Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 57 – “Akıllıca Yaşayamam” 

Kısım VII, Bölüm 57 – “Akıllıca Yaşayamam” 

1 Nisan 2023 145Okunma 27 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Karanlık, kasvetli bir boşluktaydı.

Salınıyordu. Dolanıyordu. Oradan oraya savruluyordu. İhlal ediliyordu.

Dört uzvu boynundan yukarısındaki her şeyle birlikte gövdesinden ayrılmıştı da her bir parçası farklı yerlerde süzülüyor, sürükleniyor, sarsılıyor, kurcalanıyordu âdeta.

Hafızası, neler yaşandığı ve ne yaşadığı konusunda fena hâlde pusluydu.

Ortalık zifiri karanlıktı, neden böylesine sonsuz bir boşluğa fırlatılmış olduğunu merak ediyordu.

——

————

————————

——————————

Aklına, hiçbir şey gelmiyordu.

Kafası ve uzuvlarından ayrılmış hâlde, amaçsızca süzüldüğü bu mekâna hapsedilmesi için hiçbir sebep düşünemiyordu.

Hâl böyle olunca böyle bir yerde bulunması gerektiğine dair bile hiçbir bahane öngöremiyordu.

???: “——Seni seviyorum.”

Ne zaman aklından böyle bir şey geçecek olsa kulaklarına onu düşünmekten alıkoyan belli belirsiz bir ses ulaşıyordu.

Hem kısıklığı hem de uzaklığı nedeniyle bu sesi işitmek zordu. Ama içgüdüsel olarak onu dikkatle dinleyebilmek, işitebilmek için kafasını o yöne yatırmak istemesine neden olacak kadar hararetli bir sesti.

???: “——Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

O sesi her işitişinde o ana dek sahip olduğu düşüncelere reset atılıyor, sıfırlanıyordu.

Buna can sıkıcı mı yoksa kaçınılmaz mı demeliydi, hangi seçeneğin doğru olduğu muammaydı.

Bununla birlikte, aynı şey tekrarlanıp durdukça ortaya yeni bir konu çıkıyordu. Bir şekilde, bu işitilebilir sesin uzaklığı konusunda bir şeyler yapılabilir miydi?

???: “——Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”

O belli belirsiz, yakarış dolu ses, bu düşünceyi bile kesintiye uğratmak istercesine yükseliyordu.

Ancak bu bir anlamda ters etki doğuruyordu. Sonuçta o sesi duyma, o sesin sahibiyle birlikte olma arzusu, o düşüncenin, sıfırdan bire ulaşma teşebbüsünün doğuşunun bahanesiydi.

Bundan böyle——

???: “Kimse…”

Uzuvları ve kafası gövdesini terk etmişken kımıldayamıyor, kendi başına hiçbir şey yapamıyordu.

Dolayısıyla etrafındakilerin, bu konuyla ilgili bir şeyler yapabilecekmiş gibi görünen kişilerin yardımına bel bağlamayı tercih ediyordu.

Peki kimse var mıydı, onun var olmasına yardım edebilecek herhangi biri var mıydı?

Böylesine umutsuz bir durumda bile ona yardım eli uzatabilecek biri var mıydı?

Ona iyi davranan biri var mıydı?

Eğer o kişi yanına ulaşırsa çözüme de ulaşılacağı kesindi.

——İşte buna dayanarak, çook uzaklardan yankılanan o sese ulaşmak uğruna elini uzatacaktı.

△▼△▼△▼△

Al: “——Hık.”

Olbart: “Oh? Amma da şevkli bi darbeydi.”

Havada büyük ve güçlü bir kükreyiş yankılanmış, sarsıntılar zemini boydan boya aşarak gezgin hanındaki iki adama ulaşmıştı.

Pencerenin dışında devasa, kara bir gölge hüküm sürüyor, İblis Şehrini merkezinden sınırlarına dek ağır ağır aşındırıyor, içine alıyor, sindiriyor, bu dünyaya ait olmayan bir şeye dönüştürüyordu.

Bu dünyadaki her bir varlığı dehşete düşüren o en kötü kâbusun bu olduğu su götürmez bir gerçekti.

Herkese ilk bakışta tam da bunu hatırlatan şeydi, sonun somutlaşmış hâliydi.

Ve yaşamın sonlanmak üzere olmasının doğurduğu dehşeti teninde—— ya da daha doğrusu ruhunda en çok hisseden kişi, Al’ın ta kendisiydi.

Abel, Medium ve diğerleri işleri yatıştırmak için harekete geçmişti.

Al’sa onlara katılmak yerine bu çıkmazda, sallayıp durduğu kafasını avuçlarının arasına alıp çöküp kalmıştı. Peşlerine takılacağını ve onlara yardım edeceğini nasıl söyleyebilirdi ki?

Al: “Ben… b-ben…”

Onları yalnızca ne denli güçsüz olduğunu tam anlamıyla çözmek için mi takip etmişti?

Durum buysa, daha en başta bunu hangi sebeple yapmıştı ki——?

Olbart: “Tanrım, bi hışımla koşturup geliyorum ama bulduğum tek şey ödlek veledin teki mi yani? Ehh, Ekselansları da burda olsaydı sıkıntı çıkardı gerçi.”

Al: “————”

Olbart: “Ama Kafma o şeyle savaşıyo, di mi? Öyleyse Ekselansları ona bunu emretmiş ve kaçmaya niyeti yokmuş yani? Bu konuda Bilge var mı?”

Olbart, Al’a doğru ilerleyerek ona bu soruları sordu.

Ve o ufak tefek ihtiyar, boynundaki kemikleri çıtırdatırken çömelmiş hâldeki Al’ın yüzüne bakabilmek için eğildi. Al’ın korkudan uyuşmuş olan beyni, bu soruların içeriğini zar zor özümseyebiliyordu.

Vincent, yani orada olmayan sahte İmparator, Abel’le bir çeşit anlaşmaya varmıştı ve——

Al: “O-O Tanza denen bi küçük hanımla birlikte…”

Olbart: “Tanza mı, o geyik kızı mı kastediyosun? Bu noktada aklından neler geçiyo hiç bilmiyorum… Ekselanslarının ağzı pek laf yapmaz, anlarsın ya. Naapacağıyla ilgili bi not bıraksa ne iyi olurdu.”

Al: “S-Sen…”

Olbart: “Ne?”

Ayaklanırken Al’ın söylediklerini işiten Olbart’ın kaşları çatıldı. O ihtiyar canavarın kendisinden biraz olsun uzaklaşmasına izin vermek istemeyen Al ise birkaç kelime edebilmek için titreyen dilini ve boğazını kullandı.  

Evet, Olbart oraya geri dönmüştü. Ama bir sonraki hamlesi ne olacaktı?

Al: “O şeyle savaşacaksın, değil mi?”

Olbart: “Oioi, aptal olma.”

Al: “Hah…”

Olbart’ın bu durumla hiçbir bağı yokmuşçasına verdiği yanıt, Al’ı sersemletmişti.

O bu şekilde hareketsizce önüne bakarkense Olbart, pencerenin dışını işaret etti.

Olbart: “I ıh, ben ilk bakışta anladım. O şey fena hâlde kötü. Sağ elim de gitti zaten, o yüzden bu kadar tehlikeli bi işe bulaşmak istemem.”

Al: “————”

Olbart: “Geri dönme sebebim, onunla ilgilenen kimse yoksa diye gelip Ekselanslarını buradan çıkartmak zorunda olmamdı. Madem burada diil, öyleyse onu bulup buradan uzaklaştırmalıyım… Ekselanslarının o geyik kızla birlikte nereye gittiğini biliyo musun?..”

Al, her daim kayıtsız olan Olbart’ın bu sorusunu kafasını sallayarak yanıtladı.

Bilmediği yalan değildi. Kara gölgelerin belirip Kızıl Lapis Kalesine yayılışının ardından Abel ve gezgin hanındaki kişiler arasında geçen konuşmaların çoğu, Al’ın hafızasında yer etmemişti.

Yalnızca Kafma’nın aldığı emir üzerine dışarı çıktığını, Vincent’ın da Tanza’ya eşlik ettiğini hatırlayabiliyordu. Sonra da Medium son ana dek onun için endişelenirken Abel, işe yaramaz Al’ı ardında bırakmayı seçmişti. Hepsi buydu.

Olbart: “Öyleyse başımız fena hâlde dertte. Şehirdekiler tilki kızın emriyle harekete geçmiş gibi görünüyo, bu durumda Ekselanslarını bulmak giderek daha da zorlaşacaktır… Bu mutlak karmaşanın içerisinde uzun süre kalmak istemem.”

Al: “——Hık, ne-ne demek istiyorsun? Yok artık, kaçacak mısın yani?”

İnanılmaz bir sonuca varmakta olduğunu hisseden Al’ın sesi çatlıyordu.

Onun şaşkınlık dolu bakışlarıyla yüzleşen Olbart ise omuz silkerek sakince şöyle dedi: “Başka ne yapabilirim ki?”

Olbart: “O şey konusunda herhangi bi şey yapabileceğimi sanma. Benim için mühim olan canım ve hayalimdir. Burada kalmak için hiçbi sebebim yok.”

Al: “İ-İmparator! İmparatoru korumak zorundasın, ihtiyar…”

Olbart: “Ekselanslarının kendi başına düşünüp hareket etmesi kendisi için en iyi şeyi yaptığı anlamına geliyo. Benden yardım aldığını zannediyosa beni anlamamış demektir. Bu yüzden ona Bilge İmparator denmesi ayıbın önde gideni.”

Al: “Oh…”

Olbart: “Sana bi tavsiye vereyim, sen de kaçsan iyi edersin. Burada canını riske atmakla eline hiçbi şey geçmez. Yani akıllıca yaşayan kazanır.”

Olbart, ölümcül, Volakiya tarzı bir soğukkanlılıkla shinobi olarak uzun bir ömür yaşamış olduğu gerçeğini harmanlayan, soğukkanlı ve sarsılmaz bir felsefeye sahipti.

Ki bu da Al gibi bir yabancının ne derse desin değiştiremeyeceği bir şeydi. ——Hayır, muhtemelen Olbart’ın düşüncelerini değiştirebilecek tek kişi yine Olbart’ın kendisiydi.

Hiç kimse başkalarının hayatını değiştirmesine ve dikte etmesine müsaade etmemeliydi.

İşte bu adamın, Olbart Dunkelkenn’in en güçlü shinobi olarak hüküm sürmesinin sebebi de buydu. O, değerli hiçbir şeyi elde tutmaması veya hiç kimseye kalbini adamamasıyla mükemmelleşmiş bir shinobiydi.

General ünvanına, shinobi reisi pozisyonuna veya İmparatoru koruma şeklindeki görev bilincine yapılan hiçbir vurgu yoktu.

Özgürlük değil. Daha ziyade kanunsuzluk. ——Evet, dünyanın en büyük “kanunsuzu”, işte onun gerçek rengi buydu.

Bu fikir değiştirilemezdi. Sarsılamazdı. Hem de hiç kimse tarafından.

Öyleyse bu noktada ideolojisiyle ilgili atıp tutmanın kimseye bir hayrı olmazdı.

Al: “————”

Azı dişlerini güçlü bir şekilde birbirine kenetleyen Al, kulağına bastırdığı kolunu indirdi.

Etraftan yayılan gümbürtüler ve kuvvetli patlama sesleri ile İblis Şehri sakinlerinin kara gölgelerle yüzleşirken attıkları feryatlar, yeryüzündeki cehennemi tasvir ediyormuşçasına yankılanarak Al’ın kalbini sarsıyordu.

Kalbi paramparça olmak üzereydi. Zihni allak bullak olmak üzereydi. Ruhu darmadağın olmak üzereydi.

Ama hayır. Daha değil. Onunki paramparça olmadıysa.

Al: “…İhtiyar, sana bir sorum olacak.”

Olbart: “——? Neymiş o?”

Al: “O… O kara gölge öbeğinin kardeşimle bir bağlantısı var, öyle değil mi?”

Dişlerini kan tadı alıncaya dek sıkan Al, sesindeki titremeyi bir an olsun gizleyerek bu kelimeleri bir araya getirdi.

Al’ın kumaş maskesinin ardında gizli ölümcül kararlılığı—— Olbart tarafından görünmeyen ifadesinin gözlerine yansımasından ya da ses tonundan anlaşılmış olabilirdi. Her hâlükârda sol elini keçi sakalına götüren ihtiyar şöyle dedi:

Olbart: “Oh, evet. Bana gölgeler o oğlandan yayılıyor gibi geldi.”

Al: “————”

Olbart: “Bunu duyduktan sonra ne yapacağında karar kıldın mı?”

Gözlerini kapatan Al, Olbart’ın söylediklerini sindirmeye çalışıyordu.

Bu zaten bildiği bir şeydi. O kara gölgelerin altında Natsuki Subaru vardı. ——Yo, her şeyin merkezinde Natsuki Subaru vardı.

Eğer öyleyse Al, azı dişlerini kıracak bir kararlılıkla kafasını kaldırmak zorundaydı.

Eğer Natsuki Subaru oradaysa, Aldebaran da onu takip etmek zorundaydı.

Al: “Bana akıllıca yaşamamı söyledin, ihtiyar.”

Olbart: “Evet, öyle. İnancım bu yönde.”

Al: “Ama buna katılmıyorum. İhtiyar, senin yaşam tarzın akıllıca değil, kurnazca. ——Ve ben kurnaz bir yetişkin olmak istemiyorum.”

Derken bum diye bir patlama sesi işitildi.

Fakat kaynağı dışarısı değil, Al’ın yanı başıydı. Yumruğunu yere geçirmiş, çarpmanın acısı ve ivmesiyle vücudunu kaldırmıştı. Bir şekilde ayaklanmayı başardıktan sonraysa kaldırdığı vücudunu duvara yasladı.

Dizleri titriyor, kalbi korkuyla atıyor, henüz savaşmamış olmasına rağmen ruhunda boydan boya yaralar taşıyordu ama yine de——

Al: “Oturup beklenecek bir vakitte değiliz… Bunu yaparsam ebeveynlerimin yüzüne bakamam, değil mi ama!..”

Diyen Al, maskesinin içerisinde dişlerini sıkarak duvara koyduğu elinden aldığı güçle ayaklandı.

Onun kan dondurucu feryatlar arasında ilan ettiği kararlılığını işiten Olbart ise uzun, gür kaşlarını çattı. Ve pencerenin dışına doğru keskin bir bakış atıp Al’ın homurdanışlarını tek gözünü kapatmış hâlde karşılayarak,

Olbart: “Gaza gelmen iyi hoş da o şeyi yenmek gibi bi şansımız olduğunu mu sanıyosun gerçekten?”

Al: “İmkânı bile yok! Hiç kimse o şeyi yenemez! On bin kez denesem bile galip gelemezdim! O şeye karşı galip gelmeyi… Yalnızca Natsuki Subaru başarabilir!”

Derken kolunu olabildiğince sallayan Al, pencere pervazına çarparak arkasını döndü.

Ve ihtiyar canavarla yüz yüze geldiği anda ona doğru bir adım atıp alev alev gözlerle,

Al: “İhtiyar!”

Olbart: “Hophop, kendini kaptırıyosun bak. Benden söylemesi, sana yardım etmemi falan isteyeceksen yanıtım hayır olacak…”

Al: “Böyle bir isteğim yok! Beni eski hâlime döndürmen yeterli, seni boktan moruk.”

Olbart: “————”

Al: “Kaçmak için zaman kazanmak istiyorsan, sana o zamanı yaratırım. Yeter ki bana Otoritemi geri ver!”

Al, güdük sağ kolunu Olbart’a doğru uzatarak bu şekilde haykırdı.

Onun hayvani bir kükreyiş, kederli bir ağıt ve hummalı bir amaç karışımı feryadını işiten Olbart’ınsa boğazı düğümlendi.

İşte ihtiyar canavar bu hâlde kafasını yavaşça sağa sola sallayarak,

Olbart: “Ehh, mağduru oynama zahmetine giresin varsa buyur gir, sana diyecek bir şeyim yok. Oğlan ilk turda oyunu kazandı zaten, o yüzden sözümü tutmak zorundayım.”

Al: “Kardeşim, kazandı mı?”

Olbart: “Aynen öyle. O oğlan beni ebelemecede yendi resmen. Ve bana kalırsa bu büyük bi olay.”

Karşısına geçen Al’a böyle söyleyen Olbart, onu sol kolunu sallayarak selamladı.

Onun ağzından dökülenleri işiten Al’sa saatli bomba misali atan nabzında anlık bir rahatlama ve hayranlığın çınladığını hissetti.

O rüzgârın sesiyle bile korkudan kaskatı kesilirken Subaru, kendisine düşen görevi yerine getirmiş, Olbart’a kafa tutmuş ve nihayetinde oyunu kazanmayı başarmıştı.

Elbette ki tek seferle sınırlı kalamayacak yenilgiler de biriktirmişti ama——

Olbart: “Ama sırf merakımdan sormak istediğim bi şey var.”

Derken boğuk bir ses, Al’ın hızla çarpan kalp atışlarının arasına girdi ve Al, sessizce karşısındaki adama baktı.

Dişlerini sergileyen Olbart ise onun tatsız bakışları karşısında gülümseyerek uzatmış olduğu sol elini usulca Al’ın göğsüne yerleştirdi.

Ve sonra da——

Olbart: “On bin kez denesen bile yenemeyeceğin bi düşmana nasıl meydan okumaya niyetlisin acaba?”

Al: “Kes sesini, seni boktan moruk. ——Oraya gidecek ve gerekirse milyon kez öleceğim.”

△▼△▼△▼△

Abel: “Büyük Felaketi önleme buyruğunu devralan, yeni Yıldız Gözlemci olacak kişi.”

Bu dile getirildiği anda Taritta’nın dünyası dramatik bir şekilde sarsılmıştı.

Büyük Felaketin saldırısı yüzünden İblis Şehrinde yer yerinden oynuyor, depremi andıran gümbürtülerin ardı arkası kesilmiyordu. Fakat Taritta’nın dünyasının başına yıkıldığını hissetmesi bundan kaynaklanmıyordu.

Ona bunu yapan, karşısındaki maskeli adamın—— Abel’in dile getirdiği, yüreğini dağlayan şeydi.

Medium: “Yıldız, Gözlemcisi mi?..”

Dengesini yitiren bedenini nazikçe desteklemek adına Taritta’nın yanında duran Medium, işittiklerini doğrulamak istercesine bu alışılmadık terimi mırıldandı.

Bu onun bilmediği, bilmesinin de gerekmediği bir terimdi.

Gerçek şu ki Taritta Shudraq Halkının sıradan bir üyesi olarak ormandaki memleketinde huzur içerisinde yaşamaya devam ettiği takdirde böyle bir şeyle ilişki kurmak gibi bir ihtiyacı da olmayacaktı.

Fakat——

Taritta: “Ben…”

Medium: “Abel-chin! Neler döndüğü hakkında hiçbir fikrim yok! Neden bahsediyorsun sen!?”

Medium, sesi titreyen Taritta’nın yerine Abel’e çıkışan taraf oldu.

Ufalmış olsa da kararlılığını yitirmemişti ve Taritta’yı korumak istercesine ufak göğsünü şişirmiş hâlde dosdoğru Abel’e bakıyordu.

Medium: “Bahsettiğin Yıldız Gözlemci de neyin nesi? Taritta-chan neden öyle oluyor ki?”

Abel: “——Yıldız Gözlemci, yıldızların hizalanışına ve rehberliğine dayanarak geleceği öngörme rolünü üstlenen kişidir. Yo, buna rolden ziyade yazgı demek daha doğru olur.”

Medium: “…Bilerek mi böyle karmaşık kelimeler kullanıyorsun?”

Abel: “Öyle bir niyetim yok.”

Kaşlarını çatan ve söylenenleri anlamakta zorlanan Medium’un sitemini işiten Abel, hafifçe iç çekti.

Sonra da Medium’u kendi hâline bırakıp bir kez daha ismiyle Taritta’ya seslendi. Genç kızın omuzları istemsizce seğirirken de gözlerinin içerisine bakarak şöyle dedi:

Abel: “En başta İmparatorluk Başkentinden sürülme sebebim Yıldız Gözlemcileriyle yakından ilişkili. Taritta, bu meselenin bilincinde olmalısın, haksız mıyım?”

Taritta: “B-bu mesele derken…”

Abel: “Elbette ki İmparatorluğun çöküşünün öngörülmüş olmasından bahsediyorum. Bunu biliyordun. ——Bu yüzden de Buddheim Ormanında beni öldürmek istedin.”

Taritta: “——Hık.”

Taritta’nın yanakları gerilmiş, Abel’in gerçekçi ifadesinden dolayı başını eğip kollarını kavuşturmuştu.

Yıldız Gözlemci olarak anılmanın şoku, neredeyse Abel’in göz ardı edilemeyecek bir şeye değindiği gerçeğini gölgede bırakıyordu.

Evet, açıkça dile getirmişti. ——Taritta, ormandaki avcıydı.

Peki onu vurma fırsatını kaçırdığı için pişman mıydı?

Kelimelere döküldüğünde——

Taritta: “Ne zamandan beri…”

Abel: “————”

Taritta: “Ne zamandan beri, peşinde olduğumu biliyorsun?..”

Medium: “Taritta-chan!?”

Başı öne eğilen Taritta, Abel’le göz göze dahi gelemeden bu soruyu yöneltti.

Taritta’nın sözlerini işiten Medium’un ağzındansa bariz bir şaşkınlık nidası kaçtı. E tabii ki öyle olacaktı. Bu soruyu duyduktan sonra Abel’in baskılarına karşı çıkacak bir dayanağı kalmamıştı.

Gerçekler itiraf edilmişti. Taritta, okçuluğunu kullanarak Abel’i öldürmeye teşebbüs etmişti.

Abel: “Yıldız Gözlemcilerinin öngörüleri… Buyrukları, çoğunlukla yoldaş Yıldız Gözlemcileriyle paylaşılır. Bu buyruğun bilincinde olarak İmparatorluk Başkentinden kaçışımın ardından peşime takılmaları beklenen bir şeydi. Ayrıca…”

Taritta: “Ayrıca?”

Abel: “Taht mekanizması hakkındaki bilgilerime dayanarak Shudraq Halkına güveneceğim tahmin edilebilirdi. Hâliyle Shudraqlar arasında bir suikastçı olma ihtimali yüksekti.”

Taritta: “————”

Abel: “Suikastçının varlığına dair kesin kanıtıysa ancak ben sanarak Natsuki Subaru’yu hedef aldığında elde ettim.”

Abel’in akıl yürütme biçimini öğrenen Taritta’nın elleri, kıyafetlerinin uçlarını sımsıkı sarmalamaktaydı.

Söylenenler doğruydu. İmparatorluğun bir ucunda yaşayan Taritta’nın Volakiya İmparatorunun simasını tanıma ihtimali yoktu. Dış görünüşüne dair tek bilgisi, siyah saçlı, siyah gözlü olduğu şeklindeydi.

Aynı gün, aynı saatlerde ormanda böylesine alışılmadık özelliklere sahip birden fazla kişi olacağıysa hiç aklına gelmemişti.

Abel: “İkimizi, yani beni ve onu köydeki kafese tıkılmış hâlde gördüğünde verdiğin tepki olağanüstüydü… Gözlemcilerin piyonu olarak fazla dürüst bir tabiata sahipsin.”

Taritta: “——Ah.”

Abel: “Bana hem Guaral’ın ele geçirilmesinde hem de arkasından gelen İblis Şehri yolculuğunda eşlik ettin ama buyruğu yerine getirmeye kalkışmadın. Neden?”

Taritta: “————”

Abel: “Neden buyruğa uymayı reddediyorsun? Duyduğum kadarıyla Yıldız Gözlemcilerinin öngörüleri, bilincinde olsanız da karşı koyamayacağınız şeyler. Yani o öngörüye karşı koyacak iradeye sahip olduğuna inanmıyorum.”

Taritta o kadar güçlü bir iradeye ya da öz disipline sahip olsaydı daha en başta bu yolculukta onlara eşlik etmezdi.

Yani Abel’in muhakemesi sert olsa da doğruydu. Can yakacak kadar doğruydu.

Taritta, buyruğunu bir kenara atacak güce sahip değildi.

Bu mümkün olsaydı böylesi bir yükü çok daha erken üzerinden atmış olurdu.

