Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 5 – “Erkek Olmak Zor” 

Kısım VII, Bölüm 5 – “Erkek Olmak Zor” 

1 Nisan 2023 1.154Okunma 35 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Subaru: “Vabuuh!——”

???: “Kyah! Subaru-sama, üzgünüm!”

Subaru, kafasının üzerinden dökülen ve serpiştirilen sularla sırılsıklam olmuş durumdaydı. Ne haltlar döndüğünü merak edip panik içerisinde bağırdığındaysa yukarılardan tiz bir özür sesi yükseldi.

Kafasını sallayarak yukarı bakan Subaru, açık bir pencerenin sallanan perdelerini gördü ve gözleri bir kızın—— yukarıdan kendisine bakan Petra’nın gözleriyle buluştu.

Görünen o ki Petra, İkinci Katın penceresinden birazcık su dökmüştü.

Elbette ki bahçenin ortasına su dökmek gibi kötü bir şey yapmazdı. Aslında suları kimsenin üzerine sıçramasın diye çiçek tarhının köşesine dökmeye niyetliydi.

Subaru: “Ama gelin görün ki tüm şanssızlığımla tam da orada bahçıvanlık yapıyordum…”

Petra: “Ü-Üzgünüm, Subaru-sama! Sana hemen yeni kıyafetler getireceğim…”

Subaru: “Ahh, bu kadar zahmete girmene gerek yok. Sadece sırılsıklam oldum ve… leş gibi kokuyor yaa! Galiba sadece sırılsıklam olmamışım!?”

Petra: “Çünkü o, odayı temizlemek için kullandığım suydu ve… neyse! Hemen geliyorum, beni su kaynağının yanında bekle!”

Petra, her yerine saçılan kirli suların kokusuyla şaşkına dönen Subaru’ya böyle söyledi. Sonra da tatlı suratı pencerenin öteki tarafına çekildi ve Subaru’ya yeni kıyafetler getirmek için koşturmaya başlayışıyla adımları zemini dövdü.

Subaru’ysa Petra’nın panikleyişine buruk bir şekilde gülümseyip bahtsızlığına hüzünlenerek tam da Petra’nın söylediği üzere malikânenin bahçesindeki su kaynağına yöneldi.

Subaru: “Ehh, bahçeyle işimi bitirince üzerimi değiştirmeyi planlıyordum zaten…”

Ve yalnızca planlarının azıcık öne çekildiğini söyleyerek kendi kendini teselli etti.

Petra temiz kıyafetler getirecekse ilk önce üzerindeki pislikten arınmalıydı. Kuyudan su çekmeden önce aceleyle gömleğini çıkarttığı andaysa——

???: “——Hm, öyle bir anda soyunuyorsun ha, epey cüretkârsın.”

Subaru: “Bekle… kyaaaaaa!?”

???: “Voaa, bir anda kız gibi çığlık atacağın kimin aklına gelirdi ki… Normal şartlarda tam tersi pozisyonlarda olmamız gerekmez miydi?”

Diyen ve çığlıklar atan Subaru’ya gözlerini diken kişi, pembe saçlı bir kız—— yani su kaynağının yanındaki bir taşın üzerinde oturan Ryuzu’ti.

Çıkartmış olduğu gömleği bastırarak üst bedenini örten Subaru’ya bakan Ryuzu’in gözleri, fena hâlde genç görünümünün aksine zekâyla ışıldıyordu.

Ryuzu: “Bu şekilde gizlemene gerek yok. Çıplak oğlan bedeni görmeye alışkınım. Eskiden Gar-bo’yla yaşıyordum, biliyorsun ya.”

Subaru: “Ehh, haklı olabilirsin, ama utanç verici olan her hâlükârda utanç vericidir, haksız mıyım?”

Ryuzu: “Utanılacak bir şey yok ki. Ayrıca fiziğin de fena değil, Su-bo. Göze oldukça hoş geliyor. Evet, oldukça hoş geliyor gerçekten.”

Subaru: “Sonuç olarak utanç verici işte! Ryuzu-san, karakterine aykırı davranışlar sergilemiyor musun şu an!?”

Ryuzu, sakin ve rahat bir konuşma tarzı gibi görünüşüne uymayan özelliklerle tanınırdı fakat görünüşü haricinde her konuda kendisine emanet eden role sadık oluşuyla Subaru’da güçlü bir izlenim bırakmış biriydi.

İşte bu yüzden yarı çıplak bedenini kullanarak Subaru’yla alay etmesi şaşırtıcıydı.

Subaru: “Bunun büyük ölçüde Mabet’in lideri olmak gibi ağır bir sorumluluktan kurtulmuş olmandan kaynaklandığını tahmin etmekte haklı mıyım?”

Ryuzu: “Sanırım önemli ölçüde bundan kaynaklanıyor. Gerçi Mabet’in dışına çıkmış olsam da Ros-bo’nun hazırladığı topraklara taşındım ve yine benzer bir görevi üstlendim. Yani kendime omzundaki yük gerçekten kalktı mı diye soracak olursam…”

Diyen Ryuzu, kıstığı gözlerini arkaya—— malikâneye doğru çevirdi.

Net olmak gerekirse baktığı şey malikâne değil, içerisinde yaşayan insanlardı. Daha da net olmak gerekirse, her ikisini de kendi torunlarıymışçasına sevdiği abla kardeş ikilisine bakıyor olmalıydı.

Garfiel ve Frederica arasındaki uzlaşmanın sağlanışıyla birlikte Garfiel de yıllardır taşıdığı dertten kurtulmuştu. Gerçi Subaru, onun omzundaki yükten kurtulması sonucunda beklentilerinin de ötesinde afacan bir velede dönüşmesine şaşırmıştı ama,

Subaru: “Garfiel ve Frederica’dan ayrı yaşadığın için kendini yalnız hissediyor musun?”

Ryuzu: “Nn… bir anda içine ne girdi öyle senin?”

Subaru: “Fazla mı ani oldu? Ama, öyle bir düşündüm işte. Tabii ki birlikte malikânede kalmanızın Emilia-tan’ın Kraliyet Seçimine epey yardımı dokunurdu. Ancak…”

Ryuzu: “Yapacak bir şey yok. Malikânede yaşamama mâni olan bir sürü sorun var, tabii ki diğer klonlar… yani kardeşlerim de aynı şekilde. Bir işe yarayabileceğimizi de sanmıyorum zaten.”

