Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 58 – “Dönecek Bi’ Yeri Olmayanlar”

Kısım VII, Bölüm 58 – “Dönecek Bi’ Yeri Olmayanlar”

1 Nisan 2023 125Okunma 37 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Taritta’nın bir “buyrukla” ilgili kâbuslar görmeye başlayışı üç yıl önceye dayanıyordu.

O güne dek “buyruktan” tamamen bağımsız bir hayat yaşamıştı.

Elbette ki Yıldız Gözlemcilerinin varlığından da tamamen bihaberdi.

——İnsanlar “buyruk” kelimesini işittiğinde akıllarına ne gelirdi?

Kader ve alın yazısı, insanın hayat yolundaki kaçınılmaz imtihanları ve karşısına çıkan engeller.

Böyle düşününce bu algı ile buyruk arasında bariz bir fark göze çarpıyordu. Ortada korunaksız bir yolda yürürken yağan yağmur misali kaçınılmaz şeyler vardı.

Shudraq Halkı da kaçınılmaz olaylara aşinaydı.

Dürüstçe dile getirmek gerekirse en kaçınılmaz kaderin ölüm olduğu söylenebilirdi.

Yaşlılık, hastalık, açlık, yaralanma ve benzeri ölümle ilişkili olgular, gelişi kaçınılmaz olan kaderin perdeleriydi, kaçınılması zor şeylerdi.

Söz konusu her kim olursa olsun kadere karşı koyulamazdı. Ona karşı koymanın gerekliliğini de dikkate almazlardı.

Bir yoldaşları öldüğünde, ruhu huzura ersin diye onun için şarkılar söyler, dualar ederlerdi.

Şarkılar, şölenler ve vedalar Shudraqların tarzı, Taritta’nın da inancıydı.

Ablası Mizelda, olağanüstü bir Shudraq’tı. Ve ablası kadar ünlü olmasa da Taritta’nın damarlarında da nesillerdir Shudraq Reisliği rolünü üstlenen bir soyun kanı akıyordu.

Bir Shudraq olmak, Taritta için sorgulanamaz bir gerçekti.

Shudraq öğretilerine uymak da pek tabii, sorgulanmaması gereken bir şeydi.

Taritta oldu olası bir şeylere kafa yorma konusunda kötüydü. Fazla düşünüp taşınmaz, endişelerini çoğaltmak istemezdi.

Kendisinin de aynı kanı ve yolu paylaştığı halkı olan Shudraqlarla birlikte başından sonuna dek ablasının izini takip edeceğine inanırdı.

Benim kaderim, yazgım bu derdi——

???: “Hey, Taritta. Bir Yıldız Gözlemci olmak için seçildim ve yerine getirmem gereken bir buyruk var.”

——Ta ki en yakını, “ruh ikizi” ona sırrını verinceye dek.

△▼△▼△▼△

Abel: “——İmparatorluğun çöküşü, Büyük Felaketten bağımsız olabilir.”

Oni maskeli adam, kararlılığını yitiren, ayakta durmakta zorlanan Taritta’nın gözlerinin içine bakıyordu.

Uzaklarda kıvrılıp büküldüğü görülen o zifiri karanlık şey ilk bakışta içgüdüsel olarak “Büyük Felaket” olarak algılanabilirken o adam—— Abel, ondan korkma fikriyle alay ediyordu.

Abel: “Madem öyle, bu yolda tökezlemek için hiçbir sebep yok demektir. ——Seni denklemden sildireceğim, davetsiz misafir.”

Diyen Abel, bunun istenmeyen bir şey olduğunu büyük bir cesaretle, açıkça dile getirerek bir adım öne çıktı.

İşte tam da o anda ufalmış olan Medium, yanı başından “Hey, bekle!” diye bağırdı. Ve Abel’i kıyafetinden yakalayıp var gücüyle durdurmaya çalışarak,

Medium: “Bir anda bayağı kararlı hâle geldin, haksız mıyım!? Ama bu senin için çok tehlikeli, Abel-chin!”

Abel: “Ahmak. Ne yapılması gerektiği ortada. O şey Büyük Felaket olsaydı hazırlıkların fazlasıyla yetersiz olması canımı sıkardı. Ama hâl böyle değilse…”

Medium: “Değilse ne?”

Abel: “Bu yalnızca asıl mevzudan önceki ufak bir oyalamacadan ibaret demektir. Bizimse böyle bir oyalamacaya ayıracak vaktimiz yok. Dolayısıyla bu şeye bir an önce bir son vermek zorundayız. ——Uzaktan gözlemlersen sen de farkına varacaksındır.”

Abel, Medium’un sorusunu çenesiyle Büyük Felaketi işaret ederek bu şekilde yanıtladı. Onun niyetinden emin olamayan Medium ise kaşlarını çattı.  

Ve bir Abel’e, bir Büyük Felakete bakıp aklında ikisini tartarak,

Medium: “Söylediğin tek bir şeyi bile anlamıyorum! Burnu havada davranmak gibi kötü bir alışkanlığın var, Abel-chin!”

Abel: “Kendi akılsızlığından beni mi sorumlu tutuyorsun sen?”

Medium: “Az önce. Söylediğim. Gibi! Bir şeyleri anlamadığım sürece yoluna çıkıp duracağım! Abel-chin, sen yalnızca kendi tekerine çomak sokuyorsun! Aklın çalışsaydı bunun farkına varırdın!”

Abel: “————”

Yanaklarını şişire şişire ayaklarını yere vuran Medium’un Abel’i bırakacağı yoktu.

Bunu gören Abel, belki de Medium’un güçlü yanlarından biri olan inatçılığını düşünmeye ayıracak vakti olmadığından hafifçe iç çekerek,

Abel: “Farkına varmadıysan söyleyeyim; o kız, Yorna Mishigure, Kafma Irulux ve İblis Şehri vatandaşları Büyük Felaketi durdurmak için çaresizce çırpınıyor.”

Medium: “Mmm~, yine mi o kötü alışkanlık?”

Abel: “——O şey bir iradeye sahip. Bariz, belirgin, insani bir iradeye.”

Abel böyle söylerken Medium kafasını eğerek, “İrade mi?” dedi.

Medium’un arkasındaki Taritta da bu soru karşısında tek kaşını kaldırdı. Dünyanın sonunu işaret eden Büyük Felaket bir iradeye mi sahipti?

Üstelik Abel ona “insani” bir irade demişti. Böyle bir şey nerede var olabilirdi ki?

Her şeyden önce, o şeyi canlı bir varlık olarak düşünmek aklının ucundan dahi geçmiyordu.

O figür, varıyla yoğuyla dünyayı kasıp kavuruyor, çalkalıyor, kıvrandırıyor, dünyanın sonunu yazıyordu.

Peki Abel onun bir iradeye sahip olduğu sonucuna varacak ne görmüş olabilirdi?

İşte tam da Taritta ve Medium ikilisi bu soruya ulaşmışken——

Abel: “O şey az önce siz insanlara ulaştı.”

Medium: “Ha?”

Taritta: “——Ah.”

Abel’in kulağa beklenmedik gelen bu sözleri her iki kızın ağzından da aptalca sesler çıkmasına yol açmıştı.

Medium’un en ufak bir fikri olmasa da Taritta, belli belirsiz bir huzursuzluk içerisindeydi. ——Evet, ikiliyi üzerlerine çöreklenen gölgelerin arasından çekip aldığı sırada Taritta da aynı şeyi hissetmişti.

O mide bulandırıcı, zifiri karanlık şeyle arasında belli belirsiz bir bağlantı algılamıştı.

Abel: “Büyük olasılıkla derinliklerinde mücadele veren kişinin iradesini yansıtıyor. Kurtuluş arayan, ellerini uzatıp duran o kişinin. Bakın, iyi izleyin.”

Abel, Taritta’nın şaşkınlık nidası karşısında eliyle Büyük Felaketi işaret etti.

O harekete kapılan ve kafalarını çeviren Taritta ve diğerleriyse nihayet Abel’in demek istediği şeyi anladı.

İblis Şehrinin merkezine, yıkılan Kızıl Lapis Kalesinin yerine yerleşmiş olan Büyük Felaket, etrafına amansız bir yıkım ve ölüm getirerek yayılıyor, genişliyordu—— ama gölgelerin en karanlığı olan o varlığın içine kata kata yok etmek, parçalamak için uzandığı şey ne binalar ne de dünyanın kendisiydi, yalnızca insanlardı.

Ve o insanlar da——

Medium: “——Saldırıya uğrayanlar yalnızca Rui-chan ve Yorna-chan mı?”

Taritta da Medium’un güçsüz mırıltılarıyla aynı izlenime sahipti.

Uzaklarda Büyük Felaketle verilen azılı mücadeleyi izledikçe gölgenin hedefi kolaylıkla anlaşılabiliyordu.

İki ana hedef, birkaç cephede savaş açan Yorna ve ani hareketlerle kendisine çektiği gölgelerden kaçan Rui’ydi.

Taritta bile Rui’nin inanılmaz hareketlerinden ziyade yıkıcı bir güce sahip olan Yorna’nın Dokuz İlahi Generalden biri olarak taşıdığı insanüstü kuvvetin göstergesi olan ofansif ve defansif yetilerden bir hayli etkilenmiş, gözleri faltaşı gibi açılmıştı.

Fakat Böcek Kafesi Kabilesinden gelme o adamın da onlardan aşağı kalır yanı yoktu, Yorna’yla kıyaslanabilir baskılama yeteneklerinden faydalanıyor, dikenli sarmaşıklarını kullanarak Büyük Felaketin verdiği hasarı minimumda tutuyordu. Buna rağmen onu ve bina parçaları fırlatan İblis Şehri vatandaşlarını hedef alan tek tük birkaç saldırı, temelde başıboş okları andırıyordu.

Medium: “Rui-chan’ı da hedef aldığına göre güçlü olanın peşine düşmüyor demektir.”

Abel: “Yalnızca güç, yani kuvvet hesaba katıldığında Rui Kafma Irulux’tan çok da geri kalmıyor. Ama kuşbakışı ile değerlendirildiğinde sonuç apaçık ortada. O şey bir iradeye sahip. Bu durumda mantıken harekete geçen kişi ben olmalıyım.”

Taritta: “Se-seni bu kadar emin kılan ne?..”

Abel: “Çok belli. O şeyin bana düşkün olmasının mümkünatı yok. Farz edelim ki birilerine tutunmak istercesine ellerini uzatıyor, bu durumda benim gibiler uygun adaylar olamayız.”

Taritta, Abel’in bu ilgisiz konuşma şeklini afallatıcı, sersemletici buluyordu.

Onun aklından geçenleri, Büyük Felaketi irade sahibi bir varlık olarak tanımlayışını anlıyordu. Ancak buna dayanarak Büyük Felaketin seçim kriterlerinin netleşmesini tuhaf buluyordu.

Abel Büyük Felaketin iradesinin kime ait olduğunu biliyormuş gibiydi.

Abel: “——Natsuki Subaru.”

Taritta: “——Hık!”

Medium: “Hah!?”

Abel, Taritta’nın şüphelerini ve Medium’un anlayışsızlığını bir kenara atmak istercesine bu iddiada bulunurken gözlerini Büyük Felakete çevirdi.

İki kızın şok olarak donakaldığını fark ettiğindeyse kafasını uzun uzun sallayarak sözlerinin devamını getirdi.

Abel: “O şey, Natsuki Subaru’nun içinden taştı. Hâliyle işin içinde onun iradesinin olmasına şaşmamalı. Başından beri onun sırlarla dolu bir adam olduğu kanaatindeydim ama bu kadarı beklentilerimin de ötesindeydi.”

Medium: “Be-bekle bir saniye, Abel-chin… Yani diyorsun ki, o şey Subaru-chin, öyle mi?!.”

Abel: “Daha açık ifade etmek gerekirse Natsuki Subaru’nun iradesinin yansımasına müsaade eden bir şey. Özellikle o ya da ona hizmet eden bir şey demiyorum. ——Her hâlükârda sonuç değişmiyor.”

Medium: “Abel-chin, neden bu konuda bu kadar sakinsin peki!?”

Şaşkınlıktan yuvarlak gözleri kocaman olan Medium, kulağa ağlamak üzereymiş gibi gelen bir sesle sitem ederken onun ufak bedenine bakan Abel’in oni maskesinin ardında kalan kara gözleri kısıldı. Bir çocuğun feryatlarından bunalmış bir yetişkinden farkı yoktu.

Abel: “Sana sakinmiş gibi mi görünüyorum? O şeyin içinden taşmasına izin verdi ve tüm planımı altüst etti. Bunun için her şeyi yeniden gözden geçirmem gerekiyor ama şu anda buna ayıracak vaktim yok. Buna rağmen kalkıp bana sakin göründüğümü mü söylüyorsun?”

Medium: “Hayır! Hayır, ondan bahsetmiyorum! Yani şey gibi, şey… Subaru-chin yardım çağrısında bulunuyormuş gibi, öyle değil mi? Ama sen yine de bu konuda çok sakinsin, neden!?”

Abel: “——Acı çeken o şeyi sarmalayınca durum kontrol altına alınacak mı sanki? Maalesef gerçekler o kadar elverişli ve lehimize değil.”

Gelin görün ki Medium’un hararetli sözcükleri Abel’in taştan kalbini etkilemeyi başaramıyordu.

Bunun nedeniyse onun soğuk, insanların kalplerinden geçenleri anlayamayan—— yo, insan kalbini önemsiz bulan ama aynı zamanda önceliklerini birbirinden ayırabilen bir adam olmasıydı.

Bu, politikacılar ve liderler gibi zirvede yer alan kişiler için sahip olunması gereken bir nitelikti.

Aynı şey Reislik pozisyonunu üstlenmesi gereken Taritta için de geçerliydi.

Fakat——

Taritta: “Bana kalırsa, ben…”

O ne Abel gibi düşünebiliyor ne de onun kadar kararlı olabiliyordu.

Bırakın bunları, Medium gibi nefret ettiği bir durumu açıkça dile getirmeyi bile başaramıyordu.

Abel: “Şu anda sizinle tartışacak zamanım yok. Artık gitmeliyim. Yorna Mishigure’yle konuşmam gerekiyor.”

Medium: “…Yorna-chan’la mı? Ama nasıl?”

Sorularına yanıt vermeye daha fazla zaman ayıramayacağını belirten Abel, ilerlemeye yeltendi. Ancak Medium, ilerlemenin zorluğuna anlamlı bir şekilde tanıklık eden bakışlarıyla araya girdi.

Yorna’yla konuşmak adına gideceği noktayı beyan eden Abel, kendisini Büyük Felaketin yarattığı çılgınca yıkımın ön saflarında bulacaktı.

Üstün bireylerin anlık bir kararıyla yaşam ve ölüm arasındaki çizginin çekilebileceği bir savaş alanına adım atacaktı.

Attığı tek bir adımla hayatını tehlikeye sokacağı gün gibi ortadaydı. Açıkçası savaşın seyrini değiştirebilecek herhangi bir adım bile atamayacağı——

Taritta: “————”

Derken savaşın seyrini değiştirebilecek o adımı düşünen Taritta’nın tüm bedeni kaskatı kesildi.

Belki de bu, yalnızca Taritta’ya mahsus bir seçenekti. Yalnızca o, ölümün korkunç habercisi olan Büyük Felaketi bastırma imkânına sahipti.

Büyük Felaketi sonlandırma amacıyla kendisine verilmiş olan buyruktan haberdar olan tek kişi Taritta’yken——

Medium: “——Ben de ön saflara geçeceğim.”

Abel: “Ne?”

Böylesine büyük bir kararın dile getirilişiyle birlikte Taritta’nın bedeni ürpermişti.

Taritta’nın yanı başında Medium’un sözlerini işiten Abel’in sesiyse şüphe doluydu. Ve kara gözleri kendini dizginleyen o küçük kızın yüreğinin içini görmek istercesine titreşerek,

Abel: “Senin, aklından neler geçiyor? Her şeyden önce, beni dinliyor muydun yahu? Benim harekete geçmemin tek dayanağı o şeyin bana düşkün olmadığına inanmam. Ama sen oraya gidecek olursan…”

Medium: “Farkındayım! O yüzden seninle gelmiyorum! Rui-chan ve Yorna-chan’ın savaştığı yere gidiyorum! Subaru-chin’in beni bulmasını istiyorum.”

Abel: “————”

Medium: “Eğer Abel’in tahminleri doğruysa Subaru-chin bana ulaşacaktır, haksız mıyım? Bu durumda Rui-chan ve diğerlerinin başındaki sıkıntı biraz olsun azalacaktır, öyle değil mi? Belki de bu sayede Abel-chin de hedef olmaktan kurtulur.”

Abel: “Benim hedef olma ihtimalim çok düşük zaten.”

Medium: “Belki daha da düşer işte! Haksız mıyım!?”

Kararlılıkla öne çıkan Medium, teklifini bu sözlerle vurguladı.

Ve bir an için Abel’in bu teklifi içtenlikle değerlendirdiği anlaşıldı. Söylediği üzere Büyük Felaket Subaru’nun iradesini yansıtıyorsa Medium’un hedef olma ihtimali bir hayli yüksekti.

Bununla birlikte bedeni hâlâ ufak ve hareketleri hâlâ kısıtlı olan Medium bir endişe kaynağı olmayı sürdürüyordu.

Yani Büyük Felaketin dikkatini çekme rolünü üstlense bile rolünün gereğini kayda değer bir şekilde yerine getiremeden gölgeler tarafından yutulma ihtimali yüksekti. Bu durumda da etrafındakilerin aklı karman çorman olurdu.

Taritta haricinde herhangi birinin Medium’u gözünü kırpmadan tolere edebileceğini sanmıyordu.

Enerjik, hayat dolu, kimselerden korkusu olmayan biri olan Medium, Taritta’nın favori yoldaşları arasındaydı. Onu kaybettikleri takdirde abisi Flop’un yüzüne asla bakamazdı.

——Gerçi şu hâliyle herhangi birinin yüzüne bakabilir miydi onu da bilemiyordu.

Abel: “Reddedildi.”

Medium: “Abel-chin!”

Abel: “Bir an için düşündüm ama şu hâldeyken yem olarak rolünün gereğini yerine getiremezsin. Ölümünün etrafındakilerde doğuracağı etkiyse daha büyük bir endişe kaynağı olur. Böyle bir kumar oynayamam.”

Donakalan Taritta’nın yanı başındaki Abel, onunla aynı endişeleri taşıyarak bu sözlerle Medium’un teklifini reddetti.

Ancak öfke içerisinde dişlerini gıcırdatan Medium’un gözlerinde memnuniyetten eser yoktu. Bu noktada Abel’in fikrini hiçe sayıp savaş alanına atılma ve Büyük Felakete seslenme ihtimali bir hayli yüksekti.

İşte bu tehlikeli durumun ortasında——

???: “——Öyleyse ben Küçük Hanım Medium’u korurum. Bu durumda herhangi bir şikâyetin olmaz herhâlde?”

Molozların üzerinde ilerleyerek beliren bir figür, bu sözlerle araya girdi.

Ve her biri kendi dünyalarına dalmış olan üç kişinin de kafaları o tanıdık sesin sahibine çevrildi.

Kalın sağ kolundan dao sarkan ve çirkin bir paçavrayla yüzünü örtmüş olan bu şahıs, şüpheli bir görünüme sahipti. Evet, her ne kadar o güne dek bilhassa güçlü biri izlenimi vermemiş olsa da o noktada, o saniyede gözlerini üzerinde tutmayı neredeyse imkânsız kılacak denli güçlü bir mücadele ruhuyla dolup taşan o şahıs—— Al’dı.

Medium: “Al-chin! Büyümüşsün… ve normale dönmüşsün!?”

Al: “Aynen, dönüş yolunda ihtiyara rastladım. Hana gidip miğferimi alacak zamanım yoktu, o yüzden bu baştan savma görünüşümü bir müddet göz ardı etmeniz gerekecek.”

Medium: “Yok canım, çok havalı bence! Ama İhtiyar ortalıktaysa…”

Yüzüne kumaş parçaları dolamış olan Al, asıl hâline dönmüştü. Heyecanla etrafına bakınmasına yol açan sözleriyse Medium’un sesinin daha bir neşeli çıkmasına yol açmıştı.

Doğal olarak kendisi de aynı durumda olan Medium, normal hâline dönmeyi iple çekiyordu.

Ancak Al, bu durum karşısında “Üzgünüm” diyerek,

Al: “Maalesef ihtiyarı peşimde getiremedim. Bu konuda akıllıca davranacağını söyledi.”

Medium: “Umm~, anlıyorum. Mhm, peki! Ama yalnızca Al-chin’in geri dönmüş olması bile beni mutlu etti! Artık deli gibi korkmaya bir son verdin mi?”

Al: “Korkmak ömrüm boyunca son vermeyeceğim bir şey.”

Hayalleri suya düşen Medium, başı öne eğik hâlinden hızla sıyrıldı. Onun sözlerini işiten Al ise sesini alçalttı ve kafasını salladı.

Sesi gizlenmesi mümkün olmayan bir korku ve gerginlikle doluydu. Büyük Felaketin karşısında kim olsa içgüdüsel olarak korkardı. Ve hiç kimse bu korkuyu küçümseyemezdi.

Al ise gerçek bir korku besliyordu. Ancak böylesi bir korkuya teslim olmayarak,

Al: “Ne olursa olsun bunu yapmaya mecburum… Hadi gel bakalım, kaçınılmaz kader.”

Medium: “Al-chin…”

Al bir anda daosunu kafasının üzerinde tangırdatırken Medium, onun bu kararlılığından etkilenmiş bir ifadeye büründü.

Derken konuşmalarını bölen hafif bir homurtu işitildi.

Abel: “Tir tir titreyen, bir köşeye sinen rezilin teki için fazla büyük laflar ediyorsun. Olbart Dunkelkenn’de insanlara ilham verme kabiliyeti olmaması lazımdı.”

Al: “Evet, haklısın. O ihtiyar yalnızca tepemi attıracak şeyler söyledi. Beni ayağa kaldıran o boktan herif değildi.”

Abel: “Neydi öyleyse? Kılını kıpırdatamaz hâle geldikten sonra gelecek planlarıma dâhil olabileceğine beni nasıl ikna edeceksin?”

Al: “————”

Abel, Medium tarafından kıyafetinin ucundan tutulur hâlde Al’a bu soruları yöneltti.

Oni maskesini delip geçen soğuk gözleri hâlâ elde edilmesi gereken galibiyeti düşünüyor olsa gerekti. Peki bu durumda Al nasıl olacaktı da Abel’i safına katılması için ikna edecekti?

Bakışları yön değiştiren Taritta nefes almakta zorlanıyor, Al’ın Abel’i nasıl ikna edeceğini hiç bilemiyordu.

İşte böylece Taritta, Abel ve son olarak da Medium’un dikkatli bakışlarının hedefi olan Al——

Al: “Üzgünüm ama seni ikna etmek için nefesimi tüketmeyeceğim, Abel-chan.”

Abel: “Ho.”

Al: “Benim hizmet ettiğim tek kişi seksi-şirin Prenses. Size eşlik etmemin tek sebebiyse kardeşime biraz olsun destek verebilmek… Dolayısıyla yapacağım şey de bu. Benim hamlelerimi denklemlerine nasıl ekleyeceğin sana kalmış, Abel-chan.”

Meydan okuyucu bir tavırla böyle söyleyen Al, daosunu omzuna attı. Bu sert ve bariz beyanıysa Abel’in oni maskesiyle örtülü yüzünün hafiften gerilmesine yol açtı.  

Ancak aldığı yanıt düşünceleriyle örtüşmese bile ne Al’ı püskürtecek güce sahipti ne de aralarında onu yerinde tutacak kadar kıymetli bir ilişki vardı. Yani durum tam da Al’ın tahmin ettiği gibiydi.

Abel her hâlükârda Al’ın varlığı varsayımıyla bir plan yapmak durumunda kalacaktı.

Abel: “Aklın başına geldiyse geri dönen şey yalnızca can sıkıcı bir soytarı demektir. O şeye nasıl karşı koymayı planlıyorsun peki?”

Al: “Ticaret sırrı. ——Neyse, senin ölmene izin vermeyeceğim, Küçük Hanım Medium. Ve endişelenme, seni de koruyacağım, Abel-chan.”

Medium: “Al-chin…”

Büyük Felaketin yıkımı gözlerinin önünde süregelirken Al’dan gelen bu yanıt fazlasıyla güven vericiydi.

Bu sözlerin Medium’un gözlerinin faltaşı gibi açılmasına yol açma sebebiyse Abel’in “utanç kaynağı” olarak tasvir ettiği hâlinden sıyrılmış olan Al’ın onurluluk timsali hâlini almış olmasının doğurduğu şaşkınlıktı.

İşte bu şaşkınlığın ardından şevkle kafasını sallayarak,

Medium: “Al-chin’le birlikte elimden gelenin en iyisini yapacağım! Abel-chin, bu sana uyar mı?”

Abel: “——Siz ikinizin varlığı başından beri planımın bir parçası değildi.”

Medium: “Çok teşekkürler. Mücadele gücüne sahip olanlar arasında yer almadığımız gerçeği, özel muamele görüyormuşuz gibi hissettiriyor.”

Abel’in yanıtı karşısında omuz silken Medium, bir adım öne çıkan Al’ın yanındaki yerini aldı. Böylece avcu nihayet Abel’in kıyafetinin kolundan ayrıldı.

Hafif bir soluk eşliğinde boşta kalan kolunu sallayan Abel ise Büyük Felakete döndü.

Ve sonra da——

Abel: “——Taritta.”

Taritta: “Ah…”

Abel: “Beni sırtımdan vurmayı yeğlersen, olsun varsın. Ama şunu da aklından çıkartma. ——Er ya da geç sana verilen buyruğu bizzat yerine getirip getirmemeyi seçmek zorunda kalacaksın.”

Taritta’ya bakmaktansa sırtı dönük hâlde bu sözleri ardında bırakan Abel’in ayakları savaş alanına doğru ilerlemeye başladı.

Aynı yöne bakmakta olan Medium ve Al ikilisi de onun hücumuna eşlik ediyormuş gibi görünüyordu.

Taritta: “——Hık.”

Bu durumda ne geri ne ileri gidebilen tek kişi Taritta’ydı. Tek yapabildiği o üç kişinin arkasından bakmaktı.

Abel’in az önceki sözleri bir hatırlatıcı misali zihninde yankılanıp duruyordu. Abel’i yayından çektiği okla sırtından vurmak hiç de zor olmazdı.


Ama gözünü dahi kırpmadan o zor olmayan şeyi yapabilecek olsaydı bu denli endişelenmezdi.

Taritta: “Buyruğu yerine getirecek miyim, getirmeyecek miyim… Ben… Ben…”

Dudaklarını kuvvetlice ısıran Taritta, yavaşça yükselen vücut ısısını bastırmaya çalışarak başını öne eğdi.

Ne avcunda tuttuğu okla hedef alacak kararlılığa ne de yüreğinde kök salan düşünceleri dile getirme cesaretine sahip olabiliyordu.

Yalnızca süregelen şiddetli sarsıntılar ve gümbürtülerin hüküm sürdüğü yıkık dökük İblis Şehrinin zeminine bakabiliyordu.

——Tıpkı yıldızların dalga konusu olup sürüklendiği o gün olduğu gibi.

△▼△▼△▼△

Kendisine sokulan zifiri karanlığa karşı gardını alan Yorna’nın kalbini şiddetli bir fırtına kasıp kavurmaktaydı.

Yorna: “————”

Kiserusunu savurdukça yayılan mor dumanlar Büyük Felaketin saldırısını dumanlayan ve genişlemesine mâni olan bir bariyer görevi görüyordu.

Büyük Felakete biraz olsun zarar verme umuduyla şehirden parçalar gülle misali fırlatılıyordu.

Kılına dokunduğu anda canını alabilecek olan gölgeler yanaştıkça aynı şeyi tekrar edip duran Yorna, bununla en iyi şekilde baş edebilmek için zihni ve bedeninden bütünüyle faydalanıyor, her şeyini ortaya koyuyordu.

Fakat giderek etkisi azalan bu eylemleri uzun süre sürdüremeyecekti.

Yorna: “——Hık, bu cesaretsizlik de nereden çıktı bir anda?”

Kendi kalbinde beliren ürkekliğe itiraz eden Yorna’nın güzelim dudakları kıvrıldı.

Ne kadar etkisiz olursa olsun Abel’in ardında bıraktığı yakıcı sözlere teslim olmaya niyeti yoktu. Bu şehir Yorna’ya aitti ve içerisinde yaşayanlar da onun koruması altındaydı.

Dönecek hiçbir yeri olmayanların son sığınağını da kaybetmeyi göze alamazlardı——

Rui: “Uuaaauuuu!!”

Yorna: “Evlat!..”

Derken muazzam miktarda karanlık kötülük Yorna’yı hedef alarak üzerine çullandı. Ve Yorna bununla baş etme fırsatı bulamadan ufak bir gölge belirip beline doğru atıldı, kaşla göz arasında dünyası ani bir değişim geçirdi.

Bir an için başının döndüğünü, sendelediğini hissetti. Fakat bu şiddetli saldırının hemen ardından birkaç metre ötesindeki zeminin parçalandığını gördüğünde birileri tarafından korunduğunu idrak etti.

Onu oradan çekip alarak koruyan kişi, sarı saçları toplanmış, mavi gözlü bir kızdı—— Rui.

Küçük omuzları şiddetle inip kalkan Rui’nin tatlı yüzünün rengi solmuş, kederden irileşen yuvarlak gözleri Büyük Felakete dikilmişti.

Görmeye çalıştığı şey ise Büyük Felaketin kendisi değil, içerisinde barındırdığı kişiydi.

Yorna: “O çocuk için endişeleniyorsun, değil mi?”

Rui: “Uau!..”

Yorna sözlerine kısa bir yanıt bulurken Rui’nin bedeni bir kez daha top gibi sekerek Büyük Felakete yöneldi.

Rui, Büyük Felaketin yukarılarında hoplayıp zıplıyordu—— O kımıl kımıl, biçimsiz Büyük Felaketin kafayı andıran bir kısmı olmasa da öyle bir şeye sahip olsaydı burada olurdu dediği noktada zıplayarak dikkatleri kendi üzerine çekiyordu.

Rui’nin minyon bedenini hedef alan yüze yakın gölgemsi kol peşi sıra atılıyordu; her birinden kaçınan Rui’nin hasarın yayılmasını engellemeye yönelik katkısı ölçülemezdi.

Onun yokluğunda Yorna ve İblis Şehri vatandaşlarının Büyük Felaketi bir başlarına zapt edebileceklerine inanmak zordu. Bu da olup bitenleri iyice tüyler ürpertici kılıyordu.

Kafma: “Hey küçük kız! Bunu kullan!”

Rui: “Au!”

Rui’nin ilerleyişine destek çıkan kişiyse her iki kolundan dikenli sarmaşıklar çıkartan Kafma’ydı.

Kayda değer bir bastırma gücüne sahip dikenli sarmaşıkları iskele olarak kullanan Kafma, Rui’nin kaçınmaya yönelik manevralarını ustalıkla destekliyordu. Elbette ki geri çekilmekte geciken sarmaşıklar Büyük Felakete yem oluyordu ama Kafma bundan etkileniyormuş gibi görünmüyordu; yüzündeki ciddi ifadeden de anlaşılacağı üzere sessiz ama ustaca bir performansla aktif bir rol oynamaya devam ediyordu.

Mücadelelerini veren Rui, Kafma ve Yorna’nın ardındaki İblis Şehri vatandaşları da daha küçük çapta olsa da Büyük Felakete karşı bir direniş sergilemeyi sürdürüyordu. Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniğinin etkisi altında tek gözleri alevlenenlerin güçleri artış gösteriyordu.

Bununla birlikte güçlerinin ne denli artacağı ve sınırlarının ne olacağına dair bireysel farklılıklar söz konusuydu.

Ayrıca Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniği güçsüz olanları kayırma eğilimine sahipti.

Güçlünün daha güçlü olanla yüzleşmesini değil, güçsüzün güçlüyle yüzleşmesini sağlayan bir araçtı.

Yani kişinin ruhunun niteliğindeki bir farklılıktan fazlası değildi, Yorna’nın herhangi bir şekilde etkileyemeyeceği bir şeydi.  

Dolayısıyla——

Yorna: “——Her şeye rağmen yalnızca birkaç dakika geçti.”

Evet, onlara inanılmaz uzun bir süreymiş gibi gelse de Büyük Felaketin Kızıl Lapis Kalesini sarmalayıp Yorna ve diğerlerini var güçleriyle savaşmaya zorlamasından bu yana yalnızca birkaç dakika geçmişti.

Buna rağmen Yorna ve grubundaki yıpranma azımsanacak düzeyde değildi.

Yaşadıkları şey, tam da ölümcül bir yara almaktan ödünüzün koptuğu bir yerden vurulmak gibiydi.

Muhtemelen gerçek bir savaşçı olarak kabul görenlerle yalnızca güç bahşedilmiş bir kadın olan Yorna Mishigure arasındaki fark buydu.

Gerçek bir savaşçı olsaydı onu tamamen silip tüketebilecek, galibiyeti alabilecek olan Büyük Felakete en ufak bir sağduyu göstermeden meydan okurdu fakat o, kendisini böyle bir varoluşla kutsanmış biri gibi görmüyordu.

Bu öz farkındalık da Yorna Mishigure adlı İblis Şehri liderinin güçlü bir noktasıydı.

Ve bu sebeple——

???: “Hiyahhh!!——”

Derken kuvvetli bir saldırı nidasıyla birlikte büyük zorluklar çekecekmiş izlenimi veren taze bir savaşçı, savaş alanına giriş yaptı.

Elinde bir satır tutan minyon kızın belirip hücuma geçişi öylesine hızlıydı ki “fırlamak” sözcüğü uygun bir tanımlayıcı görevi görebilirdi.

Evet, o küçük kızın uzun örgüleri havada dans ederek fırlayışı ve bu esnada canlılığından hiç ödün vermeyişi Yorna da dâhil olmak üzere savaş alanındaki herkesi afallatmıştı.

E herhâlde yani. Savaş alanına tek bir kızın girmesi neyi değiştirecekti ki? Tek gördükleri, bir cesaret örneği gösteren ve cesareti sonunu getirecek olan küçük bir kızdı.

Üstelik bir anda beliren tek tuhaf şahıs o da değildi.

???: “Gidelim, Küçük Hanım Medium! Gururla savaşalım hadi!”

Daosunu sırtlanmış maskeli bir adam da küçük kızın ardından bağırarak savaş alanına iniş yapmıştı.

Gelen kişi önceki gün kale kulesini ulak olarak ziyaret edenlerden biriydi ama bu defa yüzü bir miğferle değil kumaştan bir maskeyle örtülmüştü ve daosunu tutma şekli bir tuhaftı.

Her nedense böylesine tehlikeli bir durumda koştururken daosunu boynuna fazlasıyla yaklaştırmıştı.

Tek bir hatasında kendi kellesini alması işten bile değildi.

Öyle ya da böyle, yalnızca şaşkınlık uyandıran bu ikilinin gelişi savaş alanındaki atmosferi dondurmuştu.

Ancak bu donukluk yalnızca bu meydan muharebesinin bilincinde olanları etkilemekteydi. ——İradeden yoksun görünen Büyük Felaket ise gelen destek nedeniyle şaşırmamıştı.

Her şeye rağmen, belki de sinir bozukluğu olarak algılanabilecek bir hissiyatla ve acil bir durummuşçasına gölgelerinin çoğunu Yorna veya Rui’dense alana fırlamış olan kıza yöneltmişti.

Onların korunması gerekiyordu; Yorna bu düşünceyle aniden hareketlense de——

Al: “Sağa! İskeleye çık ve atla! Ayaklarının uçlarını molozlara yerleştir ve doğruca yukarı fırla!”

Medium: “Urya!”

Maskeli adamın ağzından çıkan bağırışla birlikte kız, hevesli bir ses eşliğinde tam zamanında harekete geçti.

Kendisine söyleneni yaparak sağa doğru zıpladı, bir moloz parçasına bastı ve yukarı atıldı. Ayağı önündeki moloza değdiği anda da iyice yükselebilmek için parmaklarının gücünden faydalandı.

Buna karşılık olarak gölgeler kızın uzaklaştığı noktayı okşadı, kazıdı ve çevreledi.

Kızsa bundan ucu ucuna kaçınarak zarar görmemeyi başardı.

Yorna: “Bu…”

Bu, Yorna’nın geçen gün kulede tanık olduğu manzaranın tıpatıp aynısıydı; yani ulakların kendisinin teklif ettiği şeyi kabul edip İmparatorun—— ya da daha doğrusu İmparator kılıklı adamın ve emrindeki grubun hedefi olup saldırıya uğradığı sırada yaşananların.

O günkü maskeli adam, müttefiklerini Kafma’nın sarmaşıkları ve Olbart’ın saldırılarına karşı önleyici tedbirler almaları için yönlendirerek krizden kaçmıştı. Ve gözüne, bunun haricinde özel bir yeteneği yokmuş gibi görünmüştü.

Peki yalnızca muazzam iyi sezgilere mi sahipti, bundan öte bir sebep yok muydu?

İkinci ihtimali daha yakın bulsa da bunu tam olarak neye dayandıracağını bilememişti.

Gelin görün ki işler değişmişti.

Medium: “Al-chin! Şimdi ne yapacağım!?”

Al: “Beni aceleye getirme, sinirlerim yeterince gergin! Hey, dövmeli arkadaş, bir el atsana! Sana yapman gereken şeyi söyleyeceğim! O şeyin hareketlerine mâni olmalısın!”

Kafma: “Reddediyorum! Neden senin kadar şüpheli birinin sözünü…”

Al: “Yukarıda! Sarmaşıklarını etraflıca yay!”

Kafma: “Ne!?”

Küçük kızın seslendiği maskeli adamın—— yani onun deyişiyle Al’ın şimdiki muhatabı Kafma’ydı.

Doğal olarak Kafma karşı tarafın komutuna uymak konusunda gönülsüzdü, neticede yetkin olup olmadığı muammaydı. Fakat kapkara gölgelerin Al’ın feryatlarıyla uyum içerisinde kabarışı, didişmeye ayıracak vakitleri olmadığını kanıtlıyordu.

Kollarından dikenli sarmaşıklar yayan Kafma aceleyle eğilerek ellerini kafasının üzerine kaldırdı ve o koca gölge dalgası sarmaşık hattında akarcasına ilerleyerek rota değiştirdi.

Elbette ki dikenli sarmaşıkların her şeyi tüketen o gölgelere tam anlamıyla direnmesi mümkün değildi fakat Kafma, kazandığı o tek saniyeyle canını kurtarmıştı.

Yaratılan boşluktan faydalanarak bu zorluktan kaçmayı başaran Kafma, gözlerini Al’a dikerek, “Sen!..”,

Kafma: “Büyük Felaketin hareketlerini mi öngörebiliyorsun?”

Al: “Birazcık bağlantımız var. Artık söyleyeceklerimi dinlemeye hazır mısın peki?”

Kafma: “——Hasarı azaltmak uğruna kaçınılmaz. Fakat düşüncesizce sözlere tolerans göstermem!”

Al: “Düşündüğümden çok daha uyumlu çıktın, teşekkürler.”

Kafma alenen üstünlüğünü kabullenirken Al, alaycı bir şekilde sırıtarak bir adım öne çıktı.

Sonra da daosu hâlâ boynuna yaslı hâlde küçük kıza ve Kafma’ya yeni talimatlar vererek Büyük Felaket karşısındaki ön safın komutasını eline almaya başladı.

Bu mücadelenin yanı başında ise——

???: “——Yorna Mishigure.”

Yorna: “Sen…”

Al ve küçük kızın teşkil ettiği beklenmedik mücadele gücüne katılmayı planlayan Yorna, dikkatini molozların üzerinden kendisine doğru ilerleyen oni maskesine—— Abel’e verdi.

Ayrılıklarının üzerinden bir iki dakika geçmiş olsa da o, bu kadar kısa sürede fikir değiştirecek kadar dostane mizaçlı biri değildi.

Her şeyden önce Yorna’yla aralarında sırf üzerinden zaman geçti diye kolaylıkla çözülemeyecek cinsten bir anlaşmazlık vardı. Arka planda böyle bir kargaşa yatıyordu.

İşte Yorna’nın bu düşüncelerini desteklercesine——

Abel: “İblis Şehrini terk etmek; bu öneriyi değerlendirecek kadar sakinleştin mi?”

Abel, Yorna’nın reddetmiş olduğu teklifi bir kez daha kabaca ve gamsızca dile getirdi.

Elbette ki “sakinleşmek”, mücadele ruhuyla uyanmış bir zihne yakışmayan bir sözcüktü. Mevcut durum ve aradaki ilişki değişmedikçe Yorna’nın yanıtı da değişmeyecekti.

Tartışmanın anlamsız olduğuna hükmeden Yorna, soğukkanlı İmparatora sırtını döndü.

Abel: “Buranın gidecek hiçbir yeri, kalacak hiçbir yeri olmayanların son yuvası olduğunu belirtmiştin.”

Yorna: “————”

Abel: “Bunun anlamsız bir duygusallık olduğu şeklindeki fikrim baki. Ama müsaadenle hatanı düzelteceğim.”

Yorna: “Hatamı, mı?”

Bu affı olmayan argümanı işiten Yorna’nın savaş alanına dönme teşebbüsü yarıda kaldı.

Yorna’nın Kaos Alevi İblis Şehri konusunda yanılıyor olması saçmalığın daniskasıydı. Burası Yorna’nın şehriydi. Tüm vatandaşları da Yorna’nın biricik evlatlarıydı.

Yorna’nın onlara karşı bir yanılgısının, yanlış bir fikrinin olma ihtimali——

Yorna: “Tam olarak ne konuda yanılıyormuşum acaba?”

Abel: “O ağlakların tutunduğu, bel bağladığı şey bu şehir değil. Sensin.”

Yorna: “————”

Abel: “İblis Şehri esasen ıssız bir araziye inşa edilen, savaşın artıklarından oluşan bir şehir. Kızıl Lapis Kalesi ise bir sembol olarak dikildi fakat asıl sembol her daim onun hisarıydı. Yani, sen.”

Diyen Abel’in gözleri bir kez daha Yorna’ya dikildi.

Kulak zarlarında bu sözlerin ardındaki gücü ve taşıdıkları asıl anlamı algılayan Yorna’nınsa yanakları kaskatı kesildi.

Mantığını anlayabiliyordu. Ama bunlar yalnızca laftaydı.

Yorna İblis Şehri vatandaşlarının ruhani dayanağı olsa da yağmur yağdığında başlarını sokacak bir yere, karınları acıktığında yiyecek bir şeye ihtiyaç duydukları gerçeği değişmiyordu.

Yorna, bir şehrin sağlayacağı şeyleri bir başına sağlayamazdı.

Yorna: “Yoksa bu çocukların ben yanlarında olduğum müddetçe yağmurda ıslanmak ya da aç kalmak gibi iğrenç şeylere katlanacaklarını söyleyeceğine mi inanıyorsun?”

Abel: “——Aynen öyle!”

Yorna: “Eh…”

Abel: “Kanatlarının altındaki herkesi süt kuzusu mu sanıyorsun sen? Beslenmeyi bekleyen, rahatlatılmak için sızlanıp duran birer bebek mi onlar? ——Şahsen ben öyle düşünmüyorum.”

Abel’in bu yanıtı verirken takındığı tavır, Yorna’nın sessizce yutkunmasına yol açtı.

Hemen sonrasındaysa arkalarında şiddetli bir patlama sesi işitildi, Büyük Felaket girdabına kapılan moloz parçaları Yorna ve Abel’e doğru havalandı. Ve parçalardan biri kılını dahi kımıldatmayan Abel’in yanı başına inerken ince bedeninde yarattığı etkiyle suratındaki oni maskesi parçalandı.

Yorna: “——Hık.”

Solgun yüzü açığa çıkar, bir kıymıkla hafifçe kesilmiş alnından kanlar akarken simasında en ufak bir değişiklik olmadı. O yakışıklı adam, yanına düşmüş olan oni maskesini yerden alarak avcunda sıktı.

Ve gerçek yüzüne bürünen Abel—— Yo, Vincent Volakiya, gözlerini Yorna’ya dikti.

Abel: “İnsanoğlu aptaldır. Canları yanmadıkça karşı koymak akıllarına gelmez, düşmanları olmadıkça silahlanmazlar bile. Bir felaket yaşanmadıkça nasıl birlik olunacağını bilmezler ve ölümden öylesine korkarlar ki sürekli gözlerini kaçırırlar.”

Yorna: “————”

Abel: “Ve tüm bunlara rağmen, insanı insan yapan bu zayıflık ve aptallıktır. İmparatorluk halkına askerî güçle hükmediyor, İblis Şehrindeyse senin yaşam tarzın bölge sakinlerine rehberlik ediyor. Sonuç olarak…”

Sözlerini bu noktada sonlandıran Abel, bakışlarını başka bir yöne çevirdi. Bakışlarının çekildiği yer, gözlerinde Yorna’nın sevgisi alevlenen insanlardı; yani Büyük Felakete karşı koyan vatandaşlar.

Her biri bu şehri korumak için kararlılıkla, cesurca savaşmaya devam ediyordu.

Yo——

Abel: “Onlar senin için açlığa da yağmura da direnirler. Ve güneşin yeniden doğacağı, karınlarının yeniden doyacağı güne dek seninle olmayı seçerler!”

İşte bu yüzden——

Abel: “İblis Şehrini terk et. Onlar da seninle gelecek. Onların dönebileceği tek yer, sensin.”

Yorna: “——Ah.”

Abel: “Yoksa bunu yapamayacağın düşüncesiyle mi üzülüyorsun? Senin arzuların o çilekeşlerinkilerle örtüşmüyor mu?”

Bu sözleri dile getiren Abel, koluyla alnındaki kanı silerek oni maskesini bir kez daha yüzüne geçirdi.

Fakat ifadesi bilişsel sapma ile gizlense de telaffuz etmiş olduğu sözcükler Yorna’nın kalbinin derinliklerine nüfuz ederek hiç çıkmayacak bir dikene dönüştü.

Yorna, kendisine teslim edilen mektubu okuduğu anda Abel’in arzuladığı şeyi bildiğini anlamıştı.

Fakat bunun ortaya çıkması ve bu noktada referans olarak kullanılması merhametten fazlasıyla yoksundu. Ki merhametten yoksun olmak da bu neslin Volakiya İmparatorundan beklenen bir özellikti.

İşte bu nedenle tüm önlemlerin alınması gerekliliği——

Yorna: “Biz İblis Şehrinden ayrılır ve Büyük Felaketten kaçarsak sen ne yapacaksın peki? O şey bu şehri yiyip bitiriyor olabilir ama burayla sınırlı kalmama ihtimali de var!”

Abel: “Oyunun sonuna yaklaşmışken beni sınamaya mı kalkıyorsun? Neden bahsettiğimi gayet iyi biliyorsun.”

İblis Şehrini terk etmek ve Büyük Felaketin canının istediğini yapmasına müsaade etmek, bu sözcüklerin ardında yatan gerçek anlam neydi?

Abel, Yorna’nın sorusunu asık bir suratla, çenesini yatırarak yanıtlamıştı. Bu hareketiyle işaret ettiği yer ise Büyük Felaketin kendisi—— ya da daha doğrusu yıkımına maruz kalan alandı.

Başka bir deyişle, Büyük Felaketin piyasaya çıktığı yer olan Kızıl Lapis Kalesi bölgesi——

Abel: “O şey Kaleyi yuttuğunda yaptığın şeyi yap, ama bu defa İblis Şehriyle. ——Kaleyi yutmak o şeyi patlatmaya yetmese de biricik İblis Şehrin işleri tamamen değiştirecektir!”

△▼△▼△▼△

???: “————”

Rüzgâr kıyafetinin eteklerini uçuşturuyor, delici kara gözleri şehre yıkım getiren Büyük Felaketi izliyordu.

Yorna’nın Kafma, şehir sakinleri ve beklenmedik diğer askerî güçlerin katkısıyla hasarın yayılışını mümkün olduğunca azaltma mücadelesi bir miktar etki ediyordu.

Fakat bu etki pek uzun sürmeyecekti.

Büyük Felaketin karanlığı olan o tehdit, inkâr edilemez ölçüde büyüktü.

Kadim zamanlarda bu tür olaylara tanık olan ve kendilerini dünyanın sonuna teslim ederek korkularını hayatta kalanlara aktarmak adına artlarında efsaneler bırakanlar var olmuş olabilirdi.

Bu örneklerin en ekstremi Kıskançlık Cadısıydı. Ve Büyük Felaket de ona çok benzer bir örnekti.

Fakat——

???: “——İmparatorluğu yok edecek olan Büyük Felaket, farklı türden bir facia mı?”

???: “Öyle, öyle. Oh yooo~, bu sorun yaratabilir ama, değil mi? Bunun öngörülmemiş olduğunu düşündükçe yerimi unutup yıldızlara bizzat sitem edesim geliyor.”

Kollarını önünde kavuşturan ve bir tepede hareketsizce duran adam—— Vincent. Ve çömelmiş hâlde onunla aynı manzarayı seyreden mavi cüppeli Yıldız Gözlemci.

Yolculukları boyunca onları uyarmak için tek kelime etmeyen adam, her türlü suçlamadan kaçmak istercesine Büyük Felaket karşısında “Her~ hâlükârda~ bu~, benim sorumluluğumda değil” demişti.

Bununla birlikte Yıldız Gözlemcinin nadir erdemlerinden biri, gördükleri konusunda yalan söylememesiydi.

Yani bir Yıldız Gözlemci olarak bu denli cesur olduğuna göre karşılarındaki felaket ile Yıldız Gözlemci tarafından öngörülen İmparatorluğun yıkımı farklı problemler olsa gerekti.

Başka bir deyişle——

???: “Oh, geliyorum, geliyorum. Tanrım, amma da koşturdum.”

Ubilk: “Amanın, İhtiyar Olbart’a bakın.”

Düşüncelere dalmış hâlde gözlerini kısmış olan Vincent’ın ardında varlığını algılaması zor bir ihtiyar belirmişti. O ihtiyara—— Olbart’a seslenen ilk kişi Yıldız Gözlemci olurken karşılığı “Aye aye” sesi eşliğinde bir kafa sallayışı oldu.

Yanına geçen Olbart’a kaçamak bir bakış atan Vincent ise somurtarak kaşlarını çattı.

Vincent: “Hey, sağ kolunu bir yerlerde mi bıraktın?”

Olbart: “Tam da beklediğim gibi algınız epey sağlam, Ekselansları. Aslına bakarsanız sağ elimi Ekselanslarının göğüs cebine tıkıştırdım… Ehh, hiç değilse öyle yapmış olsaydım komik olurdu. Ama maalesef o koca gölgeye kaptırdım.”

Ubilk: “Anlıyoruuum~. Epey acı verici bir tecrübeymiş gibi görünüyor.”

Olbart: “Aaaynen, acılıydı. Şu yaşımda küçük bi çocuk gibi ağlayıp zırlamama ramak kalmıştı. Utanç verici, utanç verici.”

Diye bağırıp çağıran Olbart, bir yandan da bileğinden aşağısı yitmiş olan sağ kolunu sallayıp duruyordu.

Onun ve Yıldız Gözlemcinin maskaralıklarını bir kenara bırakan Vincent ise bir kez daha savaş alanını gözlemlemeye dönmüştü.

Büyük Felaket, eski Kızıl Lapis Kalesi sahasını kasıp kavuruyordu. Bir de onu hizada tutmak için çırpınan şehir güçleri görünüyordu.

Büyük Felaketi yatıştırmak için gerekli önlemler, Yorna tarafından hâlihazırda alınıyordu.

Dolayısıyla şimdi yapılması gereken——

Olbart: “Peki Ekselanslarının bu noktada oyalanmasında bi sakınca yok mu sahiden?”

Vincent: “Bir önemi yok ki.”

Olbart’ın kafasını kaldırarak dile getirdiği kelimeler Vincent tarafından sessizce karşılandı.

Yorna’ya planı aktarmak ve onu ikna etmek Abel’e düşen roldü. Vincent ise Vincent’a düşen rolü oynamak zorundaydı.

Dolayısıyla——

Vincent: “Volakiya İmparatoru Vincent Volakiya tarafından atılması gereken adım. ——O adım çoktan atıldı zaten.”



#Bu cilt koca bir satranç oyunu gibi. Karakterlerin attığı her adım planlı, hepsinin bir arzusu var, herkes hep ileriyi düşünüyor. Sadece bizim gariban Subaru aralarında ne yapacağını bilemez hâlde bocalıyor. Bu cildin sonunda daha da güçlenmiş, akıllanmış biri olacak mı merak ediyorum doğrusu. Neyse, önce önümüzdeki meseleleri çözümleyelim de gerisini sonra düşünürüz.

#Bu arada güncele çok az bölüm var diye başlamıştım ama çat çat bölüm geldi, bayağı ilerlediler. Bu rutinle yetişmemiz çok uzun sürecek, daha hızlı ilerlemem de mümkün değil, bu kadar zaman ayırmak bile şu anda bana zor geliyor. Hakkımızda hayırlısı deyip susuyorum. Bugünlük bu kadar, sıradaki bölümlerde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar