※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Şehri terk edip geri çekilmek.
Oni maskeli adamın bu beyanını işiten Yorna’nın yanakları kaskatı kesilmiş, bakışları sertleşmişti.
Daha az önce topraklarını, Kaos Alevini korumanın en iyi yolu olduğuna inanarak karşısındaki adamın fikrine saygı duymakta karar kılmıştı.
Ama o, Yorna’nın kararlılığının aksine şehri terk etmekten bahsetmişti.
Yorna: “Böyle bir fikri kabul etmem mümkün değil.”
Abel: “Ha. Nedenmiş o?”
Yorna: “Bariz değil mi? Burası Kaos Alevi İblis Şehri, İmparatorluk tarafından kovalanan ve dönecek başka hiçbir yeri, hiç kimsesi olmayanların son yuvası… Böyle bir şeyi çöpe atmaksa…”
Abel: “Kabul edilemez, öyle değil mi? ——Değersiz bir duygusallık.”
Yorna: “——Hık, Vincent Volakiya!..”
Dişlerini sıkan Yorna, kollarını kavuşturmuş hâlde bu kalpsizce sözleri söyleyen İmparatorluk hükümdarına sert bir bakış eşliğinde seslendi. Genç adamsa buna maskesine dokunarak karşılık verdi.
Ve oni maskesine rağmen görünen o kara gözlere Yorna yansırken,
Abel: “Artık Abel ismini kullanıyorum, dolayısıyla bana bu şekilde seslenmen uygunsuz kaçıyor. Ayrıca İmparatordan iyilik dilenmeye kalkman da büyük bir düşüncesizlik olur.”
Yorna: “——İmparatorluk halkı güçlüdür, öyle değil mi?”
Abel: “Aynen öyle.”
İmparator—— ya da kendine Abel diyen adam, İmparatorluk yolunun tam da bu olduğunu ilan etti.
Volakiya İmparatorluğunun zirvesini teşkil eden İmparator, halkın inandığı, saygı duyduğu bir soğukkanlılık timsali olmak zorundaydı. Doğru olsun ya da olmasın, bunu onaylamak durumundaydı.
Abel’in bu iddiasıyla birlikte Yorna, yersiz bir talepte bulunduğu için kendi kendini azarlıyordu.
Peki Abel en başından beri o gölgenin kimliğini biliyor muydu? Ya da Kızıl Lapis Kalesini bütünüyle kuşatan o muazzam karanlığın?
Şehri terk etmek gibi duygusuzca bir karara varma sebebi bu muydu?
Yorna: “Anında kaçmamızı gerektirecek kadar tehlikeli olduğunu mu düşünüyorsun? O şey neyin nesi ki?”
Abel: “——Büyük Felaket.”
Yorna: “Büyük, Felaket mi?..”
Yorna’nın soru cümbüşü, birkaç kelimelik bir fısıltıyla karşılık buldu.
Ancak sesinin alçaklığının aksine kullandığı sözcüklerin ağırlığı, Yorna’yı şaşkına döndürmek için yeterliydi. ——Büyük bir trajedi söz konusuydu.
Yorna: “ ‘Büyük Felaket’ten kastın nedir tam olarak?”
Abel: “İmparatorluğun varlığını tehlikeye atan ve güneş ışıklarının dahi ulaşamayacağı bir yıkıma yol açan bir şey… Yıldız Gözlemci bahsetmişti. İlk duyduğumda abartıyor diye düşünmüştüm.”
Yorna: “————”
Abel: “Ama o şeye bakınca kullanılan tabirlerde en ufak bir abartı olmadığı anlaşılıyor.”
Diyen Abel, çenesiyle o şeyi, tezahür eden o karanlığı—— onun deyimiyle yıkım getiren Büyük Felaketi işaret etti.
Yorna’ysa dudaklarından dökülen “Yıldız Gözlemci” kelimeleri yankılanırken içinde bir burukluk duymadan edemedi. Yıldız Gözlemcinin varlığı, Volakiya İmparatorluğunun uğursuz yöntemlerinden biriydi.