Subaru: “————”

Ryuzu küçük bir kahkaha eşliğinde böyle söylerken Subaru, söylediklerini dinleyerek çenesini kapattı.

Duygusal tarafı, ‘ben işe yaramak veya yaramamaktan bahsetmiyordum’ diye bağırmak istiyordu.

Fakat bu meselenin detaylarını bir çocuğun öfke nöbeti gibi bir şeyle ilişkilendiremezdi.

Şu anda Roswaal Malikânesi’nde yaşamasına izin verilen kişiler yalnızca aktif olarak bir rol üstlenenler ve sorumluluklarını yerine getirebilenlerden oluşuyordu. Bu gibi zamanlarda bu tarz ağır düzenlemeler getirmek gerekiyordu.

Subaru: “…Ama yine de Garfiel yalnızca 14 yaşında. Daha bir çocuk.”

Ryuzu: “——Kibar birisin. Gar-bo için endişeleniyor musun?”

Subaru: “Yani, evet… Ben 14 yaşındayken olgunlaşmamış, aptal bir velettim. O “aptal velet” kısmı şimdi bile değişmedi ama zamanında daha da kötüydüm. Kendimden, ebeveynlerimden ayrıldığımda hiçbir şey yapamayacağımı düşünecek kadar bıkıp usanmıştım.”

Elbette ki Subaru, bu dünyanın normlarına tamamen zıt şekilde rahat ve hoşgörülü, hatta bir beşiğin içerisinde sağa sola sallanmak kadar huzurlu bir gündelik hayat sürmüştü.

Garfiel 14 yaşındaydı—— henüz ortaokul çağında olsa bile -ki bu kategori bu dünya için geçerli değildi- Subaru’nun o yaşta olduğundan çok daha olgundu.

Buna rağmen——

Subaru: “Başkalarının sizin için yaptıkları, onlar için de yapılabilir… benim düşüncem bu şekilde…”

Ryuzu: “Fufu, müsaadenle söylediklerimi farklı bir şekilde ifade edeyim. Sen yalnızca kibar değil, aynı zamanda uysal ve toysun da.”

Subaru: “Erkeklerin yalnızca güçlü değil, aynı zamanda kibar da olması gerektiğine dair ünlü bir yazı okumuştum… ha? Bu mantıkla, güçlü olmadığım için erkek değil miyim?.. Peki neyim ben?”

Subaru’nun kendi başına açtığı dert karşısında kendisini savunamadığını gören Ryuzu’in boğazından bir kahkaha kaçtı. Subaru onun bu tepkisinin beklenmedik bir şey olduğunu düşünürken de bir parmağıyla gözlerinin kenarlarını silip “Pardon, pardon” diyerek,

Ryuzu: “Söylemek istediğin şeyi anlıyorum. Gar-bo ve Frederica yalnız hissetmesin diye arada bir uğrayacağım. Olur mu?”

Subaru: “Özür dilerim. Muhtemelen yaptığım şey, bir yabancı seni bu konuda rahatsız ediyormuş gibi göründü.”

Ryuzu: “Özür dilemeni gerektirecek hiçbir şey yok… Sadece, daha olgunlaşmadan, çok genç yaşta ebeveynlerinden ayrılan birinden bahsedeceksek, bu malikânede Gar-bo’dan daha genç biri var, öyle değil mi?”

Subaru: “Sen…”

Subaru tam da Ryuzu’in bahsettiği kişi hakkında bir tahminde bulunacakken adım sesleri yükseldi. Ve gözlerini o seslerin kaynağına çeviren Subaru-Ryuzu ikilisi, Petra’nın onlara doğru koşturmakta olduğunu gördü.

Ellerinde Subaru için yeni kıyafetler taşıyıp “Subaru-sama~!” diye bağıra bağıra koşturan Petra, enerji dolu görünüyordu. Ancak su kaynağının yanına adımını atmasına ramak kala hareketi kesti.

Petra: “Vuaah! Kya! Subaru! Neden çıplaksın!?”

Subaru: “Ah, kahretsin. Yıkanmayı planlıyordum ama bu derin konuşmaya fazla odaklanmışım.”

İki eliyle yüzünü örtmüş şekilde Subaru’nun yarı çıplak bedeninden bahseden Petra, utancından kızarmıştı. Fakat yüzünü örttüğü parmaklarının arasından Subaru’ya bakıyor ve Subaru da bu yaşananların anime ve mangalarda sıklıkla gördüğü şeyler olduğunu fark ediyordu.

Büyük bir heyecanla “Vaaah, vaaah” diye bağıran Petra’nın kulakları bile kıpkırmızıydı.

Subaru: “Bak, Ryuzu-san. İşte tatlı bir genç kız tepkisi böyle olur.”

Ryuzu: “Benden böyle davranmamı isteyerek bayağı açgözlülük ediyorsun… İstediğini yapsam bile fayda etmez ki. Yaşlı başlı biriyim ben.”

Subaru: “Olgun konuşma tarzın dışında hiç de yaşlı başlı biri gibi hissettirmiyorsun…”

Subaru, Ryuzu’in umursamaz sesi karşısında kuyudan bir kova su çekti. Sonra da “Aaaah! Soğuuk!” diye bağırarak buz gibi suyu kafasından aşağı döktü.

Subaru: “Neyse, yaşına göre bayağı olgun bir tepki verdin, Petra.”

Petra: “Ah, Subaru-sama, bana hâlâ çocuk muamelesi yapıyorsun, değil mi? Sırf lafı açıldı diye söylüyorum ama yakın zamanda 13 oldum. Garf-san’la aramda sadece bir yaş var!”

Subaru: “Doğum günleri ortada olsa da Petra ve Garfiel arasında sadece bir yaş olması bana biraz komik geliyor…”

Bir tarafta görünüşü ve savaş gücüyle hiç de 14 durmayan ama karakteriyle öyle olan Garfiel vardı. Diğer taraftaysa genç ve sevimli görünümünü koruyarak yavaş yavaş çiçek açan bir tomurcuk olan Petra.

Bu doğal bir süreçti, çünkü zaman akıp geçiyor ve durdurulamıyordu fakat büyüme konsepti, değerli bir kavramdı.

Subaru: “Ben, şey, 18’im ve Emilia-tan ile Beako’nun görünüşünde hiçbir değişiklik olmuyor. Bu bağlamda, Petra’nın potansiyeli bayağı yüksek gibime geliyor…”

Ryuzu: “Su-bo, Su-bo. Bir gencin olaylara bu perspektiften bakması doğru mu?”

Subaru: “Böyle söylesen de… oh, yeni kıyafetler için teşekkürler, Petra. Bana bakarken elinden düştüler gerçi.”

Saçındaki sulardan kurtulmak için kafasını sallayan Subaru, Petra’nın ayağıyla attığı gömleği yakaladı ve üzerindeki tozları silkeleyerek giyindi. Ona getirdiği kıyafetleri düşürdüğünü fark etmiş olan Petra’ysa “Vaaah!” diyerek kendi gafı karşısında utanıp kızardı.

Petra: “Uu~, üzgünüm. Yeni kıyafetler için de az önceki su meselesi için de özür dilerim…”

Subaru: “Yok canım, yalnızca ufak, tatlı bir hata işte. Kıyafetlerim bir yana, ıslanma sebebim şanssızlığımdı. Ve bu sayede iki genç kıza yakışıksız bir tarafımı gösterdim.”

Ryuzu: “Beni de genç kız olarak saydın ha… Bak baaak, ihtiyarlarla flört etmekte iyiymişsin.”

Subaru, her zamanki tavırlarıyla ağır ağır kafasını sallayan Ryuzu’e buruk bir şekilde güldü. Sonra da hâlâ yaptığı hataları düşünmekte olan Petra’nın kafasını usulca okşayıp “Sorun yok” diyerek gülümsedi.

Subaru: “Herkes arada bir hata yapar, hem bu hata yüzünden yaralanan da olmadı. Sorun yok, hiç sorun yok.”

Petra: “…Evet, anlıyorum. Bunu bugünkü günlük sayfama yazacağımdan emin olacağım.”

Subaru: “Sen günlük mü tutuyorsun? Bu harika. Ben de her gün azar azar bir şeyler karalamakta başarılı biriyim ama ne yaparsam yapayım günlüklerimin sonu asla gelmiyor.”

Günlük antrenman ve koşularını alışkanlık hâline getirmeyi başarmıştı ama tuhaftır ki günlükleri uzun süreli olmuyordu. Bunun yazdığı şeylerin tutarlı olmamasından kaynaklanıyor olabileceğini düşünüyordu.

Bunun yanı sıra dersleri astığı günler monoton ve sıkıcı olduğu için yazacak bir şey bulamıyordu.

Subaru: “Tatlı Beako Günlüğüm hâlâ ilerliyor gerçi…”

Petra: “İleride Beatrice-chan’a gösterecek misin?”

Subaru: “Hı hı, ona her gün şefkatle nasıl şımartıldığını göstermek istiyorum.”

Ayrıca Beatrice’in tepkileri de çarpıcı ve tatlıydı. Ve bu, Beako’ya karşı şefkatli olması anlamına gelecekse günlük tutamama zayıflığının üstesinden gelmek için kendisine memnuniyetle meydan okurdu.

Her neyse——

Petra: “Ee, siz ikiniz neden bahsediyordunuz?”

Subaru: “Ahh, yalnızca boş sohbetler herhâlde? “Garfiel’den ayrı kaldığın için yalnız hissetmiyor musun?” gibi şeyler işte… Ama sen de annenle babandan çok uzaktasın. Vatan hasreti falan çekmiyor musun?”

Petra: ““Vatan hasreti” mi… Evimi özleyip özlemediğimi mi soruyorsun?”

Bir parmağını dudaklarına götüren Petra, kaşlarını çatarak Subaru’nun söylediklerini çözüp anlamlandırdı. Derin düşüncelere dalmış gibi görünüp “Hmmm, bir düşüneyim…” diye mırıldandıktan sonraysa,

Petra: “Bazen, kendimi yalnız hissediyorum. Ama bu benim yapmak istediğime karar verdiğim şeydi ve karar verdiğim şeyi yapıyorum. Bu yüzden sızlanamam.”

Subaru: “Voaa, şu olgunluğa bak… duydun mu, Ryuzu-san?”

Ryuzu: “Duydum, duydum. Vay be, onunla gurur duyarmış gibi bir hâlin var, ha?”

Ryuzu, Petra’nın kendinden emin cevabından gerçekten de gurur duyuyor olan Subaru’ya başını salladı.

Tam da Petra’nın söylediği gibiydi.

Subaru da yapmaya karar verdiği şeyi yapmakla meşguldü. Bu yüzden güçsüz şikâyetlerde bulunmak yerine, acı ve ıstırap içerisinde olsa bile başını dik tutmalı ve gülümsemeliydi.

Petra: “Subaru-sama, yanıtım iyi miydi?”

Subaru: “——Hı hı, tabii ki. Petra’dan da bu beklenirdi! İstediğim yanıt buydu!”

Petra: “Kya!”

Subaru, endişeli görünen Petra’nın sorusuna karşılık olarak genç kızı kollarıyla havaya kaldırdı.

Tıpkı Beako’ya yaptığı gibiydi ama Petra, ona kıyasla daha ağırdı—— çünkü büyüme çağındaydı.

Subaru: “Artık seni taşıyabileceğim yaşta değilsin, ha…”

Petra: “O kadarı apaçık ortada! …Ama bu kadar üzgün bir surat ifadesine bürüneceksen sana eşlik edebilirim sanırım.”

Subaru: “Oh, teşekkürler!”

Yüzünü kaçırsa da bencillik etmesine izin veriyordu. Petra’nın bu nezaketini fırsat bilen Subaru, onun çocukluğunu geride bırakmasına bir müddet daha hüzünlendi.

Ve ikisini izleyen Ryuzu,

Ryuzu: “Aah ah, çocuk olan hangisi hiç bilmiyorum.”

Genç suratı ve yaşlı mizacıyla işte bu sözleri mırıldandı.

△▼△▼△▼△

——Subaru, kafasının üzerinden dökülen ve serpiştirilen koyu renkli kanlarla sırılsıklam olmuş ve hayatının bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçişi ansızın sona ermişti.

Anılarında oynayan sahneyle gerçekte olanlar arasındaki tek ortak nokta kafasından aşağı bir sıvının dökülmesiydi ama Petra’ya tam da şu anda, şu durumun ortasında o anıyı anımsadığını söyleyecek olursa tepesi fena hâlde atarmış gibi geliyordu.

Ancak bu şekilde azar yiyebilmek istiyorsa şu anda hareketi kesmeyi göze alamazdı.

Subaru: “Avcının oku neden yılanı vurdu ki?!.”

Gönülsüzce kollarında taşıdığı Rui’yle birlikte gerçekleştireceği büyük kaçışa engel olan şey, kendisini ormanda gizleyen koca bir yılandı.

Ancak tam da o yılan ağzını açıp Subaru’yu bütün hâlde yutacakken araya güçlü bir engel girmiş ve Subaru’nun şansı ölümden kıl payı kurtulacak kadar yaver gitmişti.

Subaru: “————”

Yan yana üç Subaru kalınlığında olan yılanın bedenini delip geçen şeyse o ana dek Subaru ve Rem’e işkence eden ve zor anlar yaşatan avcının attığı bir oktu.

Aklından avcının beklenmedik bir şekilde hedefi ıskalamış olabileceği geçse de ok yılanın tam ortasına saplandığı için bu olasılığın fena hâlde düşük olduğunu hissediyordu.

Bu da demek oluyordu ki——

Subaru: “Beni kurtardı mı?!.”

Hiç anlam veremese de aklına başka bir yanıt gelmiyordu.

Avcının bir hevesle hareket etmediğinden emindi ve durumun bir shounen mangası gibi ansızın “Seni öldüren kişi ben olacağım!” tarzında bir gelişmeyle ilerleyeceğini hayal etmekte de zorlanıyordu.

Bununla birlikte, yalnızca yaşananları düşündüğü durumda avcı tarafından kurtarılmış oluyordu. Ve bunun yanı sıra, o tek ok saldırısının etkisi, koca yılanın kendisine yaklaşan dişlerini duraksatmakla sınırlı da kalmamıştı.

Cadı Canavarı Yılan: “————ϡϡ!!”

Vücudu ok tarafından delinip geçilen ve kanlar akıtan yılanın ağzından, kulak tırmalayıcı bir ses yaratmak için iki nesnenin birbirine sürtülüşünü andıran ve göğü titreten tiz bir çığlık yükseldi.

Ve sonra da kendisinden uzaklaşmaya çalışan Subaru’nun peşine düşmek yerine okun geldiği yöne döndü—— gözlerini bedenini delip geçen okçuya dikerek yol üzerinde kaç bitkiye zarar verdiğini umursamaksızın kaya kaya ilerlemeye başladı.

On metre uzunlukta bir yılanın orman zemininde sürünerek avına yaklaşışı, akıllara zarar bir manzaraydı.

Devasa bedenine rağmen hantal bir izlenim vermeden kayarcasına ilerleyişini izlemek, bizzat ormanı destekleyen zemin hareket ediyormuş gibi hissettiriyordu.

Bu sırada avcı, yılanın yaklaşışına bir okla karşılık verse de ok hedefine ulaşmadı.

Cadı Canavarı Yılan: “————ϡϡ!!”

Dişlerini sergileyen ve salyalar akıtan koca yılan, avcıyı hedef alarak üzerine çullandı.

Sıçrayarak yolundan çekilen avcıysa bu saldırıdan kaçındı ve öldürme amacı güderek yakın mesafeden bir ok gönderdi.

Ağaçların ötesinde, bir insan ve bir Cadı Canavarının birbirini öldürmeye çalıştığı şiddetli bir savaş gerçekleşiyordu.

İşte dört bir yana yayılan çarpışma ve patlama seslerinin ortasında, avcının da yılanın da bir milim dahi kımıldamadan sürdürdüğü mücadeleyi fırsat bilen Subaru, kollarında sımsıkı tuttuğu Rui’yle birlikte Rem’in bulunduğu büyük çukura doğru koşturdu.

Ve sonra da——

Subaru: “Rem, bana elini ver! Kaçmak için bu fırsatı kullanacağız!”

Rem: “——Hık, kız güvende mi?”

Subaru: “Evet, öyle derin uyuyor ki sinirime dokunuyor! Hadi, acele et!”

Diyerek çukurun içerisindeki duvara yaslanmış olan Rem’e elini uzattı. Fakat Rem, o ele bakıp bir “Hayır” eşliğinde kafasını salladıktan sonra ellerini kendi başına çukurun köşesine yerleştirdi.

Subaru’nun kendisine uzattığı eli tutmayacağını anlatan inatçı bir hareketti. Madem öyle, sıkıntı yoktu. Subaru bu düşünceyle elini geri çekti ve bunun yerine kırbacını çıkartarak Rui’yi sırtına bağlamak için kullandı.

Onu düşürecek olursa Rem’le arasında yeni bir atışma başlardı. Ve böyle bir şeyden kaçınmak istiyordu.

Subaru: “Bunun yanı sıra!——”

Rem: “Bek…”

Rui’yi sırtına sımsıkı bağlamayı tamamlayan ve onu düşürmeyeceğinden emin olan Subaru, kendisini delikten dışarı atan Rem’i zorla kollarına aldı.

Kucaklanan Rem ise Subaru’nun bu beklenmedik hamlesi karşısında ifadesini sertleştirdi.

Ancak——

Subaru: “Bir düşün! Ben mi avcı mı yılan mı, şu anda hangimiz daha tercih edilesiyiz!?”

Rem: “…İletişim kurabiliyor olsaydım yılanı tercih ederdim.”

Subaru: “Ama kuramıyorsun, o yüzden şimdilik bana, ikinci tercihine katlan lütfen! Hadi gidelim!”

Subaru, önceliklerinin son derece bariz olduğuna inansa da içindeki kargaşanın yüzüne yansımasına mâni olamayan Rem’den bakışlarını kaçırdı. Ve göz ucuyla yılanla avcı arasında süregelen mücadeleye baktıktan sonra tüm gücüyle koşarak savaş alanından uzaklaşmaya başladı.

İster yılan olsun ister avcı, galip gelenin savaş biter bitmez kendisiyle Rem’in peşine takılmasını bekliyordu. Savaşın tam olarak ne zaman biteceğini, vaktin yakın mı uzak mı olduğunu bilemiyor ama araya elinden geldiğince mesafe koyabilmek istiyordu.

Rem: “——Ne yapacaksın?”

Subaru: “İkisi de bize kıyasla ormana gerçekten aşina!.. Onları peşimizden atacak bir yol bulmamız gerekiyor ama kokum yüzünden yılandan kaçmam umutsuz vaka. Yani…”

Avcının galip gelmesi için dua etmek istiyordu.

Eğer avcı, Subaru’yu çevreleyen Cadı miasmasıyla bağlantısız bir takipçiyse onu başlarından atma yöntemlerini uygulamaya değerdi.

Subaru: “Çok fazla ayak izi bırakmayacağım bir yol seçecek, izleri olabildiğince sileceğim ve sonra da …”

Rem: “Ayrı bir yönde iz bırakacaksın, öyle değil mi?”

Diyen Rem, neredeyse bedenine temas edecek olan bir dalı kopartıp uzaklara fırlattı ve kaçış rotalarından farklı bir doğrultuda olan ağaçları çizmesine izin verdi.

İzler iki noktaya dağılır ve biri kırık bir dal, biri de ağaçta kalan bir iz olursa rakiplerinin kafası karışır mıydı?

Subaru: “————”

Kollarında Rem’le koşmaya devam eden Subaru’nun zihninden, duruma uygun olmayan, nostalji hissi veren bir şeyler geçiyordu. Uzun bir zaman önce, yine benzer bir durumda, Cadı Canavarları tarafından kovalanarak ormanda koşturmuştu.

Fakat o zaman taşıdığı kişi Rem değil Ram’dı.

Subaru: “Nee-sama da unuttu, yani hatırlayan… ha… yalnızca, benim, ama…”

Rem: “Nefesin kesiliyor. Böyle devam ederse bize yetişecekler.”

Subaru: “Biliyorum! Kahretsin, iki kardeşte de… ha… merhametten eser yok!..”

Kollarındaki kişi Ram olmasa da sözlerinin sertliği kardeşiyle hemen hemen aynıydı.

Aralarındaki benzerliği fark eden Subaru’nun bedenine güçlü bir duygu yayıldı ve bu da ona devam edecek cesareti verdi. Kendisini nefesi kesilse de koşmaya devam etmeye zorlayan Subaru, arkada olup bitenleri gözlemleme rolünü Rem’e emanet ederek ormanda çaresizce koşturmayı sürdürdü.

Zaten bugünün başından beri koşturuyordu.

Bitkin düşmüş, fiziksel ve zihinsel olarak yıpranmıştı ve mümkün olsaydı yere serilip yatmak isterdi. Aslına bakarsanız takipçisini peşinden attığı anda tam da bunu yapacaktı. Aralıksız sekiz saat uyuyacaktı.

Subaru: “O yüzden, ben bu işi başarana dek dayan lütfen, sevgili bedenim!!——”

Rem: “——Hık, bekle!”

Subaru: “Ofofofofof!? Ne bok yemeye yaptın bunu!?”

Subaru, bedenine kımıldasın diye bağırıp kendisini hareket etmeye zorlarken kollarında taşımakta olduğu Rem, kulağını sert bir şekilde büktü. Subaru’nun acıdan kaşları çatılırken de Rem, gittikleri doğrultudan sapan bir yönü işaret ederek,

Rem: “Su sesi duyuyorum. Akan bir… nehir mi? Belki de izlerini silebileceğin bir şeydir? Ayrıca, suya ihtiyacın olduğunu da söylüyordun.”

Subaru: “Demek hayatta kalma bilgilerimden bahsederken beni gerçekten dinliyormuşsun… Etkilendim, ama bu iş bekleyebilir. Haklısın, orada bir nehir varsa harika olur! Eğer o nehri geçebilecek olursak bizi kolayca takip edemeyecekleri kesinleşir!..”

Maalesef Subaru, hızla çarpan kalbi ve kesilen nefesi yüzünden su sesini işitemiyordu ama o anda, orada, Rem’in işittiklerinden şüphe duyması için hiçbir sebep yoktu.

Bu yüzden “O tarafta” diyerek parmağıyla bir yeri işaret eden Rem’e itaat ederek yönünü değiştirdi ve nehri arayarak koşmaya başladı.

Ağaç kümelerinin yanından geçip çimenlerin üzerinden atlayıp önünde yeni bir yol bulduktan sonra da——

Subaru: “——Bir nehir! …A~m~a~?”

Ormanın temizlenip önlerinin açıldığı saniyede Subaru, nihayet muazzam bir yoğunlukla—— evet, muazzam bir yoğunlukla akan suların sesini işitebilir hâle geldi.

Tabii ki kulaklarına böyle bir ses ulaşırdı, sonuçta kaynağı koca bir nehirdi. Subaru ve Rem’in görebildiği kadarıyla sular, yaklaşık on metre yükseklikteki bir uçurumdan aşağı dökülüyordu.

Rem: “Neresinden bakarsan bak, bu…”

Kollarının arasındaki Rem, altlarında akan devasa nehre bakarak nefessiz kalmıştı.

Suların hiddeti ve uçurumun yüksekliği hesaba katılınca manzara karşısında dehşete düşmesi çok normaldi. Muhtemelen içgüdülerine güvenip buraya yönlenmelerine neden olduğu için suçluluk da duyuyordu.

Ancak hâlihazırda pişmanlık duyduğu şey için onu suçlamaya da ona karşı çıkmaya veya teselli etmeye de ayıracak vakitleri yoktu.

Subaru: “——Kahretsin, savaş bitti mi!?”

Arkalarındaki ormandan göğe, mesafeli ve şiddetli bir kükreme sesi yayılıyordu.

Ve o ses, koca yılanın duygu dolu çığlığına benziyordu. Galibiyete mi mağlubiyete mi işaret ettiği belirsizdi ama her hâlükârda kazanan taraf, Subaru ve Rem’in peşine düşecekti.

Subaru: “Bu gerçekleşmeden önce buradan…”

Rem: “——Beni bırak.”

Subaru bölgeden ayrılmaları gerektiğini düşünürken hâlâ göğüs bölgesine yakın tutmakta olduğu Rem, böyle söyledi.

Onun gergin sesini işiten Subaru ise kısa bir nefes sesi sonrası,

Subaru: “N…e?”

Rem: “Beni bırak. Seni gereksiz yere yolundan saptırmak benim hatamdı. Kaybedecek tek bir saniye bile yok. Ben düşmanı bir şekilde oyalamaya çalışacağım, yani…”

Subaru: “Sa-saçmalama! Seni bırakmak gibi bir şey yapamam…”

Rem: “Öyleyse ne halt yiyeceksin!? Bir çocuk ve bacaklarını kımıldatamayan bir kadını taşıyan, nefesi kesilen ve dizleri titreyen sen, bundan daha fazlasını nasıl yapabilirsin ki!?”

Subaru: “————”

Rem, öfkeden yüzü kızarmış hâlde yakın mesafeden Subaru’yu paylıyordu. Subaru’ysa bu sözlerin yoğunluğu karşısında ezilmiyor değildi ama bir karşılık veremiyordu.

Sorulduğu saniyede alternatif bir plan önerecek kadar zeki değildi.

Ama zeki olmadığı için, zekâ gerektirmeyen bir yanıt bulabilirdi.

Subaru: “——Hayır, olmaz. Seni burada bırakmayacağım.”

Rem: “——Uf, senin şu inatçılığın…”

Subaru: “Hangimiz daha inatçıyız, ha!? Kendini sorumlu hissetmeni anlıyorum! Ama bilesin ki sorumluluk hissini yanlış zamanda ve yanlış yerde sergiliyorsun! Seni arkamda bırakıp gidemem!”

Rem: “Ne…”

Subaru: “Sen yanımda olmazsan hiçbir anlamı olmaz ki! Sen öleceksen, senin yerine ben öleyim daha iyi. Bunu anlaman için ne yapabilirim, ha!?”

Subaru, Rem’in fikrini masadan kaldırma çabasıyla içten düşüncelerini dile getiriyordu.

Sözleri gerçekten kalbinden geliyordu. Elbette ki Subaru da ölmek istemiyordu. Kendisine Ölümden Dönüş gibi bir fırsat bahşedilmiş olsa bile bunu istemiyordu. Bu yüzden yalnızca bir ikilem içerisinde sıkışıp kalmıştı ve en kötü seçenekle en istenmeyen seçenek arasındaki en iyi seçimi yapmaya çalışıyordu.

Buna rağmen——

Subaru: “İkimizi de öldürmeyecek yöntemi seçeceğim.”

Rem: “…Peki ya sırtındaki kız konusunda ne yapacaksın?”

Subaru: “İznim olsaydı onu yem olarak kullanmak isterdim ama bunu yaptığım için bana yöneltilecek şikâyetler başıma dert olacaktır. Bu yüzden, şimdilik, onu da beraberimde götürerek kaçacağım.”

Rui’nin her daim Rem’le arasındaki sorunların bir parçası olması canını sıkıyordu.

Bununla birlikte şu anda Rui’yi fırlatıp atacak olursa Rem’le ilişkisi onarılamayacak bir hasar alırdı. Yani bu seçenek masadan kalkıyordu. Dolayısıyla Subaru, ne kadar mide bulandırıcı biri olursa olsun onu terk edemezdi.

Rem: “————”

Subaru’nun sağlam iradesinden doğan sözcüklerini işiten Rem, gözleri irileşerek sessizleşti.

Subaru, şu anda bile kötü kokusunu içine çekmeye katlanamadığı adam konusunda nasıl bir hüküm vereceğini bilemeyen Rem’in içsel çatışmasını anlayabiliyordu.  

Onun kararsız ifadesini göz ucuyla izleyen Subaru, bir yandan da etrafı inceleyerek bir kaçış rotası arıyordu.

Fakat hayatta kalmalarını sağlayacak bir yol bulmak öyle çocuk oyuncağı değildi. Durumun Rem’e, kendisini yem olarak kullanmayı önereceği kadar sebep sunduğunu görebiliyordu.

Eğer öyleyse, geriye kalan tek seçenek——

Subaru: “——Uçmak.”

Rem: “Ne… Be-bekle! Pervasızlık diye buna denir! İçerisinde bulunduğumuz durumun farkında mısın!?”

Subaru: “Evet, sırtına bağlanan ağırlık yüzünden bitkin düşen, bacaklarını kımıldatamayan Rem’i taşıyan, üç parmağı kırılan ve göğüs kafesinin durumu birazcık şüpheli olan bir ben varım…”

Rem: “Parmaklarına gelince… Neyse! Bu hâldeyken böyle bir şey denemen çok saçma olur! Bu yükseklikten… atladığın anda bilincini kaybeder ve boğulursun!”

Aşağılarında akan devasa nehri işaret eden Rem, Subaru’nun planına katılmamasının gerçekçi sebeplerini dile getirdi.

Yükseklik on metreydi ve yaralı birinin doğru düzgün hareket dahi edemeyen iki kişiyi kollamasını gerektiren bir durum söz konusuydu. Hiddetli suları cesurca aşarak bir şekilde karşı kıyıya ulaşmaları gerekiyorsa, bunun intihardan farksız olduğunu düşünmek çok doğaldı.

Subaru: “Ama, bu intihar değil. Ve öyle olsa bile, öldüğümüzde, birlikte ölmüş olacağız.”

Rem: “Katiyen olmaz!”

Subaru: “Yeoov!”

Rem, ışıl ışıl dişlerini gösteren Subaru’nun ağzının ortasına muntazam bir tokat indirdi. Darbenin gücüyle suratı yana savrulur ve tokat atılan nokta kızarmaya başlarken “Of of” diyen Subaru’ysa,

Subaru: “Tamam, anladım. Sen öyle diyorsan ölmem.”

Rem: “————”

Subaru: “Sonuçta ben senin dileğini gerçekleştirecek olan kişiyim. ——Çünkü ben, senin kahramanınım.”

Subaru’nun ağzından çıkanları işiten Rem, irileşmiş gözleriyle bakakaldı.

Sebep anılarının istemsizce zonklaması gibi bir şey değildi, Subaru’nun uyanışından hemen sonra yaptığı güvenilmez beyanı, yol açtığı felaketten hiçbir ders almadan utanmazca tekrar etmesiydi.

Ama sorun yoktu.

Subaru, Rem’e illa da bu sözleri dinletmek gibi bir istek duymuyordu. ——Onun tek isteği, Rem’in mavi gözlerine yansıyan ve acınasılığını bir blöfün ardına gizleyen adamın, bir etki bırakmasıydı.

Subaru: “Sıkı tutun.”

Bu kelimelerle birlikte derin bir nefes veren Subaru, yaklaşan tehlikenin farkındaydı.

Rem hâlâ direnmeye çalışıyor olsa da Subaru, onu durdurmak için kullanacağı kelimeleri dikkatlice seçerken ayaklarıyla yerden güç almaya başlamıştı bile. Böylelikle kendisini düşmeye hazırlayan Rem de eliyle Subaru’nun kıyafetlerine sımsıkı tutundu.

Ve sonra da——

Rem: “——Ölürsen seni affetmeyeceğim!”

“Ahh, böyle söylersen ölemem ki” diyerek buruk bir kahkaha atan Subaru, bacaklarını uçuruma doğru şiddetle savurdu.

△▼△▼△▼△

Çarpmanın etkisiyle havaya bir su sütunu yükseldi ve Subaru’nun bedeni yoğun bir kuvvet tarafından yutularak kendi etrafında döndükçe döndü, döndükçe döndü.

Suya ayaklarıyla başlayarak daldığı için düşüşten aldığı hasarı minimumda tutmayı başarmıştı.

Bununla birlikte suyun gücü onun minimum da olsa hasar almasına yetmişti ve sağlık barı hâlihazırda kırmızı bölgeye ulaşmış olan Subaru, dişlerini sıktığı ve yetersiz irade gücüyle kurtulmayı başardığı izlenimini ortadan kaldıramıyordu.

Gerçi böyle bir şey yapmasına gerek de yoktu.

Subaru: “Gah, bh”

Bu izlenimi silmesi gerekmeyen Subaru’nun tüm bedeni sırılsıklamdı. Çamaşır makinesinde yıkanan bir havluymuşçasına hızla akan suların hızıyla oradan oraya savruluyordu.

Bir şekilde nehrin yüzeyine çıkmak ve nefes almak istiyordu. Ama bunu yapacak özgürlüğe sahip değildi. Suyun üzerinde durmak için kolları ve bacaklarını çırpmak istese de kollarının arasında kıymetlisini taşıdığı için bunu yapamazdı.

Subaru: “————”

Sular tarafından sıkıştırılıp buruşturulurken sevgi ve nefretinin hedeflerini kolları ve sırtında hissediyordu. Ne sırtına bağladığı kırbaç ne de kıymetlisini sımsıkı kucakladığı kolları birbirinden ayrılıyordu.

Subaru: “Gabh… gabh…”

Suya dalmanın etkisiyle, atlamadan önce soluduğu havanın çoğu ciğerlerinden kaçmıştı.

Yüzmeyecekti ama akıl sağlığını geri kazanmak için dayanıklılığa ve oksijene ihtiyacı vardı. İkisi de tükenmenin eşiğine geldiği için de rahat duramıyor ve işleri kolaylaştıramıyordu.

Subaru: “Gabh, gabh…”

Burnundan ağzına doğru sular akıyor ve aynı suların gözleriyle kulaklarına da dolduğunu hissediyordu.

Çırpınan ayakları suda anlamsızca kürek çekiyor ve kendisini, kocaman bir canavarın midesine sürüklenirken hiçbir şey yapamayacak kadar güçsüz hissediyordu—— ki o canavarın devasa nehir olduğu söylenebilirdi. Ve “oraya” ulaştığı anda, bu yaşananları geri alması mümkün olmayacaktı.

Oraya ulaşmadan önce, bir şeyler yapmak zorundaydı.

Subaru: “Gabh… gabh…”

Suların içerisinde çaresizce sürüklenirken zihninde gereksiz bir sürü düşünce dolanıyordu.

Mesela Petra ve Ryuzu’in kana bulandığı andaki hâllerini, ormanda Ram’ı taşıyarak koşturuşunu ve daha pek çok şeyi hatırlıyordu.

Emilia, Beatrice, Ram ve Meili güvende miydi? Julius, Anastasia ve Echidna ne yapıyordu? Patraş oradaysa herkesin içi rahat edebilirdi. Patraş burada olsaydı Subaru’yu da kurtarabilirdi. Kurtarmak ve kurtarılmak. Subaru bu döngüyü defalarca tekrar etmişti ve Rem’in de kendisiyle birlikte bunu en çok tekrarlayan kişi olması gerekiyordu ama parmaklarını kırmıştı. Şu ana dek düşünmemişti ama canı gerçekten acısa da ağlamayarak iyi iş çıkarmıştı. Aferin. Rem’in önünde aptalca bir şey yapmak istemezdi. Emilia’nın önünde, Beatrice’in önünde, Petra’nın önünde ve Garfiel’in önünde de. Otto, Clind ve Frederica’ysa onun ne kadar acınası olduğunu biliyordu, o yüzden onlardan yana sorun yoktu. Roswaal öğrenirse işler sarpa sarabilirdi, o yüzden ondan bir şekilde gizlemeye devam etmeliydi. Çabucak Pristella’ya dönmeli, buna ihtiyaç duyan insanlara yardım etmeliydi, Kraliyet Seçimi, yarın, herkes——

Subaru: “Gabuh… gabh…”

Her, kes——

△▼△▼△▼△

Subaru: “——Gahgk”

Tüm gücüyle elini uzatan Subaru, kendisini tutunmayı başardığı bir dala doğru çekti. Bunu sol eliyle yaptığı için kırık üç parmağına dayanılmaz bir acı saplansa da rahatsızlık duymadı.

Bütün vücudu iliklerine dek donmuş vaziyetteydi ve duyuları ırak, donuktu. Üç parmağı yerine sol elinin tüm parmakları kırılmış da olabilirdi ama bu meseleyle hiç ilgilenmediği söylenebilirdi.

Subaru: “Oergh, bhleh”

Midesini dolduran suların büyük bir kısmını kusarak öksürük krizine girdi.

Bunu yaparken de sağ kolundaki ağırlığı kendisine yaklaştırarak suratının suyun yüzeyinde belirmesini sağladı. Ve onun baygın yüzüne yandan bakıp tutunduğu dala güvenerek kıyıya doğru sürünmeye başladı.

Subaru: “Gaghk, urgh”

Nihayet kıyıya ulaştığında mide bulantısının muazzam miktarda su kusmasını sağlamasına müsaade etti. Ve sonra da vücudunda hâlâ su olduğu hissiyatıyla savaşarak sulardan sürükleyip çıkarttığı kızı yere yatırdı.

Subaru: “————”

Kulağını ağzına yaklaştırarak nefes alıp almadığını kontrol etti. Tepki yoktu. Dudaklarını ısırdı, göğsüne kuvvetle bastırarak kalp masajı yaptı.

Fakat kız, hayata dönmedi. Tam da eğilip suni teneffüs yapabilir miyim diye düşünürken ufak bir öksürükle birlikte kızın ağzından bir miktar su çıktı. Ve yüzünü yana çeviren Subaru, bedenindeki suları boşaltmasını sağladı.

Subaru: “Hah, ha…”

Tüm vücuduna yayılan bitkinliğe göğüs gererek sırtına bağladığı kırbacı çözdü ve sırtındaki ağırlığı azalttı. Belki de en başından beri bilinçsiz olduğu için şanslıydı, çünkü azalttığı o ağırlık, güçsüz de olsa nefes alıyordu.

Bu da demek oluyordu ki… herkes… güvendeydi——

Subaru: “Gü… ven… de…”

Baş dönmesiyle birlikte kafası yana savruldu ve olduğu yere yığılıp kaldı.

Bir şekilde kıyıdan ayrılması ve çalılıkların arasına saklanması gerektiğini düşünüyor ama bedeni ona itaat etmiyordu. Gücü tamamen tükenmişti.

Tek bir parmağını bile kımıldatamıyor, bilinci giderek karanlığın derinliklerine kayıyordu.

Bir karınca aslanı çukurunda kapana kısılmışçasına ilelebet, sonsuza dek, karanlık ve kuytu bir dünyaya doğru alçalıyordu.

Bayılmadan önce avcıdan veya yılandan değil, bir başkasından dilediği tek şeyse——

Subaru: “Rem’i… kurtarın…”

Tek bir dileği vardı, o da birilerinin hiç değilse Rem’i kurtarmasıydı, yalnızca onun kurtarılması yeterliydi.

△▼△▼△▼△

——

————

————————

Subaru: “——ah”

Bilinci soğuk, acı karanlığın içerisinden ağır ağır çekildi.

Sessizce, nasıl nefes alınacağını unutmuş olduğunu anımsadı ve yutkunarak boş bedenine hava çekti. Biraz daha, biraz daha. Sanki boğuluyormuşçasına daha da çok oksijen isteyerek ağzını alabildiğince açtı ve——

???: “——Şu sızlanmalarını ve soluklanmalarını kes artık.”

Subaru: “Mrgh”

Açık çenesine zorla bir şeyler tıkıştırıldı ve sözlü tacize maruz kaldı.

Gözleri irileşti, durumu kavrayamıyor ama herhangi bir şey de göremiyordu. Yüzünün üzerine, gözlerini örtecek bir şey sarılmış gibi görünüyordu. Ayrıca vahşi bir tipin ağzının içerisine bir şeyler soktuğunu da biliyordu.  

Kir ve toprak tadı, iri, sağlam bir doku—— o şeyin bir ayakkabı olduğunu anında tahmin edebilmişti.

Birileri Subaru’nun ağzına ayakkabısının ucunu sokmuştu.

Subaru: “Oergh! Bveh! N, ne… gueh!”

???: “Ne bok yemeye bana karşı çıkıyorsun? İçerisinde bulunduğun pozisyonu anlamıyor musun?”

Subaru: “Ghurgh, gargh”

Subaru, hiç düşünmeden gevelediği sözler sonrasında adamın ayakkabısının ucundan karın boşluğuna sağlam bir tekme yedi. Tekmenin etkisiyle nefesi kesilir ve bunu bir öksürük nöbeti takip ederken ise vahşi tip, suratına tükürdü.

Adam bunları yapadururken Subaru’nun zihni, büyük bir kafa karışıklığıyla karman çormandı.

Göremiyordu ve fena hâlde şaşkındı ama şiddet görüyordu.

Bunun yanı sıra ağrıyan göğsünü ovuşturmak istese de yapamıyordu, çünkü elleri arkasından bağlanmıştı. Bacakları da bağlıydı, dolayısıyla ayağa kalkıp kaçması imkânsızdı.

Subaru: “N-ne… ne ol…”

???: “Aah? Daha ne kadar aptallık edec…”

????: “——Hey, hey, sakin ol! Adam hiçbir şey bilmiyor! Yapacak bir şey yok! Onu bunu bırak da şuraya bak! Gözündeki bağı çıkartalım hadi!”

???: “Çıh.”

Ağzından salyalar akarak kıvrılmış yatan Subaru’nun önünde iki adam tartışıyormuş gibi görünüyordu. Sonradan gelen adam vahşi adamı ikna ederken Subaru, kaba, hoyrat varlığın alandan uzaklaştığı hissine kapıldı.

Bunun sonrasındaysa bir “Ehh” ile birlikte sakin adamın sesi kulaklarına ulaştı.

????: “Uyanır uyanmaz bunları yaşadığın için üzgünüm. Muhtemelen kafan karman çormandır ama gözündeki bağı çıkaracağım, tamam mı? Yine de ellerin ve ayaklarını saran bağları çıkartamam, yani onlara katlanmak zorundasın.”

Subaru: “————”

Subaru sessizliğini korurken adam, ellerini usulca kafasına götürerek oraya sımsıkı sarılmış olan bağı çözdü. Teninde hava akışını hissetti ve minicik bir acıyla birlikte görüşünün geri dönmesini beklerken göğsündeki acıya direnerek derin bir nefes aldı.

Ve sonra da——

Subaru: “——Hangi… cehennemdeyim ben?”

Yeni kavuştuğu görüş alanında açık alana yayılmış çok sayıda çadır ve kamp ateşi mevcuttu. Bunun yanı sıra kılıç ve zırh kuşanmış, azılı bir his veren ve kıpır kıpır yürüyen adamlar görünüyordu.

Nutku tamamen tutulan Subaru, karşısındaki manzarayı zihninde temsil edebilecek en uygun resmi düşünüyordu——

Subaru: “…Uzun süreli dizilerde böyle bir sahne görmüştüm.”

Bunu düşünme nedeni tüm bunlardan önce devasa bir nehirle karşılaşması değildi, aklından geçirdiği şey, o TV dizilerinden birinde gördüğü bir sahneydi—— yani resmi muharebe başlamadan önceki hazırlıkları tamamlamakla meşgul bir askerî birlik kampı.

Gözlerinin önündeki manzaraysa bunun bir taklidi gibiydi—— yo, değildi.

????: “Seni tam da su almaya gittiğimiz sırada bulduk. Üzgünüm ama yakalandın. Artık bizim esirimizsin.”

Önüne doğru yürüyen kişi, gözündeki bağı çıkaran adam mıydı?

Elini kalçasına koymuş şekilde, içten bir görünüm ve sıkkın bir ifadeyle Subaru’ya böyle söylemişti.

——Natsuki Subaru, esir alınmıştı.



#Bir esir alınmadığın kalmıştı herhâlde Subarucum, o da oldu. 10 metrelik çılgınca bir atlayıştan sonra mucizevi bir şekilde grubun üç üyesi de hayatta kalmış. Ama baygın oldukları sırada şansları pek yaver gitmemiş. Tabii haberleri olmasa da şu anda askerî bir kampta olmalarının yanı sıra düşman denilebilecek bir imparatorluğun sınırları içerisindeler. Bu olay nasıl ilerleyecek merak ediyorum doğrusu. E öyleyse okumaya devam!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar