hafif bir azarla birlikte,

Priscilla: “Sen bana korkak mı diyorsun? Anlıyorum, amma da cüretkâr çıktın, Rem.”

Rem: “İşin ucunda hayatım olsaydı pervasızlık ediyor olabilirdim. Ama Priscilla-san o kadar fevri biri değil.”

Priscilla: “Şimdi de beni kendi standartlarına göre ölçüp biçme cüretini mi gösteriyorsun?”

Rem: “E elimde insanları ölçebileceğim başka bir standart yok sonuçta.”

Kıpkırmızı gözler üzerine dikilmiş olsa da Rem, kararlı bir şekilde kendisine söylenenleri çürütmeye devam ediyordu.

Hafızasını yitiren ve gerçek bir geçmişi olmayan Rem için gördüğü her şey yeni, gerçekleştirdiği her eylemse kendisine yabancı bir tecrübeydi.

Sonuç alarak Priscilla’yı memnun etmeyecek bir şeyler yapmaktan korkmak demek ileriye doğru tek bir adım bile atamamak demekti. Ve varlığı yaklaşık yirmi gün öncesine dayanan şu anki benliği için kesin olan bir şey varsa o da—— şu son birkaç günü karşısındaki kadınla moral bozmadan geçirebilmiş olmasıydı.

Dolayısıyla——

Priscilla: “Hmph, ne aksi bir söylem. Ne sevimsiz bir kız.”

Diyen Priscilla, Rem’in beklentilerine ihanet etmeyerek darbesini indirdi.

Zaman zaman Rem’in anlayamadığı sebeplerle absürt davranışlar sergilese de onun gözünde sert söylemlerine rağmen özünde mantıklı bir kadındı.

Genç kadın lüks bir sandalyeye oturmuş, elini çenesine yaslamış, kucağına da bir kitap açmıştı. Resmedilmeye fazlasıyla değer bir manzara teşkil ederken geçici de olsa bu sarayın ya da hiç değilse bu köşkün sahibiymiş gibi davranıyordu.

An itibarıyla Kale Şehrinde ikamet eden Priscilla, şehrin en büyük köşkünü sahiplenip orada gününü gün etmeye başlamıştı. Şehrin en büyük binası olan Belediyeden sonra gelen bu lüks köşk, yirmi ila otuz kişiyi barındırabilecek oluşuyla tam bir alan israfıydı.

Elbette ki köşkün asıl sahiplerinin bu yerleşime edecek bir çift lafı olmuştu ama olaylar İmparatorluk usulüyle çözülmüştü—— yani biraz barbarlık, biraz da kan akıtma ile.

Başka bir deyişle her iki tarafın da iddia ettiği haklar için güç kullanmasıyla——

Rem: “————”

Rem, bu düşünce eşliğinde bakışlarını hızla odanın köşesine çevirdi.

Priscilla’nın hizmetindeki kişileri topladığı odada, Rem ve güleç Schult haricinde bir kişi daha vardı.

Ve o kişi, köşkün ele geçirilmesi için gerçekleştirilen “düelloda” kılıcını kuşanmış olan adamdı.

Rem: “Heinkel-san.”

Heinkel: “…Ne var?”

Rem: “Yok bir şey, bana anlamlı bir bakış atıyormuşsun gibi geldi, ben de bir sorun var herhâlde diye düşündüm.”

Rem’in seslenişine kısık bir sesle yanıt veren adam, tekrarlayan sorular yüzünden suratını ekşitti. Sonra da kırmızı saçlarını çılgınca kaşıyarak,

Heinkel: “Mühim bir şey yok. Sadece Priscilla Hanımla böyle konuşabilecek kadar pervasız olman beni afallattı.”

Rem: “Önce cüretkâr oldum, sonra da pervasız, öyle mi? Ama sahiden öyle değilim…”

Heinkel: “Bana öyle göründü valla. Değersizleştirmeye gerek yok.”

Diyerek dilini hafifçe şaklatan adam, Rem’in yanıtına elini sallayıp kafasını kaşıyarak karşılık verdi.

Alev alev kırmızı saçlı, iri yapılı, uzun boylu ve doğuştan gelen erkeksi görünümü kirli sakallarıyla bozulan bu adam, Priscilla’nın emir kullarından biri olan Heinkel’di.

Priscilla keyfî olarak Guaral Kale Şehrinde kalma kararı alınca Heinkel ve Schult da asıl karargahlarından uçup gelmişti. O ikisi ve miğferli adam—— yani Al, Priscilla’nın takipçilerini oluşturuyordu.

Schult: “E tabii ki artık Rem-sama da bizden biri!”

Heinkel: “Ona kafana göre karar veremezsin, ufaklık. Bu kadın Priscilla Hanımın düşmanlarından birinin dostu. Bizim tarafımızda olmamasının yanı sıra potansiyel bir düşman da.”

Schult: “Ehhh!? Rem-sama, sen bizim düşmanımız mıydın ya!?”

Rem: “Ehhm, orası şimdilik belirsiz.”

Rem, güzelim, yusyuvarlak gözleri şaşkınlıkla açılan ve paniğe kapılarak ortalığı ayağa kaldıran Schult’a bu yanıtı verdi.

Heinkel’in ifade şekli ekstrem olsa da Rem’in pozisyonu inkâr edilemeyecek düzeyde karmaşıktı. Ve hafızasını yitirmesi nedeniyle hangi gruba dâhil olduğunu onaylayacak bilgi ve farkındalıktan da yoksundu.

Elbette ki onun bu ince çizgide yürümesinin en büyük sorumlusu——

Rem: “…O.”

Rem, belirsiz pozisyonuna kesinlik getirecek şeyin, üzerine düşeni yerine getirmek için Kale Şehrinden ayrılmış olan o siyah saçlı oğlanın—— yani Natsuki Subaru’nun varlığı olduğunu biliyordu.

Yine de hisleri, onun söylediklerini can kulağıyla dinleyeceği ya da sorgusuz sualsiz kabulleneceği noktada değildi.

Subaru’nun söz veya eylemlerini kabullenememe sebebiyse Subaru’nun tüm bedenini çevreleyen o korkunç miasmaydı—— Yo, aslında şu noktada tek sebep bu değildi.

Evet, miasma Rem’in Subaru’yu olduğu gibi kabul etmesini kesinlikle engellemişti ama Rem, şimdiye onun söz veya davranışlarının aldatıcı veya kötü niyetli olmadığını anlamıştı.

Neticede onu sessiz sedasız kabullenememe sebebi, kendi temelinin sağlam olmayışıydı.

Ben kimim ve Natsuki Subaru ve diğerleriyle aramda nasıl bir ilişki var sorularının cevaplarını merak ediyordu.

Ve bu sorularla yüzleşemediği sürece donmuş zamanı ve durmuş ayakları ileriye gidemezdi.

Her ne kadar varlığını sağlamlaştırma amacıyla Subaru’yla yüzleşmek istese de Subaru’yla yüzleşebilmek için de önce varlığını sağlamlaştırmak zorundaydı.

Yani çıkışı olmayan bir labirentte kaybolmak misali bir çıkmazın içerisine girmiş durumdaydı.

Priscilla: “Kafan bayağı karışık herhâlde. Kaşlarının arasındaki kırışıklık bunu açıkça kanıtlıyor.”

Rem: “Bu… doğru. Priscilla-san’ın tavsiyelerini uygulamaya çalışıyorum ama…”

Priscilla: “Ama ne?”

Rem: “Priscilla-san’ın söylediklerini anlamak her defasında çok zor oluyor.”

Utanç duyarak başını öne eğen Rem, bu açıklamayla cehaleti için yine kendisini suçladı.

Bilmece gibi konuşan Priscilla’nın seçtiği kelimeler belli bir kitleye hitap edecek cinstendi ve anlaşılması zordu. Daha da önemlisi Priscilla kıvrak zekâlı biriydi ve tüm bunlar yetmezmiş gibi etrafındakileri düşünerek hareket ettiği pek görülmezdi.

Bu mizacıyla Abel’e bir hayli benziyordu—— Hatta Rem, benzerden ziyade aynı olduklarını söyleyebilirdi. Tabii muhtemelen her ikisi de bu benzerlikten memnun olmazdı, dolayısıyla bunu dile getirmemeyi tercih ederdi.

Heinkel: “Tavsiye mi? Ne tavsiyesinden bahsediyorsun sen? Priscilla Hanım bu kadına tavsiye mi veriyor?”

Schult: “Evet, Heinkel-sama. Ben biliyordum zaten! Priscilla-sama Rem-sama’yı çalıştırıyor! Ve o da tıpkı benim gibi Priscilla’nın kişisel ihtiyaçlarıyla ilgileniyor!”

Heinkel: “Oi, oioioi, sen kafayı mı yedin Priscilla Hanım? Bunun bize ne yararı var ki? Tek yaptığın düşmanlarımızı geliştirmek.”

Detaylardan mahrum bırakılan Heinkel, Rem’le Priscilla arasındaki anlaşmayı öğrenince gafil avlanmıştı.

Platformun üzerinde Priscilla’ya doğru ilerleyip Rem’i işaret ettikten sonraysa ağzını açarak,

Heinkel: “Onu yalnızca bir uşak olarak yanında tutuyorsun sanıyordum… Kampları hakkında bilgi falan verir diyordum. Ama elverişsiz bir pozisyona düşmek pahasına tamamen yoldan da çıkılmaz ki, oyun oynamanın da bir sınırı var…”

Priscilla: “Kes sesini, ahmak. Bana emir vermeye mi çalışıyorsun sen?”

Heinkel: “Hah…”

Priscilla: “Sana defalarca acıyı tattırdım ama asla ders almıyorsun, öyle değil mi? Maalesef boşta seni dövecek elim yok. Şu anda bu kitabın sayfalarını çevirmekle meşguller çünkü.”

Diyerek kucağındaki kitapla oynayan Priscilla, Heinkel’e ters bir bakış attı.

Bu esnada sesinde belirgin bir öfke yoktu. Fakat Heinkel, üzerine kılıç doğrultulmuşçasına soluksuz kalarak bir iki adım geri çekildi.

Rem’e kalırsa Heinkel’in korkusu fazla abartılıydı.

Tabii ki İmparatorluğun en güçlü savaşçılarından ve Dokuz İlahi Generalden biriyle verdiği mücadele esnasında Priscilla’nın gücüne ve kılıç kullanmaktaki ustalığına bizzat tanık olmuştu. Ki bu tanıklık olmasa bile kadının eşsiz bir güce sahip olduğunu teninin her zerresinde hissedebiliyordu.

Yine de——

Rem: “Heinkel-san’ın da ondan çok aşağı kalır yanı olduğunu sanmıyorum…”

Elbette ki bu yalnızca onun bakış açısıydı.

Fakat Heinkel, köşkün ele geçirilme sürecinde rakibine kılını kıpırdatma fırsatı dahi tanımadan kılıcını kapmış, onu hayatından mahrum bırakmadan galibiyet elde etmişti.

Saf mücadele ruhu ve üstün kılıç ustalığı öyle bir noktadaydı ki bölgedeki tüm İmparatorluk Askerleri karşısına dizilse bile ona denk olamazlardı.

Dolayısıyla Heinkel’in korkusu, aşırının da aşırısı gibi görünüyordu.

Ama şöyle de bir şey vardı ki Rem, “kendisi” olma konusunda bile bir amatördü. Ve güçlüler, dünyada olup bitenleri Rem’in anlaması mümkün olmayan bir şekilde algılıyor olabilirdi.

Öyle ya da böyle——

Priscilla: “Gözlerimi bu kıza dikmiş olmam anlık bir hevesten ibaret. Ama o çorak topraklarda ölmek üzere olan Schult’u kapıp getirmem de nafile çabaların yüzünden kana bulandığın anda seni yanıma almam da yine anlık heveslerimin sonucuydu.”

Schult: “Aynen öyle! Beni kurtaran Priscilla-sama’nın iyi yanına denk gelmemdi! Çok şanslıydım!”

Heinkel: “Cidden senin için hava hoş mu yani?..”

Parmaklarını kitabın kapağında gezdiren Priscilla her şeyi anlık heveslerle yaptığını açıklarken Rem duydukları karşısında şoka girmişçesine sarsılmış, Schult da mutlu mesut şansıyla böbürlenmeye başlamıştı.

Heinkel ise az önceki korkusundan arınmış görünüyor ama Rem’e çevrili gözlerindeki temkinlilik varlığını koruyordu.

Belki de içlerinde yaşananlara en tarafsız yaklaşan oydu.

Rem: “Ee Priscilla-san, hepimizi çağırma nedenin nedir?”

Priscilla: “Hmm.”

Rem: “Mesele yalnızca kişisel bakımınızsa neden yalnızca ben ya da Schult-san yeterli olmadık? Heinkel-san’ın buradaki varlığı için hiçbir sebep üretemiyorum.”

Rem ve Schult sorumluluk anlamında Priscilla’nın köşkteki gündelik yaşantısını rahatlıkla idame ettirebilecek düzeydeydi. Rem değnekle yaşamaya epeyce alışmıştı ve temel ev işleri konusunda da hiçbir sıkıntı çekmiyordu.

Belki de zamanında benzer bir iş yapıyordu.

Öyle ya da böyle, iş bölümü bu hâldeyken Heinkel’in orada bulunmasına gerek yoktu.

Hatta daha da ileri gidecek olursa——

Rem: “Heinkel-san tam olarak ne yapıyor ki… Onu yalnızca kılıcını savurur, içki içer ya da Schult-san’la oynarken görüyorum.”

Heinkel: “… Söylemek isterim ki ben o bücürle oynadığımı hiç hatırlamıyorum.”

Schult: “Doğru söylüyor! Heinkel-sama sık sık benimle ilgilense de ona yaklaşan hep ben oluyorum, çünkü canım öyle istiyor! Heinkel-sama tek başınayken yapayalnız göründüğü için tek kalmasın diye uğraşıyorum…”

Rem: “Oh, anlıyorum, Schult-san çok nazik.”

Schult: “Hehehe.”

Zihninde beliren soruya yanıt bulan Rem, kibarca Schult’un kıvırcık saçlarını okşadı. O çocuğun insanda sevip okşama isteği uyandıran tuhaf bir cazibesi vardı.

Rem, aynı şeyi bu şehirde zaman zaman yanına gelen Utakata için de hissediyordu.

Belki de yalnızca gençlere düşkündü, hepsi buydu.

Heinkel: “Eeh, siktir ya, sizinle uğraşamayacağım. Priscilla Hanım! Soruya cevap verin hadi. Bana ihtiyacınız yoksa tavernada olacağım…”

Priscilla: “——Bu şehirden ayrılanlar artık İblis Şehrine varmış olmalı.”

Heinkel: “Ah…”

Priscilla: “Koşullar değişecek olursa bu fırsattan en iyi şekilde yararlanma ihtimali yüksek olacaktır. Gardını indirme.”

Yanağını kolçaktaki koluna yaslayan Priscilla bu sözleri söylerken havadaki nem oranı değişmişti.

Kavruk, kuru hava, Priscilla’nın sözlerine verilen önemin göstergesiydi; Heinkel’in ifadesi sertleşmiş ve Rem, göğsünden dürtüldüğü hissine kapılmıştı.

Yalnızca Rem’in eli hâlâ başında olan Schult, uzun bir yolculuğa çıkmış olan grubu takdir ederek “Al-sama, çabaların için teşekkürler~” diyebildi.

Rem: “————”

Priscilla, konuşmasının başında “koşullar değişecek olursa” demişti. Ama bu yolculuğun hiç değilse Subaru ve diğer katılımcıları için hem iyi hem de kötü değişiklikler getireceği kesindi.

Eldeki tek potansiyel müttefikle edilen müzakerenin—— Abel’in gelecekteki kararlarını etkileyeceği de netti.

Heinkel: “Tüm bu sözler, fırsatı en iyi şekilde değerlendirmeler falan… Fark ettiğiniz bir şey mi var yoksa Priscilla Hanım?”

Priscilla: “Yo, öyle somut bir şey yok. Yalnızca parmak hesabı.”

Heinkel: “Parmak hesabı mı? O da ne demek oluyor…”

Priscilla: “Büyük şeyler harekete geçtiğinde o ana kadar hüküm süren sessizlik yalanmışçasına hepsinin hareketi eşzamanlı olur. Yaradılışlarının gereği buymuşçasına, bir anda peş peşe yıkılan bir dizi bloğa benzerler.”

Priscilla’nın bu kayıtsız konuşma tarzı tarif edilemez bir güç taşıyor, ilgi çekiyor ve insanı zorluyordu.

Nihayetinde iş kişinin gardını indirmesine kalıyordu fakat Rem, derin bir nefes alarak bakışlarını yeniden ayaklarına çevirdi. Subaru ve diğerlerine yanı başında olanlardan daha çok önem atfetmek, ata et, ite ot vermek olurdu.

Her şeyden önce kafayı Subaru’ya takmışım gibi bir düşünce, durumun ne denli nahoş olduğunu bir kez daha fark etmesini sağlıyordu.

Rem: “Burada olsa da olmasa da canımı sıkabiliyor…”

Schult: “Rem-sama? Her şey yolunda mı? Yüzün kızardı sanki.”

Rem: “Yok bir şey. Yalnızca içimde bir his kabardı. Huzursuzlandım, öfkelendim.”

Schult: “Öfkelenmek hiç iyi değildir! Hem Rem-sama gülümserken harika görünüyor~!”

Schult’un dizlerini büküp ciddi bir iltifatta bulunuşuyla Rem’in bakışları yumuşarken Heinkel, Priscilla’nın uyarısından sonra ciddileşerek,

Heinkel: “Priscilla Hanım, konuşmak istedikleriniz bundan ibaretse bana müsaade.”

Priscilla: “Nasıl istersen. Kendini alkole boğmakta ya da tembellikle vakit öldürmekte serbestsin.”

Heinkel: “İçme havamda değilim. Belediyedeki kabarık saçlı komutanla konuşacağım.”

Ciddi bir ifadeyle hemen yanıt veren Heinkel, geniş adımlarla odayı terk etti. Gidişini izleyen Rem ise Priscilla’ya dönerek,

Rem: “Ee, siz ne yapacaksınız, Priscilla-san?”

Priscilla: “Benim yapacaklarım seni endişelendiriyor mu?”

Rem: “E… yani. Priscilla’nın yaptığı her şeyin doğru olduğunu düşünmüyorum, ama…”

Yine de Priscilla, meselelere Rem’in sahip olmadığı bir bilgi ve öngörüyle yaklaşıyordu.

Bu da çok az şeye sahip olan Rem için bundan sonra verilecek kararı belirlemek adına değerli bir kaynak sağlıyordu. Rem’in bir bakıma fazlasıyla kaba olan söylemi karşısında bir kahkaha patlatan Priscilla,

Priscilla: “Akılsız bir oyuncak bebek gibi davranmayı düşünmüyorsun anlaşılan? Eh, bu durumda seni yanımda tutmamın bir anlamı olmazdı gerçi.”

Rem: “Priscilla-san?”

Priscilla: “Soruma aldığım yanıta bakılırsa hazırlıkları o ahmak yapacak olmalı. General ve Shudraq Halkı da buna uygun şekilde kullanılabilir. Bu durumda ben de…”

Rem: “Priscilla-san da?..”

Diyerek hafifçe yutkunan Rem, Priscilla’nın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu. Yanı başındaki Schult da efendisinden gelecek yanıtı duyma beklentisi içerisinde yumruklarını sıkmış hâldeydi.

İşte bu ikiliyle göz göze gelen Priscilla, badem gözlerini kısarak,

Priscilla: “——Sıcak bir banyo yapayım. İçinde çiçekler yüzsün ve tütsü yakılsın.”

Rem: “…Ha?”

Priscilla: “Ne var, lafımı ikiletmesenize. Banyo yapacağım işte. Bir an önce küveti hazırlayın.”

Diyerek elini sallayan Priscilla, Rem ve Schult’a acele etmelerini belirtti.

Elbette ki Rem şaşkınlığını gizleyemeyerek bir “N-ne?” sesi çıkartıverdi. Fakat Schult, hızla selam vererek,

Schult: “Oh evet, anlaşıldı! Hemen gidip suyu ısıtıyorum~!”

Neşeyle yanıt veren Schult, büyük bir enerjiyle odadan fırladı. Ufak cüssesinin uzaklaşışını izleyen Rem ise Priscilla’ya döndü.

Genç kadının eli hâlâ çenesindeydi ve yeniden kitabına dönmeye hazırdı.

Priscilla: “Sen gitmiyor musun? Schult’u yalnız bırakırsan tıkacı unutacaktır ve tonla sıcak su ziyan olacaktır eminim.”

Rem: “Schult-san’a yardım edeceğim. Ama öncelikle, aklınızdan neler geçiyor?”

Priscilla: “Şüpheciliğin aynı zamanda önyargılı da olduğuna işaret ediyor. Beni bu dünyadaki her olayı manipüle edebilecek bir Gözlemci falan mı sanıyorsun?”

Rem: “O kadar da değil, ama…”

Gerçekler ve mantık ile ikna edilen Rem’in sorgusu güç keserken Priscilla, onun tavırları karşısında homurdanarak devam etti. “Dinle”,

Priscilla: “Bu dünyadaki her şey benim iyiliğim için var olmuştur. Ama bu her şeyin benim isteklerim doğrultusunda ilerlediği anlamına gelmez. Böyle bir sıkıntıyı hiç arzu etmem.”

Rem: “Her şeyin istekleriniz doğrultusunda ilerlemesi sıkıntı mı yani?”

Priscilla: “Her şey yazıldığı gibi ilerlediği takdirde yarınlarla yüzleşmenin ne manası var ki? Rem, sen doğduğun anda her şeyin sona erdiği bir dünyayı mı arzulardın?”

Rem: “————”

Priscilla’nın bu soruyu yönelttiği Rem, ağzını sımsıkı kapattı.

Priscilla bir kez daha anlaşılması zor şeyler söylüyor, dolayısıyla verdiği mesajı zar zor idrak edebiliyordu. Kişinin günlerini tamamen istediği doğrultuda yaşaması, meçhul veya yeni hiçbir şeyle karşılaşmaması demekti.

Ve bu da Priscilla’ya uymuyordu.

Bununla birlikte——

Rem: “Pek çok şeyi doğru düzgün yapamayan biri olarak ben buna kuvvetle karşı çıkmak durumundayım.”

Rem, Subaru’yu kendi yolculuğuna uğurlayarak Priscilla’nın yanında, Kale Şehrinde kalmıştı. Bunun altındaysa kaybolan “Rem’e” duyduğu arzu ve mevcut yetersiz benliğinden kurtulmanın bir yolunu ya da fırsatını araması yatıyordu.

Hâliyle Priscilla’nın arzuları doğrultusunda ilerlemeyen şeylerden aldığı keyif, arzuladığı hiçbir şeyi yapamayan Rem’in aklına mantığına sığmıyordu.

Hem de bu onu Priscilla’nın gözünde sıkıcı kılacak ve ondan vazgeçmesine yol açacak olsa bile.

Priscilla: “Senden ne benim gibi olmanı ne de benimle aynı şeyleri istemeni beklerim. Paşa gönlün ne isterse.”

Ancak Priscilla’nın acınası inancı hakkında konuşmaya bile hazırlanmış olan Rem’e verdiği tepki beklenmedik derecede yumuşaktı.

Ve gözleri hayretle irileşmiş Rem’e çaresiz bir köpek yavrusuymuşçasına bakarak,

Priscilla: “Dünya bu hâliyle gayet güzel.”

Sessizce mırıldandığı şey, herhangi bir taviz vermediği gerçek duygularıymış gibi görünüyordu.

Fakat Rem, bu düşünceleri daha aklına gelmeden aptalca bularak bir kenara attı. Çünkü bu sözler, tavizsiz, gerçek duygular olmak için fazla gösterişliydiler.

Ki Priscilla fazla gösterişli şeyleri sever ve önemserdi.

Rem: “Bir şeyleri önemsemek ve sevmek, Priscilla-san’dan aldığım izlenimin tam tersi…”

Priscilla: “Bir şey mi dedin?”

Rem: “Yo, önemli bir şey değildi…”

Diyen Rem kafasını hafifçe sallarken kalbindeki belirsizlik biraz olsun yatışmıştı.

Evet, her şey netlik kazanmamıştı ama az önceki kara bulutlar dağılmıştı. Rem sahiden de bireysel analizinde bir adımı daha tamamlamıştı ve——

Schult: “A-a-a-aaaaah~! Sıcak su, sıcak su taşıyor! Boğuluyoruum~!”

Derken köşkün banyosundan Schult’un telaşlı çığlıkları yükseldi. Böylece Rem, beklenmedik bir duruma düşmüş olan Schult’u hatırlayarak kafasını yukarı kaldırdı.

Onunla göz göze gelen Priscilla da beyaz çenesini kaldırarak “Git” diye buyurdu.

Rem: “Sizin emrinizle hareket etmeyeceğim, Priscilla-san.”

Priscilla: “Ama Schult’un çığlıklarını da duymazdan gelemeyeceksin. Gördün mü, kazanan ben oldum.”

Böylece Rem’in hiç değilse Priscilla’nın insafına kalmama yönündeki direnci gelip geçici bir şeymişçesine kırıldı.

Neticede Schult’un güvenliği söz konusuydu ve başka bir savunmaya yer yoktu.

△▼△▼△▼△

——Priscilla’nın tavsiyesi kesinlikle Rem’in kalbinde derin bir yere dokunmuştu.

İşler büyük bir ölçeğe ulaştığında önemi olmayan insancıklara aldırış eden olmazdı.

Araya kimlerin kaynadığı umursanmaksızın kabaran dalgalar her birini yutardı.

Ve Rem, bunu ilk elden tecrübe ettiğine inanıyordu.

Hiçbir anısı olmadan uyanan Rem, yabancı bir yerde, elini tutan yabancı biriyle yeni anılar biriktirmeye başlamıştı.

O oğlandan kaçmış, onunla yeniden karşılaşmış, İmparatorluk Askerleri tarafından rehin alınmış, dumanlar ve alevlerin arasından kurtarılmış ve şimdi de olup bitenlere ayak uydurarak bu şehirde günlerini geçirmeye başlamıştı.

Öyle ki yaşadıklarının tam anlamıyla bir “türbülans” olduğuna inanacak noktaya gelmişti.

——Fakat fazlasıyla saflık ettiğinin farkına varması uzun sürmeyecekti.

Rem: “——Priscilla-san?”

Bu düşünceler arasında Priscilla’nın hızla ellerinin arasından sıyrılıp ayaklandığını gören Rem’in kaşları çatıldı.

Ilık buharlarla çevrelenmiş olan Rem, havluya sarılmış hâlde köşkün banyosundaydı. Ki Priscilla’nın bu köşke talip olmasının başlıca nedeni de bu harikulade banyoydu.

Sıcak suyla doldurup ayaklarınızı uzatabileceğiniz, kendinizi tamamıyla sulara bırakabileceğiniz küvet, köşkün sahibinin kendi tasarımıydı. Ve dünyada hiçbir şey bu keyfin yerini tutamazdı.

Rem’e yalnızca Priscilla’ya kendi banyo sürecinde yardımcı olmayı tamamladıktan sonra banyo yapma izni veriliyor olsa da Priscilla’nın banyoyu sahiplenmek istemesini anlayabiliyordu.

İşte yine bu banyo seanslarından biri esnasında Priscilla usulca kalkıp saçlarını yıkamakta olan Rem’le arasına mesafe koymuş ve banyonun penceresine yönelmişti.

Rem: “Priscilla-san, daha sizi yıkamayı bitirmemiştim, ne… Ah!”

Yapmaya çalışıyorsunuz dese de lafını dinleyen yoktu, çünkü Priscilla güzelim bedenini cesurca ifşa ederek pencereyi açmıştı bile.

İçerideki sıcak buharlarla kıyaslanamayacak soğukluktaki havanın içeri girişiyle Rem istemsizce kendi bedenine sarılsa da Priscilla’nın ani hareketleri bununla da sınırlı kalmamıştı.

Açık pencereden aşağı eğilmiş ve banyonun dışındaki balkona yönelmişti.

Rem: “N-ne yapıyorsunuz!? Sizi görecekler! En üst katta olsak bile öylece çıkıp…”

Diyen Rem bir hışımla değneğini ve havlusunu kaptığı gibi çoktan dışarı çıkmış olan Priscilla’nın peşine düştü. Ve havluyu ince omuzlarına sararken onun fevri hareketlerine uyum sağladığına inandığı için kendisini azarladı.

Ancak Priscilla, Rem’in iç gözlemlerini umursamaksızın göğe bakarak,

Priscilla: “——Gökyüzü.”

Rem: “Gökyüzü mü… O kadar da yüksekte değiliz. Hadi, su soğumadan önce——”

Geri dönelim deyip Priscilla’nın kolundan çekmeye çalışırken engellendi.

Ve Priscilla, arkasını dönerek parmaklarını hızlı ve nazik bir dokunuşla Rem’in dudaklarına bastırdı. Rem’in gözleri istemsizce irileşirken de kan rengi gözbebekleri titreşerek,

Priscilla: “Gökyüzüne bak, Rem. ——Bu taağtilin sonuna geldik anlaşılan.”

Söylenen kelimeyi anlamamış olsa da ses tonu şüpheye yer bırakmıyordu.

Böylece görüş alanı yönlendirilmişçesine değişen Rem de gözlerini Priscilla’nın bakmakta olduğu göğe dikti. Ve onun gördüğü şeyi görmek için mavi gözbebeklerini odakladı.

Lakin o şeyi kesinlikle gözden kaçırmamış olmasını coşkuyla ilan edemezdi.

Çünkü——

Rem: “O…”

Balkonun ötesinde, rüzgâr yiyen Rem ve Priscilla’nın yukarısında, koskoca bir güneşin ışıldadığı gökyüzünde, yavaşça yaklaşan siyah bir nokta görünüyordu.

O tek nokta—— Yo, tek değil, iki, üç derken sayıları giderek artan o bulanık şekiller ayırt edilebilir hâle gelirken de Rem’in gayriihtiyari soluğu kesiliyordu.

Sayıları giderek artarak yaklaşan o siyah noktaların gerçek kimliği——

Priscilla: “——Acele et ve aşağıdakilere silahları hazırlamalarını söyle. Bir uçan ejder sürüsü öyle gülünüp geçilecek bir şey değil.”

Priscilla’nın tavsiyesinin daha da belirgin kıldığı bu gerçek, Rem’in teni ve ruhuyla algıladığı şeydi.

△▼△▼△▼△

——Aynı saniyelerde yüksek duvarlarla çevrili şehre yukarıdan bakan altın gözbebekleri kısılmıştı.

Masmavi gökyüzü tarafından bütünüyle sarmalanmış hâlde sahibiymişçesine o muazzam boşlukta ilerleyen o beden, bulutların yanı başında rüzgârları yararak ilerleyen o varlıklarla—— dünyadaki tüm varlıkların en yücesi olan uçan ejderlerle birlikteydi.

???: “——Guaral Kale Şehri.”

Hedeflediği şehrin ismi dilindeydi ve kaynayan, çalkalanan mücadele ruhuyla bedenindeki her damla kan alev alevdi.

Kabaran bu mücadele ruhu ile etraftaki kanatlı yoldaşlarının da şevki ve hırsı kuvvetleniyordu. Avlanma vaktinin yaklaştığı beklentisiyle gökte çırpılan kanatların seslerine kükreme sesleri de karışıyordu.

Bunu acelecilik olarak hor görecek her kim olursa mavi göklerin avcıları olan ejderlerin gözünde bir utanç kaynağı olmaktan öteye gidemezdi.

Bu beklentiyle kanı kaynamayan her kim olursa ak bulutların arasına karışacak vasıftan yoksun bir korkak olarak görülürdü.

Ejder: “——Kiryararahhh!!”

???: “Anlaşıldı. O bunak adamın söylediği gibi düzgünce yapalım şu işi.”

Ayaklarının altından yükselen yakarışlar, sırtına bindiği canlının avına yönelik beklentisinin göstergesiydi.

Kanatlarını çırpa çırpa ilerleyen bir ejderin sırtında kollarını kavuşturmuş olan o ufak tefek insan da bu beklentiyi anlayabildiğini ifade ediyordu.

Gök mavisi saçları omuzlarına iniyor, altın rengi gözleri parıl parıl parlıyordu. Zarif bir görünüm çizen bedenini örten süslü elbiseyse o varlığın gaddarlığı ve vahşiliğini zerre kadar yansıtmıyordu.

Ona ilk bakışta çekici biri demek bile mümkündü. Fakat bu izlenim, kafasının üzerinden çıkan iki kara boynuzu gördüğünüz anda son bulurdu.

Boynuzlu ırkların pek nadir görülmediği Volakiya İmparatorluğunda bile o kara boynuzlara nadiren rastlanırdı—— Yo, katiyen rastlanmamalıydı demek daha doğru olurdu.

Çünkü o boynuzlar, aslında var olmaması gereken bir varlığın kanıtıydı.

???: “Herkes hazır mı?”

İşte var olmaması gereken o kara boynuzların sahibinin seslenişi, sayısız kükreyiş doğurarak—— göklerin hükümdarı olan uçan ejder sürüsünden, birkaç yüz canlıdan oluşan o yenilmez topluluktan karşılık buldu.

Yıkımın vücut bulmuş hâli olan o topluluk, güneşi arkalarına alarak sürüler hâlinde mavi göğü örtüp aşıyordu.

Aniden saldırıya geçtikleri takdirde kıyamet kopacak, haykırışlar ve çığlıklar havada uçuşacaktı. Tüm yaşamlar son bulacak, hiç olacaktı.

Tuhaftır ki aynı sıralarda farklı formda bir kıyamet, bir Büyük Felaket de uzaklarda, yine kalelerin koruduğu bir şehri yerle bir etmekteydi.

Ve mutlak, kaçınılmaz, merhametsiz avın perdesi kalkmadan önce o varlığın—— Madelyn Eschart’ın altın rengi gözleri kısılmakta, yanakları bir gülümsemeyle gevşemekteydi.

Evet, Uçan Ejder Generaline, Dokuz İlahi Generalin Dokuzuncusuna şehri yok etmesi emredilmiş, o da hükmünü vermiş ve şöyle demişti:

Madelyn: “Korkudan tir tir titreyin ve kaçmayı deneyin. Ama kaçacak hiçbir yeriniz yok. ——Çünkü ejderha olan ben, yerimi aldım.”

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar