※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Duman öbeklerinin arasında dikilen küçük kızın görünmesiyle Flop’un kafasında alarm çanlarının çalması bir olmuştu.
Tabii bahsi geçen Guaral boyunca yankılanan gerçek çanlar değildi; Flop’un canlı bir varlık olarak sahip olduğu hayatta kalma içgüdüsünün uyarılarıydı. Ve bu uyarı öylesine yüksekti ki âdeta başı çatlıyordu.
Son derece açık konuşmak gerekirse Flop, Medium’un aksine savaşamayanlardandı.
Bedenini geliştirme çabaları bir nevi hayal kırıklığıyla sonuçlanmış ve kardeşinin, Flop’un yaralarını okşayışının aslında ona acı vermekten başka bir işe yaramadığını görüp düşünüp taşınarak kendince seçtiği rolü elinden almak istememişti.
Dolayısıyla ne savaşçı sezgilerine ne de böylesi bir idrak yeteneğine sahipti.
Ama buna rağmen——
Flop: “Bu kız başımıza iş açacak.”
Diyerek kızın bacağını düşüşünün etkisiyle açılan koca çukurdan dışarı atışıyla birlikte ağzındaki acı tükürüğü yutmuştu.
Kız: “————”
Kısa boylu küçük kız, kıstığı altın rengi gözlerini Flop ve diğerlerine dikmişti.
Schult ve Utakata’dan yalnızca birkaç yaş büyük görünse de yaydığı hava Medium ve Mizelda’ya kafa tutacak düzeydeydi—— yo, onlardan daha da beterdi.
Neredeyse Mizelda’yı bacağından eden İlahi Generale denkti.
Flop: “…Kızıl-san, bir fırsat yaratmayı başarabilir misin sence? Hiç değilse Uşak-kun ve Utakata Hanımın bir şekilde kaçabilmesini isterim.”
Flop’un bu öneriyi fısıldadığı kişi, aynı zamanda bu ortamda dövüşebilecek güce sahip tek kişi olma özelliğini de taşıyan Heinkel’di.
Bir uçan ejderi katlederek sergilediği kılıç ustalığıyla, etten bir kalkan olmaktan öteye gidemeyen Flop’un aksine Utakata ve diğerlerini korumaya fazlasıyla kadir olduğunu kanıtlamıştı.
Ah bir de şu küçük kızı yenecek kadar güçlü olabilseydi harika olurdu.
Heinkel: “——Hık.”
Flop: “Kızıl-san?”
Kıza karşı gardını almış olan Flop, yanıt vermeyen Heinkel’i bir kez daha sorguladı.
Bakışlarını karşısındaki tehditten ayırmaktan yana tereddütlü olsa da Heinkel’le iş birliği yapmak bir numaralı önceliğiydi. Böylece kendisini hazırlayarak şöyle bir incelemek için göz ucuyla Heinkel’e baktı.
——Heinkel’in gözleri faltaşı gibi açılmış, fena hâlde ter döken yüzü bembeyaz kesilmişti.
Schult: “H-Heinkel-sama? Sen iyi misin?”
Heinkel: “Uh, ah…”
Flop da Schult da Heinkel’in bu alışılmadık hâlini aşağı yukarı aynı saniyelerde fark etmişti.
Schult’un Heinkel için duyduğu apaçık endişeyi dile getirişi sonrasındaysa genç oğlanın sözleri yüzünden kızıl saçlı kılıç ustasının yanakları kaskatı kesildi ve boğazından anlaşılmaz bir ses kaçtı.
Verdiği bu tepkinin sebebi kızı tanıması mıydı sorusuna tek bir bakışla yanıt vermek zordu. Ama yanıt ne olursa olsun açık ve net olan bir gerçek vardı.
O gerçek de——
Kız: “Neyin var senin? Korktun mu?”
Gözlerini kısan kızın bakışları, karşısında dikilen Heinkel’in dizlerine çevriliydi. Adamın her iki dizi de tir tir titriyor, öyle ki ayakta durmakta bile zorlanıyordu.
Ona bakan herkesin açıkça göreceği üzere ortada büyük bir korku ve dehşet vardı. Başka bir deyişle, çaresizlik.
Flop: “Hey sen! Seni daha önce hiç görmemiştim, küçük hanım, benimle biraz konuşabilir misin acaba!?”
Heinkel’in bu çaresizliğini gözlemleyen Flop, ansızın bu sözleri haykırdı.
Ve o saniyede Heinkel ile Schult’un omuzları seğirirken karşılarındaki kız, şüphe dolu bakışlarını Flop’a çevirdi. Bakışlarıyla öldüremeyecek olsa da yaydığı hissiyat öylesine yoğundu ki bunu başarsa bile kimseleri şaşırtmazdı.
Ama gelin görün ki Flop kalbini dizginlemiş, yanaklarını gevşetmiş ve ellerini iki yana açarak gülümsemeye başlamıştı.
Flop: “Bendeniz Flop O’Connell, mütevazı bir tüccarım. Son derece zor ve şaşırtıcı bir durumun içerisindeyim. Bu konuda benden daha çok şey biliyormuş gibi görünüyorsun, haksız mıyım?”
Kız: “——Sivil zayiat falan mısın sen? Öyleyse hiç şansın yok demektir.”
Flop: “Hmm, şanssız olmak duymaya pek alışkın olmadığım bir şey. Pek çok eksikliğim olabilir ama göğsümü gere gere söyleyebilirim ki şanslı biriyimdir. Ne demeye şansım olmayacakmış ki?”
Kız: “Bu şehirdeki herkesi öldürebilirmişim. O bunak ihtiyar bana öyle söyledi.”
Flop: “Şehirdeki herkesi…”
Küçük kız, gergin bir şekilde gülümseyen Flop’u çenesiyle etrafı göstererek yanıtladı. Tabii Flop’un ruh hâli aslında acı bir gülümsemeye tekabül etmenin çok uzağındaydı, daha ziyade büyük bir panik içerisindeydi.
Amacı şehirdeki herkesi öldürmek olan bu kızla bir anlaşmaya varmak mümkün müydü?
Keşke ona bu emri veren “bunak ihtiyarla” konuşması mümkün olabilseydi!
Flop: “Bana kalırsa o bunak ihtiyar tüm şehri yok etmeni söylemekle bir hata etmiş olabilir. Seninle gelen arkadaşların ve meslektaşlarınla bu durumu bir teyit etmeye ne dersin?”
Kız: “Ne arkadaşım var ne de meslektaşım. Burada yalnızca yoldaşlarım, düşmanlarım ve ben varım, yani ejderha. ——Ve sen, bu ejderhayla dalga geçiyorsun. Korku nedir bilmiyorsun anlaşılan.”
Flop: “Seninle dalga geçmek mi, yok canım! Ben yalnızca seninle anlaşmaya çalışıyorum. Mesela her şeyden önce adını öğrenmek isteriz. Öyle değil mi?”
Schult: “E-evet, doğru söylüyor! Ben de adını öğrenmek isterim! Benimki Schult!”
Kızın hırçınlaşmanın eşiğine geldiğini gören Flop ellerini çırparak yandaşlarını kendisiyle hemfikir olmaya davet ederken durumu fırsat bilen Schult, elini kaldırarak kendi adını söyledi.
Flop ve Schult’un kendisini tanıttığını gören kızsa hoş yüzündeki kaşları çatarak,
???: “——Madelyn Eschart. Ben, yani ejderha, Dokuz İlahi Generalden biriyim.”
Heinkel: “Dokuz İl!..”
Genç kız—— yani Madelyn, kendisini gösterişsizce ünvanıyla tanıtırken Heinkel, ne diyeceğini bilemez hâldeydi.
Gücünün göstergesi olan ünvanını işitişiyle hâlihazırda titremekte olan dizleri daha da beter hâle gelmişti. Kıçının üstüne yığılıp kalmaması bir mucizeydi.
Flop bile Heinkel’e gülüp geçecek durumda değildi. Bir İlahi General kadar tehlikeli olabilir diye düşünüp Heinkel’e rakip gördüğü kişi gerçek bir İlahi General çıkmıştı.
Ve bundan da öte——
Flop: “——Utakata Hanım.”
Durumdaki değişikliği fark eden Flop, bu değişikliğe sebep olan kişinin ismini fısıldadı.
Flop’un seslendiği kız, yani Utakata da kıpırdanarak karşısındaki Madelyn’e odaklandı. Ve sırtındaki yayı çekti, okunu hazırladı, Madelyn’i hedef aldı.
Aralarındaki mesafe yedi sekiz metreydi; yani yeteneği ne düzeyde olursa olsun hedefi ıskalamazdı.
Ama buna bir avantaj demek, gerçeklerden bir hayli uzaklaşmak olurdu.
Utakata: “Bu düşman uçan ejder sürüsünün lideri. Mii önceleri ve Taa şu anda nasılsa, o da öyle. Düşmanı mağlup et, savaş bitsin.”
Schult: “Ö-öyle mi?”
Flop: “Utakata Hanımın çıkarımı doğru olabilir. Tabii yanında başka bir İlahi General yoksa.”
Diyen Flop kaçamak bir bakış atsa da Madelyn tek kelime etmedi.
Şu ana kadarki tavırlarına bakılırsa konuşulanlara yanıtını esirgemeyen bir çocuk olmalıydı. Yani bariz bir hata yaptıkları takdirde benzer bir şekilde karşılık vermesi doğal olurdu.
Başka bir deyişle Madelyn, Kale Şehri saldırısına liderlik eden kişiydi. Hâliyle Utakata’nın onu mağlup etmenin ejder sürüsünü geri çekilmeye zorlayacağı şeklindeki bakış açısı isabetliydi.
Buradaki tek sorun, bunun mümkün görünmeyişiydi.
Madelyn: “Sen bir savaşçısın, sen bir savaşçısın, sen… kaçmıyorsun. Yani savaşçısın.”
Schult: “Ha…Ben mi?”
Madelyn: “Evet. Sen de bir savaşçısın.”
Bir anda işaret edilen Schult’un gözleri bu iltifatla irileşirken Madelyn, ufak eliyle sırasıyla Utakata, Flop ve Schult’u işaret ederek onları birer “savaşçı” olarak tanımlamıştı.
Parmakları gruptaki son kişiyi, Heinkel’i işaret ettiğindeyse——
Madelyn: “Sense bir savaşçı değilsin. Bir ejderi katletmiş olsan da korkağın tekisin.”
Heinkel: “Ağh…”
Madelyn: “Kılıcını çek. Çünkü Ben, Ejderha, sana saldıracağım. Hem de döktüğün her damla kan için.”
Diyen Madelyn, yavaşça Heinkel’e doğru bir adım attı.
Ve böylece Utakata’nın okunun hedefi olmayı umursamaksızın, uçan ejder katili Heinkel’le arasındaki mesafeyi yavaşça kapatmaya başladı.
Utakata: “——Vuruyorum!”
Şeklinde niyetini belirleyişiyle uyumlu bir şekilde okunu gevşeten Utakata’nın hedefi Madelyn’nin göğsüydü. Ancak dosdoğru Madelyn’e ilerleyen ok, kızın kaldırdığı elinin iki parmağı arasına hapsolduğuyla kaldı.
Ve Madelyn dönüp Utakata’ya bakmadı bile. Bakışları tamamen Heinkel’e odaklıydı.
Flop: “Kızıl-san!”
Schult: “Heinkel-sama!”
Tehlikenin farkına varan Flop haykırırken Schult, Heinkel’i kolundan çekmeye çalıştı. Fakat güçsüzlüğü sağ olsun, Heinkel’in kılını dahi kıpırdatamadı.
Böylece üzerine gelen Madelyn’le yüzleşen Heinkel boğazını temizledi ve kolunu silkerek kendisini çekiştirmeye çalışan Schult’un elini uzaklaştırdı.
Schult kıç üstü düşerken de azı dişlerini sıkarak,
Heinkel: “Oh, ohhh!..”
Kılıcını sıkıca kavradı, güçle doldu. Çene kemiklerini kuvvetle sıkarken yanakları kıpkırmızı kesildi, vücuduna pompaladığı kanla korkusundan arınmaya çalışmaksa bacaklarını iyice titretti.
Fakat Madelyn tüm bunlara rağmen hareketi kesmiyor, Heinkel’e yaklaşmaya devam ediyordu.
Uçan bir ejdere kıyasla ufacık tefecik bir kız çocuğuydu.
Heinkel de kendisine yaklaşan o ufacık kıza doğru kılıcını savurmaya çalıştı——
Heinkel: “——Oh.”
Ancak kılıcı tiz bir çınlama eşliğinde titreyen ellerinden yere düştü.
Evet, tam da kılıç tekniğini tam anlamıyla konuşturacakken kolunu dahi kımıldatamaz hâlde kılıcını düşürdü.
Ve——
Madelyn: “Eh, savaşçı değilsin neticede.”
Madelyn’in bu küçümseyici sözleri bir yumruk eşliğinde Heinkel’e böğründen saplandı.
Bu darbenin Heinkel’in yapılı bedenine inişiyle birlikte kızıl saçlı kılıç ustası, muazzam bir güçle yana doğru havalandı. Tüm bedeni taş bir binaya çakılırken duvarda insan şeklinde bir delik açıldı.
Ve bu tek darbe Heinkel’in gözlerinin akının görünmesine yeterken kuvvetli bir rüzgâra da sebep oldu.
Ancak bir patlama yaratan, enerjisi şehirdeki uçan ejderlerin ardı ardına fırlattığı kayalarınkinden aşağı kalmayan yumruğuna rağmen Madelyn’in öfkesi dinmemişti.
Heinkel: “Kah!”
Heinkel öne doğru yığılırken Madelyn’in ikinci yumruğu burnuyla buluştu. Ensesi duvara çarpıp sekerken ise daha yere bile inemeden göğsüne üçüncü bir darbe aldı.
Bu darbenin etkisi onu da aşarak yıkıcı gücüne maruz kalan arkadaki binanın büyük bir gürültüyle yıkılmasına yol açtı. O sırada Madelyn, duman öbekleri arasında kalan Heinkel’i bacağından yakaladığı gibi acımasızca karşı tarafa fırlattı.
Heinkel’in bedeni hızla yuvarlanıp durarak sokağa fırladı. Ve az önce yıkılmış olan binanın hemen karşısındaki ev tarafından sertçe karşılandı.
Çarpışının etkisiyle pencereler tuzla buz oldu, üzerine yağmur misali moloz yağdı. Yere serilirken vücudunun her zerresinde incecik kesikler açılan Heinkel ise seğirmedi bile.
Flop: “————”
Onun yerinde Flop olsaydı bu saldırı kesinlikle ölümcül olurdu.
Yalnızca Flop da değil, bu saldırı çoğu kişiyi öldürürdü. Gerçi Medium’un bile hayatta kalamayabileceği bu saldırı serisine maruz kalan Heinkel’in de hayatta olup olmadığı muammaydı.
Ama mesleği dövüşmek olan Madelyn’in böyle yarım yamalak bir işten memnun kalmayacağı kesindi.
Madelyn: “Pısırık.”
Eli ardına uzanan Madelyn’in dudaklarından küçümseyişini gizlemeyen bir fısıltı çıktı. Belindeki kemer çözüldü ve hemen sonrasında da oraya sokmuş olduğu bir şeyin açığa çıkış sesi işitildi.
O şey, makas misali açılan, keskin mi keskin, uzun ve katlanır bir silahtı. Flop, göçebe insanların geniş otlaklarda avlanırken benzer şeyler kullandığını anımsıyordu.
Uçan Kanatlı Bıçak olarak adlandırılan bu silah, becerikli bir kullanıcı tarafından düzinelerce metreye fırlatılabiliyor ve işini tamamladıktan sonra kullanıcısının avcuna geri dönüyordu.
Fakat Madelyn ne kadar kısaysa silahı da o kadar uzundu ve fırlatmak haricinde amaçlarla da kullanılabilecek özel bir kabzaya sahipti.
Merhametten yoksun Madelyn, silahını çıplak elleriyle attığı dayak sonrasında kendinden geçmiş hâlde sere serpe yatan Heinkel’e doğrulttu. O silahın hedefi olduğu takdirde Heinkel’den geriye tek bir iz dahi kalmayacağı kesindi.
Flop: “Artık duramaz mısın, Madelyn Hanım? Öfkelenmeni anlıyorum. Arkadaşlarının ölümü seni ne denli kızdırmıştır biliyorum. Ama saldırıya uğrayan kişinin karşı koymaktan başka şansı olmaz ki.”
Cesaret bulmak için dudaklarını ısıran Flop Madelyn’in ardından bu cümleleri kurarken Uçan Kanatlı Bıçağını avcunda tutan kız, kendi etrafında dönerek Flop’a şöyle dedi: “Yanılgıya düşme”,
Madelyn: “Ejderler bu dünyanın en kudretli varlıklardır. Ejderlere karşı koymaya kalkanlar yok edilmeyi hak ederler. Ayrıca…”
Flop: “Ayrıca?”
Madelyn: “Böyle bir korkaklığın tolere edilmesi mümkün mü acaba?”
Diyen Madelyn’in altın rengi gözleri öfkeyle titreşirken Flop nihayet kızın öfkesinin sebebini anlıyordu.
Elbette ki kendisine eşlik eden uçan ejderin ölümüne de öfkeliydi ama asıl önemli olan, bu cinayeti kendisinin karşısında kılıcını bile elinden düşüren, savaşmaktan aciz Heinkel’in işlemiş olmasıydı.
Yani yoldaşının bu denli değersiz birine yenik düşmüş olmasına öfkeliydi.
Bu yaşananlar yalnızca Heinkel’e değil, katlettiği uçan ejderin hayatına da yönelik bir hakaretti——
Flop: “Uaaah!”
Utakata: “Uh!”
Bir an sonra Madelyn, Flop’u daha harekete geçemeden durdurabilmek için yerdeki çakıl taşlarını tekmeledi. Ve o çakıllar, hamle yapmak üzere olan Flop ile sıradaki okunu atmak üzere olan Utakata’nın kol ve bacaklarına çarparak hareketlerine mâni oldu.
Madelyn ise bu esnada gözlerinin önündeki Heinkel’in işini bitirecekmişçesine Uçan Kanatlı Bıçağını kaldırdı.
Fakat——
Schult: “Ha-hayır, yapma lütfen!——”
Çakıllara maruz kalan ikilinin aksine o alandan uzak duran Schult, çaresizlik içerisinde koşturdu. Ve Madelyn ile Heinkel’in arasına girerek kollarını açtı.
Böylece Schult’un küçük bedeni, yaklaşan fırtınaya direnemeyecek kadar kırılgan bir sığınak olarak Heinkel’e siper oldu.
Ama Madelyn, çocuğun bu pervasızlığını görüp geri adım atacak kibarlıkta biri değildi.
Madelyn: “Yaşamana izin veren olmayacaktı zaten.”
Diyen Madelyn’in gözleri kısıldı ve Uçan Kanatlı Bıçak, Schult’un kafasına doğru fırladı.
△▼△▼△▼△
???: “——Rem! İyi misin!?”
Diye bağıran ince yapılı bir kadın, geniş kapıyı açarak bir hışımla köşke daldı.
Koridorda koşturmakta olan Rem’se o tanıdık sesin sahibine dönerek, “Evet!” yanıtını verdi.
Rem: “Kuna-san! Ve Holly-san!”
Holly: “İyi olmana sevindim~! Şimdiden tüm şehir koca bir savaş alanına dönüşmüş~!”
Rem’in irileşen gözlerine takılan, biri hafif, biri ağır adımlarla koşturan ikili, şehirde konuşlanan iki Shudraq olan Kuna ve Holly’ydi.
Bu ikilinin seslerini işiten Rem, gözlerinde hafif bir rahatlama belirtisiyle,
Rem: “Siz ikinizi iyi gördüğüme sevindim. Herhangi bir yara aldınız mı?”
Kuna: “Şu an için iyiyiz. Ama…”
Holly: “…Herkes fena hâlde hırpalanmış bile~”
İkilinin sesleri alçalırken bakışlarının Rem’in koşturduğu koridora çevrilmesiyle akıllarından geçenler kelimelere döküldü.
Üç kızın etrafı, şehri uyandıran kaosun ortasında yaralanıp acı çekerek sürü hâlinde getirilen vatandaşlarla çevriliydi. Herkesi iyileştirmeye çalışan gönüllülerin de varlığıyla ortam bir sahra hastanesini andırıyordu.
Yaraları hafif olanlar dikiş ve bandajla toparlanabilirken yaraları derin ve ölümcül olanlar konusunda——
Rem: “Bir şeyler yapmalıyım…”
Diyerek dudaklarını kuvvetle ısıran Rem, yumruklarını sıkmaktaydı.
Değneğine yaslanmadığı sağ eli şimdiden kendisine ait olmayan kanlara bulanmıştı. Ve ne kadar ovuşturursa ovuştursun o kuru kanlardan kurtulamamıştı.
Rem ve Priscilla’nın banyodaki balkondan uçan ejder sürüsünü görüşünün hemen sonrasında o karanlık benekler hızla tehdide dönüşmüş, şehre bir saldırı gerçekleştirilmişti.
Uçan ejderlerin bir kısmı gökten koca koca kayalar fırlatırken bir kısmı da acımasızca bir ava girişerek yerdeki insanları kapıp metrelerce mesafeden aşağı bırakmaya başlamıştı.
Her iki saldırıya da direnecek güçten yoksun vatandaşlar, ejderler karşısında kolay lokmaydı.
Böylesi bir tehditle karşı karşıya kalan halk da barınma ya da tedavi olma umuduyla köşke koşturmuştu; yani mevcut sefaletin ardındaki sebep buydu.
Priscilla’nın tüm bu olup bitenlerden fena hâlde rahatsız olacağı düşünülebilirdi. Lakin——
Priscilla: “Zaten kıymetli şifacının bulunduğu yerin belirgin, bilindik olması için bu köşke yerleşmiştik. Zikir ve diğerlerine de yaralılara eşlik etmesi emredilmişti.”
Rem: “Ö-öyle mi?!.”
Priscilla: “Ne oldu, gerçekten bu köşkü yalnızca banyosu için seçtiğimi mi sanıyordun? Asıl sebep hem banyosu hem de büyüklüğüydü.”
Evet, böyle bir etkileşimin yaşandığı da not edilmeliydi.
Öyle ya da böyle Priscilla, yaralıların köşke alınmasına izin vermişti. Ve görünen o ki Zikir, Mizelda ve şehrin diğer mühim karakterleri de bu konuda bilgi sahibiydi.
Rem: “E madem öyle en önemli noktayı teşkil eden kişi olarak benim neden bundan haberim olmadı diyeceğim ama!..”
Tatmin edici bir yanıt alamayacağını hisseden Rem, olayı daha fazla irdelememişti.
Her şeyden önce Priscilla’nın çocukça oyunlarına kafa yoracak vakti yoktu. Neticede her geçen saniye Rem’in yardımına ihtiyaç duyan yeni kişiler getiriliyordu.
Rem: “Kuna-san ve Holly-san, siz ikiniz…”
Holly: “Reisimiz… Ah! Artık öyle değildi~! Eski Reisimiz Mizelda dedi ki~!”
Kuna: “Ne kadar çok kişi ölürse halkın morali o kadar düşecektir. Bizler de savaşabilecek kişilerin azalmasını istemiyoruz, bu yüzden Rem’i koruyacağız. Bunun yanı sıra…”
Derken konuşmaya ara veren Kuna, badem gözlerini kıstı. Bakışlarının keskinliği Rem’in kaskatı kesilmesine yol açarkense çenesiyle köşkteki yaralıları işaret ederek,
Kuna: “Seninle ilgilenen prenses nerede? Sakın bana tüm bu hengâmede odasında kestirdiğini söyleme?”
Holly: “Eğer öyleyse uykusu çok ağır olmalı~. Benim de öyledir ama karnım tıka basa dolu hâlde horul horul uyuyor olsam bile bunca gürültüye uyanırdım~.”
Ses tonlarındaki gerginlik düzeyiyle zarifçe birbirinden ayrılan ikilinin sorularını işiten Rem, kafasını sağa sola salladı.
Priscilla’nın bencil, kibirli bir kişiliğe sahip olduğu kesindi ve ikilinin onun kaprisli hâllerinden endişe duyması anlaşılabilirdi.
Rem: “Şaşırtıcı bir şekilde Priscilla-san son derece güvenilir biri çıktı.”
İşte Rem’in ortalıkta görünmeyen Priscilla hakkındaki bu yorumunun hemen sonrasında,
???: “——Kiryararahhh!!”
Binalar arasında esen kuvvetli bir rüzgârı anımsatan tiz bir ses, köşkün ön bahçesine doğru alçaldı.
O sesin çimleri kazıyarak muazzam bir toz bulutuna destek veren kaynağı, iniş yapmayı başaramayan kanatlarıyla devasa görünen bir ejderin bedeniydi. Toplam kanat açıklığıyla kabaca dört metreyi bulan ejder, ilk defa uçuyormuşçasına nahoş bir iniş yapmıştı.
E bu da çok doğaldı.
Kafası içeri göçmüşken, normal şartlarda tecrübe ve içgüdülerle desteklediği temel iniş manevralarını tatmin edici bir şekilde sergileyemezdi.
Derken uçan ejderin yere çakılan bedeninin yanı başına bir figür daha iniş yaptı. Kırmızı elbisesinin uçları dalgalanan, elinde kan kırmızısı, süslü bir kılıç tutan o güzel figürse—— Priscilla’ydı.
Priscilla: “Beni koruman olarak kullanıyorsun. Bu borç sana pahalıya patlayacak, Rem.”
Rem: “Çok teşekkür ederim. İçten minnettarlığımın göstergesi olarak sonrasında saçlarınızı yıkayacağım.”
Priscilla: “Böyle bir şeyle paçayı yırtmaya çalışman ne büyük bir cüretkârlık. Ama müsaade edeceğim. Hoşuma gitti.”
Priscilla, Rem’in aralanmış kapının ardından duyulan cümlelerini şahin gibi yanıtladı.
Evet, Priscilla, köşke doğru uçan ejderleri engelleyip savuşturmak için olağanüstü fiziksel becerilerinden bütünüyle faydalanmakla meşguldü.
Beklenileceği üzere buna ilk elden tanık olan Kuna ve Holly ikilisi, şaşkınlıklarını gizleyemiyordu.
Ve nedense Rem, iki kızın verdiği tepkiden epeyce gurur duyuyordu. Bununla birlikte ejderlerle çarpışan Priscilla’nın hiç endişe uyandırmadığı söylenemezdi.
Bunun öncelikli sebebiyse elindeki güzeller güzeli kırmızı mücevherli kılıçtı——
Rem: “Priscilla-san, Yang Kılıcınız ne âlemde?..”
Priscilla: “Görebildiğin üzere güneş karardı. Yani şu an için kılıç denilemeyecek körelmiş bir objeden ibaret. Yine de…”
Yang Kılıcıyla ilgili bir terslik olduğunu dile getiren Priscilla, o noktada arkasına döndü.
Ve kendisini hedeflemiş hâlde yırtıcı dişlerle dolu ağzını açmış yaklaşan uçan ejderi gördü. Sonra da ne kadar körelmiş olursa olsun, Yang Kılıcını merhametsizce ejderin açık ağzına sapladı.
Yang Kılıcının ucunun haşin bir güçle ejderin boğazının ardına saplanmasıyla da dişleri paramparça olan ejder son nefesini verdi.
Priscilla: “Silahım körelmiş olsa bile kanatlı bir ejder benim karşımda beş para etmez.”
Diyen Priscilla, kılıcını tek savuruşuyla ejderin cesedini bahçenin köşesine attı. Ve tehdidi kolayca bertaraf ettikten sonra Rem’in yanındaki Kuna’yla Holly’yi fark etti.
Priscilla: “Shudraqlar, ha. Rem’i korumaya geldiniz herhâlde.”
Rem: “Priscilla-san, o ikisi yaralılara yardımcı olmak için…”
Priscilla: “Romantik ideallere kapılarak gerçekleri gözden kaçırma. Yaralıların savaş alanına ne hayrı dokunur ki? Buradaki en değerli kişi kim peki? Benden sonra sensin.”
Rem: “——Hık!”
Priscilla’nın keskin reddiyle karşı karşıya kalan Rem’in boğazı düğümlenirken Kuna, onun bu merhametten yoksun beyanını başıyla onaylayarak, “Doğru söylüyor” dedi.
Kuna: “Bize düşen görev Rem’i korumak. Ve Rem’e düşen de…”
Holly: “Zayiatı olabildiğince az tutmak~!”
Kuna’nın fısıltısı Holly’nin neşeli söylemiyle desteklenirken ikilinin sözleri ve Priscilla’nın bakışlarıyla âdeta alev alan Rem, kendi kendini azarladı. Daha bir gün önce önemli bir rol oynayamadığı için kendine acıyordu.
Bu saatten sonra kayıtsız kalamazdı. Her şeyden önce bu, onun arzuladığı şeydi.
Rem: “Ben kendi mücadelemi kendim vereceğim. Kuna-san, Holly-san, sizlere çok teşekkür ederim.”
Kuna: “Oh!”
Holly: “Sen ne dersen o~!”
Kuna ve Holly ikilisi, Rem’in kararlılığını cesaretlendirici gülümsemeler eşliğinde karşıladı.
Onlar tarafından rahatlatılan Rem ise bakışlarını Priscilla’ya çevirdi. Rem’in korumaları gelinceye dek köşkü savunma işi ona düşmüştü——
Rem: “Ama artık gideceksin, değil mi?”
Priscilla: “Bana kalırsa yokluğumda halledilemeyecek pek çok durum söz konusu. Zikir güçsüzlüklerinin altından nasıl kalkacağını biliyordur ama asıl düşmana karşı koyamayacaktır.”
Rem: “Asıl düşman…”
Priscilla: “——Elbette ki bir İlahi General olacaktır.”
Rem, Priscilla’nın tek gözünü yumarak verdiği yanıtı yutkunarak karşıladı.
Dokuz İlahi Generalin varlığı, İmparatorluktaki savaşların gidişatında kritik bir rol oynuyordu. Subaru, Abel ve diğerlerinin Kaos Alevine gelme sebebi de olabildiğince çok generali saflarına katmaktı.
Hâliyle içlerinden birinin bu şehre saldırıyor olması tesadüf değildi.
Priscilla: “Elbette ki bu, karşı taraftan birinin işi. Abel’in durumu giderek daha da beter oluyor. Nasıl olur da bu denli kalitesiz bir temelin üzerine bir şeyler inşa eder?”
Rem: “Bu konuda yorum yapamam, çünkü Abel’in nasıl bir yol izlediğini pek bilmiyorum. Ama bu yaşananların etrafındakiler için çok zor olduğundan eminim…”
Rem, Subaru hakkındaki onca endişesine rağmen Abel’in tavırlarının da pek matah olduğunu düşünmüyordu. Zekâsı, öngörülü oluşu ve durum tespitindeki yeteneğinden kaynaklanan kibirli davranışlarıyla dikkat çeken Abel, destek alacak hiçbir anısı olmayan Rem için zorlu bir rakipti.
Ülkenin zirvesinde bulunması gereği etrafı pek çok güçlü kişiyle çevrilmiş olmalıydı. Hepsinin Abel’in fikirlerini kabul edip ona kolayca itaat etme ihtimaliyse çok düşüktü.
Dolayısıyla bir isyan çıkarılmıştı. Bununla birlikte——
Rem: “Sırf bu sebeple böylesine korkunç bir şeye izin verilmesi!..”
Kendisini kırılgan bir temelin üzerine inşa eden Rem, bakışlarıyla âdeta Priscilla’ya sesleniyordu.
Priscilla’ysa Rem’in sözleri üzerine aklından geçenleri bildiğini ima edercesine alaylı bir şekilde gülümsedi. Bunun Rem’in gözlerini irileştirdiğini görünce de yüzündeki gülümseme hiç var olmamışçasına silinir hâlde başka bir yöne dönerek,
Priscilla: “Bu uçan ejder sürüsü yalnızca ejderlerin evcilleştirilmesiyle açıklanamaz. Bahsi geçen Birinci Sınıf General, ben yokken peyda olmuş olmalı. Serena’nın söyledikleri doğruysa bir yoldaşı Uçan Ejder Generaliymiş.”
Rem: “Elbette ki Dokuzuncu… yani o kişi, bu şehirde bir yerlerde olmalı…”
Priscilla: “——Belediye.”
Rem: “————”
Priscilla: “Düşman aptalın teki değilse yönelmesi gereken yer orası. Neticede göğü yararak dosdoğru ilerleyebiliyorlar. Komuta merkezini gözden kaçırmaları için hiçbir sebep yok.”
Bu beyanın barizliği, Rem’in düşüncelerinin bir anlığına gölgelenmesine yol açtı.
Fakat söylenenler zihnine yerleşir yerleşmez durumun aciliyetini idrak etti. Priscilla’nın sakin ve kayıtsız tavrıysa Rem’i paniğe kapılmanın eşiğine getirdi.
Rem: “Ko-komuta merkezinin saldırıya uğraması bir kriz durumu değil mi!? Priscilla-san!?”
Priscilla: “Ahmak. Tıknaz olması Zikir’in bir İmparatorluk Generali olduğu gerçeğini değiştirmiyor. O ne kolay kolay can verir ne de savaşamayanları yanında tutacak kadar aptallık eder.”
Rem: “Bu… Ah. Savaşamayanlar demişken, Schult-san ne olacak!”
Priscilla ve Rem’in banyo keyfinden önce köşkten ayrılmış olan oğlanı düşünen Rem iyice endişelenmeye başlıyordu.
Çalışkan ama sakar biri olan Schult da en az Rem’in yardımına ihtiyaç duyanlar kadar güçsüzdü.
Güvenebileceği, peşine takılabileceği bir yetişkin olursa işler değişebilirdi ama aksi takdirde——
Rem: “Priscilla-san, hadi, acele et lütfen!”
Priscilla: “Senin görevin hiç değilse benim güvenliğim için içtenlikle yakarmak olmalı. Ayrıca telaşa kapılmana gerek yok, Schult öyle kolay kolay ölmez.”
Rem: “Ha?..”
Priscilla, elini sabırsızca oynatıp duran Rem’e homurdanarak kayıtsızca böyle söyledi.
Onun ne kastettiğini anlayamayan Rem’se kaşlarını çattı. Doğal olarak Kuna ve Holly’nin de olup bitenler hakkında hiçbir fikri yoktu ve suratlarına çocukça bir şaşkınlık hâkimdi.
Priscilla, tek silahı tatlılık ve çalışkanlığı olan Schult’un güvenliğinden nasıl bu kadar emin olabilirdi ki?
İşte Rem ve diğerlerinin gözlerindeki bu kuşkuyu gören Priscilla, grubu uçan ejderlerin katliamından uzak tutmak adına elini kapıya yerleştirdi.
Priscilla: “——Çünkü o cesareti ve albenisiyle benim beğenimi kazandı, hani.”
Ve bu yanıtla birlikte köşkün kapısı kapandı.
△▼△▼△▼△
Yoğun, donuk bir gümbürtü işitilirken Flop, ruhunun kendi çaresizliğinin ağırlığı altında ezildiğini hissetmişti.
Çakıl taşlarının doğurduğu acı onu durmaya zorlamış, bu trajedi öne uzanmasına dahi müsaade etmemişti.
Gözlerini sımsıkı kapatmak, o ölümlere tanık olmamak için kafasını çevirmek istese de bunu yapmamıştı. Çünkü bunu yapmanın güçsüzlüğünden, elinden hiçbir şey gelmeyişinden kaynaklanan sorumluluğundan kaçmak olacağına inanıyordu.
Hiç değilse yaptıklarının ve yapamadıklarının neticelerini görmesi gerekiyordu.
İşte bu mütevazı kararlılıkla gözlerini kaçırmayı reddediyordu.
O sırada——
Madelyn: “Nesin, sen?”
Madelyn, avını keskin ucuyla ikiye bölme niyetiyle elindeki Uçan Kanatlı Bıçağı savurmuştu.
Biri içler acısı Heinkel, biri de onu korumaya çalışan Schult olmak üzere her iki rakibini de aynı anda kesip biçmeye kalkıştığı kesindi. Saldırısını yarı yolda duraklatmış falan da değildi.
Ama buna rağmen——
Schult: “Ahh, ağhhh!..”
Dişlerini sertçe gıcırdatarak inleyen Schult, yere yığılmış hâldeki Heinkel’in üzerindeydi.
Ve bedeninde ne bir kesik ne de bir göçük vardı. Hâlbuki Madelyn’in darbesi onu ensesinden yakalayıp paramparça etmiş olmalıydı.
Aslına bakarsanız Flop, o darbeye bizzat kendi gözleriyle tanık olmuş, çıkardığı o donuk sesi bile işitmişti.
Gelin görün ki yankılanan tek şey o sesten ibaretti.
Madelyn: “——?”
Kafasını eğen Madelyn’in meraklı gözleri, silahı ve Schult’un ensesi arasında gidip geliyordu. Derken bu pozisyonu koruyarak Uçan Kanatlı Bıçağını bir kez daha Schult’a savurdu.
Saldırısını bir kere, iki kere, üç kere, dört kere ardı ardına, başarıyla tekrarlarken de——
Schult: “Yo, yo, dur lütfen! Acıyor!”
Madelyn: “İlginç. Ben, ejderha olarak öldürmeye niyetlendim. Öyleyse neden ölmüyorsun?”
Flop: “Şey… Belki de öldürme konusundaki isteksizliğin silah hedefine ulaşmadan hemen önce elinin gevşemesine yol açıyordur… Guah!”
Madelyn: “Bu ejderle dalga geçmeye kalkma!”
Hiçbir şey anlamadığından yakınan Madelyn, sinirini Flop’tan çıkarttı. Ve az önce bir hışımla harekete geçmesini engellemek için kullandığı çakıl taşından daha da büyük bir tanesini Flop’a fırlattı; göğsüne inen darbe de Flop’u kıçının üstüne devirdi.
Çarpmanın etkisiyle göğüs kemiği çatırdayan Flop, artık doğru düzgün nefes bile alamaz hâldeydi.
Bununla birlikte——
Schult: “O-oof, acıyor…”
Ardı ardına keskin bıçak darbelerine maruz kalan Schult’un acı nidalarına rağmen hayatta olması gibi bir gerçek söz konusuydu. İşte bu tuhaf durum da en nihayetinde Madelyn’de bir patlamaya yol açtı.
Schult’u şeftali rengi saçlarından kaptığı gibi havaya kaldırdı, dişlerini gıcırdatmaya başladı.
Ve sonra da,
Madelyn: “Senin, lanet olasıca sırrın ne?..”
Schult: “~Hık!”
Havaya kaldırılan Schult’tan acı dolu bir feryat yükseldi. Fakat öfkeli gözlerini ona diken Madelyn’in tepkisi Schult’unkinden de öteydi.
Genç kızın altın rengi gözleri irileşmişti ve dudakları istemsizce titriyordu. Acıdan gözleri dolan Flop’sa onun neden böyle bir tepki verdiğini anlayabiliyordu.
Çünkü Schult’un görünümünde çarpıcı bir değişim tetiklenmişti.
O değişim de——
Utakata: “Schult’un gözleri, alev alev yanıyor.”
Aynı manzaraya tanıklık eden Utakata’nın kısa ve öz şekilde tarif ettiği gibiydi.
Utakata’nın belirttiği şey ilk bakışta mantıksız gelse de olanları tarif etmenin daha iyi bir yolu yoktu. Flop’un bakış açısına göre yaşananlar tam da Utakata’nın anlattığı şekildeydi.
Son derece alışılmadık bir şey söz konusuydu; Schult’un her iki kırmızı gözünde de alevler titreşiyordu.
Schult: “Eh, eh, eh…”
Fakat bahsi geçen Schult, bu gerçekten bihaber hâlde gözlerini kırpıştırıyor ve yüz ifadesi, etrafındakilerin tepkilerine anlam veremediğini gösteriyordu. Etrafı tarayan gözleri nihayet kendisini hedefleyen Uçan Kanatlı Bıçaktaki yüzünün yansımasına ulaştığındaysa herkesin dikkatini çeken şeyin ne olduğunu anladı.
O kıvrımlı bıçağa yansıyan hatları çarpık görünse de gözlerinde yanan alevler son derece açıktı.
Schult: “B-bu da ne? Ya-yakıyor! Ah! Yakmıyor aslında!”
Elini tüm yüzünde gezdiren Schult, alevleri hissedemediğini duyurdu.
Yüzü bir anda alevler içerisinde kalmış falan olmasa da gözlerindeki yangının kaynağı muammaydı. Ancak o alevlerin ifade ettiği şey, yalnızca Flop ve yoldaşları için bir bulmaca niteliğindeydi.
Schult’un yüzüne bakan ve gözlerinde yanan alevleri gören Madelyn’inse şaşkınlıktan yanakları kaskatı kesilmişti.
En nihayetinde de şüphelerini dile getirerek,
Madelyn: “Senin… o tilki şahsıyla bir ilişkin olmamalı!?”
Schult: “Tilki…”
Flop: “Şahsı mı?”
Utakata: “——?”
Tedirgin olan Madelyn, o üçlünün neden bahsettiğini anlamayışı yüzünden gözlerini yumdu.
Ve henüz ses tonunun alçaldığını fark edecek zihinsel alana dahi sahip olamamışken Schult’a bakarken duyduğu güçlü şaşkınlığın ve kafa karışıklığının üstesinden geldi.
Schult’u tutan el bedeninden ayrıldı ve oğlan, bir “Aaah!” nidasıyla yere yığıldı. Madelyn’se hâlâ Heinkel’i korumakta olan oğlanın önündeki zemini tekmeledi.
Madelyn: “————”
Sonra da bir hışımla sıçrayarak sokağın üzerindeki göğe yükseldi.
Olayın aniliği ve sürati Flop’ta kızın ortadan kaybolduğu hissini uyandırsa da bastığı zemin şiddetli bir şekilde çökmüş ve hareketini hızlandırmak için dayanak olarak kullandığı bina un ufak olmuştu.
İşte bu şekilde havalanan Madelyn, avuçlarının arasındaki Uçan Kanatlı Bıçağını tüm gücüyle havaya kaldırdı.
Madelyn: “Bir kez daha benim, bu ejderhanın yoluna çıkıyorsun… Kaybol, BAŞ BELASI!!——”
Bu protesto yankılanırken Uçan Kanatlı Bıçak, aşağı doğru savrularak şiddetle alçalmaya başladı.
Yaptığı şey prensipte uçan ejderlerin taşları fırlatışıyla aynıydı ama hazırladığı bıçağın ardındaki güç çok daha fazlaydı. Ve hedefsizce atılan o taşların aksine bu bıçağın hedefi Schult’u ikiye ayırmaktı.
Altta yatan bir sebepten ötürü Schult’un bedeni sağlamlaşmıştı.
Yine de ardı ardına darbe aldıkça acı feryatları yankılanmıştı. Demek ki bedeni kızın darbelerine karşı dayanıklı hâle gelmemişti.
Zaten çocuklar vücutları ne kadar sağlam olursa olsun canları yandığında ağlarlardı——
Flop: “Bir şeyler yapmazsam Medium’u kızdıracağım.”
Çatırdayan göğsündeki acıya direnen Flop, Schult’a doğru atıldı.
Vücudunun bu saldırı karşısında ne kadar etkili bir kalkan olacağını bilemiyordu. Ama hasarı azıcık olsun azaltabilir ve Schult’u kurtarabilirse ona yeterdi.
Düşünecek zamanı olmayan Flop böylece kendisini Uçan Kanatlı Bıçağın saldırısına maruz bırakırken,
???: “——Aferin.”
Sebebini bilemese de bu kısık sesi açıkça işitti; bir çarpışma oldu ve şiddetli, karşılıklı darbelerin etkisi Flop’un gözlerini yakan bir ışık üretti.
Flop: “————”
Bu ışığın kaynağı, doğrudan yukarıdan döne döne, hızla yaklaşan Uçan Kanatlı Bıçakla yandan çarpışan parlak kırmızı, mücevherli bir bıçaktı.
Kırmızı ışıklar sessizce patlama yaparken Flop, tüm vücudunun rüzgârlarla sarmalandığı şeklinde hatalı bir hissiyata kapıldı.
Ve bunu etin ete çarpışının donuk gürültüsü takip etti.
Flop: “——Hık!”
Yukarıya bakan Flop, acı bir çığlık eşliğinde açılı bir şekilde uçarak yerdeki bir binaya çarpan bir figürle karşılaştı. Ve geç de olsa onun taş binayı un ufak edecek bir şiddetle inen Madelyn olduğunu idrak etti.
Bu inişin sorumlusuysa soluksuz kalan Flop ve yoldaşlarının önüne iniş yapan kırmızılı, güzel bir kadındı.
Flop: “Prenses-kun!”
Schult: “Priscilla-sama!”
Utakata: “Puu!”
Priscilla: “Hâlâ öğrenemediniz mi? Böyle anlarda haykıracağınız şeyler iltifatlar olmalı.”
Hiç acele etmeden eteğindeki tozları silkeleyen Priscilla, işte böyle söyledi.
Şehir bir İlahi Generalin bile sevk edildiği bir uçan ejder baskınına maruz kalmışken Priscilla, boyun eğmez tavırları ve varoluş tarzıyla kimselerle kıyaslanamayacak kadar güvenilirdi.
Sahiden de Madelyn’e ciddi bir darbe indirmeyi ve bu esnada Flop’la diğerlerini ölümcül bir durumdan kurtarmayı başarmıştı.
Priscilla: “Ama sizin böyle bir yerde tutulmuş olacağınızı hiç düşünmemiştim. Doğal olarak hemen Belediyeyi hedeflersiniz diye düşünmüştüm.”
Flop: “Aynen, öyle mi yapsak diye düşünüp taşınıyorduk aslında. Prenses-kun ve Oka-san’ın olduğu köşke mi yoksa Kel-kun’un olduğu Belediyeye mi gitsek diye…”
Priscilla: “Hayatta olmaz. Orası tam da şehre saldıran Birinci Sınıf Generalin hedefleyeceği yer.”
Priscilla, çenesiyle Madelyn’in indiği yeri işaret ederek Flop’un devam etmesine mâni oldu.
Onu duyan Flop’sa bir an için düşüncelere dalsa da bunun şu an için önemsiz olduğunu düşünerek kafasını toparladı. Sonra da Priscilla’ya seslendi. “Prenses-kun…”,
Flop: “Bizi kurtardığınız için teşekkürler. Ben Uşak-kun ve Utakata Hanımla birlikte bir sığınak bulmaya niyetliyim ama bize nereye gideceğimizi söyleyin. Kızıl-san’ı da yanıma alacağım.”
Priscilla: “Ho, demek mantıklı kararlar alabiliyorsun? Öyleyse köşke yönelin. Orası saldırının merkezi olan Belediyeden daha güvenli olacaktır. Ve…”
Diyen Priscilla’nın bakışları ardında yatmakta olan Heinkel’e doğru çevrildi. Ve kırmızı gözlerini kısıp kısaca iç çekerek,
Priscilla: “Onu arkada bırakabilirsin. Faydası yoksa bu iş bitmiştir.”
Flop: “Maalesef öyle bir şey olmayacak. Kızıl-san uyandığı zaman değerli bir kaynağa dönüşecek, daha da önemlisi kıymetli Uşak-kun’unuz onu korumak için çok acı çekti.”
Priscilla: “————”
Flop’un ağzından bu kelimelerin dökülüşüyle Priscilla’nın bakışları Schult’a çevrildi.
Ustasının varışıyla son anda kurtulmanın etkisiyle gözleri yaşarmıştı. Ve hâlâ yanmakta olan gözlerindeki yaşlarla alevler seyredilesi bir manzara doğuruyordu.
Ancak Schult, içerisinde olduğu bu tuhaf durumdan duyduğu tedirginliği ifade etmektense yerdeki Heinkel’i bacağından tutarak,
Schult: “Be-ben Heinkel-sama’yı taşıyacağım!.. Ama, Priscilla-sama, siz…”
Priscilla: “İcabına bakmam gereken birkaç iş daha var. Anlıyorsundur eminim.”
Schult: “E-Evet. Sadece Priscilla-sama’nın icabına bakabileceği önemli şeyler!..”
O cesur çocuğun, Schult’un duyduğu inanç Priscilla’yı nasıl etkiliyordu acaba?
İfadesinde hiçbir değişiklik olmayan Priscilla yalnızca sessizce kafasını sallayarak Schult’un sözlerini onayladı. Anlık bir duraksamadan sonraysa göz ucuyla ara sokağa bakarak,
Priscilla: “Ana caddeden uzak durun, ara sokaklardan, uzun binaların yanlarından ilerleyin. Schult, yolu hatırlıyor olmalısın.”
Schult: “Evet! O yoldan her gün özenle yürüyordum!”
Priscilla: “Takdiri hak ettin.”
Priscilla, çabalarını takdir etmeye kısa bir süre ayırdıktan sonra Schult’a arkasını döndü.
Tavrı netti; sohbet zamanı sona ermişti. Flop’un içgüdüleri de orada daha fazla oyalanmanın iyi bir fikir olmadığını söylüyordu.
Priscilla’nın yakınında kalabildikleri sürece uçan ejder tehdidinden kurtulurlardı gerçi.
Flop: “Uşak-kun, bana yolu göstermen gerekecek. Ben bir şekilde Kızıl-san’ı taşırım. Utakata Hanıma gelince, sokaklarda gözcülük etme görevi sende. Eminim avcılığa alışkınsındır, sana güveniyorum!”
Schult: “A-anlaşıldı. Yolu göstermek için elimden geleni yapacağım!”
Utakata: “…Uu da anladı.”
Bir an için koşmaya başlamaktan yana fark edilir bir tereddüt sergileyen Utakata, başını sallayarak kendisine düşen rolü kabullendi.
Böylece rol dağılımı tamamlanmış oldu. Artık geriye kalan tek şey——
Flop: “Prenses-kun! Tekrar teşekkürler!”
Priscilla: “Minnettarlığa falan lüzum yok. Ben yalnızca iltifat beklerim.”
Priscilla, sırtı dönük hâlde Flop’un minnettarlığına karşılık verdi. Onun bu dürüstlüğüne gülen Flop’sa yerdeki Heinkel’i kaldırdı.
Uzun boylu ve yapılı adamın bedeni bir hayli ağırdı. Neyse ki Flop, acil durumlarda Medium’u kucaklayıp kaçmaya alışkındı. Bu sayede Heinkel’i valiz gibi sırtına atmasına rağmen bir şekilde hareket edebilecek hâldeydi.
Schult: “Bunu da unutmamalıyız”
Diyen Schult, Heinkel’in yerdeki kılıcını kaldırdı ve küçük elleriyle sıkıca tuttu.
Ve hızlıca bakışıp kafa sallayışlarının ardından Flop, Schult ve Utakata üçlüsü köşkü hedefleyerek ara sokaklarda koşturmaya başladı.
Tamamen gözden kaybolmalarından önceyse——
Schult: “Priscilla-sama, bu ateş için, kesinlikle… Çok minnettarım!”
Alevli gözlerini iyice açan Schult, Priscilla’ya duyduğu minneti dile getirdi.
△▼△▼△▼△
——Schult ve diğerlerinin gürültülü ve telaşlı vedasının ardından…
Priscilla: “Schult’un ve kendisine Flop gibi bir şey diyen o adamın yardımı olmasaydı böyle bir çıkmaza giren diğer adamın başı belada olurdu.”
Kimseciklerin olmadığı sokakta dikilen Priscilla, sessizce bu kelimeleri mırıldandı.
Bu yorum ne gözleri alev alev yanan Schult’a ne beceriksizliğini nezaketiyle telafi eden Flop’a ne de yüceliği boyunu fazlasıyla aşan Utakata’yaydı. Geriye kalan tek kişiyeydi.
O kişi, kesinlikle ölmesini gerektiren bir durumdan sağ kurtulmuştu. Âdeta eşek şansıydı.
Yine de——
Priscilla: “Ölmesi gerektiği hâlde ölmeyen birine şanslı denir mi, orası meçhul.”
Acıma olmasa da ona benzer bir duygunun eşlik ettiği bu kelimeler, kimselerin kulaklarına erişmeksizin kan kokusuyla kaplı savaş alanında esen rüzgârlara karışıp gitti.
Ve tam da o anda——
Priscilla: “————”
Yükselen bir sesle birlikte Priscilla’nın turuncu saçlarını süsleyen toka paramparça oldu.
Bununla kastedilen şey mücevherli süsün bir kısmının kırılması falan değildi, tokanın bütünüyle çatırdayıp un ufak olmasıydı.
Bunun yaşanışıyla Priscilla’nın uzun, toplu saçları çözüldü ve dalgalar hâlinde omuzlarına döküldü.
Ve sonra da——
Madelyn: “——Sen de mi ölmüyorsun?”
Tekmelenip havalandırılan molozların sesi eşliğinde sokakta usulca bir gölge belirdi.
Bedeninin her zerresi toza bulanmış olsa da enerjisini koruyan o varlık—— yani kafasından iki siyah boynuz çıkan o şahıs karşısında gözlerini kısan Priscilla’ysa,
Priscilla: “Bir ejderdoğan. Böyle bir antika da nereden çıktı şimdi?”
Madelyn: “Bu ejderi hafife alabileceğini mi sanıyorsun sen? Hiçbir bedel ödemeden arkanı dönüp gidebileceğine inanmıyorsundur herhâlde?”
Priscilla’nın sözleri yüzünden dişlerini sıkan kız—— Madelyn, ejderlerinkini andıran gözlerini kıstı.
Onun küçük bedeninden yayılan rüzgâr misali ejdersi enerjiyi hisseden Priscilla’ysa dağılan saçlarını usulca okşayarak,
Priscilla: “Ölmemiş olmam canını sıkmış galiba?”
Madelyn: “Ehh, o aşırı şişkin memeleri düzleştirmiş olmalıydım. Kalpleri parçalansa dahi ölmeyen insanlar kim olursa olsun can sıkıyorlar.”
Priscilla: “——Kalpleri parçalansa dahi, ha?”
Madelyn’in meseleyi ele alışı karşısında iç çeken Priscilla, bakışlarını bahsi geçen göğsüne indirdi.
Priscilla’nın hâlihazırda dolgun olan memeleri sımsıkı elbisesi sayesinde iyice göze batıyordu ve Madelyn’in darbesinin o değerli memelere ulaşmış olduğu kesindi.
Ne Schult ne de diğerleri fark etmiş olsa da havadaki mücadeleleri acı verici olmuştu.
Priscilla’nın saldırısının Madelyn’i uçurduğu gibi Madelyn’in saldırısı da Priscilla’nın göğsüne ağır bir darbe indirmişti.
Priscilla şu anda mühim bir şey yokmuş gibi davranıyorsa bunun tek sebebi——
Priscilla: “Görünüşe göre, kendi varlıklarım bile bu dünyaya karşı mağlup olmamı istemiyor.”
Madelyn: “——Ruh Evliliği Tekniği.”
Madelyn’in ağzından bu beklenmedik kelimeler dökülürken Priscilla’nın kaşları çatıldı.
Ve Priscilla’ya bakmayı sürdüren Madelyn, sokaktaki bir binayı—— yo, o binanın çok daha ötesini, kuzeydoğu yönünü işaret ederek,
Madelyn: “Sen de tıpkı o tilki kadın gibisin. Onu tanıyor musun?”
Priscilla: “Tanımıyorum. Eğer benimkine benzer bir şeye sahip olduğunu düşünüyorsan onunki çakmadır. Orijinal olan benimki.”
Madelyn: “——?”
Priscilla: “Ne oldu, anlayamadın mı?”
Daha önce hiç duymadığı şeyler işiten Madelyn’in yüzüne bir şaşkınlık yerleşirken Priscilla, kafa karışıklığını gidermek için meseleyi basitleştirmekte karar kıldı.
Başka bir deyişle——
Priscilla: “Bu iş beni zorlayacaktır diyen herkes gibi sen de içten içe benim dengim olamayacağını biliyorsundur.”
Madelyn: “——Hık, sen bu ejderle kafa mı buluyorsun!?”
Priscilla: “Saçmalık. Kimse kim olacağını seçemez ki. ——Ben zirvedeyim, geri kalan herkesse dipte.”
Deyip gülümseyişiyle Madelyn’in öfkesinin tavan yapması bir oldu.
Böylece ejderdoğan olan kız, kızaran yüzü, ışıldayan altın rengi gözleriyle, burnunun dibindeki tehdit karşısında kükredi.
Madelyn’i karşısına alan Priscilla’ysa göz ucuyla göğe baktı.
Ve göğü ararcasına—— Yo, kınında atmosfer olan kıpkırmızı, kıymetli kılıcının kabzasını ararcasına,
Priscilla: “Güneş ışıkları kayıp mı oldu? Bu işleri biraz karmaşıklaştıracaktır.”
△▼△▼△▼△
——Şok ve yıkım Kale Şehrinin bir köşesinde başlamış ama o köşeyle sınırlı kalmamıştı.
???: “————”
İlk etapta şehrin güneyinde peyda olan şiddetli mücadele, kısa aralıklarla dikilmiş bir dizi binada bir yıkım zincirine yol açmıştı; bu da duman öbekleri eşliğinde uçan ejder sürüsünün neden olduğu felaketin korkunçluğunu anlatıyor olsa gerekti.
Ancak Kale Şehrinin güneyini harap eden şey, uçan ejderlerin yol açtığı felaket değildi.
Elbette ki gökyüzünden koca koca kayalar fırlatarak aşağıdaki araziyi yerle bir eden ejderlerin yürüttüğü av da başlı başına bir felaketti.
Yağmur misali yağan kayalardan kaçınmak için sağa sola koşuşturan insanlar süzülen ejderlerin pençeleri ve dişlerine yem olup parçalara ayrıldıkça sokaklarda yığınla ölü birikmeye başlamıştı.
Kimileri direniyor, kimileri uçan ejderlere ok atarak karşılık veriyordu.
Fakat uçan ejderlerin tek taraflı saldırısına maruz kalan çoğu kişi sadece bir kurtuluş arıyordu.
İşte uçan ejderlerin doğurduğu hasar bu denli büyük ve muazzamdı.
Ancak asıl mücadele öylesine yıkıcıydı ki bu hasarı doğuran ejderler bile onlara yaklaşmaktan kaçınıyordu.
Madelyn: “GaaaaaaaaaaaAHHHHHHHHHHHHH!——”
Uluya uluya sıçrayan ufak bedenin sahibi, iki koluyla güçlü mü güçlü Uçan Kanatlı Bıçağını kavramıştı.
Eğri bıçak hem rüzgârın hem de havanın direncini ustalıkla kırıyor ve her fırlatılışında orijinal konumuna geri dönüyordu. Uzmanlar için uzaklardaki avlarının kellelerine odaklanabilen bir fırlatma aracı hizmeti görürken şu anda korkunç bir enerjiyle fırlatılıyor, yoluna çıkan her şeyi lime lime ederek geri dönüyordu.
Ağırlığı, keskinliği ve yıkıcı gücüyle o sözüm ona küçük Uçan Kanatlı Bıçaklarla tarif edilemeyecek düzeydeydi.
Geleneksel bir Uçan Kanatlı Bıçak tek elli bir kılıç büyüklüğündeyse bu, iki büyük kılıcın bir araya gelmiş hâli kadar büyük ve de eritilip tekrar şekillendirilmiş on büyük kılıçtan bile ağırdı.
Bir zamanlar her biri özel güçlere sahip olan, Büyülü ve Kutsal tipte on kılıç yaratılmıştı.
Metalden yapıldığı iddia edilen ama göründüğünden çok daha şeytani olan bu silah da şu anda gücünü tam anlamıyla gösteriyordu.
Her fırlatılışında düzinelerce metreyi bütünüyle tıraş ediyordu; bina ya da canlı ayrımı gözetmeksizin yoluna çıkan her şeyi hedefliyordu.
Yalnızca Kale Şehrinin güneyinin yok edilişiyle mümkün olabilecek bu harap edici taktiklerin ardındaysa ejderdoğanın alışılmadık fiziksel gücü ve çevreye verilen zararı umursamama zihniyeti yatıyordu.
Şehrin çeşitli noktalarında uçan ejderlere meydan okuyanların dönüp yere bakacak zamanı olmuyor, dolayısıyla hiçbiri farkına varamıyordu.
Elbette ki kükreme ve sarsıntı sesleri kulaklarına ulaşıyordu ama göğe bakmakla ve yanlarındakilerle konuşmakla fazlasıyla meşgul oldukları için hasara dikkat edemiyorlardı.
Ki bu da tüm bu şanssızlıklar arasında bir şanstı.
Çünkü bu boğucu yıkıma tanık oldukları takdirde hayatta kalmak için var olan ufacık umutlarını da yitirir, dizlerinin üstüne çöküp kalırlardı.
Yani öfkeli ejderdoğanın varlığı, bir dereceye kadar uçan ejderlerin yol açtığından farklı bir felaket teşkil ediyordu.
Ve tek bir şehirde eşzamanlı olarak iki felakete maruz kalmak kâbustan farksızdı.
Üstelik tüm bu doğal afetler yalnızca tek bir kişinin hakkından gelmek içindi.
Priscilla: “————”
Priscilla, dans edercesine yeri tekmeleyerek Madelyn’in öfkeli saldırılarından kaçınıyordu.
Ejderdoğanın fiziksel gücü hafife alınamayacak seivyede olsa da Madelyn’in mücadele stili incelikten yoksundu. Herhangi bir dövüş sanatında eğitim almamıştı. Sebebi belki de insanları kendinden aşağı görüp hafife almasıydı.
Priscilla: “Ben de herhangi bir dövüş sanatını öğrenmedim gerçi.”
Priscilla’nın görmekte iyi olduğu bir şey varsa o da kılıç kullananların hareketleri olurdu. Bunun yanı sıra bedeninin ne olduğu ve nasıl hareket ettiğini de çok iyi bilirdi.
Yang Kılıcını bir üstat gibi kullanabilmesinin sebebi de tam olarak buydu.
Bununla birlikte Yang Kılıcını çekemediği bu süreçte Madelyn’in her darbesi bir tehdit teşkil ediyordu.
Priscilla: “————”
Güneş ışıkları kaybolmuş, güneş ufkun ardında alçalmıştı.
Yang Kılıcı kullanımının belirli kuralları vardı. Güneş her daim ışıldamazdı. Günün yarısında güç toplamak için gerekli zamanı kullanır, sorumluluklarını ayla paylaşırdı.
Şu dünyada her daim ışıldayan bir güneş varsa o da Priscilla’nın ta kendisiydi.
Yine de——
Priscilla: “Bu iş ne kadar uzarsa yara o kadar derinleşecek, değil mi?”
Priscilla, Madelyn’in saldırılarına temkinli bir şekilde karşılık veriyordu. Tabii ki belirleyici Yang Kılıcının yokluğu işleri ilerletememesinin sebeplerindendi ama ejderdoğanın çılgınca yaşam gücü de bir endişe kaynağıydı.
Tek seferde canını alamadığı takdirde karşı saldırıya maruz kalma ihtimali yüksekti.
Tıpkı ilk seferinde olduğu gibi karşılıklı yaralanmayla çıkmaza girmek, öyle defalarca tekrar edemeyeceği bir şeydi.
Sonucu bu şekilde erteleyip durdukça Kale Şehrindeki hasar yayılacaktı.
Nasıl ki şehrin güneyi Madelyn’in yol açtığı yıkımla yerle bir olduysa diğer noktalardaki zayiatlar da uçan ejderlerin yağdırdığı saldırılarla artmaya devam edecekti.
Ayrıca——
???: “——Kiryararahhh!!!!”
Madelyn’in ışıltılı Uçan Kanatlı Bıçağı yakalayıp her iki ayağını sımsıkı basışı mücadele gücünün kanıtıydı. Ve ejderdoğanın hava yoluyla yaydığı daimî mücadele ruhu, şehrin göğünde uçan ejderleri de etkiliyordu.
Bu insanlar için moral verici bir fenomen olurken yaban hayatının en azılı türlerinden biri için içgüdüleri tetikleyici, delirtici denilebilecek bir etki doğurabilirdi.
Uçan ejderler daha da azılı ve daha da agresif hâle gelirse de onlarla baş etmek hiçbir şekilde mümkün olmazdı.
Dolayısıyla Priscilla, işler o noktaya gelmeden harekete geçmek istiyordu. Bunun için de——
Priscilla: “Bir hamleye daha ihtiyacım var.”
İşleri ilerletmek için bir nevi jokere ihtiyacı vardı.
Priscilla: “————”
Madelyn’in saldırısı karşısında eğilerek öne doğru büyük bir sıçrama gerçekleştiren Priscilla, yıkık şehrin ortasında dikildi.
Kale Şehri olarak lanse edilen, sağlamlığıyla vatandaşlarının göğsünü kabartan, dinginlik ve huzur merkezi olan şehir şu anda eski hâlinin bir gölgesinden ibaretti. Bu felaket son bulduktan sonra bile yeniden yapılanması kolay olmayacaktı.
Elbette ki tüm bunlar ancak felaket gerçekten son bulduktan sonra gündeme gelecekti.
Madelyn: “Sıradaki etkili olacak!..”
Priscilla’nın her defasında kolaylıkla savuşturmayı başardığı yavan saldırılarına devam eden Madelyn, bir canavar misali kükrüyordu.
Fakat o başarısız saldırıları sürdürürken yavaşça taktiklerine çekidüzen de veriyordu. Öğrenme isteği az bir düşman olsaydı çok daha iyiydi ama maalesef mücadele boyunca gelişiyordu.
Madelyn, daha fazla gelişmesine engel olabilmeyi uman Priscilla’ya doğru keskin, beyaz bir nefes verirken bedeninde akan Ejderha kanı, vücut ısısının yükselmesine ve küçücük bedeninden dumanlar çıkmasına yol açıyordu.
Bu manzara verdiği nefeslerle birleşince de bembeyaz dumanlarla sarmalanmışa benziyordu——
Priscilla: “——I ıh.”
Madelyn’e bakarken tek gözünü kapatan Priscilla, “ne tuhaf” diye düşünüyordu.
Savaşları uzadıkça Ejderha kanının uyanması şaşırtıcı değildi. Ejderdoğan Madelyn’in tomurcuklanan duygularının uçan ejderleri deliye döndürdüğü de barizdi.
Ama Madelyn’in Volakiya İmparatorluğu ikliminde verdiği nefesler beyaz ve sisliydi.
Üstüne üstlük——
Priscilla: “Karın yağması mümkün olmamalıydı.”
Etrafına bakınan Priscilla, usul usul düşen kar tanelerinin de farkına varıyordu.
Evet, yavaş ama istikrarlı şekilde yoğunlaşan kar taneleri, halkı koruyan barınakların büyük bir çoğunluğunun yok olduğu Kale Şehrine dökülüyordu.
Böylesi bir olayı “nadir rastlanır” şeklinde tasvir etmek yeterli değildi, daha ziyade bir doğal afete yakındı.
Volakiya’da ömürleri boyunca kar görmemiş pek çok kişi vardı.
Belirtildiği üzere tek bir şehirde iki doğal afete maruz kalmak kâbustan farksızdı.
Peki ya bunlara bir üçüncüsü eklenirse?
Bu da bir kâbus mu olurdu, yoksa——
???: “——Buraya kadar.”
Derken gökten usulca alçalan soğuk damlaların arasından bir ses yankılandı.
Gümüşi çanları andıran, güzel ama bir o kadar da yankılı bir ses.
——Sahi, bu üçüncü doğal afetin diğerleriyle birleşmesi de bir kâbus muydu?
——Yoksa o beklenen büyük hamlenin zamanı gelmiş miydi?
???: “Biraz acelem var ama buna kayıtsız kalamam. ——Geeeeerçekten sinirlendim.”
Böylece her şeyin, herkesin büyük bir felakete kapıldığı o bölgede, gümüş saçlı bir genç kızın adım sesleri yankılandı.
Kaybettiği Şövalyesini arayan bir Cadı, beraberinde karlarla Kale Şehrine ulaşmıştı.