Hiç değilse Yorna’nın gözünde böyleydi.
Daha en başta Yorna’nın güçlü, yoğun arzusunun doğumu bile Yıldız Gözlemciyle bağlantılıydı.
Her hâlükârda——
Yorna: “Yani Yıldız Gözlemcinin sözünü dinleyecek ve kuyruğunu kıstırıp kaçacak mısın? Eğer öyleyse yaptığın şeyin korkaklık olarak yansıyacağı kesindir. Bence sen İmparatorluğun işleyişinin vücut bulmuş hâlisin… Çok ama çok iyi bir örneğisin.”
Abel: “Böyle ucuz provokasyonlarla fikrimi değiştirebileceğine inanıyorsan bu yanılgıyı bir an önce düzeltmekle iyi edersin. Her şeyden önce, Yıldız Gözlemcinin sözlerini olduğu gibi kabul eden ve bu rezaleti gerçek kılan kişi ben değilim.”
Yorna: “…Görüyorum ki sen de Yıldız Gözlemcinin bildirdiği şeyler hakkında bazı düşüncelere sahipsin.”
Abel: “Sağduyu sahibi hiçbir birey bu konuda hoş düşüncelere sahip olamaz. Ama bu şeyleri gereksiz görüp göz ardı etsek bile devamı gelecektir. Sıkıntılı yanı da bu zaten. ——Hm.”
Rui: “Uu!”
Diyen Abel’in sözü, sabırsızlanan Rui’nin homurtularıyla kesildi.
Büyük Felaketin nasıl çözümleneceğiyle doğrudan ilgili olmayan bir konuşma yaptıkları için Abel ve Yorna’yı suçluyor gibiydi.
E bu da çok doğaldı. Çünkü Büyük Felaket——
Rui: “Uau!”
Abel: “——Yorna Mishigure, bir şeyden emin olmak istiyorum.”
Yorna: “…Neymiş, o?”
Rui’nin güçlü yakarışları karşısında gözlerini kısan Abel, çılgınca çalkalanan Büyük Felaketi işaret etti. Onun bir soru yönelttiği Yorna’ysa badem gözlerini kıstı.
Hangi kelimeleri işiteceğini, kendisine hangi soruların sorulacağını kabaca tahmin edebiliyordu.
Yani——
Abel: “Bu kızla birlikteysen yanınızda biri daha, siyah saçlı bir çocuk daha olmalıydı. O çocuk nereye kayboldu?”
Yorna: “——O çocuğu kastediyorsan…”
Diyen Yorna’nın göz ucuyla attığı bakış, kelimelerin verebileceğinden çok daha anlamlı bir yanıt verdi.
Çünkü baktığı yer, Rui’nin de delice işaret etmekte olduğu Büyük Felaketti. Oğlan, Kızıl Lapis Kalesini yutan karanlık peyda olduğu anda o noktadaydı.
——Yo, o noktada değildi. Yorna’nın gördüğü kadarıyla Büyük Felaket, bizzat o oğlanın içinden taşmıştı.
Abel: “Beklediğim gibi.”
Yorna’nın sessiz yanıtıyla birlikte Abel, zihnindeki son yapboz parçasını da yerine yerleştirdi.
Bu kulağa bir ültimatom gibi gelirken Yorna, Abel’e bakarak “Sen…” dedi. Fakat Abel, kafasını hafifçe sağa sola sallayarak karşılık verdi.
Abel: “Amaçlarımız ters düşse de bundan kaçış yok. Nihayetinde hiçbir sonuç alınamayacaksa planları saplantı hâline getirmenin bir anlamı da yok.”
Yorna: “Yani diyorsun ki?”
Abel: “Stratejimiz değişmiyor. İblis Şehrini terk edecek ve geri çekileceğiz. ——Ama yine de hasar alacağız. Bundan tamamıyla kaçınamayacağız.”
Yorna: “——Hık, böyle bir kararı kabul…”
İşte tam da Yorna’nın böyle bir kararı kabul edemeyeceğini söyleyeceği anda bir şey yaşandı.
Rui: “Aa, uh!”
Abel: “Guh!..”
Abel, bir acı nidası eşliğinde karnını tutarak dizlerinin üzerine yığıldı.
Sebepse Rui’nin, Yorna’nın yapabileceğinden daha hızlı bir şekilde aradaki mesafeyi kapatıp kısacık koluyla ona indirdiği darbeydi.
Acımasızca bir karar vermiş olan adama, Abel’e dik dik bakıp şiddetle homurdandıktan sonraysa,
Rui: “Uau… Uau!”
Arkasını döndüğü gibi gözden kayboldu.
Yine kulenin üzerinde Olbart’la verdikleri mücadeledeki gibi ani ışınlanmadan yararlanıyordu. Uzak mesafelere ışınlanamayan Rui, ardı ardına ışınlanarak Büyük Felaketin hüküm sürdüğü savaş alanına dönüyordu.
Bu esnada uzaklarda olan Kafma’ysa bedenindeki böcekleri kullanarak Büyük Felaketi oyalıyordu.
Yorna, Rui’nin Büyük Felakete etkili bir darbe indirebilecek güçte olduğuna inanmakta zorlanıyordu.
Bunu yapabilseydi en başta Abel’e bel bağlamak yerine o oğlanı kendi başlarına kurtarmaya çalışabilirlerdi. Demek ki bir kozu yoktu.
Eğer koz olarak görülebilecek bir şey varsa o da——
Yorna: “——Yang Kılıcının Alevleriyle karşılık vermemiz mümkün olmaz mı?”
Abel: “————”
Yorna: “Kime diyorum!”
Hâlâ karnını tutmakta olan Abel, binanın çatısında diz çökmüş durumdaydı.
Ve Yorna, Abel’in Rui’den yediği bu darbeyi hak ettiğine inansa da aynı zamanda mevcut durumun üstesinden gelmenin anahtarına sahip tek kişinin Abel olduğuna da inanıyordu.
Volakiya İmparatorluğunun İmparatoru, Kutsal Kılıçlardan biri olarak görülen gerçek bir Büyülü Kılıç ile donatılmıştı.
Ve Yang Kılıcının Alevleriyle Büyük Felaketin varlığı bile——
Abel: “——O kılıcı çekmeye niyetim yok.”
Lakin Abel’in yanıtı Yorna’nın umduğu gibi değildi.
Yorna, bunu normal bir insanın vereceği bir yanıt olarak göremiyordu. Büyük Felaketin alışılmadık bir vukuat olduğunu bilse de ve bu olayı İblis Şehrini terk etmeye hazır hâle gelecek kadar tehlikeli görse de,
Yorna: “Her şeye rağmen Yang Kılıcını çekmeyeceksin… Bunun olmasına nasıl izin verebilirsin?”
Abel: “————”
Yorna: “Cevap ver bana, Vincent Volakiya! Eğer sen… Sen bu İmparatorluğun İmparatoruysan yerine getirmen gereken bir rol olmalı! Eğer İmparatorsan!..”
Derken gözü kararan Yorna, diz çökmekte olan Abel’i ensesinden tutarak kendisiyle göz göze gelmeye zorladı.
Tüm bunlar olurken Yorna’nın hükmettiği Kaos Alevi Şehri büyük bir tehlike içerisindeydi. Kafma ve Rui Büyük Felakete ne kadar direnebilirdi ki? Kızıl Lapis Kalesinin patlayışı Büyük Felaketin gücünü ne derece azaltmıştı ki?
Hiçbir şey anlamıyordu. Bildiği tek şey, bu gidişata bir dur demek zorunda olduğuydu.
Bu gidişle düşü de yemini de yalan olacaktı.
Bu sebeple ne pahasına olursa olsun, ne gerekirse gereksin karşısındaki adamla iş birliği yapmak zorundaydı.
Yorna: “Eğer sen Volakiya İmparatorluğunun İmparatoruysan…”
Abel: “…Yang Kılıcını kullanmayacağım.”
Yorna: “——Hık, sen…”
Keskin azıdişlerini sergileyen Yorna Abel’i kışkırtmaya çalışsa da o, inatla fikrini değiştirmeyi reddediyordu.
Yorna, ağzındaki dişleri göstermek gibi kabaca bir hareketi çok nadir gerçekleştirirdi. Bununla birlikte canı istediği takdirde o dişlerle karşısındaki adamın ince boynunu kolaylıkla paramparça edebilirdi.
Tabii karşısındaki adam, Abel, böyle tehditlere alışkındı.
Volakiya İmparatorluğunun İmparatoru, mütemadiyen etrafındakilerin sonu gelmez kötü niyetleri ve düşmanlıklarıyla karşı karşıya kalınan bir konuma sahipti. O adamın bu noktaya gelmiş olma sebebi de buydu——
Yorna: “Eğer sen Volakiya İmparatoruysan…”
Abel: “——Ne zaman anlayacaksın, Yorna Mishigure?”
Yorna: “——Hık.”
Abel: “Şimdiki neslin İmparatoru Vincent Volakiya, tasavvur ettiğin İmparatordan farklı… Ben senin arzu ve ideallerine göre hareket etmek gibi bir şeyle yükümlü değilim.”
Kendininkinden açıkça kopuk olan bu tavırla karşılaşan Yorna, hafifçe iç çekti.
Ve en sonunda elini adamın boynundan çekerek geriye doğru, sakince bir adım attı. Sonra da boynunu tutan Abel’in gözlerinin içine bakarak dişlerini gıcırdattı.
Dile getirilmese de farkındaydı.
Karşısındaki adam, oni maskesi olsun olmasın, Yorna’nın tasavvur ettiği kişiye zerre kadar benzemiyordu. Hem de damarlarında Yorna’nın kıymetlisinin kanı akmasına rağmen.
Yorna: “…Sözlerini kabullenemem.”
Abel: “İblis Şehrini terk etmezsen her şeyini yitireceksin.”
Yorna: “Benim her şeyim bu şehir zaten!”
Kollarını açarak bu yanıtı veren Yorna, göğsüne yerleştirdiği kiseruyu çıkartarak ucunu yaktı. Sonra da dumanını tüm gücüyle çekerek göğe doğru üfledi.
Ve yayılan mor dumanlardan ulaşan muazzam bulut, Büyük Felaketin çalkalandığı savaş alanının eteklerine—— pek çoğu bu manzara karşısında dehşete düşmüş olan İblis Şehri vatandaşlarının üzerine yöneldi.
Ardından mor bulut usulca dağıldı ve duman öbekleri tüm vatandaşların—— Yorna’nın tüm evlatlarının ellerine yerleşti.
Yorna: “——Beni sevin.”
Yorna’nın mırıltısı öylesine sessizdi ki onu yalnızca yanı başındaki Abel duymuş olabilirdi.
Fakat arzuladığı şey, üzerlerine mor dumanlar çöken tüm vatandaşlar tarafından algılanmıştı. Dolayısıyla sesi onlara ulaşmasa da her biri o dumanları açılmış olan ağızlarına çekmeye başlıyordu.
Yorna: “——Benim tarafımdan sevilin.”
Yorna’nın süregelen sözleri, mırıltıları hiç kimseye ya da hiçbir şeye hizmet etmiyordu.
Bu sözler olsa olsa Yorna’ya kendisi tarafından sağlanmış bir bağımlılık olabilirdi. Yalnızca daha ileri gidebilmek adına gerekli bir ritüel, bir duaydı.
Yorna’nın mor dumanlarının ulaştığı kişiler, o dumanı sindirenler, yavaş yavaş, telaşsız bir şekilde kafalarını kaldırıyordu. ——Ve her birinin tek bir gözünde bir alev parıldıyordu.
Yorna tarafından sevilenler, Yorna’yı sevenler; işte o kişilerin ruhları Büyük Felaket karşısında alev alev yanmaya başlıyordu.
Şüphesiz ki bu, ruhların bir oluşuydu—— Ruh Evliliği Tekniğinin gücü, İblis Şehrini bütünüyle sarmalıyordu.
Yorna: “Bu şehir, Kaos Alevi Şehri yitirilmeyecek. ——Hepinizden, benimle birlikte o kötü niyetli davetsiz misafirimizi geldiği yere geri göndermenizi diliyorum.”
Derken pozuna bürünen Yorna, kiserusunu önünde salladı.
Şehrin dört bir yanında, her noktasında duyulabilen şey, yerin yerinden oynamasıydı. Sayısız ayakkabının, sayısız adımın, sayısız nefesin ve sayısız savaşma arzusunun sesi, şiddetle ve korkuyla yankılanıyordu.
İblis Şehri liderinin sevgi dolu çağrısı önderliğinde, sevilen ve birlik olan halkın ilerleyişi başlıyordu.
İşte bu manzaraya tanık olan Yorna, dizini hafifçe büktü ve havaya sıçradı.
Bu sıçrayışla hedeflediği şey, kendisini bekleyen, görkemli bir karanlıkla dolu o felaket gölgeydi.
İblis Şehrini tehdit eden her şeyi bertaraf eden kişi olarak——
Yorna: “——Ben, Rengârenk Yorna Mishigure, senin rakibin olacağım.”
△▼△▼△▼△
Yer yerinden oynuyor, tüm şehrin yaygarası misali şiddetli savaş nidaları yankılanıyordu.
İşte dünyada bunlar hüküm sürerken savaş alanını gözlemleyen Abel, elini boynundan çekmekteydi.
Abel: “————”
Bağırıp çağırarak pervasızca atağa kalkan Yorna, hem şehrin hem de Kızıl Lapis Kalesinin enkazını kolayca manipüle ederek Büyük Felakete karşı azılı bir saldırıya geçmişti.
Doğası meçhul bir şeye saldırmak için bir binayı kullanmak son derece alışılmadık bir saldırı olarak adlandırılabilirdi; bununla birlikte bu saldırının, doğası gereği her şeye rağmen genişleyen o zifiri karanlığın—— yani Büyük Felaketin üzerinde nasıl bir etki doğurduğu belirsizliğini koruyordu.
Bir nebze etkili olabilmiş miydi, yoksa tamamen anlamsız bir saldırı mıydı?
Abel: “——Kesinlikle tamamen anlamsız olmamalı.”
Abel Yorna’nın pervasız saldırısından etkilenmiş değildi ama düşmanın böyle bir saldırıya karşı tamamen bağışık olmayacağı da kesindi; bu kadarı eskisi kadar harekete geçmeyişinden anlaşılabiliyordu.
Kızıl Lapis Kalesi, ortaya çıktığı andan itibaren Büyük Felakete yem olmaya başlamıştı. Yorna’ysa uzun süredir ikamet ettiği bu kaleye olan bağlılığına rağmen onu yıkıcı bir güce dönüştürerek saldırıya geçmiş, Büyük Felaketin ivmesini şüpheye yer bırakmayacak şekilde azaltmıştı.
Aksi takdirde Büyük Felaket şimdiye başlangıçtaki hızını arttırıp İblis Şehrini bütünüyle yutmuş, taşıdığı sonsuz boşluğu tüm İmparatorluğa yaymış olurdu.
——Fakat İmparatorluğun yıkışı engellenmemiş, yalnızca ertelenmişti. Bu gidişle sonuç kaçınılmazdı.
Abel: “En rezil tarafı da bu.”
Diyerek azıdişlerini sıkan Abel, Büyük Felaketi öngören adama dair detayları anımsıyordu.
Yaklaşan tehdidi öngörecek kadar elverişli olan ama buna rağmen daha fazla sorgulanmayı reddeden bir varlıktı. Yoksa o varlığa Gözlemcilerin piyonu mu demeliydi?
Her hâlükârda o kişiye duyduğu kinin şu anda ona bir faydası dokunmazdı. İlla birini düşünmek zorundaysa, onunla benzer pozisyonda başka bir kişiyi düşünmeye değebilirdi.
Abel: “——Natsuki Subaru, sen…”
Çalkalanmayı sürdüren Büyük Felakete odaklanan Abel, o ana dek kaçındığı ismi mırıldandı.
İşte tam da o anda…
???: “Abel-chin! Geri döndük!”
Abel: “————”
Abel’in kulaklarına, dünyadaki tüm uğultulara ve gümbürtülere rağmen bastırılması mümkün olmayan tiz bir ses ulaştı.
Ve Abel kafasını arkaya döndürürken o sesin sahibi havadan alçaldı. Hafif bir pat sesiyle birlikte Abel’in arkasına iniş yaparak el sallayan kişi, koyu tenli bir kadın tarafından sarmalanan küçük bir kızdı.
Abel: “Medium, Taritta, geri dönmüşsünüz.”
Medium: “Oldu bir şekilde! Bu durum daha önce bahsettiğinden farklı, değil mi, Abel-chin? Yorna-chan nerede?”
Abel: “——Şu tarafta.”
Çatıya iner inmez Taritta’nın kollarından sıyrılan Medium’un sorusu, Abel’in çenesini oynatışıyla karşılık buldu. Biraz ilerilerindeki Yorna, binaları gönlünce kullana kullana Büyük Felakete ardı ardına fiziksel saldırılar gerçekleştirmekle meşguldü.
Uzun menzilli saldırılar gerçekleştirebilen bir başka kişi, yani Kafma da onun Büyük Felaket karşısındaki mücadelesine destek oluyordu.
Tabii Kafma’nın dikenli sarmaşıkları da vücudunda büyüyüp yetişen birer “haşarat” olduğu için bitip tükenmek bilmez Büyük Felakete yem olmalarına izin vermek pek hoş bir fikir olmazdı.
Bunun yanı sıra toplanmış olan Kaos Alevi vatandaşları da etraftaki binaları parçalıyor, yine bir kısmı o parçaları gülle misali Büyük Felakete fırlatarak saldırıyordu.
Yorna daha önce de İmparatorluk Başkentine başkaldırdığı bir seferde şehrin kendisini silah olarak kullanmıştı. Ve bu, şehir üzerinde mutlak kontrol sağlamaya çalışan İmparatorluk Askerlerini fazlasıyla geren, korkutucu bir kollektif taktikti.
Yine de bir grup düşmana karşı etkili olan bu taktiğin, gücüne akıl sır ermeyen Büyük Felaket karşısında etkili olup olmayacağı muammaydı.
Her şeyden önce Abel’in belli bir mesafeden görebildiği üzere——
Taritta: “Büyük Felaket, giderek büyüyor mu?..”
Medium: “O şeyi, kendi hâline bırakamayız, değil mi!? Abel-chin, ne yapmalıyız?”
Büyük Felaketin yavaş ama emin adımlarla yayılışına tanık olan Medium ve Taritta ikilisi Abel’in vereceği kararı bekliyordu.
Aslında amaçları Yorna’nın yardımıyla İblis Şehrinden kaçıp geri çekilmekti ama Yorna’nın İblis Şehri takıntısı yüzünden bunu yerine getirmeleri mümkün olmayacaktı.
Bu durumda gidişatı Vincent’ın yapacağı şey belirleyecekti. ——Yo,
Abel: “——Ya da bundan önce, sen bu durumu değiştirebilir misin, Taritta?”
Taritta: “Ha?..”
Abel’in kendisini sorgulayışını işiten Taritta, ne diyeceğini bilemez hâlde, ağzı açık kalakaldı.
Ancak şaşkınlığının sebebi neden bahsedildiğini bilmeyişi değil, şu anda böyle bir şey duymayı beklemiyor oluşuydu.
Yani Abel’in neden bahsettiği hakkında bir fikri vardı.
Medium: “Bu-bunu dile getirme şeklin biraz tuhaftı, haksız mıyım? Ne demek istiyorsun?”
Abel: “Bu mesele seni ilgilendirmez. Taritta, o şeye ne dedin sen?”
Taritta: “Ne-neden bahsediyorsun…”
Abel: “——Büyük Felaket, ona böyle dedin. Bu ismi nereden duydun?”
Taritta, Abel’in baskıcı sözcükleri karşısında soluksuz kalmış durumdaydı.
İkili arasındaki etkileşim nedeniyle afallayan, gözleri faltaşı gibi açılan Medium’sa bu tabirin kendisine yabancı oluşu nedeniyle “Büyük Felaket mi?..” dedi.
Tabii bu tepkiyi vermesi doğaldı.
Asıl doğal olmayan, meçhul bir varlıkla karşı karşıya kalıp da ona “Büyük Felaket” demekti. Yalnızca varlığından haberdar olanlar, o şeye haklı olarak Büyük Felaket diyebilirdi.
Başka bir deyişle——
Abel: “Yıldızlar sana bu yıkımdan nasıl kaçılacağını öğretti mi?”
Taritta: “——Hık! B-Bekle bir saniye, ben!..”
Abel: “————”
Taritta: “Ben…”
Diyen Taritta bir adım öne çıktı, bir elini göğsünün üzerine koydu ama sözcükler boğazında düğümlenip kaldı.
Beti benzi atmıştı, gözleri delice sağa sola kayıyordu; alışılmadık bir görünüme bürünmüştü ve onu bu hâlde gören Medium, “Taritta-chan!” diyerek desteğe koştu.
Fakat Taritta, onun gösterdiği merhamete karşılık verme lüksüne sahip değildi.
Belki de son ana dek gizleyebileceğine inanmıştı. Belki de sonsuza dek sessiz kalabileceğine inanmıştı.
Abel: “Ahmak.”
Ama iyi saklanmış bir sır ya da açığa çıkmamış bir gerçek söz konusu olamazdı.
Hiç değilse örtbas etmek adına bir çaba sarf edilmedikçe o sır veya gerçeğin gün yüzüne çıkacağı gün er ya da geç gelirdi. Yapılabilecek tek şey, kaçınılmazı ertelemekti.
Aslında ölüm anına dek ertelemek de mümkün olabilirdi; yani Taritta’ya kalırsa bu sırrı yaşayanların dünyasında kaldığı sürece saklayabilirdi.
Abel: “Taritta, Büyük Felaket hakkında bir şey biliyorsan, pişmanlık duyuyor musun?”
Medium: “Pişmanlık mı? Ne pişmanlığı… Abel-chin! Sen neden bahsediyorsun!? Taritta-chan neyden pişmanlık duyacak…”
Abel: “Apaçık ortada değil mi? ——Ormandayken beni tek bir okuyla öldürmemiş olmasından bahsediyorum.”
Taritta: “————”
Afallayan Taritta’nın yüzü bembeyaz olmuş, gözlerinin feri sönmüştü.
O iki mavi gözün içine bakan Abel’se kısa bir duraksama ve iç çekişin ardından sözlerine devam etti.
Abel: “Peki bundan böyle yukarıdan gelen buyruğa uyum sağlayacak mısın, ormanın avcısı? Yo, yoksa sana şu şekilde mi hitap etmeliyim?”
Taritta: “————”
Abel: “Büyük Felaketi önleme buyruğunu devralan, yeni Yıldız Gözlemci olacak kişi mi demeliyim?”
△▼△▼△▼△
Zeminden yükselen şiddetli gümbürtüler ve yankılanan uğultular dünyanın sonu için bir haykırıştı âdeta.
???: “Ah, ahh, ahhh… Hık!”
Kafasını tutup da kulaklarını tıkamaya kalksa başarısız olurdu.
Bu da tek kollu olma lanetiydi. Her iki eliyle kulaklarını tıkamayı bile başaramıyor, bilincini dünyanın bu ucundan tam anlamıyla koparamıyordu.
Sağ kulağını kaldırmış olduğu omzuna bastırıp uzattığı elinin parmaklarıyla sol kulağını tıkıyor, yetersiz bir kulak tıkacıyla karşı koymaya çalışıyordu. Ama imkânı yoktu.
Yer yerinden oynuyordu. Havaya dehşet çöküyordu. Dünyanın sonu geliyordu.
Hepsi de Al’ı yiyip bitiren ve onun tüm gücünü tüketen korkunun sembolüydü.
Al: “Neden… Neden, burada… Hık!”
O ana dek olup biten tüm çaresizce olaylara lanetler okurken sesi kesiliyordu.
Elbette ki bu lanetlerin hiçbir anlamı yoktu. Neticede ortada bir lanet de yoktu. O yalnızca oyun bittikten sonra kendini teselli etmekle yetinebilen, şöyle ya da böyle olsa daha iyi olurdu diyebilen mağlup eziğin tekiydi.
Bunun olmasına hazırdı. Ya da öyle olduğuna inanıyordu.
——Fakat değildi. Buna hiçbir zaman hazır olmamıştı. Aklından bu olasılık geçtiğinde bile bunun gerçekleşmeyeceği konusunda iyimsermiş gibi davranarak gözlerini kaçırmıştı.
Natsuki Subaru ile birlikte hareket ettiği sürece böyle bir tehlikeyle karşılaşma ihtimali çok fazlaydı. Az buz değil, bir hayli fazla.
Natsuki Subaru haricinde herhangi biriyle birlikte hareket etmiş olsaydı, bu durum gerçekleşmeyecekti.
Yine de elden bir şey gelmezdi. Çünkü onu yalnız bırakamazdı. Onu yalnız bırakmasına imkân yoktu. Natsuki Subaru o zaman teslim olmamış olmalıydı.
İşte bunun sonucunda, işte bu zorunluluk yüzünden, şu anda kendisi——
???: “——Amanın, ben de bu ağlayıp sızlanan kim diye merak ediyodum, meğer senmişsin.”
Al: “——Hık!?”
???: “Kakakakka! Az önce nasıl da sıçradın ama! Tam bi tırtıl gibiydin, çok komikti, aşırı komikti lan!”
Ansızın odanın ortasında bir ses işiten Al, panik içerisinde fırlamış ve kafasını çevirmişti.
Onun fena hâlde hoyrat bu görüntüsüne tanık olan karşı tarafsa ellerini çırparak—— yo, ayaklarını yere vurarak bir kahkaha patlatmıştı.
Maalesef ellerini çırpmak, karşı tarafın bir daha asla yapamayacağı bir şeydi.
Çünkü——
???: “Off, doksan yılı aşkın süredir benimle olan sağ elim yola bensiz devam etti. Mahvoldum. Bundan böyle nasıl tayın topu hazırlayacağım ki? Kakakakka!”
Diyen ve neşeyle kahkaha atan ihtiyar canavar—— Olbart Dunkelkenn, bileğinden aşağısını yitirdiği sağ kolunu göstererek el sallıyordu.
#Bu bölüm de çok iyiydi ya. Olbart’ın ölmemiş olduğunu gördük. Al ve Subaru ilişkisinin gizemi biraz daha derinleşti. Taritta’nın gizemiyse bir miktar çözüldü. Bu ara hikâye gerçekten çok iyi ilerliyor. Daha neler göreceğiz çok merak ediyorum doğrusu. Ama bugünlük bu kadar arkadaşlar. Şimdiden iyi yıllar diliyorum sizlere, 2023’ün ilk bölümünde tekrar görüşmek üzere!

