
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
ㅤㅤㅤㅤ
Çevirmen: Bertiel
ㅤㅤㅤㅤ
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
――Natsuki Subaru’nun nerede olduğunu öğrenir öğrenmez Emilia istemsizce paniğe kapılıp hayatının en büyük paniğini yaşadı.
Emilia: “Lütfen, Subaru… Umarım Rem’le iyi olursunuz.”
Pleiades Gözcü Kulesi’ne saldıran gölgelerin fırtınası hem Subaru’nun hem de Rem’i uçurduğu zamandı―― Yoo, daha doğrusu sadece o ikisiyle sınırlı değildi. Onların yanında bilinmeyen bir şeyin daha olduğunu biliyordu.
Emilia’nın bunu, soğukkanlılığını kaybetmeden atlatabilmesinin tek nedeni o ikisiyle bağlantısı olan Beatrice ve Ram’ın hayatta kaldıklarını doğrulamalarıydı.
Elbette ki hayatta olsalar bile, tehlikeli ya da korkutucu bir şeyle karşı karşıya gelme ihtimalleri hâlâ mevcuttu.
Aslında, bilinmeyen bir diyarda uyuyan Rem’i kurtarmak zorunda olan Subaru’nun pervasızca hareket edeceğinden kesinlikle emindi. Ancak Subaru’nun yanında Emilia veya Beatrice de olmadığı için daha da fazla paniklemiş olmalıydı.
Emilia: “Acele edip onları bulmalıyım!..”
Bu kararla Emilia ve Pleiades Gözcü Kulesi’ni fetheden grup, kuleden ayrıldı.
Öncelikle Subaru’nun uçup gittiği güneydeki topraklara, yani Vollachia İmparatorluğu’na girmenin bir yolunu bulmaları gerekiyordu―― Lugunica Krallığı, gidiş-dönüş seyahâtini yasaklamış olan bir ülkeydi.
???: “Bunu Kararagi’den halletmeye çalışacağız. Lugunica ve Vollachia’nın arasında birtakım sorunlar yaşandığı için Kararagi’de güvenlik daha gevşek olabilir.”
Bunlar Anastasia’nın sözleriydi. Subaru’nun aranmasında iş birliği yapacağına dair söz veriyordu.
Julius ve Echidna’nın da dahil olduğu Anastasia grubunun, Pleiades Gözcü Kulesi’nde böylesine şiddetli bir deneyim yaşamalarından dolayı, hiçbir şekilde ekstra bir şeyler yapmayacaklarına inanılıyordu.
Ama yine de Subaru’nun grubu için bunu yapmayı teklif etmeleri Emilia’yı çok mutlu eden bir şeydi.
Emilia: “Anastasia-san’la arkadaş olduğum için çok mutluyum.”
Anastasia: “Yaaani, sanırım biz arkadaştan birazcık daha farklıyız. Daha önce olduğu gibi pozisyonlarımız hâlâ rakip olarak kalacak. Ama…”
Emilia: “Ama?”
Anastasia: “Natsuki-kun ve Kraliyet Seçimi gibi işleri bitirdikten sonra arkadaş olmaya ne dersin? Çok fazla arkadaşım olmadığı için Emilia-san’a fazlasıyla benziyorum.”
Bunu neşeli bir tavırla söyleyen Anastasia, onlara yardım edeceğinin sözünü verdi.
Şimdi zamanı olmadığını bilmesine rağmen Emilia’ya verilen bu söz―― Subaru’nun arayışında onu sevindirmişti. Ayrıca, arkadaş olacaklarına dair verdiği sözün yerine getirileceği günü özlemle bekliyordu.
Ve――
???: “Anastasia-sama Kararagi’den geçmenin bir yolunu bulacaksa o zaman basitçe Vollachia sınırından bir yol bulmaya çalışmamız en iyi plan olur, öyle deeeeğil mi~?”
Pleiades Gözcü Kulesi’nden döndüklerinde Emilia ve diğerleriyle yeniden bir araya gelen Roswaal, durumun aciliyetini kavrayarak Emilia’nın Subaru’yu derhâl arama isteğine saygı duydu.
Ancak Roswaal’ın rütbesini ve gücünü kullansalar bile, Vollachia İmparatorluğu’na girmenin o kadar da basit bir şey olmadığı su geçirmez bir gerçekti. Uçarak girmeye çalışsalar da uçan ejderlerin onları çiğ çiğ yemesi muhtemeldi.
Roswaal’ın onayını kazanmış olsalar bile İmparatorluğa giriş kesinlikle kolay olmayacaktı.
Her şey bir yana, İmparatorluk olarak adlandırılan bu diyarlar devasaydı. Bir şekilde sınırdan geçmeyi başarsalar bile Subaru’nun grubunu hemencecik bulup bulamayacakları bi’ bilinmezdi.
Giderek daha da tedirgin edici bir hâl alan bu olayın tam ortasında, güvenilirliğini bir kez daha kanıtlamış olan birinden bu çıkmazı aşmaya yönelik bir öneri geldi.
???: “Vollachia İmparatorluğu’na girmenin bir yolunu biliyor olabilirim de olmayabilirim de. Ancak bu pek de övülecek bir yol değil, hatta bazı riskleri de var.”
Dönüşü, Emilia grubunun eve dönüşüne denk gelen Otto tarafından biraz tereddütle, aradaki buzları kırma amacıyla söylemişti.
Pristella’nın Sugeçidi Şehri’nde iyileşmek için kalan bu kişi, yanında kalan Garfiel’la geri döndüler. Emilia’nın grubunun yaşadıkları sıkıntılara karşı, onlara umuda giden bir yolun var olduğunu gösterdiler.
Ancak bu yollar kesinlikle――
Otto: “――Kaçak yollarla giriş yapılıyor. Picoutatte’de… Lugunica’nın güneyindeki Beş Büyük Şehir’den biri. Belki o şehirden, yani memleketimden girmeniz için bir şeyler ayarlayabilirim.”
Kaçak yollarla giriş, düzenli yapılan denetlemeleri ve düzenlemeleri atlatarak ülkeye gizlice giriş yapmak anlamına geliyordu.
Otto’nun söylediği gibi bu pek de övülecek bir yöntem değildi, bulunmaları hâlinde oldukça tehlikeli bir durumda olacakları yadsınamaz bir gerçekti.
Ancak başka bir yolu yoksa…
Emilia: “Onları kurtarabilmek için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız.”
Güçlü kararlılığını daha da güçlendiren Emilia, kararlılığını diğer herkese yönlendirdi.
Kimse Emilia’nın kararına karşı “yapmayalım” diye bir şey söylemedi, hatta çok fazla stres altında olan Ram ve Otto bile böyle bir şey söylemedi. Herkes Subaru’nun iyi olmasını diliyordu.
Emilia her şeyden çok bununla gurur duyuyordu.
???: “Ne pahasına olursa olsun Subaru’yu sağ salim geri getireceğiz. Yapacağız, sanırım.”
Emilia: “Evet, haklısın. ――Elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız.”
Subaru’dan ayrı kaldığı için en çok endişelenen kişi olan Beatrice’in eli, Emilia’nın eli tarafından sımsıkıca kavrandı. Beatrice, karşılık olarak kavrayışını daha da sıkılaştırarak nazikçe cevap verdi.
Ardından Otto’nun memleketinde, Otto’nun canının peşinde olan eski tanıdıklarıyla kavgaya tutuştu, Petra’nın onları sınırdan kaçıracak grupla yaptığı alicengiz pazarlıklarından geçtiler, Frederica’nın özel yapısından dolayı gelin paniğinin de yardımıyla Subaru’yu arayan grup ülkeyi geçebildi ve――
Emilia: “――Buraya kadar.”
Kale Şehri’ndeki çılgınlığın ortalıkta cirit attığı bir zamanda kar yağdıran Emilia, bu sözleriyle savaş ilan etti.

△▼△▼△▼△
????: “――――”
Çok sayıda bina çökmüş vaziyetteydi. Bir zamanlar şehrin o güzel manzarasından en ufak bir iz bile kalmayacak şekilde darmaduman olmuştu.
Yine de Emilia’nın öfkesi gökyüzünde sağa sola hareket eden, kanatlarını insanların hayatlarını ezmek için kullanan, büyük figürleri uzaktan izledikçe daha da arttı.
Böyle korkunç bir şeyi nasıl yapabildiler ki?
Bunu yapmanın çok daha iyi bir yolu olabilir miydi hatta onu bulabilmek için doğru dürüst çabayı göstermişler miydi?
Yine de buna inanan Emilia’nın kendisi bile, şu anda kendi gücünü kullanmanın dışında bu savaşı bir şekilde durdurmanın yolunu bulamadı, bu da sinir bozucuydu.
İşte bu yüzden de Emilia elinden geldiğince hüsrana uğramış bir şekilde davranıyordu, böylelikle bu duyguyu unutmayacaktı.
Bu amaçla――
Emilia: “――Buzul Çağ.”
Emilia bunu mırıldanırken etrafındaki dünya büyük bir hızla ısısını kaybetmeye başladı.
Hava yavaş yavaş soğudu, soğuk gökyüzünden beyaz kar taneleri nazikçe süzülmeye başladı. Emilia, hiçbir noktayı kaçırmadan hızla şehrin çevresini soğuklukla sardı.
Büyük bir dikkatle büyünün gücünü ayarlayarak aşırıya kaçmamaya özellikle dikkat etti.
Hata yapıp şehrin, Emilia’nın anavatanı olan Büyük Elior Ormanı gibi buza dönüşmesine kesinlikle izin veremezdi. Söylemesine bile gerek yoktu, daha sonra onu eritmek gibi bir düşüncesi olsa bile, Regulus’un eşleri gibi hareket edemeyecekleri noktaya kadar soğutmanın kesinlikle yasak olduğunu söylemeye gerek yoktu.
Emilia’nın tek yapması gereken soğuğa aşina olmayan bu İmparatorluğun topraklarına, dayanılmaz bir buz mevsimi yaşatmaktı.
Keskin soğuk rüzgâr, düşen beyaz kar taneleri, büyülü buz mevsiminin beyaz nefesi, bu uçan ejder felaketinin vuku bulduğu Kale Şehri’ni sarmalayacaktı.
Ve ardından da――
Priscilla: “Ejderdoğanlar soğuğa karşı zayıftır. Dondurucu soğuğu hiç tatmamış olan uçan ejderleri hesaba katarsak kanatlarındaki sertleşmeler daha da belirgin olacaktır.”
Bununla beraber, hafif ayak sesleri eşliğinde, Emilia’nın durduğu yarı yıkılmış vaziyetteki duvarın üzerine bir figür atlayıverdi.
Emilia şöyle bir baktı ve ardından “Evet” anlamında başını salladı.
Emilia: “Yola çıkmadan önce Petra-chan bana uçan ejderlerin soğuğu sevmediğini söylemişti. Ders çalışma konusunda geeerçekten de çok iyi ve imparatorluk hakkında da hıphızlı birçok şey öğrendi.”
Priscilla: “Yani hizmetkârının aklına mı güvendin? Hiç şaşırmadım, senin gibi akıldan yoksun bir yarı-şeytan için bunun gerçekten de iyi bir plan olduğunu ciddi ciddi düşündürdün bana.”
Emilia: “Bu şekilde söylemene gerek yoktu. Ayrıca, benim yarı-elf olduğumu nereden biliyorsun ki… Ha?”
Hemen ardından, Emilia ametist gözlerini üzgünce devirdi, konuşan kişinin konuşma şekli yüzünden dudaklarını büzüştürdü.
Kırmızı elbiseli bir kadın, uzun turuncu saçları soğuk rüzgârda dalgalanıyordu, saç modeli hatırladığından biraz daha farklıydı ama oradaydı――
Emilia: “Ha, Priscilla? Neden buradasın ki? Burası Lugunica değil, biliyor musun?”
Priscilla: “Ben de sana aynısını soracaktım. Gerçi, imparatorluğa neden ayak bastığına dair bir fikrim de var… Ülkeye nasıl bir yolla geçiş yaptın?”
Emilia: “Ah, bu bir sır. Söyleyemem. Aynı şekilde kim olduğumu da. Ağzımdan kaçırmamaya dikkat etmem lazım. Ben…”
Emilia, güneydeki bu yabancı ülkede hiç görmeyi beklemediği bir kadın olan Priscilla’yı görünce şaşırmıştı ancak onu görünce nedense tuhaf bir şekilde etkinlemişti.
Ancak orada şaşkın bir şekilde kalakalamazdı. Emilia’nın imparatorluğa girme şekli ahlâk kurallarınca yanlıştı.
Bu nedenle gerekli olmadıkça bunu Priscilla’ya açıklamak istemiyordu.
Ancak――
Emilia: “!―― Priscilla, dikkat et!”
Söyleyeceklerini yarıda kesen Emilia, Priscilla’ya dikkatli olmasını söyledi.
Bir sonraki anda, Priscilla dilini şaklatarak geri sıçradı. Bir bıçakla―― öfkeyle dönen Uçan Kanatlı Bıçak, onun bulunduğu noktayı oyuverdi.
Yıpranmış hatta neredeyse çökmek üzere olan duvar, bıçağın keskinliğiyle temiz bir şekilde dilimlendi. Böylelikle duvar mucizevi bir şekilde çökmekten kurtulmuştu. Bıçaktan kaçmayı başaran Priscilla bu sefer Emilia’ya daha da yaklaştı, hemen yanına iniverdi, elbisesi dalgalanıyordu.
Ve――
Madelyn: “Birbiri ardına gelip duruyorsunuz, siz kimsiniz lan?”
Kızın öfke dolu sesi Emilia’ya ulaşırken Emilia geri dönen Uçan Kanatlı Bıçağı tek eliyle yakaladı.
Yıkılmış şehir manzarasına doğru bakarken şehrin tam ortasında boynuzlu bir kız duruyordu, parlak gözleri dip dibe duran Emilia ve Priscilla’ya dik dik bakıyordu.
Orada duran kişi çok kızgın görünüyordu. Ama Emilia da çok kızgındı.
Bu nedenle Emilia parmağını kıza doğru doğrulttu.
Emilia: “Benim adım Emili… Emily! Yoldan geçen RuhSanatları Kullanıcısıyım!”
Ânın getirdiği hararet yüzünden neredeyse gerçek ismini verecek olan Emilia, daha önce üzerinde anlaştığı şekilde sahte isim vermeyi başardı. Priscilla’nın gözleri Emilia’nın cesareti karşısında kısıldı. Emilia’nın tanıttığı küçük kızın gözlerinde temkinli bir bakış vardı, “Ruhsal Sanatlar…” diye mırıldandı.
Madelyn: “Sen o boktan köpek kızla aynı mısın?..”
Priscilla: “Düşündüğün kişi Arakiya’ysa o bir Ruh Yiyendir, Ruh Sanatları kullanmaz. Bu tamamen yanlış anlaşılma olur, Madelyn Eschart.”
Madelyn: “Gağh…”
Priscilla sanki küçük kızın, yani Madelyn’in, aklından geçenleri okumuş gibiydi. Bu da Madelyn’in yanaklarının sertleşmesine neden olmuştu. Bununla beraber, az önce Emilia’nın daha fazlasını duymasını gerektiren kelimeler de sarf edilmişti.
Emilia: “Ruh Yiyen derken? Ruhları ne yapıyorlar ki?”
Priscilla: “Aynen duyduğun gibi Ruhlardan besleniyor. Onların sahip oldukları gücü, kendine alır ve sonuna kadar kullanırlar. Bu kullanıcıların nesli tükenmek üzere, Arakiya imparatorlukta kalan son kullanıcı.”
Emilia: “Ruhları mı yiyorlar?! Çok korkunçmuş…”
Kendisi de birçok Küçük Ruh’la sözleşme yapmış Ruhsal Sanatlar Kullanıcısı olsa da Emilia için bunu duymak şok olacağı bir şeydi.
Puck ya da Beatrice, bir Ruh Yiyen’le karşılaşsaydı, formları ham diye yutulur muydu ki? Bunu düşünmek bile, onlar için üzülmesine neden oluyordu.
Ancak henüz gerçekleşmemiş bu tür şeyler hakkında endişelenmek yerine, şu anki mevcut sorunlarına odaklanmalıydı.
Emilia: “Sen Madelyn-chan mısın?”
Madelyn: “Bu ejderhayı küçümseme, seni yarı-şeytan.”
Emilia: “O hâlde bunu düzgün bir şekilde konuşalım, Madelyn. O uçan ejderleri şehre saldırtan sensin. Bunu durdurmanı istiyorum; hemen, şimdi.”
Bakışlarını uzaklara doğru çeviren Emilia, Madelyn’in saldırdığın yerin ötesine, şehrin diğer ucunda saldırılarına devam eden bir grup uçan ejdere doğru baktı. Hareketleri az öncekine göre biraz da olsa yavaşlamış görünüyordu.
Emilia sıcaklığı düşürüyordu, bu da uçan ejderleri etkiliyordu.
İşler bu şekilde ilerlerse bölgedeki uçan ejderleri yere indirmek mümkün olabilirdi. Ancak mümkünse bunu yapmaktan kaçınmak istiyordu. Uçan ejderlerin ölmesini istemiyordu.
Emilia: “Uçan ejderleri önemsiyorsan lütfen ricamı dinle.”
Madelyn: “――――”
Emilia: “Madelyn?”
Emilia mümkün olduğunca dürüst bir şekilde sözlerini aktarmaya çalışmıştı.
Belki Otto, Ram veya Petra daha iyi bir iletişim kurabilirdi. Ancak şehrin uçan ejder sürüsünün saldırısına uğradığını gören Emilia, şehre doğru koşan ilk kişi olmuştu.
Emilia olay yerine ilk gelen kişi olduğu için de yardım etmek için elinden gelen her şeyi yapacaktı.
Sonuç olarak――
Madelyn: “Bu ejderhadan böylesi bir ricada bulunman senin son derece kibirli birisi olduğun anlamına gelir, insan!..”
Madelyn’in öfkesini harlasa da gene aynı şeyi yapardı.
Priscilla: “――Kimse onu ikna edemez, sen bile. Ejderdoğanların sözlerini dinlemek, hele ki sıkı sıkıya bağlı olan birininkini dinlemek uğursuzluk getirir derler.”
Madelyn’in öfkeli cevabıyla karşılaşan Emilia, bu sözleri duyunca nefesini tuttu. İkili arasındaki konuşmaları sessizce dinleyen Priscilla, anlaşmanın bozulmasıyla ilgili gözlemlerini dile getirdi.
Emilia bakışlarını büyüttü çünkü bu davranış onu cesaretlendiriyordu.
Emilia: “Priscilla, her zaman bana karşı çok sert olduğunu düşünmüşümdür.”
Priscilla: “Layık olmayana layık olmadığını söylemenin kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum. İyiliksever sözlerimi saptırma. ――Şimdi, bunu nasıl hâllediyoruz?”
Emilia: “Hımm.”
Emilia başını sallayıp sol elinin içinde buz tokası yarattı. Priscilla’ya tokayı uzattığında Priscilla şüpheyle bir gözünü kapattı.
Priscilla’nın tepkisi karşısında Emilia başını sallayarak onayladı.
Emilia: “Şu kızı birlikte durduralım. Çok sert olma.”
Priscilla: “Yaptıklarımı çocukça görüp beni aşağılayım deme, alçak yarı-şeytan seni.”
Hakaretle karşılık veren Priscilla, Emilia’nın elindeki tokayı aldı; ardından uzun, dalgalı saçlarını toplayip yerine tutturdu. Buzun birbirine çarpma sesini duyan Priscilla’nın ruh hâli, normale dönerken Emilia aşağısındaki Madelyn’e döndü.
Ve――
Madelyn: “――Ejderhalara karşı korkusuz olan insanlar çok can sıkıcı.”
Emilia: “Az önce kocaman bir ejderhayla kavga ettim de. Yani…”
Madelyn: “――Hık.”
Emilia: “Korkmamı istesen bile senden korkamam ki!”
Madelyn’in beyaz dişlerini göstererek yaptığı tehdide Emilia net bir cevap verdi.
Hemen ardından Madelyn’in gözleri bir yer ejderininki gibi kısıldı. Elindeki Uçan Kanatlı Bıçağı vahşice fırlatarak Emilia ve Priscilla’yı muazzam hızla hedef aldı.
Dönerek yaklaştığına gören Emilia, iki eliyle büyük buz çekici yarattı.
Emilia dönerek gelen Uçan Kanatlı Bıçağı, elindeki buz çekicini aşağıdan yukarıya doğru sallayarak saptırmaya çalıştı.
Emilia: “Hiya!”
Her iki elinde de güçlü bir geri tepme hisseden Emilia, aceleyle çekici yukarıya doğru sallayarak elinden gelenin en iyisini yaptı. Zor olsa da Uçan Kanatlı Bıçağı saptırabildi. Hem Emilia’nın hem de Priscilla’nın başlarının hemen üzerinden geçti.
Ama bu vesiyle çekiç inanılmaz bir güçle tuzla buz oldu, Emilia ellerine bakarken şöyle dedi…
Emilia: “Çok güçlü… belki benden bile daha güçlü…”
Madelyn: “Olması gereken bu! Ejderha olan beni, sıradanlarla karşılaşt――”
Madelyn’in minyon bedeni, acı içindeki Emilia’ya karşı kazandığını sanarak ileri doğru bir adım atmıştı. ――Ancak Belediye Binası kadar büyük olan buz kütlesi, Madelyn’in kafasına düşüverdi.
Madelyn: “――Hık!?”
Buz kütlesinin aniden ortaya çıkması, büyüklüğü ve ağırlığıyla birleşince Madelyn ne diyeceğini şaşırdı, ardından da vücudu dümdüz oldu.
Soğuğun getirdiği şok dalgaları merkezden her yöne yayılırken beyaz rüzgârlar enkazları uçurdu, binaları yerle yeksan ederek muazzam bir yıkıma yol açtı.
Priscilla: “Sen, bu şehri yok etmeye nasıl cüret edersin?”
Emilia: “Hah!? Ama zaten yok edilmişti ki…”
Priscilla: “Bakış açın amma da yüzeyselmiş. Böylesi bir güç hizmetkârını bayağı yormuştur. Söylemesem bile anlayacaksın şimdi.”
Emilia: “Söylemesen de anlayacak mıyım?”
Buz kütlesinin düştüğü yere bakan Priscilla kollarını kavuştururken gözlerini kıstı. Emilia onun yüzüne yandan bakarken ona doğru bir soru yöneltse de cevap aynı anda hem Priscilla’nın dudaklarından hem de önündeki manzaradan geliverdi.
Madelyn’i tuzla buz etmesi gereken buz kütlesi hafifçe titredi, buz kütlesinin içinden dünya ortadan ikiye yarılıyormuşçasına çatlama benzeri bir ses yankılandı.
Bu ses kızın çarpma anında kolunu havaya kaldırdığı yerden, yere düşmüş olması gereken, buz parçasından geliyordu.
Priscilla: “――Ejderdoğanlar gördüğün gibi baş belası olabiliyor.”
Priscilla’nın sözlerinin hemen ardından, devasa buz kütlesi gök gürültüsünü andıran bir kükremeyle ikiye ayrıldı.
Yıkımın etkisi tüm alanda hissedildi, parçalanan buzlar dışarıdan başlayarak içeriye doğru Mana parçacıklarına dönüştü. Etrafa saçılan buz parçalarından oluşan bu manzaranın ortasından ejderhaların vücut bulmuş hâli olan ejderdoğan kükreyerek ikiliye doğru sıçradı.
△▼△▼△▼△
――Dondurucu rüzgârlar şiddetlenirken harikulade kadınlar, yıkıntı kalabalığının içindeki savaş alanını şekillendirircesine dans ediyordu.
Bu savaşa uzaktan bakan birisi, savaşın ihtişamı karşısında gözlerine inanamazdı.
Gerçek olacak kadar şiddetli, bir rüya olacak kadar da ihtişamlı mıydı?
Madelyn: “――RRRRRAH!”
Üzerinde durduğu zemini paramparça eden, küçük ejderdoğan ölüm saçıyordu.
Uçan Kanatlı Bıçak, bir yay çizip dehşet verici bir güzellikle yoluna çıkan her şeyi parçaladı, kopardı, dünyayı yırtıp geçti.
Bu bir tablo ya da dünyanın güzelce budanıp güzelleştirildiği bir manzara olsaydı buna yıkım değil de “estetik, büyüleyici bir manzara” derdik.
Madelyn Eschart’ın öfkesi işte bu kadar saf, içgüdüseldi.
Ancak――
Emilia: “Priscilla! Yukarıya!”
Dans eden gümüş saçlı cennet güzeli, kendisine fırlatılan Uçan Kanatlı Bıçaktan kaçarak havada buz basamakları yarattı, ardından elini yere doğru sallayarak eski hâlinden eser kalmayan sokakları donduruverdi.
Donmuş topraktan yükselen, özenle süslenmiş, buz kılıcı ortaya çıktı.
Güzeller güzeli bir prenses de koşarak ona doğru ilerledi, ani bir hareketle de onu yerinden çıkardı ve…
Priscilla: “Benimkiler değil, herkesin parmakları buza yapışıp kalır. ――Ama süslemeler kabul edilebilir seviyede. Kullanacağım.”
Soluk mavi bir buz parçası Madelyn’in vücudunu çaprazlamasına keserek parladı.
Ancak Madelyn, minyon bedeninde ne tür bir güç saklıysa darbeyi aldıktan hemen sonra sadece hafifçe geri itilse de darbeyi veren buz kılıcı un ufak oldu.
Hemen ardından Madelyn elini uzattı, Priscilla’ya doğru uzattı…
Emilia: “Hiyaa!”
Bu kaba kuvvetin pervasızca devam etmesine izin vermeyen Emilia, iki ayağını da Madelyn’in tam tepesine indirdi.
Her iki ayağı da buzla kaplı olan Emilia, dönerek yukarıdan bir darbe daha indirdi, Madelyn’in iki omzuna da acımasız bir saldırıyla çarpınca sağlam kızın bir adım daha geriye sendeleyerek kaymasına neden oldu.
O anda――
Emilia: “Lütfen!”
Priscilla: “Bana n’apmam gerektiğini söyleme.”
Emilia tekrardan ellerini yere koydu, ardından Priscilla, onun yeni yarattığı ikiz buz bıçağı alıp, çömelmiş Emilia’nın üzerinden sıçrayarak Madelyn’e saldırdı.
Priscilla’nın sağ ve sol elindeki buz bıçaklarının her biri Madelyn’e farklı açılardan gelse de Priscilla’nın elini, Madelyn’in hızlı pençeleri yakaladığı anda, tiz bir çınlama sesinin de yankılanmasına neden oldu.
Madelyn: “Şansını zorlama!..”
Emilia: “Eiyaaa!”
İkiz bıçakların icabına bakan Madelyn tam karşılık vermek üzereyken Priscilla’nın hemen yanı başından buz dikeni geçti. Madelyn hemen kaçınmak için eğilirken, Priscilla’yla yer değiştiren Emilia, insan gözünün algılayamacağı bir hızla buz mızrağı fırlattı.
Priscilla: “Sıra bende.”
Madelyn mızraktan kurtulur kurtulmaz Priscilla, buz kılıcının buz gibi dansıyla onu takip etti.
Kırmızı elbisesinin etekleri dalgalanırken, parıldayan iki mavi buz kılıcını narince savurdu, Priscilla’nın kılıç dansı beyaz buzlarla kaplı yeryüzündeki Madelyn’in geri çekilmesine zorladı.
Madelyn: “――Neden, nedennedenneden, neden, neden böyle bir şey oluyor lan?!”
Bu şekilde çırpınan Madelyn, şu anda savunmada olan Priscilla’nın ikiz kılıçlarıyla başa çıkmakta zorlanırken böyle haykırdı.
Ama Priscilla’nın saldırısı hiç de yavaşlamadı. Madelyn için işler daha da sarpa sarması yetmezmiş gibi Priscilla, kılıç dansını bitirmesiyle…
Emilia: “Al bunu! Bunu da! Hiyaa!”
Olağanüstü tepki hızını sonuna kadar kullanan Emilia, Madelyn’e nefes aldırmaksızın sıçrayarak buz silahı üstüne buz silahı yarattı, onu tüm gücüyle yere serdi.
――Priscilla’nın yeteneği, Emilia’nın kaba kuvveti sayesinde, Madelyn’in saldırı ve savunma yetenekleri ezilerek üstü kapanmıştı.
Uçan Kanatlı Bıçak yarıldı, parçalandı, savruldu, fırlatıldı.
Bir ejderdoğanların doğuştan gelen fiziksel özellikleri, zayıf bir insanınkilerle kıyaslanamazdı bile. Normal bir insana kıyasla nispeten daha sağlam olan yarı-insanlar bile, ejderdoğanların karşısında kurumuş bir daldan farksızdı.
Aynı şey oni ırkı için de geçerliydi, ne kadar tiksindirici görünseler de ejderdoğanlara karşı durabilirlerdi.
Ejderdoğanlar ve oniler, bazen en güçlü ırklar olarak yan yana sıralanırlardı ama bu çok çirkin bir şeydi.
Ne de olsa oniler yarı-insanlar arasında üstün bir ırktı. Ejderdoğanlar temelde farklıydı.
Ejderdoğanlar yarı-insan değildi. İnsan ırkıyla akraba olan türlerden temelde farklıydılar.
Ejderdoğanlar insan ırkından da değildi. ――Peki ya, neden insan ırkından değillerdi ki?
Madelyn: “Siz kimsiniz lan… Siz ne ayaksınız lan!”
Öfkeyle saldırması sonucunda dur durak bilmeden saldırsa da bir darbe bile indirmeyi başaramaması sonucunda, tüm öfkesini tüketti.
Ejderin öfkesinin bitmesi üzerine, geriye kalan tek şey ejderin gıcırdayan feryadıydı. Elindeki Uçan Kanatlı Bıçağı yana doğru savurdu, Emilia eğilirken Priscilla sıçrayarak kaçındı.
Ardından hem yukarıdan hem de aşağıdan, iki taraftan da aynı anda, Madelyn’in feryatlarına cevap geldi.
Nesin sen, diye sormuştun ya――
Emilia: “――Emily!”
Priscilla: “Ben benim.”
Havaya kaldırılmış olduğu buz baltasıyla yanıp sönen ikiz buz bıçağı doğrudan Madelyn’e isabet etti.
Buz bıçaklarıyla kesilen keskin boynuzları, buz baltasıyla da güçlü bir darbe vurulan gövdesiyle Madelyn, bu darbeleri durduramadı ve savrulup gitti.
Madelyn’in bedeni önce bir kez, sonra iki kez havadaki ince kar tabakasının üzerinde zıplayıp hızını kaybetmeksizin yıkıntıların arasına düştü, ardından yüksek bir çatırtı eşliğinde, beyaz bir duman bulutu oluşuverdi.
Madelyn: “――――”
Madelyn’in ellerinden çıkan Uçan Kanatlı Bıçak arkasındaki duvarı delip geçti, böylece Kale Şehri’ni güneydeki tehditlere karşı koruma görevi sona erdi.
Büyük bir patırtıyla yıkılan duvarlara son bir kez bakan Emilia yavaşça ayağa kalktı. Madelyn’in altında kaldığı moloz yığınına dikkatle baktı.
Emilia: “…Sanırım başardık.”
Priscilla: “Ona layık bir son oldu. Ne yazık ki onda ısırık yoktu.”
Emilia: “Isırık?”
Priscilla, Emilia’nın yanına doğru bir adım atarken Emilia, Priscilla’nın ellerindeki ikiz kılıçları toza dönüşmesini izlerken başını eğdi. Bir nedenden dolayı hiçbir şey yememiş olmasına rağmen Priscilla’nın ağzına bakmaktan kendini alamadı.
Priscilla kıpkırmızı gözleriyle Emilia’nın bakışlarına karşılık vererek konuştu,
Priscilla: “Demek istediğim, o sadece sıradan ejderdoğanlardan biri de değildi, aynı zamanda Dokuz İlahi Generalden birisiydi, böyle birisi gerçekten de hepsi bu kadarcık mıydı dedirtiyor bana.”
Emilia: “Dokuz İlahi General ve ejderdoğan derken? O yarı-insan değil miydi?”
Priscilla: “Uzun zaman önce yok olduğu söylenen bir ırk. Artık bu dünyada var olmayan bu ırkın, ejderhalarla iletişim kurma yeteneği olduğu söyleniyordu ama sanırım, bu sadece şehir efsanesinden ibaret.”
Emilia: “Ejderhalar derken… Volcanica’yla da konuşabilecekleri anlamına mı geliyor? Gerçi, Volcanica bu işin biraz dışında…”
Emilia’nın utangaç bir şekilde buzları eritmeye çalışması üzerine Priscilla kaşlarını kaldırdı. Sonra parmağını hafifçe onun ağzına dokundurdu…
Priscilla: “Ağzından böyle bir şey çıkacağını hiç düşünmemiştim. Başka bir şeyle karıştırıyor olmayasın?”
Emilia: “?―― Şaka yaptığımı mı sanıyorsun? Hiç de şaka yapmıyorum. Gerçekten de kısa bir süre önce Volcanica’yla tanıştım ama çok uzun süredir yalnız kaldığı için bunamış gibiydi…”
Emilia, Priscilla’nın inanmamış gibi duran tepkisine karşı kendini aceleyle savundu. Ancak Emilia hemen önceliklerini hatırladı ve “Şimdi bunun zamanı değil” diye konuştu…
Emilia: “Artık onu yendiğimize göre, Madelyn’in uçan ejderlerini durdurması gerekiyor!”
Priscilla: “Bu soğuk hava göz önüne alındığında, uçan ejderler yavaş yavaş avlanacaktır.”
Emilia: “Gene de tehlikede olan insanlar olacak! Subaru ve Rem bile tehlikede olabilir…”
Priscilla: “――Hım.”
Emilia, Priscilla’nın yanından fırlayarak Madelyn’in gömülü olduğu moloz yığınına doğru ilerledi. Emilia’nın arkasındaki Priscilla, az önce gerçekleşen mücadeleyi düşünürken düzgün kaşlarını çattı.
Ancak bu tepki, uzun bacaklarıyla enkazın üzerinde yürüyen Emilia tarafından fark edilmedi. Buz küreği yaparak, gömülü Madelyn’i çıkarmak için küreği molozların arasına soktu.
Yine de Priscilla onun arkasını kollarken küçük bir nefes verdi.
Beklenmedik bir anda gelen bu büyük hamlenin daha hafif sonuçlara yol açmış olması iyi bir şeydi. Ancak Madelyn ve uçan ejderlerin neden olduğu muazzam hasar, başa çıkabilecekleri bir şey değildi.
En kötü ihtimalle üslerini Kaos Alevi İblis Şehri’ne taşımayı ve kendilerine yardım etmesi için iş birlikçisi Yüksek Kontes Serena Dracroy’a güvenmeyi düşünmek zorunda kalacaklardı.
Priscilla: “Her hâlükârda, önce kanatlarını katlayalım.”
Önündeki şeyi düşünmek için duraklayan Priscilla, beyaz bulutlu gökyüzüne baktı.
Emilia’nın sahip olduğu muazzam miktarda manayla -muhtemelen menzilinin bir sınırı olsa da- iklimi değiştirmek mümkündü, bu da gücünü farklı yönlerde kullanabileceği anlamına geliyordu.
Elbette, Vollachia’da değerli olan şeylerin Lugunica’da da değerli olması gerekmiyordu. Vollachia’da yaşamaya karar verseydi muhtemelen bu zaman kaybı olmazdı.
Ancak -doğası bir yana- Emilia’nın kişiliği Vollachia’da yaşaması için hiç uygun değildi――
Priscilla: “――――”
Priscilla gökyüzüne bakıp düşüncelerini şekillendirirken gözleri belli belirsiz kırpıştı.
O mücevhere benzeyen kıpkırmızı gözleri, gökyüzündeki hafif değişimi algıladığı için titremişti.
Ardından, Priscilla tam da bunun sebebini anladığı anda――
Emilia: “İşte buradasın! Madelyn, seni çıkaracağım. Ama lütfen uslu bir kız ol ve bize hikâyeni anlat…”
Madelyn: “――Ah.”
Emilia: “Ha?”
Küçük kızı enkazın altında bulan Emilia, buz küreğini kullanarak yıkıntıları yerinden oynattı. Ejder doğan sırt üstü yatıyordu, kıyafetleri de kendisi de is ve karla kaplanmış, kirlenmişti.
Kızın dudaklarının kıpırdadığını gören Emilia dikkatle dinledi, belli belirsiz bir ses çıktı.
Uçan ejderlerin geri çekilmesini sağlayıp yenilgiyi kabul eden sözler söylemesini umuyordu.
Ancak Emilia’nın umutları boşa çıkmıştı, Madelyn’in dudaklarından yenilgi ilanı dair bir şey dökülmemişti.
Sadece bir kelime, bir isim mırıldandı.
Madelyn: “――Mezoreia.”
――Hemen ardından, bulutların üzerinden gelen bir “Ejderha”nın kükremesi yeryüzüne yıkım yağdırıverdi.
△▼△▼△▼△
Beyaz ışın göklerden ateşlendiği anda, Emilia ve Priscilla aynı anda harekete geçti.
Herhangi bir ses ya da uyarı olmaksızın buz kulesi yerden yükselmeye başladı, gümüş ve kızıl renkte iki güzel tepesine atladı.
Kule bir anda on metreyi aşan bir yüksekliğe ulaşmıştı. Kulenin zirvesinde duran Emilia, iki elini de gökyüzüne doğru kaldırarak beyaz ışının çarpması beklenen alanı, devasa buz kubbesiyle kapladı.
Yaratılan kubbenin içine, daha küçük bir kubbe daha eklendi ve ardından küçük bir kubbe daha eklendi. Bu, altı buz kubbesinin gökyüzünü kaplamasına dek devam etti.
Emilia buz ve kardan yapılma kalkanını hazırlarken Priscilla, parlak parmaklarını gökyüzüne doğru uzattı ve boşluktan yarılıp gelen Yang Kılıcını çıkardı.
Değerli kılıç birçok göz alıcı mücevherle süslenmişti, parlak kırmızıyla dolu ışıltısı vardı. Ancak içinden taşan ışık, tepesindeki ışık kadar güçlü değildi, fazlasıyla sönük kalmıştı.
Yine de Priscilla değerli kılıcını alıp, başını kaldırdı ve yukarıya baktı.
Hemen ardından, beyaz ışın en dıştaki kubbeye çarptı; bir saniyeden kısa bir süre içinde de birinci, ikinci ve üçüncü kubbeleri de delip geçerek yeryüzüne hızla ilerledi.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
Ancak delinip kırılan kubbelerin, amaçlarını hiçbir şekilde yerine getiremediğini söylemek yanlış olurdu.
Işın, buzun içinden geçtiği için az da olsa açısı değişmişti.
Birinci, ikinci ve üçüncü kubbede açıları azıcık değişse de dördüncü ve beşinci kubbeye geldiğinde, açısı daha da belirgin bir şekilde değişmişti. Son olarak da altıncı kubbenin kırılmasıyla ışının geliş açısı kesinlikle değişmişti.
Beyaz ışın doğruca buz kulesine, onun zirvesindeki ikiliye doğru ilerledi.
Ve ona karşılık vermek üzere, derin kızıl bir parıltı belirdi; bu parıltı, muhteşem ve canlı bir şekilde direnişin ışığına dönüşerek serbest bırakıldı――
ㅤㅤㅤㅤㅤ
△▼△▼△▼△
???: “――――”
Tüm sesler tamamen kayboldu, hayatında ilk kez, on saniye gibi görünen süre boyunca sessizliğin tadını çıkarabildi.
Belki de bir saniyeden daha kısa sürmüştü ancak bir kez patladı mı şehrin güney kısmından gelerek yayılan şok dalgası, Kale Şehri’ni her yönden sarıp her şeyi tersine döndürmüştü.
Binalar temellerinden sökülürken toprak yeryüzünden yükseldi. Kaçacak yeri kalmayan ölü yapraklar gibi savruldu, göklerde süzülen uçan ejder sürüsü bile fırtınanın saldırısına uğradı.
Merhametsizce, taraf tutmaksızın her şeyi yutan şok dalgası şehirdeki herkesin üzerine yağdı.
Doğal olarak da yaralıların bulunduğu geçici hastaneye dönüştürülen şehrin en büyük malikanesinde, yaralıları tedavi etmek için koşuşturan Flop da çarpmanın etkisiyle sarsıldı ve duvara savrularak çarptı.
Flop: “――Hıığ.”
Kavrayabildiği kadarıyla birkaç saniye, belki on iki saniye veya birkaç dakika bile olabilirdi.
Sırtında, sanki tüm iç organları ters yüz ediliyormuş gibi hissettiren güçlü bir darbe hissetti. Çok fazla acı hissetmedi ama acının daha sonra ortaya çıkması ya da hiçbir şey hissedemeyeceği kadar acı verici bir şey yaşamış olması ihtimali de vardı.
Durum gerçekten böyle olsaydı sıradan hayatına devam etmek, küçük kız kardeşi Medium’un güvenli ve mutlu bir hayat sürmesini izlemek, dünyadan başarıyla intikam alarak elde edeceği başarı duygusunun tadını çıkarmak, yaşlanıp ölümün eşiğine gelene kadar bundan habersiz olmak isterdi.
Oraya vardığında, yaralarından mı yoksa yaşlılıktan mı öldüğünü ayırt etmek imkânsız olmalıydı.
Flop: “Bakalım, belki, o kadar da ciddi değildir…”
Ekstra dikkatli davranarak kendi durumunu dikkatlice değerlendirdikten sonra ayağa kalktı.
Kolları ve bacakları hareket ediyordu, parmaklarının her biri hâlâ olması gereken yerdeydi. Kulaklarını ya da burnunu kaybetmediği için yeterince şanslı görünüyordu, gözleri de yerinden çıkmamıştı. Gardını indirmemeliydi ama aşırı kötümser de olmamalıydı.
Başını sallayan Flop ayağa kalktı, bulanık gözlerini sildi ve çevresine baktı.
Bir zamanlar görkemli ve ihtişamlı olan dekorasyonlar tamamen değişivermişti. Malikânenin içi, kan kokusu ve inilti seslerinin hâkim olduğu bir cehenneme dönüşmüştü. Üstüne bir de az önce meydana gelen şok dalgası eklenince korkunç durum daha da vahim bir hâl aldı.
Tedavi görmüş olanlardan bazılarının ağrıları şok dalgasıyla yeniden alevlenmiş veya daha da kötüleşmiş olabilirdi. Acılarını dindirmeye, onlara yardım eli uzatmaya ihtiyaçları vardı.
Flop: “Acaba Hizmetkâr-kun ve Utakata-san da iyi midir…”
Priscilla’yı karşılaştıkları Madelyn’le ilgilenmesi için bırakan Flop ve diğerleri, Rem’le malikâneye giderek yaralılarla ellerinden geldiğince ilgilenerek yardımcı oldular.
Priscilla ve Schult için endişelenirken o da yardım etmişti, sonuncunun gözleri kendini bir şekilde sakinleştirmeyi başardıktan sonra bile hâlâ alev alev yanıyordu.
Flop, o şok patlaması yüzünden her şey boşa gitmiş olsaydı mezarında ters dönerdi.
???: “Neler oluyor?..”
Flop etrafına bakınırken acıyla konuşan bir ses duydu.
Gözlerini bu sese doğru çevirdiğinde, salonun derinliklerinden dışarı bakan Rem’i gördü. İyileştirme büyüsüne şiddetle ihtiyaç duyan ağır yaralılarla ilgilenenlerden, aynı zamanda az önceki çarpışmanın şaşkınlığını yaşayanlardan biriydi.
Rem, bastonunu tutarken; yüzünü buruşturarak neler olduğunu görmek için pencereden dışarı baktı.
Flop da endişelenmişti, bir uçan ejder sürüsünden veya Dokuz İlahi Generalden birinin tam gücüyle saldırıya geçmesinden daha korkunç bir şeyin olup olmadığını merak ediyordu.
Ve ondan hemen sonra――
Rem: “――Korkunç.”
Rem’in gözleri irileşti ve yüz ifadesi ciddileşti, aceleyle konağın kapısına doğru koşarak panikledi. Flop, dışarıda ne gördüğünü merak ederek koşarken arkasından “Oka-san!*” diye bağırdı.
ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
(Ç.N: Burada “oka-san” derken Subaru’nun eşi yani Rem’den bahsediyor. İngilizcede wife-san yani eş-san diye geçiyor. Rem’e wife-san diye hitap ediyor. Ben Türkçesini de İngilizcesini de beğenmediğim için Japonca “oka-san” şekliyle bıraktım.)
Ağrıyan yanlarına ve dizlerine rağmen Flop, dışarı fırlayan Rem’i takip etti. Konağın ön bahçesine ulaştığında, yere düşmüş bir figürün yanına çömeldi.
Yaralılardan biri daha, daha önceki çarpışmanın etkisiyle dışarı fırlamış biriydi.
Flop, figürün durumunu doğrulayan çömelmiş Rem’e yaklaşırken daha önce konağın içinden göremediği darbenin korkunç etkilerini şimdi anlıyordu.
Flop: “Bu…”
Guaral’ın üzerine titrek, beyaz kar taneleri düşüyordu. Güneydeki gökyüzü kalın bulutlarla kaplıydı ve bu bulutların arasından güneş ışınları sızıyordu.
Beyaz nefesini dışarı veren Flop, neredeyse fantastik duran bu manzara karşısında ürperdi.
Birdenbire çevredeki sıcaklık dramatik bir şekilde düşmüştü ve buna ek olarak şu anda ortaya çıkan kadar muhteşem bir manzara vardı. Bir rüyada bile böyle bir sahnenin gerçekleşmesi zordu.
Başka bir deyişle bunun bir rüya olmadığına dair paradoksal bir düşünceye kapıldı ve bunu üzerine Flop başını salladı.
Rem: “Flop-san, lütfen bana yardım et. Bu kızı içeri taşımalıyız…”
Flop: “Evet, tabii ki. Bu gizemli gökyüzünün altında yapabileceğimiz tek şey bu. Elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız――”
Flop arkasını dönerek Rem’e yardım etmeye çalıştı. Ardından konuşmasını cümlenin ortasında kesen Flop, mavi gözlerini irileştirdi.
Nedeni açıktı, yardımını isteyen Rem’in sırtında uzanıyordu.
Rem’in daha önceki çarpışmada havaya uçmuş olan ve Rem’in tıbbi yardım için malikâneye götürmelerini söylediği figür küçüktü. Küçük ve zarifti, kafasında iki tane siyah boynuzları vardı.
Ardından, belki de sersemlemiş bir halde, kız yavaşça Rem’in arkasından kalktı; keskin pençelerle süslü kolunu gelişigüzel sallamak üzereydi.
Flop: “――――”
Flop bir kez daha sesin kaybolduğu, zaman akışının bozulduğu hissini yaşadı.
Kız ona doğru bakarken Rem arkasında beliren tehdidin farkında bile değildi. O tehdit, yani kız, Rem’e zarar verme niyetinden ziyade; savunma içgüdüsüyle hareket ediyor gibi görünüyordu.
Korkunç bir deneyim yaşamış olmalıydı. Ona empati duyuyordu ama bu, empatiyle değişmeyecek talihsiz ve başa çıkılamaz bir şeydi.
Flop: “――――”
Konağı korumakla görevli Kuna ve Holly’nin az önceki darbenin etkisinden kurtulmaları muhtemelen biraz zaman alacaktı. Görünürde kızlardan hiçbir iz yoktu, bununla başa çıkmaları için onlara güvenemezdi.
Gözleri alev alev yanan Schult, tıbbi tedaviye yardımcı olup savaşçıların moralini destekleyen Utakata, hatta bayılıp bir türlü ayılmayan Heinkel, hiçbirinin onlara yardım edeceğine güvenemezdi.
Gözlerini kapattığında, göz kapaklarının arkasında ona gülümseyen küçük kız kardeşini görebiliyordu.
Kardeşinin asla zarar görmeyeceği kadar güçlü olacağına dair kendi kendine yemin etmiş olan kız kardeşiyle gurur duyuyordu. Onu kurtaran kişinin, yeminli kardeşinin, ona ve kız kardeşine dünyaya açılma şansını verenlerin sayısı aklından geçiyordu.
――Hayatının tadını çıkar, Flop. Fedakârlık salaklar içindir.
Daha önceden onu kurtaran kişi, Flop’un umursamaz yaşam tarzına gülmüştü.
Bu anda da Flop, o zamanki söylediklerinin aynısını söyleyecekti.
Flop: “Bana salak denmesi umurumda bile değil.”
Çünkü onu seven herkes cevabına alkış tutmuş ve gülmüştü.
Rem: “Flop-sa――”
İleriye doğru bir adım attı ve uzattığı eliyle Rem’in ince omzunu iterek Rem’i olması gereken yerin dışına itti.
Ardından, tam pençe harekete geçmişken Rem’in yerine bir aptal araya girdi.
――Kanlar fışkırdı ve Flop O’Connell soğuk zemine yığıldı.

ㅤㅤㅤㅤㅤㅤ
#Ne bölümdü ama! Emilia’nın Priscilla’yla iş birliği yapıp Madelyn’e karşı savaşmaları. Emilia’nın ruh yiyene verdiği tepkiler :D. Bu bölüm fazlasıyla güzeldi, son sahne biraz üzmedi değil.
#Bu arada Madelyn’in neden sürekli “lan” dediğini de buradan söylemek istiyorum. Çeviride aslında friggin’ demekte, bu da “kahrolası” gibi bir anlamı var fakat ben açıkçası böyle çevirmek yerine, “lan” şeklinde çevirdim.
#Bu seriyle ilgili yaptığım ilk çeviriydi. Clumsy ablamız kadar olmasa da umarım beklentilerinizi karşılamıştır. Sonraki bölümde görüşürüz!
ㅤㅤㅤㅤㅤ



Bölüm çok güzeldi, elinize sağlık.
Sağlam çeviri.
Teşekkür ederiz, iyi okumalarrr
çeviriçin teşekkürler des
size nasıl bağış atabilirim
Düşünmeniz yeterli, cansınızzz
1 yılın ardından yeni bir çevirmen geldi teşekkür ederiz.
Hariqa
az kaldı geliyorum 30 bölüm falan kaldı
Az kalmış yetişiyorsunuz
bağış kısmında para falan atabilcek kısım bekşyodum yorum yapın yeterli demişsiniz garip ama +1 puan
sonuda 2 yılık beklemeye deydi, elinize emeğnize sağlık.
elinize sağlık
Hadi başlayalım
Çeviri için teşekkürler
Çeviri için teşekkürler
Elinize sağlık çeviri çok iyiydi
ceviri icin tesekkurler
Mükemmel bir bölüm flop reis ölmesin favlardan
Güzel bölümdü epik novel de çevirileri bittiğini sanmıştım en azından arc 7 de turkçe okuyabilmek iyi geldi çeviri için teşekkürler
açıkçası ufak tefek yazım hataları umrumda bile değil, bizim için güzel ellerinizi yorup da yaptığınız çeviri için çok teşekkürler .D
sonunda buranın çevirisine ulaşabildim, şimdiden ellerinize sağlık.
Bölüme gelicek olursak emilianın bu çocuksu hallerini özlemişim ve OTTO 2 LÜTFEN ÖLEYİM DEME
Epic Novelden okuyordum Clumsy ablanın çevirisi bitti buradan devam o zaman
Hoş geldiniz 🙂
HB
Çeviri süper