Bu buyruğu yerine getirmediği takdirde Büyük Felaketin İmparatorluğu yok edeceğini kesin olarak biliyordu——

Medium: “——Aman Tanrım! Hiçbir şey anlamıyorum!”

Taritta ıstırap çekiyor, Abel peşine düştüğü şey için uğraşmaya devam ediyordu. İkisi arasında sıkışıp kalan ama konu dışı bırakılan Medium, işte tam da bu noktada patladı. Ve mavi gözlerini Abel’e dikti, arkasındaki Taritta’ya kalkan olmak için kollarını iki yana açtı.

Medium: “Abel-chin’in hedef alınması ya da onu hedef alanın Taritta-chan olması hakkında en ufak bir bilgim yok! Ama Taritta bu konuda kararlı olsaydı Abel-chin şimdiye çoktan ölmüş olurdu! Haksız mıyım?”

Abel: “Hey sen, çeneni tutmayı öğren.”

Medium: “Haksız mıyım ama! Abel-chin, Taritta-chan’dan kaçabilir misin ki?”

Medium’un bu güçlü söylemi sonrası Abel’in dudakları nefretle kıvrıldı.

Söylenenleri inkâr edemezdi. Fakat bu açıdan Taritta’ya duyulan şüphe, Abel tarafından çoktan dile getirilmişti.

Başka bir deyişle, Medium’un da belirttiği üzere Taritta’nın istediği takdirde Abel’i öldürebileceği netken bunu neden yapmamıştı?

Çünkü——

Taritta: “…Çünkü, bunu yapmak için, bir sebep bulamadım.”

Abel: “——İmparatorluğu yıkılmaktan kurtarmak haricinde nasıl bir sebebe ihtiyacın var ki?”

Taritta: “Ben! Ben senin İmparator olduğunu ya da Başkentten sürüldüğünü bile bilmiyordum ki!.. Çünkü, benim gözümde, benim gözümde, bir Yıldız Gözlemci olarak, ben——”

Uzun süredir göğsünün ardında gizli tuttuğu ıstırap, ağzını açışıyla birlikte nihayet taşmaya başlamıştı.

Çoktandır kelimelere nasıl dökeceğini bilemediği o ıstırabı açığa çıkartan şeyse tamamıyla Abel’in tahrikleriydi.

Fakat daha bunu yapma imkânı bulamadan——

Medium: “——Hayıııırr!”

Gözleri faltaşı gibi açılan Medium’um feryadıyla Taritta ve Abel’in bakışları yukarıya kaydı.

Üçlünün bulunduğu binanın hemen üzerine, yani tam tepelerine bir zifiri karanlık çökmekteydi—— Yo öyle değildi. O şey yalnızca zifiri karanlık değildi, daha ziyade devasa, simsiyah bir koldu.

Kendisine bahşedilen beş parmakla dosdoğru uzanıyor, hemen yukarıdaki binaya doğru atılıyordu.

Orada bulunan üç kişiyi ezmeye—— yo, o koca eliyle onları yakalamaya çalışırmış gibi bir hâli vardı.

Taritta: “——Hık, Medium! Abel!”

O şeyin yaklaşmasına tanık oldukları saniyede Taritta’nın aklındaki tüm konu dışı düşünceler uçup gitti.

Biraz önceki sözlü saldırı sahnesi ansızın sonlandı; Taritta içgüdülerinin emrettiği üzere harekete geçti, önündeki Medium’u kucakladı, Abel’i de sırtına attı ve doğruca geriye sıçradı.

Bu şekilde o devasa siyah kolun menzilinden kaçmaya çalıştı. ——Fakat yeterli olmadı.

Alçalmakta olan parmak uçları onları yakalamak, çaresizce bu dünyadan koparmak üzereydi.

???: “Buna müsaade etmeyeceğim!!——”

Ancak tam da bunun yaşanmasına ramak kalmışken üçlü grupla devasa kolun arasına giren koca bir kitle, tepelerinde büyük bir şiddetle sıkıştı.

Zümrüt yeşili dikenli sarmaşıklara dolanan kale duvarları parçalanıp ele geçirildi ve muazzam bir merkezkaç kuvvetiyle birlikte, Taritta’nın da dâhil olduğu üçlüyü devasa kolun müdahalesinden koruyan bir kubbe şeklini aldı.

Elbette ki o uzuv, herhangi bir müdahaleyle durdurulabilecek cinsten değildi.

O kapkara kola temas eden kubbe saniyesinde şeker gibi eridi, kanatlı bir böcek tarafından yutulan bir yaprak misali yitip gitti.

Bununla birlikte——

???: “Şehrimde daha fazla kargaşaya tolerans gösteremem—— Hık!”

Kimonolu bir kadın, yıkılan kale duvarlarının hemen altında belirdi, kafasındaki canavar kulakları dikelmiş hâlde uzun bacaklarını öne doğru savurarak devasa kola doğru bir duvar parçası fırlattı.

Odaklandığı binanın çöküşünü işaret eden bir basınç dalgası yayıldı. Fakat kadının tekmesindeki akıl almaz güç, duvarın diğer tarafındaki devasa kolun bükülmesine ve aşınmanın duraksamasına yol açtı.

Tabii bu yalnızca kısa bir anla sınırlı kaldı.

Yine de bu kadarı bile yeterliydi.

Taritta: “——Hık, güvendeyiz!”

Devasa kolun menzilinden ucu ucuna kaçan Taritta, topukları yere sürtünürken rahat bir nefes aldı.

Kollarından saldığı Medium ve Abel de yere iniş yaptı. Ve üçünün gözleri de gölgeler tarafından yutuluncaya dek onlara ev sahipliği yapan binayı görmek adına yukarıya çevrildi.

Medium: “Y-Yorna-chan!..”

Abel: “O da güvende. Az önceye kıyasla daha büyük bir hedef olmuşuz gibi görünüyor gerçi.”

Çenesini sağa sola sallayan Abel, endişeli bir şekilde etrafına bakınan Medium’a bu yanıtı verdi.

Baktığı yerdeki o kişi, kıyameti getiren gölgeler tarafından kovalanarak oradan oraya sıçrayan ve az önce güçlü bir darbe indirmiş olan o kimonolu kadın—— Yorna Mishigure müydü?

Evet, o insanüstü güçle Dokuz İlahi Generalden biri olmaya layıktı.

Abel’in onun gibi birinin yanında olmasını istemesi anlaşılır bir şeydi. Onun kadar güçlü biri, dünyanın gidişatını belirleyecek bir kaderi kolaylıkla kabul edebilirdi.

Taritta’nın aksine o, zamanı geldiğinde hiçbir şekilde tereddüt etmezdi.

Abel: “Beni birden çok seferde kurtardın, Taritta.”

Derken Abel, diz çökmekte olan Taritta’nın kararsızlığını sezmişçesine ona bu açıklamayı yaptı.

Taritta, az önceki çabaları nedeniyle soluk alıp verişlerini düzene koyamıyordu. Fakat Abel’in Taritta’nın fiziksel ya da zihinsel mücadelelerine tanıyacak zamanı yoktu.

Abel: “Yardım eli uzatmamış olsaydın senin en ufak bir çaban olmadan da ben hayatımı kaybetmiş olabilirdim. Ama sen her şeye rağmen beni kurtardın; sebep, aldığın buyruğu ellerini kirletmeden yerine getiremeyecek olman mıydı?”

Taritta: “Ya-yanılıyorsun!..”

Abel: “Öyleyse neden? Davranışların öyle tutarsız ki——”

Medium: “Ama her şeyden önemlisi, yardımların için teşekkür ediyoruz, öyle değil mi!?”

Diyen Medium, bir kez daha tutarsız davranmakla suçlanıp sessiz kalan Taritta’nın imdadına yetişti.

Güzelim altın rengi saçları darmadağın olan Medium, parmağını Abel’in gözünün önünde sallıyordu. Bu hareket boy farklarını iyice bariz kılsa da iddiasından vazgeçmiyor, çizgisini bozmuyordu.

Medium: “Abel-chan, Taritta-chan bizi kurtarmasaydı ikimiz de ölmüş olurduk, yanlış mıyım? Her şeyden önce ona teşekkür etmek zorundayız. Taritta-chan, teşekkürler~!”

Taritta: “H-hah…”

Medium: “E hadi, kendinize gelin! Mesele nedir, Abel-chin? Taritta-chan’ın ne yapmasını istiyorsun?”

Medium arkasına bakıp Taritta’ya teşekkür ettikten sonra hızlıca Abel’e döndü.

Bu süreçte aralarındaki etkileşim yüzünden sorgulama ertelendikçe erteleniyor ve Abel, Medium’un duruma ayak uyduramayışı karşısında iç çekiyordu.

Abel: “Ben bunu Taritta’ya anlattım zaten. Sen anlamasan da olur.”

Medium: “Anlamazsam anlayıncaya dek seni rahatsız edip dururum, tamam mı? Buna ne dersin?”

Abel: “——Büyük Felaketin yatışması için benim canımdan olmam gerekiyor. Yıldız Gözlemcinin gördüğü gelecek ve Taritta’ya verilen buyruk bu şekilde.”

Medium: “——? Ne kastettiğin hakkında hiçbir fikrim yok. O kocaman kara gölgeler neden Abel-chin’in ölümünden sonra yatışsın ki? Bu çok saçma!”

Medium’ın ısrarcı ricaları karşılığında Taritta, yanağını ısırdı.

Bu buyruğu yerine getirmesinin bir sonucu olarak İmparatorluğun yıkımdan kurtulacağı öngörüsünü kesinlikle anlayabiliyordu. Bunun nasıl meydana geleceğindense emin değildi.

Ancak bunun dile getirilmesi, Medium’un Abel’in acımasızlığını fark etmesinden başka bir işe yaramıyordu——

Abel: “——Tuhaf değil mi?”

Böylece Taritta’nın varsayımı, Abel’in takip eden sözlerinin yankısıyla askıya alındı.

Dişlerini sıkan Medium’sa ateşli bir isyanla “Tuhaf” dedi. Abel de eliyle ağzını örterek bir kez daha “Tuhaf” diye tekrarladı.

Abel: “Taritta.”

Taritta: “Ah, n-ne var?”

Abel: “Aldığın buyruk, yani İmparatorluğun yıkımına mâni olmak için benim canımı alman gerektiği. Bundan emin misin?”

Taritta: “——Hık.”

Bir kez daha bu şekilde sorgulanan Taritta, tereddüt içerisinde kafasını salladı.

Kendisine, yerine getiremediği bu buyruğun zaruri olduğu söylenmişti.

Fakat işin aslını öğrenen Abel, bir kez daha “Madem öyle” diyerek,

Abel: “Bu senin yıkım olarak bildiğin şey değil mi?”

Taritta: “Ha…”

Abel: “Büyük Felaketin İmparatorluğun yıkımına yol açacağına dair bir kehanetten haberdarsın. Ama o şeyin ve Büyük Felaketin bir olduğunu düşünüyorsun. Peki bundan emin misin?”

Bu soruyla birlikte Taritta’nın düşünceleri bir anlam çıkarma çabasıyla yarışa girmeye başladı.

İblis Şehrinin kalbinden yavaşça yayılan o kara gölgeye, kasvet ve dehşet saçan o varlığa Büyük Felaketten başka ne denebilirdi ki?

Ona defalarca, tekrar tekrar, kâbus gibi bir manzara izletilmişti.

Her gece kâbuslarına giren yaklaşan felakete dair görüntülerle unutmamaya teşvik edilmişti. Ve o şey kesinlikle bu kâbusların tezahürüydü. Ancak——

Taritta: “Bunun, Büyük Felaket olup olmadığına gelince…”

Abel: “Bu bilgiye sahip değilsin, öyle değil mi? Öyleyse belki de başka bir Yıldız Gözlemci sahiptir.”

Taritta: “Başka biri…”

Bu cümleden sonra Taritta’nın gözleri çılgınca hareket etmeye başladı.

Abel Yıldız Gözlemcilerinin birbirleriyle bağlantılı olduğunu belirtmiş olsa da Taritta bir istisnaydı. ——Yo, “istisna” doğru kelime değildi. Öncelikle, onlar daha en baştan farklıydı.

Çünkü Taritta’nın diğer Yıldız Gözlemcilerinin varlığından dahi haberi yoktu.

Taritta: “Ah…”

Yıldız Gözlemcileriyle ilgili tek bir fikri varsa o da daha dakikalar önce tanışmış olduğu kişiye dairdi.

Taritta: “————”

Umursamaz tavırlarından ödün vermeyen o narin adam, adını bile bahşetmeyen o iğrenç şahıs, Taritta’ya “Shudraqların Yüz Karası” diyecek kadar bilgiliydi.

Taritta’nın günahından haberdardı. Belki de sebep, Yıldız Gözlemcileri arasındaki bağlantıydı.

Peki o adam, Yıldız Gözlemci, Büyük Felaketi gördüğünde ne söylemişti?

Eğer doğru hatırlıyorsa şöyle bir şeydi——

Taritta: “Onun sorumluluğunda değilmiş…”

Abel: “——Gerçekten mi, Yıldız Gözlemci öyle mi söyledi? Anlıyorum.”

Medium: “Abel-chin?”

Taritta’nın ağzından kaçan bu cümleyi işiterek afallayan Abel, başını salladı ve arkasını döndü.

Bu manzara karşısında kaşlarını çatan Medium ise önüne geçip yüzüne bakabilmek için Abel’in etrafından dolandı. Bunu yaptığı andaysa yuvarlak gözleri faltaşı gibi açıldı. Ve irkildi.

Şaşkınlığının sebebi, Abel’in verdiği ani tepkiydi.

Abel, avcunu oni maskesiyle örtülü yüzüne koymuş ve sert bakışlarını dosdoğru İblis Şehrinin merkezine, Büyük Felaketin—— ya da daha doğrusu her şeyi tüketen o zifiri karanlık kütlenin hüküm sürdüğü noktaya çevirmişti.

Abel: “——İmparatorluğun çöküşü, Büyük Felaketten bağımsız mı?”

Diye mırıldanan Abel, hafifçe boğazını temizleyerek kısaca soluk verdi.

Surat ifadesini göremeyen Taritta’ya kahkahayı andıran bu soluklanma sonrasındaysa,

Abel: “Madem öyle, bu yolda tökezlemek için hiçbir sebep yok demektir. ——Seni denklemden sildireceğim, davetsiz misafir.”



#Abel’in aklından neler geçiyor acaba? Kimden veya neyden bahsediyor, ne yapmayı planlıyor? Bu gölge mevzusunu çözen Subaru mu olacak, yoksa Abel ve diğerleri mi? Bizi daha ne çılgınlıklar bekleyecek acaba? Maalesef bugünlük bu kadar arkadaşlar. Haftaya yeni bölümlerde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar