※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “Hey, Taritta. Bir Yıldız Gözlemci olmak için seçildim ve yerine getirmem gereken bir buyruk var.”
Taritta’ya bu sırrı açan kişi, bir başka Shudraq ferdi olan Mariuli’ydi.
Tüm Shudraqlar Buddheim Ormanında doğar, yetişir ve hayatları yine orada son bulurdu.
Dolayısıyla yerleşkedeki köylüler bir aile gibiydi ve Mariuli de bunun bir istisnası değildi.
Bununla birlikte Mariuli, Taritta’nın yakın dostuydu ve onun için özeldi. Sebepse aynı gün doğmaları, yani doğum feryatlarını birlikte atmış ruh ikizleri olmalarıydı.
——Bir Shudraq inancına göre aynı gün doğan çocukların ruhları birbirine bağlanırdı.
Bu bağ da kişinin annesi ve kız kardeşleriyle arasındaki bağdan bile güçlü olur, kişi ruh ikizine kendisinin diğer yarısıymış gibi yaklaşırdı.
Ruh ikizlerinin derin ve sarsılmaz bir bağla bağlı olması kadim bir Shudraq geleneğiydi; benzer şekilde Kuna ve Holly de aynı günde doğmuş ruh ikizleriydi.
İkili arasındaki ilişki düşünüldüğünde aralarında kan bağından öte bir bağın var olduğu rahatlıkla anlaşılabiliyordu.
Siyah saçlarının ucu pembeye boyanmış Mariuli isimli güzeller güzeli Shudraq da Taritta’nın ruh ikiziydi.
Kibar ve sakin mizaçlı olan bu kızın gergin ve utangaç mizaçlı Taritta’yla kimyası tutuyordu.
Taritta, ruh ikizine kız kardeşi konusunda sıklıkla danışıyordu. Ondan gerginliklerini ve er ya da geç kabilenin Reisliğini devralacak olan ablasına destek olma konusundaki özgüvensizliğini dinlemesini istiyordu.
İçindeki ikilemleri de utanç verici güvensizliklerini de Mariuli’ye kolaylıkla açabiliyordu.
Dolayısıyla Mariuli ona kendisiyle paylaşacağı bir sırrı olduğunu söylediğinde benden tavsiye isteniyor düşüncesiyle mutlu olmuş, kendini bu güvenin karşılığını vermeye mecbur hissetmişti.
Ve sonra da Mariuli o cümleyi kurmuştu.
——Bir Yıldız Gözlemci olmak için seçilmiş, ona yerine getirmesi gereken bir buyruk bahşedilmişti.
Mariuli: “Buyrukları yerine getirmek Yıldız Gözlemcilerinin oynadığı önemli bir rol. Ve büyük bir onur, Taritta.”
Taritta: “Şey, anlamıyorum… Gökyüzü sana ne anlatıyor ki, Mariuli?”
Mariuli: “Gökyüzü değil, Taritta. Bize bir şeyler anlatanlar yıldızlar. Bize oynayacağımız roller verenler yıldızlar. Hem de çok ama çok önemli bir rol… Aslına bakarsan hiç kimseye söylemeyecektim, ama…”
Taritta: “————”
Mariuli: “Sen, benim ruh ikizimsin.”
Mariuli’nin gülümseyişini ve kendisine olan güvenini gören Taritta bir şey söyleyememişti.
Ortada Mariuli’nin, yani ruh ikizinin güven duyarak yalnızca Taritta’ya bahsettiği bir mesele vardı. Bundan herhangi birine bahsetme düşüncesiyse Taritta’nın aklının ucundan dahi geçmezdi.
Ayrıca bu mesele ona kolaylıkla unutulabilecek gelip geçici bir sanrı gibi gelmişti.
Evet, sahiden de ciddiye almayı gerektirmeyen gelip geçici bir sanrıydı. Taritta işte bu inançla Mariuli’nin bahsettiği meseleyi göz ardı etmişti.
Fakat zamanla değişiklikler yaşanmaya başlamış, yavaş ama emin adımlarla anomaliler kendini göstermişti.
Derken bir gün…
Taritta ve Mizelda avdan döndüğünde köydeki çocuklarla ilgilenmekte olan Mariuli’nin dudaklarından yabancı bir şarkı dökülmüştü. ——Ki bu da tuhaftı.
Shudraq Halkı köy sınırlarında iki ayrı rol üstlenirdi.
İlki avcılıktı. Mizelda, Taritta ve daha nice Shudraq, yerleşkeden ayrılıp avlanmayı görev belleyen bu gruba aitti.
İkinci grupsa köyde kalıp çocuk yetiştiren, yerleşkeyi koruyan gardiyanlardı.
Mariuli de gardiyanlık rolünü üstlenenlerden biriydi.
Avcılık becerisini oldum olası geliştirememişti; öyle beceriksizdi ki yüz ok çekse yüzü de yanlış hedefe giderdi. Fakat aşçılık ve terzilikte bir harikaydı, ayrıca şarkı söylemek ve çocuklara geçmişe dair hikâyeler anlatmak da güçlü yönleri arasındaydı.
Dolayısıyla Mariuli’nin şarkı söylüyor olması şaşırtıcı değildi.
Mariuli harikulade bir şarkıcıydı ve herkes ziyafetlerde bir şarkı söylemesi için ona yalvarırdı.
Öte yandan Taritta gardiyanlık görevlerinin çoğunda başarısızdı, şarkı söylemekte de pek iyi sayılmazdı. Onlar sahiden de bir elmanın iki yarısıydı, ayrı ayrı tek bir insanın üstlenmesi gereken rolleri yerine getirmeleri mümkün olamazdı.
Ama gelin görün ki——
Mizelda: “——Mariuli’nin bu şarkısını daha önce duyduğumu sanmıyorum.”
Taritta: “A-abla…”
Mizelda: “Ama güzel bir şarkıymış. Kulağa hoş geliyor.”
O şarkıyı dinlemeye bir son veren Mizelda, ortadaki anormalliği umursamamıştı.
Aynı şey Kuna ve Holly için de geçerliydi. Onlar da Mariuli’nin onlara yabancı bir şarkı söylediğini fark etmiş ama buna bir anlam yüklemeye çalışmamışlardı.
Yalnızca Taritta, bu şarkının kaynağından çekinip korkmuştu.
Neticede yıldızların kendisine bir buyruk, yerine getirilmesi gereken bir görev bahşettiğini söyleyen kişi Mariuli’ydi.
Bu şarkıyı ona yıldızların öğrettiğini de söylemezdi herhâlde——
Mariuli: “Hayır, Taritta. Yanlış anlamışsın. Bu şarkıyı yıldızlardan öğrenmedim, zaten bildiğim bir şarkıydı.”
Taritta: “Bildiğin, bir şarkı mı?”
Mariuli: “Hı hı, bildiğim bir şarkı… Şahsen değil ama, başka bir Yıldız Gözlemci aracılığıyla…”
Taritta: “——Hık, ne demek istediğini anlamıyorum!”
Bu Taritta’nın korktuğu yanıt değildi.
Bununla birlikte Mariuli’nin yanıtı bir bağlamda Taritta’nın korkularının da ötesine geçmişti.
Bu Yıldız Gözlemci beyanı, ağzından çıkan o uzunca masalı unutmamış olduğunun göstergesiydi. O fantezinin hâlâ süregeldiğinin—— Yo, durumun giderek kötüleştiğinin göstergesiydi.
Fakat Taritta’nın Yıldız Gözlemcileriyle ilgili sözlerine hiç anlam veremiyor olması, Mariuli’nin kendisini yapayalnız hissetmesine yol açmıştı.
Onun güvenine ihanet ettiğini hisseden Taritta ise anlaması mümkün olmayan bir şey yüzünden çile çekmeye başlamıştı.
——Akabinde Mariuli’nin Yıldız Gözlemciliğiyle balayı süreci devam etmişti.
Günlerini onlara yabancı bilgiler paylaşarak, yabancı şarkılar söyleyerek, yabancı hikâyeler anlatarak ve yabancı bir buyruğu yerine getirerek geçirmeye başlamıştı.
Taritta’nın tanımadığı bir Mariuli’ye dönüşmüştü.
Taritta kendini bildi bileli her şeyini Mariuli’yle paylaşırdı.
Bir karar alırken ondan tavsiye istemediği tek bir gün dahi olmamıştı. Aynı şey Mariuli için de geçerliydi, kızına vereceği ismi bile Taritta’ya danışmıştı.
Fakat Mariuli’nin aklı her daim gökyüzündeydi.
Shudraq Halkından, Taritta’dan ve öz kızından farklı bir şeye öncelik veren Mariuli’nin hayatı giderek buyruğunun boyunduruğuna giriyor, yıldızların tuzağına düşüyordu.
Birileri, yıldız olmayan birileri ona akıl veriyor olmalıydı.
Bundan şüphelenen Taritta, etrafta gözcülük etmeye bile kalkmıştı. Fakat Mariuli, gardiyanlık rolü gereği köyden bir kez olsun ayrılmamıştı. Yani dış dünyadan bilgi almasına imkân yoktu.
Herhâlde kulağına sahiden de yıldızlar fısıldıyordu.
Taritta: “Mariuli’yi yanlış yönlendiren siz misiniz?”
Gece göğüne bakan Taritta, ağaçların arasındaki boşluklardan görünen yıldızlara bu soruyu sormuştu.
Fakat Mariuli’yle konuşan yıldızlar, onun ruh ikizi olan Taritta’yla konuşmamıştı.
Ona ne yabancı bir bilgi ne daha önce duyulmamış bir şarkı ne de yerine getirilmesi gereken bir buyruk bahşedilmişti——
Taritta: “——Ruh ikizimi bana geri verin.”
Yayının kirişini tüm gücüyle çeken Taritta, gece göğündeki en parlak yıldızı hedef almıştı.
Kirişi bıraktığı andaysa keskin bir ok, gece göğüne doğru hızla ilerlemişti—— Ve doğal olarak hiçbir şeye temas edemeden amaçsızca yere inmişti.
Yıldızlar, Taritta’nın isyankâr ruhunu tanımayı dahi reddediyordu.
Konuşmuyorlardı; bir buyruk bahşetmiyorlardı.
Öyleyse, Mariuli’yi değiştiren şey tam olarak neydi? Buna anlam veremiyordu.
Bu acısını kiminle paylaşsa onu bile bilemiyordu.
O güne dek dile getiremediği tüm endişelerini, tüm acılarını Mariuli’ye açmıştı. Peki Mariuli’nin sebep olduğu endişeleri ve acıları kime açmalıydı?
Ablasının kendisini anlamayacağından emindi. O, güçlü ve soğukkanlı biriydi.
Onun öylece oturup bir şeylere kafa yorması düşünülemezdi. Ayrıca ablasına danışmaktan duyduğu korku, anlaşılmama düşüncesiyle sınırlı değildi.
Mariuli o anki hâliyle Shudraq Halkının yaşam tarzına ve öğretilerine aykırıydı.
Peki artık Kabile Reisi olan Mizelda bunu onaylar mıydı? Yoksa tehlikeli fikirleri nedeniyle Mariuli’yi köyden mi sürerdi?
Zamanında kabileden kovulan ve bir daha ormana dönemeyenler olmuştu.
Ve Taritta, Mariuli’yi kaybetmek istemezdi.
O artık ruhlarının bağlandığı kişi olmasa bile…
Dolayısıyla uzun bir süredir acısını kalbinde taşıyordu.
Derken bir gün——
Mariuli: “——Ne yapmalıyım, Taritta? Ben bir Yıldız Gözlemciyim ama buna rağmen…”
——Her gece gördüğü kâbuslarda yaşanan o olay, gerçek olmuştu.
△▼△▼△▼△
Savaş alanındaki değişimi fark eden her birey, kendi bildiği gibi hareket etmeye başlamıştı.
Bu işin geri dönüşü olmadığı için kimse geride kalmıyor, sinirler gerildiği için herkesin kaşları çatılıyordu.
Büyük Felaket hüküm sürüyor, öfkeli gölgeler dört bir yanı sarıyor, tüketiyor, un ufak ediyor, ölüme güç katıyordu.
Fakat o felakete karşı koymaya ant içen hiç kimse sarsılmıyordu. Bu, ilk engelin üstesinden gelmiş olanların alınlarının teriyle kazanmış olduğu bir ödüldü.
Büyük Felakete meydan okumak için bir koşul vardı.
Savaşçı olmak zorunluydu. ——Yani savaşacak güce sahip olmaları gerekiyordu. Aynı zamanda o şeye karşı koyacak yüreğe de sahip olmaları icap ediyordu.
Bu güçten ya da yürekten yoksun kişiler, bir savaşçı olarak savaş alanına adım atamazdı.
Aksine her ikisine de sahip oldukları sürece Büyük Felakete meydan okumalarının önünde hiçbir engel kalmazdı.
Rui: “Uau!”
Belli belirsiz bir ses çıkartan Rui, dişlerini sıkmış hâlde gölgenin katliamından kaçınmayı sürdürüyordu.
Kaos Aleviyle herhangi bir bağı veya ilişkisi yoktu, şehrin yıkılıp yıkılmaması onu hiç ilgilendirmiyordu. Şehirden geriye hiçbir şey kalmasa bile umurunda olmazdı.
Genç ve kırılgan görünmesine rağmen Büyük Felaket karşısında tutunabilmek için elinden geleni ardına koymuyordu ama bunun ardında başka bir sebep vardı.
Eğer bu sebep Rui’ye gerekli gücü ve yüreği sağlıyorsa, kimsenin onu geride tutmaya hakkı olmazdı.
Ve bu yalnızca Rui’yle sınırlı da değildi.
Ufacık bedeniyle barbar kılıcını kuşanmış olan Medium; Daosunu boynuna yaslamış olan Al; bedenindeki “haşaratların” tüm gücünden faydalanan Kafma ve tek gözleri alev almış İblis Şehri vatandaşları. Hepsi de tıpkı Rui gibi Büyük Felaket karşısında geri çekilmemeye kararlıydı.
Ve her birinin İblis Şehrini yok eden Büyük Felakete karşı durmak için kendince bir sebebi vardı.
Bu ilk engeli aşmayı başarmış olanların nazarında Büyük Felaketin davranışları sıradandı ve tüm öfkesine rağmen onunla baş etmek pek de zor sayılmazdı.
——Büyük Felaket canlı değildi. En büyük faktör de buydu.
Büyük Felaket o türden bir facia olmaktan çıkmıştı; bizzat yıkımın kendisi olduğu söylenebilirdi.
Temasa geçtikleri her şeyi parçalayan gölgeler; herhangi bir saldırının başarılı olmasına izin vermeden dalgalanan, kabaran şekilsiz bir figür. ——Evet, hepsi buydu.
Al: “Saldırılarımıza karşılık verecek ya da hareket şeklini değiştirecek bir zekâya sahip değil.”
Enkazları basamak olarak kullanarak savaş alanında koşturan Al, etrafındakilere talimatlar verirken pür dikkat Büyük Felaketi izliyordu.
Bedeninin derinliklerinden sızan paniği ortadan kaldırması mümkün olmasa da durumu kavradıkça ve güç gösterilerini sergiledikçe zihnini bir miktar yatıştırabiliyordu. Düşünmek için bir fırsatı oluyordu.
Büyük Felaketin hareketleri basitçe öngörülebilirdi.
Kendisine yaklaşan her şeyi püskürtüyor ya da içine çekiyordu ve rahat bırakıldığı takdirde daha fazla zarar vermek adına dalgalanacak, etrafında ne var ne yoksa yutacaktı.
Fakat Al’ın da dâhil olduğu defansif güçler, Büyük Felaketin daha fazla dallanıp budaklanmasına müsaade etmiyordu.
Saldırıya geçerek ya da kendilerini yem edip gölgeleri amacından saptırarak genişleyişine bir dur diyor, zaman kaybetmesine yol açıyorlardı. Ve aynı şeyi tekrarlayıp duruyorlardı.
Büyük Felaket canlı bir varlık olsaydı şimdiye dersini almış, nasıl tepki vereceğini çözerek savaşın seyrini değiştirmiş olurdu.
Ya da yine savaşın seyrini değiştireceği kesin duygusal hareketlerden ötürü kendinde bir değişikliğe gitmiş olurdu. Ama bu gerçekleşmiyor, dolayısıyla karşısındaki güçler zar zor da olsa ona karşı koyabiliyordu.
Ta ki——
Yorna: “——Herkes geri çekilmeye hazırlansın.”
Tek bir darbeyle toprak un ufak olmuş, yükselen şok dalgası Büyük Felaketin devasa bedenini ikiye ayırmıştı.
Elbette ki çok geçmeden kıvrılıp bükülerek eski hâline dönmüştü fakat İblis Şehrinin Hanımının fark edilir düzeyde hasar vermesine yol açan mutlak bastırma yeteneği ortadaydı.
Bu başarının ardındaki kişi, yani Yorna Mishigure, kalın tabanlı terliklerinden yüksek bir ses çıkararak tozu toprağı, önüne çıkan her şeyi silip süpürecek hırçın bir denizin dalgalarıymışçasına ilerleyen gölgelerin önünü kesmişti.
Medium: “Yorna-chan!”
Yorna: “Geri çekilin! Can sıkıcı olsa da o adamın söylediğini yapacağız.”
Medium: “Abel-chin’i mi kastediyorsun?”
Bu fırtınanın ortasında iletişim kuran Yorna, Medium’un sorusunu ince çenesini aşağı yukarı sallayarak yanıtladı. Ve badem gözleri, bir tepenin üzerinde dikilerek savaş alanını gözlemleyen oni maskeli, yakışıklı adama çevrildi.
O adamın savaşacak güce sahip olmamasına rağmen kaçıp gitmeyişi, hâlâ orada oluşu, belki de gururdandı.
Öyle ya da böyle zihninde şekillenen algılarla elde ettiği planı Yorna’ya aktarmış ve Yorna da bunu hareket planı olarak benimsemişti.
Böylece——
Yorna: “——Bu şehrin yutulmasına izin vereceğim ve sonra da onun içerisindeyken şehri patlatacağım. Bu sefahate sebep olan Felaketin önünü kesmenin tek yolu bu.”
Kafma: “Bunu yapabilir misin ki?”
Yorna: “Bir kale yeterli gelmiyorsa bir şehri kullanmak icap eder. Artık o da yetmezse İmparatoriçe ilan edilip ülkeyi kullanmak durumunda kalırım.”
Kafma: “İmparatorun hizmetkârlarından biri olarak böyle bir şeye katiyen karşı olduğumu belirtmek zorundayım!”
Yorna’nın planını işiten Kafma bu gereksiz yorum yüzünden kıpkırmızı kesilmiş hâlde haykırsa da kabilesinin dürüst bir savaşçısı olarak ifadesini değiştirip “Anlaşıldı” diyerek başını sallaması uzun sürmedi.
Muhtemelen sebep, Yorna’nın şehri terk etme kararının ona etinden et kopartmaya benzer bir acı getirdiğinin farkına varmasıydı.
Onun kısa yanıtını işiten Yorna’ysa önce başını hafifçe öne eğdi, sonra da büyüleyici, hoş bir gülümseme sergiledi.
Yorna: “Endişeye lüzum yok. Ben ve beni sevenler var olduğu sürece böyle bir şehir yeniden kurulabilir. ——Bizler böyle bir teselliye sahibiz.”
Elini göğsüne koyarak böyle söyleyen Yorna’ya kimsenin bir itirazı yoktu.
Aslına bakarsanız Yorna’nın sahip olduğu kozun nasıl bir güç taşıdığı muammaydı ama an itibarıyla Büyük Felaket karşısında dengeleri değiştirebilecek başka bir şey olmadığı da açıkça ortadaydı.
Dolayısıyla——
Medium: “——Hepimizin savaşa savaşa geri çekilmesi gerekecek! Hem de bir an önce!”
Medium’un dudaklarından dökülen bu birkaç kelime, İblis Şehri mücadelesinde oynanacak son kumarın işaretiydi.
△▼△▼△▼△
——Her gece gördüğü kâbuslar, dondurucu bir soğuğun ve solgun bir ayın altında, tüyler ürpertici bir gecede başlamıştı.
Mariuli, bir Yıldız Gözlemci olduğunu söyledikten sonra meçhul bilgileri açığa çıkartma noktasına gelmişti.
Yoldaşları bu bilgilerin nereden geldiğini umursamazken Taritta’nın korkuları günbegün artmıştı. Fakat yaşadığı acıyı kimselerle paylaşamamıştı.
Mariuli, Taritta haricinde hiç kimseye bir Yıldız Gözlemci olduğundan bahsetmemişti. Sebepse kişisel çıkarlar değil, aralarındaki yalın bağdı.
Yalnızca ruh ikizlerinin paylaşabileceği sırlar ve yeminler olurdu.
Her ikisi de Shudraqlara güçlü bir aidiyet besleyen Kuna ve Holly ikilisinin de diğer yoldaşlarıyla paylaşmadıkları sırlar olduğu kesindi.
Mariuli için bu sır, Taritta’ya anlattığı Yıldız Gözlemciliğiydi. Bir ruh ikizinin büyük bir güvenle verilmiş böylesi bir sırrı ağzından kaçırmasıysa akıl almaz bir şeydi.
Dolayısıyla Taritta’nın acısı yüreğini kemirmeye devam etmiş, bunu kimselerle paylaşamamıştı.
Derken o günler Taritta’nın hiç tasarlamadığı bir şekilde, ansızın son bulmuştu.
Şöyle ki——
Mariuli: “——Ne yapmalıyım, Taritta? Ben bir Yıldız Gözlemciyim, ama buna rağmen…”
Mariuli’nin bu sözleri, kımıldayamayacak kadar sersemlemiş olan Taritta’da şok etkisi doğurmuştu.
Çünkü dudaklarından dökülenler zayıf iniltilerden ibaret değildi, onlara göğsünü ıslatan taze, kırmızı kanlar da eşlik etmişti.
Zaten Mariuli’nin bedeni hiçbir zaman güçlü olmamıştı.
Avcı yerine gardiyan olma sebebi yalnızca avcılıktaki tecrübesizliği değildi, bedeninin kırılganlığı da etkili olmuştu.
Çocukken sık sık hastalanıp yatağa düşerdi. Fakat yaş aldıkça ve bu hastalıkların sıklığı azalınca herkes her şeyin yolunda olacağını varsaymış ve rahatlamış olmalıydı.
Ama maalesef o sağlıksızlık illeti usul usul iliklerine dek işlemiş, işleri geri dönülmez bir noktaya getirmişti.
Mariuli durmaksızın kan kusar hâle gelmiş, beti benzi atmıştı. Bedeninin günden güne çöktüğü ve hayat ışığının sönmek üzere olduğu apaçık ortadaydı.
Bu sebeple——
???: “Gerisi Mariuli’nin irade gücüne kalmış, Taritta.”
Taritta: “Ama… Abla…”
???: “Mariuli’yle zaman geçir. Son nefesine dek. Bu bir ruh ikizinin görevidir.”
Mizelda, kardeşini bu şekilde telkin etmiş, ona çok ağır gelen bu sözleri sarfetmişti.
Bir ruh ikizinin görevi, bir buyruktan farksızdı.
Ablası tarafından verilmiş bir buyruk da göklerden gelen bir emir misali mutlaka yerine getirilmeliydi.
Kuna ve Holly gibi Mariuli’yi uzun zamandır tanıyor olan diğer Shudraqlar çoktan onunla biraz sohbet etmişti. Sonra da her biri Taritta’ya birkaç kelime ederek oradan gitmişti.
Bunun Mariuli’yle konuşmak için son şansları olduğunu biliyorlardı.
Mariuli’nin son anına kendi gözleriyle tanık olacak kişiyse Taritta olacaktı. Yani onunla aynı günde doğmuş ama farklı bir günde ölecek olan ruh ikizi.
???: “Maa…”
Mariuli’nin henüz olup bitenleri idrak edemeyen küçük kızı, annesinin elini sıkmış ve yanağını usulca yanağına sürtmüştü.
Anne kız ikilisi, etraftakilerin yönlendirmesiyle anlayıştan yoksun şekilde son vedalarını etmişlerdi. Bu, annesini yarın yeniden göreceğinden en ufak bir şüphesi olmayan masum bir kız ile ölüm döşeğindeki annesinin vedasıydı.
Mariuli: “İyi geceler.”
Kendisine el sallayan evladına ve son sözlerini söyleyen yoldaşlarına veda etmeyi bitiren Mariuli için sıra kendi ölümüyle yüzleşmekteydi ki bu da özel bir şeydi.
Taritta’nın inanıp sevdiği Mariuli’nin özünde güçlü biri olduğuna hiç şüphe yoktu.
Fakat——
Mariuli: “Ne yapmalıyım, Taritta? Daha buyruğumu yerine getiremedim ama buna rağmen…”
Taritta: “Mariuli…”
Mariuli: “Daha yapamadım… Ben… Neden…”
Taritta’yla yalnız kaldığı anda elle tutulur bir gerginlik doğmuştu.
Mariuli’nin yüzü daha da solmuştu. Onu endişelendiren şeyse ne üzerine çöreklenen ölüm ne de evladının geleceğiydi, yıldızların fısıltısı gibi akıl sır ermez bir şeydi.
Çaresizlik içerisinde bir sebep arayan Mariuli’nin gözleri yaşlarla doluydu.
Fakat Taritta’nın çaresizliğe kapılışı, onun bu ifadesi ve gözyaşlarından da önceye dayanıyordu.
Taritta: “Se-sen hâlâ aynı şeyden mi bahsediyorsun!..”
Mariuli: “Taritta…”
Taritta: “Buyrukmuş bilmem neymiş, yok öyle bir şey. Kesinlikle yok! Sen Shudraqlardan Mariuli’sin! Hepsi bu, bundan öte ne istiyorsun ki!”
Shudraq gibi yaşayıp Shudraq gibi ölmek.
En önemli şeyin, en büyük önceliğin bu olması gerekirdi.
Öyleyse Shudraqlardan biri olan Mariuli’nin onlardan biri olarak ölmesi için yapması gereken şey——
Mariuli: “——Var olmamın anlamı.”
Taritta: “…Anla… mı mı?”
Mariuli: “İstediğim şey bu işte.”
Mariuli’nin böylesi bir anda bile buyruğa değer biçen sözlerini işitmek Taritta’nın yüreğini acıtmıştı.
Bir Shudraq olarak doğmak, yaşamak ve ölmek.
Bundan öte ne isteyebileceği sorgulanmış ve varlığının ardındaki anlamı aradığı yanıtını vermişti.
——Bir kızı vardı. Taritta’sı vardı. Shudraqlar vardı. Ama buna rağmen bir anlam aradığını söylüyordu.
Evet, Mariuli işte o anda damarlarında akan kandan vazgeçmiş, onu anlamsız bularak bir kenara atmıştı.
Kendi kanına ihanet etmiş, onca şey dururken bir aldatmacadan ibaret olan yıldızların fısıltısına değer biçtiğini ilan etmişti.
Taritta’ya kalırsa böyle bir ihaneti affetmek çok zordu.
Bu sebeple——
Taritta: “——Artık yeter.”
Mariuli: “————”
Taritta: “Ben, senin ruh ikizinim… Benim önümde varlığının anlamından nasıl söz edebilirsin!”
Bunu daha fazla dinleyemeyecekmiş gibi görünen Taritta, soğuk bıçağını kullanarak niyetini belli etmişti.
Hançerini çekmiş, ucunu sessizce Mariuli’nin solgun boğazına yaslamıştı. Mariuli’nin aklını başına getirebileceğini, bıçağının keskinliği ve soğukluğuyla sözlerini geri almasını sağlayabileceğini ummuştu.
Elbette ki hâlihazırda ölüm döşeğinde olan Mariuli’yi bu tarz bir tehditle dize getiremezdi.
Ama aklına başka bir yol da gelmemişti. Hâliyle geriye tek bir şey kalmıştı.
Buna rağmen bu, Taritta’nın hayatı boyunca yaptığı en büyük hata olmuştu.
Mariuli: “Haklısın, Taritta. ——Sana sahiptim.”
Taritta: “Ha?”
Beti benzi atan Mariuli, Taritta’ya odaklanmıştı.
Gözlerinde, onu tanıdı tanıyalı hiç görmediği bir ışıltı vardı ve bu durum Taritta’nın kaskatı kesilmesine yol açmıştı.
Ve o anın Maruili için—— hayati olduğu açığa çıkmıştı.
Taritta: “Mariuli?!.”
Mariuli’nin ince eli Taritta’nınkine sıkıca bastırmış, kendisine doğrultulmuş bıçağın bedenine saplanmasını sağlamıştı.
Taritta anında karşı koymaya çalışsa da anlık kafa karışıklığı ve Mariuli’nin anormal gücü buna mâni olmuştu.
O bıçak, canavarların kalın postlarına karşı tasarlanmıştı.
Ve bu denli keskinlikle bilenen bıçak, Mariuli’nin vücudunu su misali kesip geçmiş, kanını akıtmaya başlamıştı. Mide bulandırıcı bir hisse eşlik eden mide bulandırıcı bir ses işitiliyor ve Taritta, hançerinin ucunun Mariuli’nin bedeninde ölümcül bir yara açtığını biliyordu.
Taritta: “Bir an önce!.. Bir an önce sana dikiş attırmamız gerekiyor!..”
Mariuli: “Hayır, Taritta! Senin oynaman gereken bir rol var…”
Taritta: “Bu aptalca sözlere bir son ver lütfen! Hiç zamanı değil…”
Mariuli: “BENİ DİNLE!”
Taritta: “——Hık!”
Derken kan kusarcasına bir çığlık atmıştı—— Yo, kelimenin tam anlamıyla kan kusmuştu.
Göğsü bir hançerle delinip geçilmişti, hayat ışığı anbean sönmekteydi; fakat Mariuli’nin kolu Taritta’nınkinden ayrılmamıştı. Dudaklarının köşelerinden kanlar sızarken bakışları Taritta’nın içine işlemişti.
Ve yitirmesine ramak kaldığı canına tutunarak, tırnaklarını zorla kollarına saplayarak demişti ki:
Mariuli: “Bin gece… geçtikten sonra… Benim… Senin… karşına bir gezgin çıkacak…”
Taritta: “————”
Mariuli: “Bu gezgin, bu topraklara yıkım getirecek olan Büyük Felaketin müttefiki olacak… Bu yüzden, onu, öldürmek zorundasın…”
Taritta: “Mariuli…”
Mariuli: “Onu… öldürmek zorundasın…”
Taritta: “Mariuli?.. Mariuli!”
Istırap dolu sesine kustuğu kanlar karışırken Taritta’nın kollarındaki gücü çalmıştı.
Derken farkına bile varamadan o inanılmaz gücü yitirmişti. İşte o an, Taritta’nın ayaklanıp birilerine seslenmesi gereken andı. ——Ama hayır, artık bunun için çok geçti. Her şey için çok geçti.
Azrail çoktan parmaklarını Mariuli’nin ruhuna dolamış ve onu çekip almasına ramak kalmıştı.
Artık bunu bir saniye olsun geciktirmek bile bir temenniden ibaretti.
Mariuli: “Kara kaşlı, kara gözlü bir gezgin… Onu öldürmelisin.”
Taritta: “————”
Mariuli: “Büyük Felaketi durdur, Taritta… Bu benim görevimdi… Ama artık yerine getiremeyeceğim… O yüzden, ne olur… Taritta… Benim, ruh ikizim…”
Taritta: “Ha-Hâlâ mı bundan bahs…”
Kan döken Mariuli son nefesini bu kelimelere harcamış ve Taritta ömründe ilk defa bu sebeple ondan nefret ettiğini hissetmişti.
Ruhlarındaki bağ gereği başından beri onu kontrol altında tutmak için çaresizce mücadele etmişti. Fakat o bunu tamamen göz ardı etmiş ve son anlarında bile bu meseleyi dile getirmişti.
Bu öylesine iğrençti ki kelimeleri Taritta’nın kalbinin derinliklerine bir bıçak misali saplanmıştı.
Onun ağlamaklı sesini işiten Mariuli’ninse gözleri hafifçe titreşmeye başlamıştı.
Ve böylece bedenindeki son güç de çekilir, başı yavaşça öne düşerken,
Mariuli: “…U… ta…”
Taritta: “Mariuli?”
Mariuli: “————”
Taritta: “MARIULI!!”
Son anında boğazından güçsüz, boğuk bir nefes çıkmış ve bu onun verdiği son nefes olmuştu.
İşte böylece Mariuli’nin bedeni göğsüne bir hançer saplı şekilde, nabzı atmayarak, kaskatı hâlde uzanırken bir iki saniyeliğine sersemleyen Taritta, ablası ve diğer Shudraqları çağırmak için hızla kulübeden dışarı fırlamıştı.
Ancak——
???: “——Ah.”
Kapıyı itip açtığı ve dışarıya doğru koşmaya çalıştığı saniyede kalakalmıştı.
Çünkü karşısında, orada olmaması gereken ufak bir siluetin oturduğunu görmüştü.
Belki yatağa düşen annesi yüzünden endişeliydi, belki de çocuklara has kötü bir önseziye kapılmıştı.
Hangisi olursa olsun mükemmel bir avcı olmak için gerekli yetileri taşıyan o küçük kız, o gece asla yapmaması gereken bir şeyi yapıp yetişkinlerin gözünden kaçmaktaki becerisini de sergilemişti.
Ve o küçük kız, yani Utakata, gözlerini annesinin kanına bulanmış ve gözyaşlarına boğulmuş olan Taritta’ya dikmişti.
△▼△▼△▼△
Büyük Felaketin gölgeleri ortalığı kasıp kavuruyor ve yıkıcı bir deprem, İblis Şehrini içten dışa doğru parçalıyordu.
Yorna’nın kararı tüm İblis Şehri vatandaşlarına ulaşmış ve her biri yuvaları hâlini almış olan toprakları terk etmişti.
Acı bir karar alınmıştı. Burası, gidecek hiçbir yeri olmayan o kişilerin son yuvasıydı, onlara kaçmak ya da saklanmak zorunda olmama özgürlüğü sağlayan yerdi.
Tüm bunların kaybı karşısında yaş dökmemek nasıl mümkün olabilirdi?
Ancak——
Yorna: “Hayat olduğu sürece onu kurtarmasını bileceğim. Yeni bir İblis Şehrine kendi gözlerimizle tanık olmak istiyorsak hiç gecikmemeli, hızlı hareket etmeliyiz.”
Çaresizlerin son kalesi olan İblis Şehri Hanımı bu cümleleri kurduğu anda toplaşıp yeniden bir yuva kurabileceklerine inanan insanlar topraklarına, yaşamaya alıştıkları yuvalarına sırtlarını dönerek koşturmaya başlamıştı.
Yıkım İblis Şehrini yutup toza dumana katıyordu ve bunun sorumluluğunu ölçeğini sürekli genişleten Büyük Felaket üstleniyordu.
Sahip olduğu gölgelerin yoğunluğu giderek artıyor, kıvranıp duran o kapkara kütle gözlerinin önünde katlanarak irileşiyordu.
Hem boyutunun hem de gölge sayısının kontrolsüzce artışı da Büyük Felaketin teşkil ettiği tehlikenin çoğalmakta olduğunu anlatıyordu.
Yıkım dalgalarının kapladığı alan genişler ve hem yeryüzü hem de şehir manzarası darmaduman olurken Yorna, insan kaybını minimumda tutmak için çabalayan kıymetli bir insanı—— yani Al’ı hayretler içerisinde izliyordu.
Al: “Küçük Hanım Medium! Geri çekil! Bu kadar yeter! Şu hâlinle orada daha fazla kalırsan sonunu göremezsin! Artık gitme vakti!”
Medium: “Ah~! Çok sinir bozucu! Ama teşekkür ederim!”
Al’ın muhakemesine güvenen Medium, barbar kılıcını kaptığı gibi fırladı.
Genç kızın ardından atılan gölgelerse yan taraftan yayılan dikenli sarmaşık duvarı tarafından engellendi, bu sayede yem olarak hayati bir rol oynayan kızın minyon bedeni tehlikeden kaçmayı başardı.
Al: “Kurtardığın için teşekkürler, Anten-kardeş! Ama artık senin de gitme vaktin…”
Kafma: “Gitme vaktim geldi, öyle mi? Bana geri çekilmemi mi söyleyeceksin? Eğer öyleyse, Ben, Kafma Irulux, böyle bir konuşmaya kulak asmayacağım!”
Al: “Hayır, yani anlarsın ya, senin böyle bir şey söyleyecek biri olduğunu hesaba katmıştım. Ama söylediklerimde ciddiyim.”
Kafma: “Ne anlatmaya çalışıyorsun!?”
Al: “Aman neyse.”
Diyerek omuz silken Al, Kafma’nın öfkeli haykırışı karşısında hafifçe kafasını salladı.
Kafma’nın desteğini yitirmelerinin sonucunda Büyük Felaketle ettikleri mücadele çok daha tehlikeli bir hâl alabilirdi. Al bu sebeple yardımlarına müteşekkir olsa da öfkeli mizacı canını sıkıyordu.
Her hâlükârda——
Al: “——Tilki hatun!”
Yorna: “Bana seslenme şeklin hoşuma gitmiyor ama neyse, anlaşıldı.”
Al’ın kendisine doğru seslendiğini işiten Yorna, başıyla onay verdi.
Büyük Felaketten uzaklaşıp şehir merkezinden dış tarlalara geçme operasyonu doruk noktasına ulaşmıştı. Yorna’nın İblis Şehrini terk etme kararı herkesçe işitilmiş ve nüfusun hatırı sayılır bir kısmının tahliyesi tamamlanmıştı.
Şimdi de kararlaştırıldığı üzere İblis Şehrini yutan Büyük Felaketin yaptıklarının bedelini ödemesine izin vereceklerdi. ——Tabii keşke bu konuda bir hata olsaydı da bunu yapmalarına gerek kalmasaydı.
Yorna: “Ağır ağır kaybolan bir bağ, olabilir mi acaba…”
Büyük Felaketin bir anda limitine ulaşıp dağılması, kenarlarından başlayarak yitip gitmesi ya da bir anda zayıf bir noktasının ortaya çıkması ve yalnızca o noktadan saldırmanın mümkün olması; buna benzer elverişli mucizeler gerçek olmayacaktı.
Buna kimsenin şüphesi yoktu. ——Büyük Felaket, sonu gelmeyecek bir faciaydı.
Durdurulmadığı takdirde İblis Şehriyle de sınırlı kalmayacaktı; yıkım ölçeğine çok ama çok daha fazlasını katacaktı.
Ve buna mâni olmak için pek kıymetli İblis Şehrini feda etmeleri gerekiyordu.
Yorna: “————”
Anlık bir tereddütle gözlerini kapatan Yorna’nın zihninde pişmanlıklar beliriyordu.
Ruh Evliliği Tekniği denilen yeteneğin tarihinde bile Yorna’nın versiyonu eşsizliğiyle öne çıkıyordu.
Esasında kişilerin taşıyabilecekleri ruh sayısı, aralarındaki farklılık ne denli büyük olursa olsun pek değişmiyordu. Fakat Yorna, bazı şartlardan ötürü diğerlerinden binlerce kat daha fazla ruhu taşıyabiliyordu.
Bu onun arzuladığı bir güç değildi. Dürüst olmak gerekirse bu güçten vazgeçebilmeyi bile dilerdi.
Evet, şu anda bulunduğu noktaya gelmesine yardımı dokunmuştu ama bir gün bu gücü kullanmak zorunda kalacağım bir fırsat doğacak diye de beklememişti. ——Yo, daha ziyade bunu düşünmekten kaçınmıştı.
Vakti geldiğinde karar vermekte bu denli zorlanmasının nedeni de buydu.
Ve sonunda——
Yorna: “——O adam.”
Bakışlarının hedefi olan Yorna, uzaklardan gözlem yapan oni maskeli adama göz ucuyla bakmaktaydı.
İblis Şehrinin dış tarlalarında, yıkımdan kurtulması mümkün olmayan bir noktada kollarını kavuşturup dikilen adamda en ufak bir sarsılma belirtisi yoktu. Belki de o duygusuz bakışlarının sebebi Büyük Felaketi durdurmak için gereken fedakârlıkları kaçınılmaz bir sonuç olarak görmesiydi?
Öyle ya da böyle orada kılını dahi kıpırdatmadan dikilip sonucu kendi gözleriyle görmek istiyor oluşu, insanlık edip Yorna’yı bir karar almaya teşvik etme amaçlı olabilirdi.
Al: “——Hık, aptal şey!”
Rakibi olan Büyük Felaket karşısında her şeyini ortaya koyma kararı alışının hemen sonrasında Yorna’nın kulaklarına bir hakaret ulaştı.
Sesin kaynağına dönüp Al’dan geldiğini gördüğü ve maskesinin ardından Büyük Felakete çevirdiği bakışlarını takip ettiği andaysa hakaretinin sebebini anladı.
Orada Büyük Felaketin etrafında sekip duran, onu kontrol altında tutmak için molozları tekmeleyip fırlatan ufak bir beden vardı—— Rui.
Altın saçları dans eden, beyaz kıyafetleri toz toprağa bürünmüş olan, omuzları ağır ağır inip kalkan ve tüm bedeni terle kaplanan kız, Büyük Felakete saldırmaya devam ediyordu.
Ve Rui’nin tek bir amacı vardı. O da Büyük Felaketin doğduğu noktada olan siyah saçlı oğlanı bulmaktı——
Yorna: “O çocuk.”
Onu kurtarmanın bir yolunu bulamayan Yorna, vardığı sonuç yüzünden acı içerisindeydi.
Bu da İblis Şehrini terk etmek kadar, hatta belki ondan da can yakıcı bir olaydı, etinden et kopartmaktan farksızdı.
Planları gerçeğe dönüştüğü takdirde Büyük Felaketin içine aldığı şeylere ne olacaktı? Belki de o siyah saçlı çocuk da dâhil olmak üzere hepsi geri dönerdi.
Fakat Yorna bunun pek de mümkün olmadığını biliyordu.
Ve bu sebeple Rui’nin azimli mücadelesinin nafile olduğunu da görüyordu.
Kafma: “O kızı geri getirmek zorundayız!”
Al: “Dalga geçiyorsun herhâlde! Çocuğu kendi hâline bırak! Her şeyden önce o…”
Kafma: “Peki ya o ne olacak!?”
Al: “O bir… Hık.”
Rui’nin oradan oraya atlayışı karşısında bu sözleri söyleyen Kafma, gözlerini Al’a dikmişti. Onun keskin bakışlarının hedefi olan Al’ınsa Rui hakkındaki düşünceleri yüzünden kelimeleri boğazında düğümlenmişti.
Yorna Rui’yi kurtarmak istiyordu. ——Rui’nin arzuladığı şey gerçekleşemeyecek olsa da hiç değilse kendisi hayatta kalsın istiyordu.
Gerçi belki de birlikte ölmek onları daha mutlu ederdi.
Rui’nin karanlığa yem olan oğlandan istediği şey de bu olabilirdi.
Al: “Kahretsin, kahretsinkahretsinkahretsin, siktir ya! Ben niye o kız yüzünden aklımı oynatıyorum ki! Beni kızdırıyorsun artık, kardeşim!”
Diye çılgınca haykıran Al, ses tonuna ihanet etmeyen bir şevkle koşturmaya başladı.
Hedefi, Büyük Felaket karşısında sağdan sola sıçrayıp duran Rui’ydi. Rui, o kapkara canavarın gözle göremeyeceği kadar çevik davransa da——
Al: “Ben seni görebiliyorum!”
Rui: “Ah!?”
Gölgenin eylemlerinden sonrası üzerine çullanan moloz yağmurundan kaçınan Al, ne yöne gideceğini biliyormuşçasına kollarını Rui’ye dolayıp onu kollarının altına almayı başardı.
Ve bu hâlde sarmaş dolaş olan ikili, kendilerini hedef alan gölge tufanından ucu ucuna kaçındı; Al, saldırının menzilinden kıl payıyla kaçmalarını sağlayarak kendisi ve Rui’yi inanılmaz bir şekilde korudu.
Rui: “Uu! Uau! Aau!”
Al: “——Yat zıbar artık!”
Rui: “Uhk.”
Bu sırada Rui Al’ın kollarında çırpınıyor, Büyük Felakete atılmak için çaresizce çabalıyordu. Ancak Al, daosunun kabzasıyla indirdiği duygusuzca darbeyle Rui’yi bayılttı.
Ve sonra da kızın ufak bedenini kaldırıp Büyük Felakete sırtını dönerek koşmaya başladı.
Al: “Anten!”
Kafma: “Adım Kafma Irulux!”
Aceleyle seslenilen Kafma, kaçmakta olan Al’a bir rota oluşturmak için sarmaşıklarını yolladı. Büyük Felaketse dikenli sarmaşıkların arasına atılan Al’ı hevesle takip edip onu köşeye sıkıştırmaya çalıştı.
Fakat Al’a yol olan o sarmaşıklar, Büyük Felakete bariyer oluyordu.
Saldırı ve savunmanın muazzam bir kombinasyonunu sergileyen Al, bu şekilde kucağında Rui’yle savaş alanından kaçadururken——
Abel: “——Yap hadi, Yorna Mishigure!!”
Son bir hamle ile arka taraftan kararlı bir eylem çağrısında bulunuldu ve Yorna, ellerini önüne doğru uzattı.
Bu hareketin bir anlamı yoktu. Tıpkı Kale yutulurken olduğu gibiydi. Yalnızca bunu başarmak için neleri feda etmeye hazır olduğunu anlatan bir hareketten ibaretti.
Yorna: “Ben, seni sevmiyorum.”
Bu birkaç kelimeyle birlikte İblis Şehri Kaos Alevinin çoğunu yutmuş olan Büyük Felaket, Yorna’nın ruhuyla patladı. Patlamanın gücü sahiden de tüm şehrin yerle bir oluşuna bedeldi——
Patlamanın etkisiyle şok dalgasına benzer bir şey yayılırken heybetli bir fırtına İblis Şehrini havaya uçurdu.
İblis Şehrinin o dalgayla sarsılan tüm yapıtaşları parçalandı, ezildi, yok edildi. Tüm bunların arasında, şok dalgasının bağlantı noktasında kalan Büyük Felaket ise yıkım tarafından yutulmakta, hiç şüphesiz aynı şekilde yok olmaktaydı.
Evet, şehrin feda edildiği tek bir hamle ile Büyük Felaket sona ermekteydi——
Abel: “——Yeterli gelmedi mi?”
Derken o dur durak bilmez tufanın ve yükselen duman öbeklerinin arasında bir adamın kısık sesi yankılandı.
Bunun herkesin pes etmeye mahkûm olduğu o durumda bir an olsun ardını dönüp gitmemiş olan o adamın sesi olduğunu idrak eden Yorna, bedenindeki gücü yitirerek nefesini tuttu.
Elinden gelenin en iyisini yapmış, darbe almış ama buna rağmen duman öbeklerinin ardında kalan o kımıl kımıl karanlığın varlığı baki kalmıştı.
Bağlantı kurulmuştu. Ama yeterli gelmemişti. Bu sonuç da azıdişlerini sıkmasına yol açmıştı.
Yorna: “——Ah.”
Fakat daha hüsranını örtecek bir eylem gerçekleştirme kararlılığına erişemeden dudaklarından bir mırıltı kaçtı.
Sebebi basitti. ——Bir şey ondan daha hızlı harekete geçmişti.
Ancak o şey, Büyük Felaketin sönmeyen közleri değildi.
O şey——
Yorna: “——Tanza?”
Havaya uçurulmuş hanın bodrumundan atlayan ufak tefek bir geyik kızdı.
△▼△▼△▼△
Utakata: “Uu gördü. Maa bıçağı Taa’nın elleriyle kendine sapladı.”
Utakata’nın, yani Mariuli’nin her şeye tanık olmuş küçük kızının ifadesi belirleyici rol oynamıştı.
Mariuli Taritta’nın hançerine kurban gitmiş, Taritta bedenine bulanmış kanları silme teşebbüsünde bile bulanmamıştı. Bu korkunç manzara karşısında kim olsa Taritta’nın Mariuli’yi öldürdüğünü düşünürdü.
Fakat onca insan arasında Mariuli’nin kızı bunu inkâr etmiş, Taritta’ya yakıştırılacak rezaletin önünü kesmişti.
——Bir soydaşının canını almak kişinin ruhuna kara çalar, atalarının ruhlarıyla aynı toprağa dönmesine mâni olurdu.
Bu Shudraqların en hor gördüğü şeydi ve bunu yapan “Shudraqların Yüz Karası” olurdu.
Utakata’nın ifadesi ise şüpheleri ortadan kaldırmıştı. Ayrıca——
Mizelda: “Bıçaklanış şeklinden belli. Onu Taritta bıçaklamış olsaydı acı çekmeyeceği bir yeri hedef alırdı. Bu kardeşimin işi değil.”
Bıçağın Mariuli’nin bedenine saplanma şekli ve daha da önemlisi yaranın konumu.
İşte bu faktörleri ele alan Mizelda, tek bakışta Mariuli’nin kendi kendini bıçakladığında karar kılmıştı.
Aynı şey ortalamanın üzerinde algılara sahip olan diğer Shudraqlar tarafından da fark edilmiş, geri kalanlarsa Mizelda’nın hükmüne inanmıştı.
Hiç kimse Kabile Reisi Mizelda’nın biyolojik kardeşi Taritta’nın suçunu örtbas etmeye çalıştığını düşünmemişti.
Hatta düşünceleri tam aksi yöndeydi—— Mizelda ömründe bir kez olsun Taritta’yı savunmaya kalkmamıştı. Sebepse kardeşine duyduğu sevgisizlik değildi, Mizelda’nın her yönüyle bir Shudraq olmasıydı.
Hükmünün temeli de damarlarında akan güçlü Shudraq kanıydı.
Böylece Taritta’nın hatalı olmadığında, Mariuli’nin hançeri onun elinden alarak intihar ettiğinde karar kılınmıştı.
Bu belki hastalığının doğurduğu ıstıraptan kaçma teşebbüsüydü, belki de ölümünün hastalık illetindense kendi ellerinden olmasını istemesinin sonucuydu. Shudraqlara kalırsa ikinci seçenek daha makuldü.
Fakat——
Taritta: “Ben, Mariuli’nin ölmesine izin verdim…”
Olayı bu şekilde görmeyen tek bir kişi vardı, o da Taritta’ydı.
Taritta, Mariuli’nin çenesini kapatmak için hançerini çekmişti. Ondan duymak istemediği şeyleri söylemesin diye, ardında daha fazla lanet bırakmasın diye.
Yani Taritta’nın ihtiyatsızlığı olmasaydı Mariuli bu şekilde ölmüş olmayacaktı.
Ve hepsinden öte——
Taritta: “——Bir buyruk.”
Mariuli son nefesinde Taritta’ya kendisine bahşedilen buyruğu aktarmıştı.
O güne dek böyle bir buyruğun varlığından bahsetse de detayları hakkında en ufak bir bilgi vermemişti. Ancak ölüm döşeğindeyken Taritta’nın buyruğunu öğrenmesine müsaade etmişti.
Taritta: “——Büyük Felaket.”
Açıkladığı kadarıyla bu buyruk yıkımdan kaçınmaya yönelikti ki o yıkımın adı Büyük Felaketti.
Ve ona mâni olmak için gerekli önlemi almak da Mariuli’ye bahşedilen buyruktu.
Taritta: “——Kara kaşlı, kara gözlü bir gezgin.”
Sahiden de bin gün sonra karşısına böyle bir gezgin çıkacak mıydı?
Peki bir gezginin ölümü Büyük Felaket olarak adlandırılacak kadar kapsamlı bir yıkımın önüne nasıl geçecekti ki?
Ne olursa olsun Mariuli son nefesine dek o buyruğa, Yıldız Gözlemcine düşen o göreve inanmıştı.
Onu yerine getiremeden ölmekse hayatının anlamsız olduğunu hissettirmişti.
Taritta: “Hayatının anlamsız olması…”
Saçmalığın daniskasıydı, Taritta’nın buna dair en ufak bir şüphesi yoktu.
Mariuli’nin sözleri ve nezaketi kaç kez Taritta’nın kurtuluşu olmuştu?
Taritta’yı ablası karşısında yetersiz ve Shudraq adını taşıyamayacak kadar değersiz hissetmenin kahrından kurtaran şey Mariuli’nin varlığı olmuştu. Onun desteği olmasaydı bugünlere gelemezdi.
Evet, bu Mariuli’nin başarısıydı. Ve Taritta hiç kimsenin buna anlamsız demesine müsaade etmezdi.
Hepsinden öte Mariuli, acılı bir hamileliğin ardından dünyaya bir can getirmiş, Utakata’ya sahip olmuştu.
Taritta: “Hiç kimseye tüm bunlar anlamsızdı dedirtmem…”
Diyerek büyük bir güçle dişlerini sıkan Taritta, gözlerini gece göğüne dikmişti.
Yıldızlarla dolu gökyüzünde bir değişiklik olmamıştı. Taritta’ya hiçbir öğreti verilmemişti.
E tabii ki verilmezdi. Yıldızlar konuşmazdı ki. Mariuli’nin zihni bir yanılsamaya hapsolup kalmıştı, hepsi buydu.
Ama yine de… Kurtuluşu o yanılsamada aramış ve bir yemin etmiş olsa da…
Taritta: “Yıldızlarmış, bilmem neymiş, paramparça olursunuz umarım!..”
Diyerek gece göğüne nefretini kusmuş, duasını etmişti.
Mariuli’nin fısıldadığı üzere ormana bir gezgin gelecekti.
Mariuli’nin çaresizlik ve pişmanlığın hüküm sürdüğü ruhu atalarının ruhlarıyla bir olamayarak amaçsızca dolaşmaya devam edecekti.
O çaresizlik ve pişmanlığa bir son vermedikçe ruh ikizi selamete eremeyecekti.
Son anlarında yaşadıkları şey, henüz bir çocuk olan Utakata’nın anlayamayacağı bir sırdı.
Hem de akrabaların bile karışamayacağı, yalnızca ruh ikizlerinin müdâhil olacağı bir sır.
Taritta: “Benim okum, mutlaka——”
O gezginin canını alacak, Mariuli’yi o bağdan kurtaracaktı.
İşte Taritta bu sonu yazmak için gezginin ziyaret edeceği günü beklemiş, beklemiş, beklemiiiş ve nihayet——
——Bir gün o çoktandır beklediği gezgin için yayını çekmişti.
Subaru: “——Rem!!”
Sıkıca gerdiği yaydan fırlayan ok hedefini ıskalamış, kara kaşlı, kara gözlü gezgin yanındaki kızı korumak için sıçramıştı.
Hedefini o gezginin kalbi belleyen ve azıdişlerini sıkan Taritta’nın kalbi küt küt atmıştı.
Sahiden de bin gecenin sonunda siyah saçlı bir gezgin ormanda görünmüştü.
Kalbinin buz tutmasına yakın bir şok yaşayan Taritta, okunu yayına yerleştirmiş ve bir avcıya dönüşmüştü.
Okunun ucunu sakince, soğukkanlılıkla sabitlemiş, hedefine kilitlenmişti.
Ama ruhu ateşli bir şekilde haykırmıştı. Haykırıyor, haykırıyor…
Haykırdıkça haykırıyordu.
△▼△▼△▼△
——Geyik kızın sıçradığı saniyede dünyadaki tüm sesler kesilmişti.
Hemen öncesinde Büyük Felaketi merkezine alarak yayılmış olan muazzam şok dalgası dünyayı gerçek anlamda sarsmıştı; Büyük Felaketi ortadan kaldıracak enerjiyi içinde tutan şiddetli bir patlama ile bizzat şehrin kendisini havaya uçuran bir güç açığa çıkmıştı.
Tüm bedenleri şokun doğurduğu şiddetli rüzgârlar tarafından yutulmuş, bu da bundan binlerce, on binlerce kat daha güçlü bir şok dalgası tarafından yutulan herhangi bir varlığın paramparça olacağına inanmaları için yeterli olmuştu.
Ancak Büyük Felaket, bu inanışı haksız çıkararak yıkımdan sağlam çıkmıştı.
Sapasağlam olduğu söylenemezdi tabii ama tek dizinin üzerine çökmüş hâlde titreyerek olup bitenleri izleyen Taritta, o duman öbeğinin ardındaki yıkımdan kaçmış olan Büyük Felaketin varlığını hissedebiliyordu.
Rui, Medium, Al ve şehir halkı da bu çaresizce direnişe tanık oluyordu.
Ne yapması gerektiğine karar veremeyen, sürekli olarak kontrolünde olduğu buyrukla yüzleşmeyi başaramayan ve Mariuli’nin kana bulanmış yüzünü zihninden silemeyen Taritta, Büyük Felaket karşısında kılını kımıldatamıyordu.
Değersiz Taritta geride kalırken herkes kendine düşen rolü oynuyordu.
Tıpkı şehrin hükümdarı olan Yorna Mishigure’nin biricik şehrini yitirme pahasına da olsa darbesini indirmesi gibi.
Tıpkı o darbenin yeterli gelmediğini gören geyik kızın saklandığı yerden sıçraması gibi.
Tanza: “————”
Sağ gözünde bir alevle delice koşturan o kişi, bir mesaj iletmek için hana gelmiş olan kimonolu kızdı.
Kendisini Tanza olarak tanıtan kızın hedefiyse duman öbeklerinin ardındaki Büyük Felaketti. Taritta, o kızın ne halt yemeye çalıştığını anlayamıyordu.
Fakat——
Yorna: “——Yapma!”
Titreyen bacaklarını azarlayan Taritta, yanından koşarak geçen kızın ardından bağıran Yorna’nın tepkisini işitişiyle birlikte Tanza’nın amacını ve kararlılığını idrak etti.
Tanza, bir teknik aracılığıyla Büyük Felakete meydan okumak için kendi canını riske atıyordu.
Yorna da onun ne yaptığını tahmin ediyor ve ona duyduğu sevgiden ötürü onu durdurmaya çalışıyordu.
Ancak o kızı durdurmak demek, İblis Şehrini feda ederek indirilmiş bir darbeyle duraklatılmış olan Büyük Felaketi yok etmeye yönelik altın bir fırsatı kaçırmak demekti.
Gerçi Dokuz İlahi Generalden biri olan Yorna bu kadar istekliyse bir ihtimal Büyük Felaket sorununu başka bir şekilde çözebilir, onu püskürtebilirdi.
——Ama bu gerçekten doğru olabilir miydi ki?
Taritta: “——Hık.”
Böylesi umutlar beslemeye çalıştığı için kendisine lanetler okuyarak sessizce yutkundu.
Etrafına bakınan Taritta, hamle yapmak için bir fırsat, durumu değiştirmek için bir yol arıyordu. Ondan başka birinin harekete geçmesini bile umut ediyordu.
Ama havaya uçan yıkıntıların enkazında da etrafa saçılan insanlarda da bu durumla baş edecek güç kalmamıştı. ——Bu güç yalnızca Taritta’ya mahsustu.
Yalnızca fırtınanın gelip geçişini bekleyen, çılgınca saldırıların bir parçası olmaktan yana tereddüt eden Taritta’nın bir seçeneği vardı.
Derken——
Abel: “——Taritta.”
Taritta, bu belli belirsiz sesleniş karşısında kafasını çevirdi ve bir tepenin üzerinde dikilen adamı gördü.
Yani Abel’i. Oni maskesinden kanlar sızıyor, kara gözlerini Taritta’dan ayırmıyordu. Ardından konuşmak yerine sessizce gökyüzünü işaret etti.
Anlatmaya çalıştığı şey göğe bakması değildi.
İşaret ettiği şey gökyüzü, ya da daha doğrusu yıldızlardı. ——Yani buyruk.
Seçim yapması söylenen Taritta, artık bir karar vermek zorundaydı.
Tarrita: “————”
Kana bulanmış Mariuli’nin son anları ve kara kaşlı, kara gözlü gezgini öldürme buyruğu zihninde tazeliğini koruyordu.
Buyruğu yerine getirdiği takdirde Büyük Felaketten kurtulurlardı. Ve Mariuli’nin ruhu prangalarından azat olurdu.
Dolayısıyla——
Taritta: “————”
Taritta sessiz ve tereddütsüzce sadağından bir ok çekti, yayına yerleştirdi, hedef aldı.
Bu onun binlerce ama binlerce kez tekrarladığı bir avlanma prosedürüydü; onu görevini yerine getiremeyen korkak, ürkek, aptal bir kızdan bir avcıya çeviren şeydi.
Ona dünyayı kurtarmak için bir yöntem seçmesi gibi yüce ve kudretli bir şey söylenseydi, seçimi bu olurdu.
Taritta’nın göklerin önerisine, yıldızların fısıltısına vereceği yanıt çoktandır belliydi.
Başka bir deyişle——
Taritta: “——Buyruk nedir, onu bile bilmiyorum ki.”
Diyerek kirişi bıraktı, serbest kalan ok öfkeyle havayı yardı, rüzgârı aştı.
Ve ıskalamadan hedefine ulaştı; ayaklanıp koşmak üzere olan uzun boylu bir kadının bacağına saplandı.
Kadın, irkilerek attığı çığlık eşliğinde dengesini yitirerek öne devrildi.
Ve beyaz yüzüne işli sabırsızlık ve şaşkınlıkla birlikte keder içerisinde elini uzatarak sesini yükseltti.
Taritta, tüm seslerin yittiği o dünyada bile kadının dudaklarından dökülen o sesin, Büyük Felakete doğru atılan kızın ismini taşıdığının bilincindeydi.
Ama yine de o, kararını vermişti.
——Ruh ikizine bahşedilen buyruğu hiçe saymış, karşısındaki genç kızın canını ortaya koyarak en büyük arzusunu yerine getirmesine imkân tanımıştı.
Tanza: “——Yorna-sama.”
Böylelikle ayağını yere vurarak duman bulutunun ardına geçmesinin hemen öncesinde, o kızın dudaklarından sevgi dolu bir bağlılıkla bu isim çıktı.
Ve sonra da minyon bedeni o dumanların ardında kendisini bekleyen Büyük Felaket tarafından yutuldu——
——Hemen ardından gelen ikinci muazzam şok ile İblis Şehrinin patlamasıyla kıyaslanabilecek o ekstrem patlama da bu defa Büyük Felaketi gerçekten yok etti.
#Güzel bölümdü ya. Tanza’nın kendini feda edişi, Yorna’nın her şeye rağmen onu durdurmak isteyişi, Abel’in Taritta’ya resmen ‘hadi beni öldür artık’ mesajı verişi ama Taritta’nın yine de buyruğu yerine getirmek yerine başka bir yolu seçişi. Her yönüyle etkiledi beni. Bir sonraki bölüme de şöyle bir baktım, biraz geriye dönüp Tanza’nın bu kararı neden verdiğini okuyacağız sanırım. Sonra da nihayet bu felaketin sonlanışının ardından neler olacağını göreceğiz. Fakat pazardan itibaren misafirim olacağı için bir hafta çeviri yapamayacağım. Sonraki hafta kaldığımız yerden devam ederiz, yeniden görüşmek üzere!


