Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 55B – “Kale Şehri Kakofonisi”

Kısım VII, Bölüm 55B – “Kale Şehri Kakofonisi”

1 Nisan 2023 141Okunma 38 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Kanatlı yaratıkların saldırısından birazcık öncesi…

???: “Ağh, yine batırdım… Bu işte cidden hiç iyi değilim…”

Küçük bir oğlan, pembe, kabarık saçlarla dolu kafasını sallaya sallaya sokaklarda dolaşıyordu.

Şehrin en büyük köşkünde kalan bu oğlan—— Schult, bembeyaz bacaklarını açıkta bırakan bir şort giyiyor, pek de sağlam olmayan ince, narin ellerini açmış hâlde önüne bakıyordu.

Schult, daha çok genç olmasına rağmen tüm ömrünü tek bir kişinin hizmetinde geçireceğine çoktan karar vermiş durumdaydı.

Yoksul bir köyde doğmuş olan Schult, vergi tahsilatının ağırlığıyla yetersiz bir varlığa indirgenmiş, evinden çıkartılışının ardından yol kenarlarında açlıktan ölmeye mahkûm bırakılmıştı. Aç susuz kalıp çamurla beslendiği ve ömrünün son öğününü yemeye çok yaklaştığı andaysa ışıltılı mı ışıltılı, güzel mi güzel bir güneş gelip onu kurtarmıştı——

Tüm dünyayı kavurup yerle bir eden bir yaşam biçimi tarafından kurtarılmasıysa Schult’un şu anda var olmasının yegâne sebebi hâlini almıştı.

Dolayısıyla şu anki ve gelecekteki varlığının her zerresini hayırsever efendisine adayabilmeyi içtenlikle umut ediyordu.

Ama buna rağmen——

Schult: “En ufak bir yardımım bile dokunmadığı için kendimden nefret ediyorum…”

Derken verdiği derin nefes bile—— ortalama bir insanın ciğer kapasitesine göre güçsüzdü ve yetersizliğini düşünmek Schult’un başının, göğsünün ve kalbinin bir bütün olarak acıyıp ağrımasına yol açıyordu.

Son zamanlarda çok önemsediği efendisinin zorunlu görevlerini yerine getirmekte çok zorlanıyor, hatta her şeyi eline yüzüne bulaştırıyordu.

Küveti sıcak suyla doldurmak kadar kolay bir işte bile suyu taşırmış, üstüne üstlük suyu ısıtmaya yarayan büyülü taşını yanlış kullanarak herkesi afallatmıştı.

Kendisi de henüz Priscilla’nın hizmetine yeni girmiş biriyken kusurlu bacaklara sahip Rem’e zahmet vermeye başlamıştı. Ve artık bu acınası hâlinden bıkmış usanmıştı.

Schult: “Priscilla-sama da Al-sama da değişmek için acele etmeme gerek olmadığını söylüyor…”

Nazik Priscilla’nın ve açık fikirli Al’ın onu bu şekilde teselli etmeye çalışmasına minnettardı.

Ama o ikiliye olan borcunu herhangi bir şekilde ödeyemiyor olmaktan nefret ediyordu. Bu bakımdan Heinkel, olayları ikisine kıyasla farklı bir şekilde görüyor ve onu daha iyi anlıyormuşçasına Schult’a farklı davranıyordu.

Ayrıca Schult’a buna uygun olmadığını söyleyen Al’ınkinden ayrı bir yolla kılıç ustalığını da öğretiyordu. Ve Schult, bu sayede pazılarının eskiye nazaran daha sert olduğunu hissediyordu.

Schult: “Heinkel-sama’yla bir gün kılıç sallamak Al-sama’yla on gün sallamaktan daha faydalı oluyor. Ama onu hayal kırıklığına uğratmak istemediğim için bunu Al-sama’ya söyleyemiyorum…”

Öyle ya da böyle, bu büyüme belirtileriyle birlikte bir rutine bağlamış durumdaydı.

Ve gökler, Schult’un saflığını da memnuniyetini de hoş görmüyordu. Banyoda yaşanan fiyaskonun da bundan kaynaklandığını düşünüyordu.

Şimdiye Rem Priscilla’ya yardım ederek onu sıcak suyla dolu küvette yıkamaya başlamış olsa gerekti. Schult, Rem’in elinden her işin geleceğini düşünüyor ve bunun için ona saygı duyuyordu.

Schult: “Aynı Yae-sama gibi… Yae-sama, sen nasılsın acaba?..”

Derken zihninde bir zamanlar Priscilla için çalışan neşeli ve zeki Yae Tenzen canlanmıştı.

Eskiden Priscilla’nın şahsi bakımıyla ilgilenen o kadın, her daim Al’la mutlu mesut sohbetler eder ve Schult’a kibar davranırdı; Schult da bu sebeple ona pek düşkündü.

Ama bir gün ailevi bir mesele patlak vermiş ve kadıncağız acilen köşkteki işinden ayrılarak memleketine dönmüştü. Ona veda etme fırsatı bile bulamayan Schult da kendisini yapayalnız hissetmişti. Onu son gören kişi olan Al’sa kendisine mutluluklar dilediğini iletmişti.

Belki de Rem, Priscilla’nın en yakınındaki hizmetkâr olarak Yae’nin yerini doldurabilirdi.

Ve nazik ve çalışkan biri olan Rem’in o yeri doldurması Schult’u çok mutlu ederdi; sonuçta Priscilla’yla araları iyiydi ve Rem’in de bu işten keyif alacağından emindi.

Her şeyden öte——

Schult: “Priscilla-sama’yla birlikte olan herkes mutlu zaten.”

Kişisel deneyimleri, Priscilla’nın Schult’un zihnindeki varlığını bir hayli yüceltiyordu.

Rem de hayatının sıkıntılarla dolu bir döneminde olsa gerekti; sık sık kederleniyor ve düşüncelere dalıyordu. Ama o kederli, sıkkın ifadeye bürünse bile Priscilla denen güneş, onu yeniden ışıldatabilirdi.

???: “Ah, Shuu da buradaymış.”

Schult: “Hı hı! İşte karşılaştık!”

Aklında bu düşüncelerle kafasını yukarı aşağı sallayan Schult’u duraksatan şey, tanıdık bir ses duymuş olmasıydı. Ve karşısında da kendisini işaret eden birini görmüştü.

Sokak boyunca ilerleyen Schult’un karşısına çıkarak onu gösteren bu kişi, siyah saçlarının uçları pembeye boyanmış küçük bir kızdı. Kızın hemen yanındaki genç adamsa Schult’la kızın karşı karşıya geldiğini fark ederek neşeli bir sesle, “Amanın!” dedi.

???: “Uşak-kun değil mi bu? Prenses-kun yanında yok herhâlde?”

Schult: “Priscilla-sama köşkte, Flop-sama. Utakata-sama’yla yürüyüş mü yapıyordunuz?”

???: “Uu’ya sama dendiği çok nadir görülüyor. Komik geldi.”

Tatlı bir gülümseme eşliğinde elini sallayan genç adam—— Flop, Schult’un sorusunu “Aynen öyle” diyerek yanıtlarken yanındaki kız, yani Utakata, Schult’un kullandığı saygı ekinden derinden etkilenmişçesine elini yanağına götürdü.

Flop ve Utakata, Schult’un Guaral’a vardıktan sonra tanıştığı ilk insanlardı. Schult’un duyduğu kadarıyla Flop şehirden şehre seyahat eden bir tüccarken Utakata, “Shudraq Halkı” denen bir kabilenin savaşçılarındandı.

Her ikisi de kendilerine ait bir yeri olan bireylerdi.

Flop: “Oh? Amma depresif bir ifadeye bürünmüşsün, Uşak-kun. Sorun suratında mı diye merak ettim doğrusu.”

Schult: “Ehh!? B-bu harika! Flop-sama anladı mı yani!?”

Flop: “Oh, anladım tabii ki! Çoğu kişinin kendince endişeleri olur! Hem de hiçbir sorunu yokmuş gibi görünmesine rağmen kardeşimin bile!”

Utakata: “Midii gerçekten de endişeleri varmış gibi görünmüyor.”

Flop: “Var ama! Şaşırtıcı değil mi!?”

Deyip ellerini kalçalarına yerleştiren Flop, ağzını kocaman açarak bir kahkaha patlattı. Onun neşeli tavrını görmekse Schult’un da bir şekilde keyiflenmesine yol açtı.

Flop da tıpkı Priscilla gibi etrafını aydınlatan bir güneşi andırıyordu. Onun yanında da rengarenk çiçeklerin açacağı kesindi.

Schult: “Çiçek tarlasındaki bir prens gibi.”

Flop: “Hahaha, benim prenslikle uzaktan yakından alakam yok. İşportacının tekiyim! Ee, Uşak-kun, canını sıkan nedir? Bizimle konuşmaya ne dersin?”

Schult: “Emin misiniz? Yürüyüşe çıkmıştınız sanki…”

Flop belini bükerek yana doğru eğilmişti ve Schult, kendisini dinleyeceği için ona minnettardı. Ardından göz ucuyla Flop’la yürüyüşe çıkmış olan Utakata’ya baktı.

Fakat Utakata en ufak bir rahatsızlık belirtisi vermeksizin koca gözlerini açarak kafa salladı.

Utakata: “Uu’nun vakti var. Fuu’yla yalnızca zaman öldürüyorduk, yani Shuu’nun sorunlarını dinlemeye hazırız.”

Flop: “Aynen öyle. Oh, bunu zaman öldürmek olarak da düşünmeyelim. Her sorun sahibinin gözünde önemlidir. O yüzden dikkatlice dinleyelim hadi.”

Böylece pek sert olmayan bir göğüs tokuşturma sonrası Flop, Schult ve Utakata’yı sokağın sonuna, kaldırım kenarındaki çiçek tarhına doğru yönlendirdi.

Sonra da kaldırıma popolarını yerleştiren üçlü arasında rüzgâra nazır bir sohbet başladı.

Daha önce de bahsedildiği üzere Schult’un sorunu işe yaramazlığıydı.

Priscilla uğruna daha kendine yetebilen, daha becerikli biri olabilmeyi diliyordu.

Schult: “Ee, Flop-sama ve Utakata-sama, peki ya siz nasıl bu denli harika insanlar olabildiniz?”

Flop: “Hoho, şu anki hâlinize nasıl geldiniz diyorsun, ha? Ne felsefi bir soru!”

Schult: “Felsefi mi… Öyle mi cidden?..”

Schult, gülümseyen Flop’un cevabı üzerine kendisini henüz keşfedilmemiş bir bilgeliğe hazırladı.

Bu felsefenin ne olduğunu anlamaksızın Schult’un endişelerine yanıt bulunabilir miydi? Madem durum buydu, öyleyse bu felsefeyi de incelemeye hevesliydi.

Utakata: “Uu Uu oldu, çünkü Maa Uu’yu doğurdu.”

Schult: “Maa mı? Yani…”

Utakata: “Uu’nun annesi! O Taa’nın dostuydu. Ama sonra kendi kendini bıçakladı ve öldü.”

Schult: “Ö-öyle mi…”

Annesinin ölüm hikâyesini anlatan Utakata, boştaki ayaklarını sallıyordu.

Ve o kayıtsız bir tavır takınmış olsa da Schult, hiç beklemediği şeyler duymanın şaşkınlığını yaşıyordu. Karşısında duran Flop’sa usulca Utakata’nın kafasını okşayarak,

Flop: “Anlıyorum, demek annen öyle bir şey yaptı ha. Bu korkunç bir şeymiş, Utakata Hanım.”

Utakata: “Taa için Uu için olduğundan daha zordu. Herkes Uu’nun büyümesine yardımcı oldu, böylece her şey yolunda gitti. Güzelce büyüyüverdim.”

Flop: “Evet, aynen öyle Utakata Hanım güzelce büyümeye devam ediyor. Bunu duymak anneni çok mutlu ederdi eminim.”

Utakata: “——? Maa öldü, o yüzden mutlu olamaz. Tuhaf şeyler söylüyorsun, Fuu.”

Kafası okşanan Utakata, Flop’a meraklı bir ifadeyle bakmaktaydı. Bununla birlikte Flop tarafından sevilmek pek kötü hissettirmediği için onu durdurmak adına bir girişimde de bulunmuyordu.

Utakata’nın tepkisi Flop’un mavi gözlerinin sessizce kısılışıyla karşılık bulurken,

Flop: “Ehh, Utakata Hanımın yanıtı çok hoştu. Aslına bakarsanız benim bugünkü hâlime nasıl geldiğimin yanıtı da oldukça benzer.”

Schult: “Benzer mi… Yani, Flop-sama, sen de Utakata-sama gibi Shudraq Halkı tarafından mı yetiştirildin?”

Flop: “Öyle olsaydı böylesine büyük bir aileye sahip olmaktan büyük bir memnuniyet duyardım! Ama benim ebeveynlerim öldü, sahip olduğum tek aile ferdiyse kız kardeşim Medium. Bunun çok yalnız hissettirdiği ve üzücü olduğu düşünülebilir tabii.”

Schult: “…Öyle mi?”

Flop, konuşmanın ilk yarısında her zamanki gibiyken ikinci yarıda bir duraksama oldu. Bu yanıt yüzünden başı öne eğilen Schult ise bir kez daha kendinden nefret etti.

Utakata’ya da Flop’a da duygusuzca sorular sormuştu.

Hâlbuki o bile kendisini terk eden ailesi hakkında herhangi birine mutlu mesut yanıt veremezdi. Dolayısıyla başka birini sorgularken daha düşünceli davranmalıydı.

Flop: “Canını sıkacağın bir şey yok, Uşak-kun. Bundan alacağın bir ders var. Ve bu ders de seni tam olarak az önceki cevabımın ikinci kısmına ulaştıracak.”

Schult: “Az önceki derken… Utakata-sama’yla benzer bir hikâyen olması meselesi mi?”

Flop: “Evet, aynen öyle, tıpkı Utakata Hanım gibi ben de etrafımdaki insanların etkisi sayesinde bugünkü ben olabildim.”

Diyen Flop, şu anki hâliyle gösteriş yaparcasına ellerini iki yana açarak gülümsedi.

Neşeli gülümseyişi ve insanın içini rahatlatan sesi, Flop’u “Flop” yapan önemli etkenlerdendi. Ve Schult, acaba bunlara da başkalarının etkisiyle mi sahip oldu diye merak etmeden geçemiyordu.

Flop: “Uzun bir zaman önce kardeşimle birlikte epey korkunç bir ortamda yaşıyorduk. Orası bir yetimhaneydi ama yemek çok kısıtlıydı, yaptığımız işler için para almıyorduk ve yetişkinler ne zaman canları sıkılsa çocukları dövüyordu. Berbat bir yerdi anlayacağın.”

Schult: “Ge-gerçekten berbatmış!.. Bir çocuk öyle bir yerde ne yapar ki!?”

Utakata: “Uu orayı yakıp yıkardı.”

Schult: “Yakıp yıkmak lazımmış!”

Flop: “Haha, bu iyi bir fikir olabilirdi. Ama öyle yapmadık.”

Schult, Utakata’nın Flop’un zorlu geçmişini yakıp yıkma önerisine katılıyordu. Fakat Flop, o günleri çoktan geride bırakmış biri olarak bu yanıta gülüp geçti.

O günleri nasıl geride bıraktığına gelince——

Flop: “Ehh, bunu birilerinin yardımına borçluyuz. Evet, bize yardım eden bir hayırsever vardı. Ve o kişi kardeşimle benim ailem olmuştu. Ama artık hayatta değil.”

Schult: “…Yardım aldınız yani? Bunu duyduğuma sevindim.”

Flop: “Beni anlıyor musun peki, Uşak-kun?”

Schult: “Anlıyorum… Beni de Priscilla-sama kurtardı.”

Deyip elini usulca göğsüne yerleştirirken parmak uçlarıyla artık bir deri bir kemikten ibaret bir beden olmadığını hissedebiliyordu. Ki bu da Priscilla’nın bugüne dek Schult’a bahşettiklerini kanıtlıyordu.

Schult’un dayanıklılığı, gücü, enerjisi ve saygınlığı, Priscilla’nın o gün yaptıklarının bir hata olmadığının ve bundan pişmanlık duymayacağının göstergesiydi.

Schult’un kızaran gözlerindeki parıltıyı gören Flop hafiften gülerek,

Flop: “Çoğunlukla ben de benzer hisler taşıyorum. Bu yüzden de şu anda o büyük hayalimi gerçek kılmaya çalışıyorum. Zorlu bir yol, ama bu yola devam etmek ve pes etmemek niyetindeyim.”

Schult: “Umarım pes etmezsin! Ah! Ama biraz daha açık ol lütfen. Elinden gelenin en iyisini yapmayı nasıl başarıyorsun, Flop-sama?”

Flop: “Hmm, nasıl acaba… Bayağı kafa yorduktan sonra… Sana tek bir şey söyleyeyim. Ama benim hakkımda değil, kardeşim hakkında. Sana benden daha uzun, daha güçlü, daha enerjik ve daha yetenekli olan kız kardeşimden bahsedeyim.”

Schult: “Ohhh, anlıyoruum!!”

Flop’un konuşurken elini başının üzerine götürmüş olma sebebi, bahsi geçen kız kardeşinin uzun boylu olmasıydı.

Bu Flop’un kardeşinden ilk bahsedişi de değildi ama Schult, Heinkel’le birlikte Priscilla’yla buluşmak için Guaral’a geldiği sırada Medium çoktan başka bir yere doğru yola çıkmış olduğu için henüz onunla bizzat tanışma fırsatı bulamamıştı.

Bu gerçek bir kenara bırakılırsa——

Utakata: “Midii büyük ve güçlü biri. Mii etkilendi.”

Flop: “Onu en iyi kılan şey, lafını sakınmayışı ve korkmayışı. Ve elbette ki çok da yetenekli biri ki abisi olarak bununla çok gururlanıyorum! Hem de sürekli daha da güçlü olmak için çabalıyor.”

Schult: “Güçlenmek için ha… demek öyle!? Ne kadar erdemli!”

Medium’un daha da güçlenmek için çabaladığına ve hırsını asla yitirmeyip pozitifliğini koruduğuna hiç şüphe yoktu.

Ancak Schult, belki de ilerlemenin anahtarı cesaretini yitirmeden elinden gelenin en iyisini yapmaya devam etmektir fikrini kabullenmeye çalışsa da Flop, “Yo, yo” deyip omuz silkerek,

Flop: “Öyle düşündün, değil mi? Ama belirtmeliyim ki Medium’un güçlenişi biraz daha olumsuz şartlar altındaydı.”

Schult: “O-olumsuz mu? Ne demek istiyorsun?”

Flop: “Hmm, çok basit. ——Ben ne zaman yetişkinlerden dayak yesem, Medium, şey, kibarca yaralarımı okşardı.”

Nostaljiye dalan Flop, gözlerinin kenarları kısılmış hâlde böyle söyledi.

Ancak konuşmasındaki naiflikle sözlerinin ifade ettikleri arasındaki aykırılık Schult’u şaşkına döndürüyordu. Dayak yaralarının okşanmasının güçlenmeyi başlatan bir şey olmasına anlam veremiyordu.

Schult: “Dayak yemiş olduğun için çok üzgünüm. Ama, Flop-sama, kız kardeşin kibarca yaralarını okşarken sen ne yapıyordun?”

Flop: “Ben mi? Gülümsüyordum. Medium’un hisleri beni mutlu ediyordu. Eğer gülümsemeseydim, savunulan kişi olan Medium’u çok endişelendirirdim.”

Schult: “————”

Flop: “Bir gün, onu koruyamadığım ve darbe aldığı ilk seferde kalbinin en derinlerinde bir şok yaşadı. Ve dayağın bıraktığı yaralarını okşarken de acı duyduğunu gördü. Okşanmak yarayı iyileştirmiyor, acıyı yok etmiyordu. Maalesef.”

Derken başı gevşeyen Flop’un yanıtı yürek burkucuydu.

Bu yanıtı işiten kalın kafalı Schult ise nihayet Flop’un asıl niyetini anlıyordu. Evet, kardeşinin güçlenmeyi neden bu denli arzuladığını ve nasıl hiç pes etmeyerek başarılı olabildiğini nihayet anlıyordu.

Utakata: “Canının yanmasını istemiyorsan darbe almaman gerekir. Midii böyle mi düşünmüştü?”

Flop: “Evet, tam da öyle! Son derece basit ve iyi bir yanıt, küçük kardeş o olsa da durum buydu. Ve bu sayede Medium güçlendikçe güçlendi, biz kardeşlerin yolculuğu da giderek daha güvenli bir hâl aldı!”

Flop konuşurken gülümseme işini abartsa da bu seferki gülümseyişi Schult’un gözüne biraz farklı görünüyordu.

Işıl ışıl olmanın yanı sıra gururluydu da. Elbette ki kız kardeşiyle tüm kalbiyle gurur duyması çok doğaldı. Ki bu da son derece kıskanılası bir şeydi.

Schult: “Ben de güçlenmek istiyorum. Tıpkı kız kardeşin gibi, Flop-sama!..”

Flop: “Bunu duymak Medium’u çok mutlu ederdi eminim. Yo, belki de utanırdı. Birinin rol modeli olmak pek sık tecrübe edilen bir şey değil sonuçta, kulağa epey eğlenceli geliyor.”

Diyen Flop gülümseyerek onay damgasını vururken Schult, minik yumruklarını sıkmakla meşguldü.

İkisi arasındaki etkileşimi dinleyen Utakata’ysa Schult’a bakarak, “Shuu?”,

Utakata: “Güçlenmek istiyorsan Uu’yla pratik yapmak ister misin? Yay kullanma pratiği.”

Schult: “Yay mı? Ama kılıçla da pratik yapıyordum… Hmm, yaparım ya! İkisini birden yaparım! Bu sayede iki kat güçlü olabilirim!”

Flop: “İkisinin de üstesinden gelebilirsen aynen öyle olur! Ne kadar akıllıca!”

Diyerek her iki elini birden havaya kaldıran Flop, Schult’un şiddetli kararlılığına eşlik etti. Utakata da birlikte pratik yapma sözüyle burun deliklerini şişirerek göğsünü kabarttı.

Sonra da Schult’a sırtındaki yayı göstererek,

Utakata: “Uu da Taa gibi bir üstat olmak için Schult gibi sıkı çalışacak.”

Schult: “Eh, o Taa-sama’yla ben de tanışmak isterim. Utakata-sama, sen neden yay ve okta usta olmak istiyorsun peki?”

Utakata: “Maa bir şeyler söylemişti. Uu’dan yayı ve okuyla bir gezgini öldürmesini istemişti.”

Schult: “Anlıyorum. Bir saniye, ne dedin?!.”

Beklediğinden daha ekstrem bir yanıt alan Schult’un jetonu biraz geç düşmüştü.

Az önce bir gezgini öldürmeliyim derken tam olarak ne kastetmişti? Bunu yeni yeni algılayan Schult, acaba daha fazla detay istemem uygun kaçar mı diye düşünüyordu.

——Fakat tam da bu endişelere kapıldığı esnada, duyduklarını sorgulamak için ihtiyacı olan zamandan mahrum bırakıldı.

Flop: “——Uşak-kun! Utakata Hanım!”

Schult: “!?——”

Utakata: “Fuu?”

Keskin bir ses Schult ve Utakata’ya hitap ederken Flop’un ifadesi değişti. Onun bu yükselişi Schult’un omuzlarının seğirmesine yol açarkense Schult tarafından sıkıca kavrandı.

Ardından Flop, kaldırımda oturmakta olan Schult ve Utakata’yı yakınına çekip bağırmaya başladı.

Flop: “Gökyüzü tehlikeli hissettirmeye başlıyor! Bir an önce buradan uzaklaşalım hadi!”

Ve——

△▼△▼△▼△

——Sürünün uzak göklerde göründüğü sıralarda Heinkel, Belediyeye varmıştı.

Orada bulunan insanlar, Kale Şehrine yerleştirilen garnizonun atanmış komutanlarıydı.

Yani başlangıçta o şehre gönderilmiş biri olup sonradan Kale Şehrinin işgaliyle Priscilla’nın—— ya da daha doğrusu Abel isimli adamın safına geçmiş olan İkinci Sınıf General Zikir Osman ve adamları.

Ve bir de ormanda yaşayan bir avcı kabilesi olan, nüfus olarak İmparatorluk Askerlerine yetişemeseler de bireysel güçte hiçbir şekilde aşağı kalmayan Shudraq Halkı ve kabilenin reisliğini üstlenmiş olan Mizelda.  

İşte Heinkel’in Belediyeye vardığı sıralarda bu iki taraf, geleceğe yönelik bir tartışmayı yüz yüze yürütmekle meşguldü.

Priscilla kehanete benzer alametlerden bahsetmiş olsa da Heinkel onun geleceği öngörme gücü olduğuna inanmıyor ama aynı zamanda normlardan bu denli uzak birinin gözlerinin gücünü hafife almaması gerektiğini de biliyordu.

Bu Priscilla’ya has bir şey değildi; özel güçleri ve alın yazıları olan bireylerin her biri sıradan insanlara kıyasla daha sağlam perspektiflere sahip olurdu.

Dünyaya daha yüksek bir noktadan bakabilenler, diğerlerinden daha farklı bir manzaraya tanıklık ederdi. Ve ortalama bir insandan—— ya da daha doğrusu sıradan bir insandan daha fazlasını görebilenler, o sıradan insanları asla anlayamazdı.

Heinkel ömrünün geride kalan kırk yılında bunu acı bir şekilde deneyimlemişti.

Dolayısıyla hiçbir şeyi sırf anlamıyor diye kulak vermeden geçiştirmezdi.

Priscilla’nın sözlerini kulak ardı etmeyip Belediyeye gelme sebebi de buydu.

Derken——

Mizelda: “————”

Pencerenin dışında bir anormallik sezen ilk kişi olarak Mizelda koklanmaya başladı, bir şeyler sezmişçesine bir ifadeye büründü.

Shudraq Halkının eski kabile reisi olan genç kadın, Kale Şehrini ele geçirme mücadelesinde bir bacağını kaybetmişti. Ve sağ bacağının dizden aşağısındaki eksikliği, oraya bağlayıp baston gibi kullandığı bir çubukla telafi emekteydi.

Her yürüyüşünde bastonundan bir ses çıkıyor, yine yaptığı her dönüşe aynı ses eşlik ediyordu.

Delici gözlere sahip hırpani güzel Mizelda’nın kaskatı kesilişiyle birlikte onunla aynı ortamda bulunan Heinkel ve Zikir ikilisi de bir terslik olduğunu anlayarak bakışlarını aynı yöne çevirdi.

Ve sonra da gökyüzünden yaklaşan siyah nokta kümesini görmeleriyle birlikte Zikir, kendi kendine mırıldandı.

Zikir: “——Bir uçan ejder sürüsü.”

Mizelda: “——Hık! Zikir! Askerlerine komut ver hemen! Ben de Shudraqları harekete geçireceğim!”

Esasında Mizelda, tehlikeyi fark eder fark etmez Belediye çatısına muazzam bir tekme atıp Zikir’in geniş omuzlarının üzerinden çatıya atlamasını bilirdi.

Ama çok yakın zamanda bir bacağını kaybettiği için dışarıya atlamak yerine merdivenlerden büyük bir hızla, seke seke alçalmaya başladı.

Onun hızına yetişen Zikir ise boş ifadesine bir keskinlik katıp haykırırken,

Zikir: “Çanı çalın! Düşman saldırısı! Gökyüzünden geliyorlar!”

Tüm Kale Şehrini kritik bir duruma karşı uyarmaları adına yardımcılarını harekete geçirdi.

Geri kalanların tepkilerini gören Heinkel de elini belindeki kılıca götürdü. Ve kuvvetli, keskin çanlar çalarken dilini şaklattı.

Zikir: “Heinkel-dono! Priscilla-dono ner…”

Heinkel: “Priscilla Hanım köşkünde. Bir şeyler olacağını biliyordu. Hızlıca harekete geçecektir.”

Zikir kendi etrafında dönerken Heinkel, dikkatini gökyüzündeki düşman gölgelerine verdi.

Yalnızca birkaç saniye içerisinde fark edilir şekilde kararan gölgeler, giderek genişleyerek, muazzam bir hızla şehre yaklaşmaktaydı. Kaybedecek tek bir saniyeleri bile yoktu.

Heinkel: “Bunun bir düşman saldırısı olduğunu varsayarsak, saldırganın kim olabileceği hakkında herhangi bir fikrin var mı?”

Zikir: “——Uçan ejderlerin sayısı olağanüstü düzeyde. İmparatorluk Başkentinde bu kadar ejder binicisini harekete geçirecek güç yok, yani… Geriye tek bir olasılık kalıyor.”

Heinkel: “Ee, neymiş o olasılık!?”

Heinkel’in kelimeleri kabalaşırken Zikir, dolambaçlı konuşma şeklini hızlandırmaya çalışıyordu.

Heinkel’in yoğun baskısı sonrasındaysa bir anlığına duraksayarak,

Zikir: “Uçan Ejder Generali, Madelyn Eschart… Ejderleri o kontrol ediyordur. Başka bir deyişle…”

Heinkel: “Siktir, Dokuz İlahi Generalden biri yani… Hık.”

Heinkel, bahsi geçen ismi tanıyarak kafasını kaşıdı.

İmparatorluğun iç işleyişi konusunda uzman sayılmazdı ama Lugunica Krallığı Kraliyet Şövalyelerinin Komutan Yardımcısıydı. Ve pozisyonu gereği diğer ülkeler konusunda çoğunluğa kıyasla çok daha bilgiliydi.

Hiç değilse İmparatorluğun en üstün askerî gücünü teşkil eden Dokuz İlahi Generalin isimleri ve mahlaslarını işitmişti.

Görünüşe göre hepsi de olağanüstü güçlere sahip savaşçılardı ve onlara yalnızca Kraliyet Şövalyeleri Komutanı olan Marcos’un da dâhil olduğu ufak bir grubun fertleri kafa tutabilirdi.

Ve elbette bir de Krallığın en güçlü kişisi olan Kılıç Azizi. Ama——

Heinkel: “Birileri Reinhard’la kapışan bir adam gibi bir saçmalıktan bahsetmişti sanki…”

Volakiya İmparatorluğunun en güçlü kılıç ustasının Reinhard kadar iyi olduğu söyleniyordu.

Elbette ki Dokuz İlahi Generalin de kendilerince güçlü ve zayıf yönleri vardı ama o kişiyle aynı seviyede bir canavarın saldırısına uğrama düşüncesi Heinkel’in gözünde kâbusların en beteriydi.

Her şeyden önce bu İmparatorluğa gelmeyi bile hiç istememişti.

Yalnızca kafasına göre Volakiya’ya gitme kararı alan Priscilla’ya yolculuğunda eşlik etmişti. Kale Şehrinin varlığına da yıkımına da zerre kadar ilgi duymamıştı.

Ama——

Heinkel: “Priscilla Hanımın canını sıkmayı göze alamam… Priscilla Hanım Hükümdar olsa bile beni defettiği sürece hiçbir anlamı olmaz.”

Priscilla tuhaf bir tipti ve nihayetinde aklından neler geçtiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Sebep her ne ise şimdilik Heinkel’i yanında tutuyordu ama Heinkel işe yaradığını kanıtlamadığı takdirde bir kenara atılır ve elleri boş kalırdı.

İşte buna izin veremezdi. Priscilla şu an için Heinkel’in tutunabileceği tek daldı.

Heinkel: “Boş sohbetlere ayıracak vaktimiz yok. Şu uçan ejder sürüsünden kurtulalım hadi. Zikir, sen her şeyi gözetmek için buradasın!”

Zikir: “Niyetim de o zaten, peki ya sen, Heinkel-dono?”

Heinkel: “——Kafama ne eserse onu yapacağım.”

Zikir ve Mizelda’nın aksine Heinkel’in komuta edecek bir askeri ya da yancısı yoktu.

Ki olsa bile Kraliyet Şövalyeleri Yardımcı Komutanı ünvanı yalnızca laftaydı. Temel askerî stratejiler üzerine çalışmayı uzun bir zaman önce bırakmıştı ve daha da önemlisi, hiç kimse onun talimatlarını dinlemezdi.

Hâliyle Heinkel’in yapabileceği tek bir şey vardı.

Heinkel: “————”

Karara vardıktan hemen sonra Zikir’in yanıtını bile dinlemeden Belediyeye balkonuna doğru koşturduğu gibi kendini aşağıda uzanan şehre doğru bıraktı.

Ayaklarını uzun bir binanın çatısına ulaştırdı, ardından orayı tekmeleyerek bir başka binaya koşturdu. Bu sıçrayışları tekrar ede ede, rüzgârda yıkana yıkana şehri kuşatan kalenin tepesine yanaştı.

Uçan ejder sürüsünün yöneldiği batı surlarının tepesine ulaştığı andaysa derin bir nefes aldı.

Çan sesleri çoktan düşman saldırısı uyarısıyla tüm şehre yayılmıştı; şehir tamamen birbirine girmiş, halk arasında bir kargaşa patlak vermişti, muhafızlarsa kaosu bastırma amacıyla haykıra haykıra vatandaşları tahliye etmeye çalışıyordu.

Heinkel: “…Ahh, kahretsin.”

Havadaki koku fark edilir ölçüde değişmiş, Heinkel’in dilinde duyumsadığı tükürüğün tadı acılaşmıştı.

Ve savaşın, kanın ve çeliğin varlığı yaklaştıkça kulaklarının derinliklerinden yükselen o hayali, tiz sesi dinlemeye mecbur bırakılmıştı.

Heinkel gibi İmparatorluk Askerleri de batıdaki surlara koşturmaktaydı.

Zikir tahminlerinde yanılmıyorsa saldırgan, Dokuz İlahi Generalden biriydi. Peki İmparatorluğun Birinci Sınıf Generallerinden biriyle savaşmaya nasıl hazırlanabilirlerdi ki?

Hele de aynı bayrak altındayken bunun ne denli yanlış olacağını hiç düşünmemişler miydi? Yoksa savaşabildikleri sürece her şey mübah mıydı? Savaşarak ölecek olmak onları tatmin etmeye yeter miydi?

Heinkel: “Siktirin, siktirin, siktirin, siktirin gidin, hepiniz siktirin gidin!..”

Kaynayan, zonklayan, kapkara bir sıcaklık göğsünden tüm vücuduna yayılıyordu.

Kalbinde başlayarak iç organları ve alt karnına, oradan uzuvları ve parmaklarına geçen karanlık sıcaklığın tadını çıkartan Heinkel, dişlerini neredeyse kırılacak sertlikle gıcırdatıyordu.

Ardından eli belindeki kılıca, yani “Astrea’ya” uzandı ve kabzasından sıkıca kavradı.

Ve sonra da——

Heinkel: “——Hepinizin cehenneme kadar yolu var, orospu çocukları!!”

Diyen Heinkel’in kılıcı dayanılmaz bir öfkeyle uğuldarcasına açığa çıktı, önünden geçmekte olan bir uçan ejderin kalın boynu fışkıran kanlar eşliğinde parçalara ayrıldı.

△▼△▼△▼△

Şehirden kaçan insanların çığlıkları son derece zarif ama aynı zamanda da korkutucu bir şekilde üst üste binerken alarm çanları çalıyor, Kale Şehri işitsel kargaşayla dolu bir savaş alanına dönüşüyordu.

Görkemli bir görünüme sahip olan ve en az birkaç yüz uçan ejderden oluşan ordu, şehrin dört bir yanının surlarla çevrili olmasının rahatlığını taşıyan vatandaşların kalplerini paramparça ediyordu.

Güçlü mü güçlü Büyülü Taş Güllelerinin yıkıcı enerjisine bile direnebilen bu surların tek bir zayıflığı varsa o da o koca duvarları bile aşabilecek korkunç canlıların varlığıydı.

İster duvarları aşabilen varlıklar deyin, ister üstlerinden uçabilen gökyüzünün hükümdarları.

Her hâlükârda Kale Şehrinin bugüne kadarki en büyük, en hatırı sayılır düşmanıyla karşı karşıya olduğunu söylemek hiçbir şekilde mübalağa olmazdı.

Flop: “——Bu hiç hoş olmadı.”

Çığlıkların yankılandığı ana caddeden kaçınan ve bir ara sokaktan göz ucuyla etrafı izleyen Flop’un kaşları çatıktı.

Gökteki uçan ejderleri tespit etmelerinin ardından işlerin kötüye gitmesi yalnızca birkaç dakika almıştı; bir kez daha, henüz on gün önce olduğu gibi savaş alanına dönüşen Kale Şehrindeki kısa süreli mola, vatandaşların zihinlerinden silinmişti.

Fakat on gün öncesine kıyasla bugünkü değişim daha fenaydı.

Öyle ya da böyle——

Flop: “Koca-kun olabildiğince az zarar vermeye çalışıyordu, ama… bu seferki rakibin böyle bir düşüncede olmadığı apaçık ortada.”

Subaru, cüretkârca kadın kılığına girerek “kansız bir kuşatma” hedeflemişti.

Beklenmedik bir istilacı nedeniyle hedefinden sapmış olsa da Subaru’nunkinden farklı bir plan uygulandığı takdirde dökülen kanın çok daha fazla olacağı kesindi.

Orada konuşlanmış İmparatorluk Askerlerinin yanı sıra Kale Şehri vatandaşlarının da ekstrem duygular içerisine girmemiş olmasıysa Flop’un merakını cezbetmişti; belki de bu, Subaru’nun düşünceli davranmasının sonucuydu.

Ama gelin görün ki bugünkü düşman pek de Şövalyece düşüncelere sahipmiş gibi görünmüyordu.

Schult: “Hiiii!”

Korkunç bir kükreme ve yeri göğü sarsan bir darbe havada yankı bulurken Flop’un yanı başındaki Schult çığlığı bastı.

E bu da çok doğaldı. Düşmanın uçan ejderlerle gerçekleştirdiği saldırı şiddetli ve etkiliydi.

Flop: “Gerçi şu an için tek yaptıkları uçan ejderlere kaya taşıtıp gökyüzünden aşağı bırakmalarını sağlamak.”

Yaptıkları şey basit ve doğrudan, ilkel bir saldırıdan ibaretti.

Ama kafa kadar kayalar bile ciddi yaralanmalara yol açabilecekken havadan bırakılan kayaların boyutları en az bir iki kafa kadardı.

Hâliyle kayaların taşıdığı güçle taş binalar yok oluyor, sokaklarda kocaman çukurlar açılıyordu. Elbette ki o kayaların hedefi olan kişileri de asla tanık olmak istemeyecekleri bir felaket bekliyordu.

Flop ve diğerleri ara sokağa koşturmuş olsa da oranın güvenli olup olmadığı muammaydı.

Yeraltına kaçmak ya da gerçekten güçlü birinin yanına sığınmak; güvenli seçimler bunlardı.

Utakata: “Mii ve diğerleri ortadaki büyük binada.”

Schult: “P-Priscilla-sama da köşkte!..”

Flop: “Oh, evet, elbette. İkiniz de çok zekisiniz, size katılıyorum. Sorun şu ki biz o iki binanın tam ortasındayız!”

Bahsi geçen Mizelda ve Zikir, şehri savunma konusunda yeteneklerine güvenilebilecek kişilerdi.

Ve yalnızca tek kişilik bir güç teşkil etmesine rağmen Priscilla da Dokuz İlahi Generalle kıyaslanabilecek bir yeteneğe sahipti.

Hâliyle Flop, hangi yöne gideceği konusunda fena hâlde kararsızdı.

İşte onlar bu konuda endişelenmekle meşgulken——

???: “Ya-yardım edin… Uvaahh!!”

Gizlendikleri sokağın hemen önünde koşmakta olan bir adam önce haykırdı, sonra da ortadan kayboldu. ——Yo, kaybolmadı. Büyük bir hızla uçmakta olan bir gölge tarafından kapılarak tek hamlede göğe çıkartıldı.

Görünen o ki baskına katılan uçan ejderler farklı rolleri olan iki gruba ayrılmıştı. İlk gruptakiler kayaları fırlatırken ikinci gruptakiler doğrudan saldırıya geçiyordu.

Ya da belki de ejderler kendilerince farklı roller üstleniyordu.

Schult: “O-o kişi, az önce… Hık.”

Flop: “Yardım etmek istesek de elimizden hiçbir şey gelmezdi! Ayrıca biz de onları atlatamayız. Bir uçan ejderin pençelerine veya dişlerine yakalandığımız takdirde üçümüz de kendimizi gökyüzünde buluruz.”

Utakata: “Uu’nun yayı yanında! Bununla bir ejderi indirebilirim!”

Hevesli bir şekilde böyle söyleyen Utakata, kollarının arasındaki yay ve oku gösterdi. Onun yerinde Holly, Kuna veya başka bir yetişkin Shudraq olsaydı Flop bu olasılığı değerlendirebilirdi.

Ama zamanında Utakata’nın yay pratiğine eşlik etmişti ve küçük kızın gerçek bir savaş alanı için yeterli güce sahip olmadığını biliyordu.

Flop: “——Çocuklar için en iyisini istiyorsun, değil mi? Anlaşıldı.”

Gözlerini kapatan Flop, kendisini ve kardeşini dibe vurmaktan kurtaran hayırseveri düşünüyordu.

O, her daim kaba ve açık sözlü olmasına rağmen prensiplerinden asla ödün vermeyen biriydi. Ve Flop da onu utandırmayacak bir “yetişkin” olmak istiyordu.

Sonsuza dek nefeslerini tutup burada saklanmazlardı. İster belediyeyi seçsinler ister köşkü, bir şekilde harekete geçmeleri gerekiyordu.

Yani Flop’un Schult ve Utakata’yı güvende tutması için——

Flop: “——İkinizin de beni dinlemesini istiyorum. Bundan böyle, ben…”

Deyip ufak bir nefes alan Flop, planını kararlılıkla aktarmaya niyetlendi.

Ve tam da her ikisinin de dikkatini çektiği anda,

???: “OHHHHHHH!——”

???: “——KIRYARARAHHHH!”

Kan donduran, öfkeli bir kükreyiş eşliğinde gökyüzünden sokağa devasa bir şey düştü. Öfke nidaları ve feryatlar eşliğinde yere çakılan o şey, tüm bedeninden kara kanlar dökülen bir uçan ejderdi.

Kanatlarını tamamen açmış olan ejderin kanat açıklığı üç ila dört metre kadardı. Ve düşüşünün etkisiyle kırılmış olan kanatlarını çırpıp kaçmak için çaresizce çabalıyordu.

Derken——

???: “Kaçayım deme! Sakın buna kalkışma, piç!”

Uçan ejder hızla yuvarlanarak sırtına atlayan bir figürle birlikte yere iyice yapışırken o figür, kılıcını kıvranan ejderin ardından saplayarak onu tam kalbinden şişledi.

Uçan ejderin feryatları uzun bir süre devam ettikten sonraysa koca varlık, kanlı gözyaşları eşliğinde yığılıp kaldı.

Ve ejderin son nefesini verişiyle birlikte——

???: “Küçük bok parçaları…”

Ölü ejderin sırtından atlayan kızıl saçlı adamın omuzları inip kalktı. İşte bu manzaraya tanık olan Schult, Flop’un kollarının arasından “Ah!” diye bağırdı.

Schult: “Heinkel-sama! Demek güvendesin!”

Heinkel: “Haaahn?”

Schult’tun tiz sesi, kızıl saçlı adamın kötü bir tavırla arkasını dönmesine yol açarken adamın tamamen parlak kırmızıya boyanmış görünümü yüzünden boğazı düğümlenen oğlanın söyleyecekleri yarım kaldı.

Ardından gözlerini belerterek Flop’un kollarının arasından sıyrıldığı gibi adamın yanına koşturdu. Onu gören kızıl saçlı adamsa kanlı yüzünü koluyla temizleyerek,

Heinkel: “Hasiktir, bu sen misin, yerden bitme?”

Schult: “Kıpkırmızısın, Heinkel-sama! Nerenden yaralandın!?”

Heinkel: “Yaralanmak mı? Oh, üstümdeki kandan bahsediyorsan ejderlere ait. Ben yaralandıysam da ufak tefek sıyrıklardan ibarettir.”

Schult: “Oh, gerçekten mi? Demek öyle?..”

Schult, emin olmak adına şaşkın bakışlar eşliğinde kana bulanmış adamın bedenine dokundu. Onun ellerini ve kıyafetlerini kirletmekten hiç çekinmediğini gören adam da oğlana bakarak iç çekti.

Bu etkileşim esnasında az önceki kararlılığıyla tuttuğu nefesini veren Flop’sa,

Flop: “Uşak-kun, endişelenmene gerek olduğunu sanmıyorum. Onun güçlü görünmeye çalıştığını düşünmüyorum, zaten gerçekten de yaralanmamış, haksız mıyım?”

Heinkel: “Sen… o tuhaf adamsın. Bu yerden bitmelerle birlikte misin?”

Flop: ““Tuhaf” kısmına biraz gücendim ama doğru söylüyorsun! Tek yaptığım Uşak-kun ve Utakata Hanımla birlikte oradan oraya koşturmaktı gerçi. Burada olmana sevindim yani.”

Diyen Flop kendisine gülümserken kana bulanmış olan adam—— yani Heinkel, gözlerini kaçırdı.

Sebepse utanmış olması değil, memnuniyetsizliğiydi. Hatta dilini bile şaklattı. Yine de uçan ejderi öldürdüğü ve Schult’a biraz olsun zihin rahatlığı sağlamakta bir rol oynadığı doğruydu.

Schult gibi Heinkel de Priscilla’nın takipçisiydi ve Flop onun elinde kılıcıyla savaşmasını bekliyor olsa da beklediğinden çok daha yetenekli çıkmıştı.

Vücudunu kırmızıya boyamış olan muazzam miktardaki kan, yalnızca az önce öldürdüğü ejderden fışkıranlarla açıklanamazdı. Bu da birden fazla ejderin kanına maruz kaldığının göstergesiydi.

Schult: “Biz de Priscilla-sama’nın yanına gidiyorduk! Peki ya sen ne yapacaksın, Heinkel-sama?”

Heinkel: “Priscilla Hanımın yanına mı?.. O şekilde daha güvende olurdun tabii. Ama…”

Flop: “Şu anda şehirde güvenli denilebilecek çok az yer var. Eğer düşmanımız uçan ejderlerse bodrum katı ve baharatların tutulduğu bir kileri olan bir bina bulmak iyi bir fikir olur bana kalırsa.”

Utakata: “Bahrat mı?..”

Flop Schult ve Heinkel’in konuşmasına dâhil olurken Utakata, anlayamadığı bir kısım karşısında kafasını kaldırdı. Flop’u izleyen Heinkel’in gözleri de benzer bir şaşkınlık taşıyordu.

Neticede söyledikleri, uçan ejderlerin ekolojisine aşina olmayanlar için hiç mantıklı değildi.

Flop: “Uçan ejderlerin koku duyuları çok gelişmiştir. Çok uzaklardan bile kanımızın kokusunu alabilirler. Öte yandan yoğun, keskin kokulardan hoşlanmazlar. Yani her yerimize biber serpersek onlara yem olmaktan kaçınabiliriz.”

Heinkel: “…Bilgili birine benziyorsun.”

Flop: “Ben şehirden şehre gezen bir seyyar satıcıyım! Ayrıca uçan ejderler hakkında çok şey bilen birini de tanıyorum. Hatta o, İmparatorlukta ejderleri en iyi tanıyan kişi bile olabilir!”

Ancak o kişiden yalnızca uçan ejderlerin iyi yönlerini dinlemişti, dolayısıyla onlarla böyle bir tehdit şeklinde karşılaşmayı hiç beklemiyordu.

Hiç değilse edindiği bilgiler doğruysa, uçan ejderlerden kaçınmak için baharata bulanmak iş görecek olmalıydı.

Flop ve iki çocuğun yetenekli bir savaşçı olan Heinkel’e denk gelmesi onlar için büyük bir nimetken Kale Şehri mücadelesinin geneli için pek de öyle sayılmazdı.

Flop: “Kızıl-san’ın bize eşlik etmesinin iyi bir fikir olduğunu söyleyemeyeceğim.”

Neticede uçan ejderlere tek başına kafa tutabilen Heinkel, sayısız ejderin saldırısına maruz kalan şehir için kıymetli bir değerdi.

Savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın Heinkel, o sonuçta rol oynayan faktörlerden biri olacaktı. Yani onu savaşamayan bir üçlünün yanına katmak iyi bir fikir değildi.

Dolayısıyla——

Flop: “Biz uçan ejderlerin görme ve işitme duyularından kaçınmak için yeraltına saklanacağız. Kızıl-san bize yakınlardaki bir restorana veya depoya kadar eşlik edebilir mi acaba? Orada ejderlerin gözlerinden… ya da burunlarından uzak olabiliriz? Oraya ulaştıktan sonra başımızın çaresine bakabiliriz.”

Schult: “Flop-sama…”

Schult, ayrılma fikri onun aklında hiç yokmuşçasına Flop’un bu önerisi karşısında kaskatı kesilmişti. Fakat Utakata, onun şaşkınlığının aksine başıyla onay vererek,

Utakata: “Uu da Fuu’yla aynı fikirde. Uu ve Fuu Shuu’yu koruyacak. Endişelenme.”

Schult: “Utakata-sama da… mı?”

Utakata onayını verirken Schult’un yuvarlak gözleri yere çevrildi. Bir iki saniye sonraysa kararlı bir ifadeye bürünerek Heinkel’e döndü.

Schult: “Anlıyorum. Flop-sama ve diğerleriyle birlikte elimizden gelenin en iyisini yapacağız. Sen de yaralarına dikkat et Heinkel-sama…”

Heinkel: “——Bir süredir düşünüyordum ama kendinizi fazla kaptırmayın. Ne diye sizin isteğinize boyun eğecekmişim ki?”

Schult: “Eh!?”

Gelin görün ki Heinkel’in kaşlarını çatıp kabaca belirttiği üzere Schult’un kararlılığı beş para etmezdi.

Ardından pelerininin ucuyla kılıcındaki kanları silip çenesiyle etrafı işaret ederek,

Heinkel: “Şunu belirtmek isterim ki bu şehre hiçbir şey borçlu değilim. Ayrıca bu yerden bitmeyi güvende tutamazsam Priscilla Hanımın canı sıkılır, haksız mıyım? Ve ben de bundan kaçınmak isterim.”

Flop: “Du-dur, dur, dur, Kızıl-san! Dur bir saniye! Yani senin gözünde Prenses-kun’un ruh hâli şehri korumaktan daha mı önemli? Bu…”

Heinkel: “——Doğru.”

Flop: “————”

Flop, yanıtın son derece açık ve kesin oluşu karşısında hayal kırıklığına uğramış bir ifadeye bürünmeden edemezken Heinkel, yüzünü kaplayan kırmızılığın arasında ışıldayan mavi gözlerini Flop’un yüzüne dikti.

Heinkel: “Benim gözümde bu şehirden de birilerinin canından da daha kıymetli bir şey var. Ve o şey bu yerden bitme değil. Bu yerden bitmeye kıymet veren Priscilla Hanım, ne pahasına olursa olsun bana vermesini istediğim bir şeye sahip. O şeyi elde etmek için gereken buysa kaç kişinin öleceği zerre kadar umurumda olmaz.”

Flop: “Kızıl-san…”

Heinkel: “Ayrıca ne ben o kadar önemli biriyim ne de siz öylesiniz. Herkes haddini bilmeli. Elinizden gelen şeylerin bir sınırı var. O sınırın ötesine geçmeye çalışmayın. Kendinizi salak yerine koyduğunuzla kalırsınız.”

Flop: “————”

Heinkel: “Hiç kimse bir kılıç olamaz.”

Diyen Heinkel’in eli Schult’un omzuna uzandı.

İnce omuzları onun eli tarafından kavranan oğlansa nemli gözlerini Heinkel’e çevirdi. O gözleri dolu dolu yapan şeyse korku——

Schult: “Heinkel-sama, acı çekiyormuş gibi görünüyorsun.”

——Yo, korku değil, şefkatti.

Oğlanın ciddi bakışlarına maruz kalan Heinkel’in çenesi hafifçe kasılsa da taş kalbinde bir oynama olmamıştı.

Heinkel: “Ben bu yerden bitmeyi Priscilla Hanıma götürüyorum. Peşimden gelmek isterseniz keyfiniz bilir. Ama sizi koruyacağımı falan sanmayın.”

Diyen Heinkel, Schult’u tutarak Flop ve Utakata’ya sırtını döndü. Sokağa adımını atacak ve Priscilla’nın bulunduğu köşke yönelecekti.

Flop’sa onun uyarılarına kulak asıp asmaması gerektiği konusunda tereddütlüydü——

???: “——Biz ejderleri öldüren sen misin?”

——Derken bu kısacık birkaç kelimeye öfkeli bir kükreyiş eşliğinde yere inen bir gölge eşlik etti.

???: “————”

Davetsiz bir misafir ansızın yerde koca bir çukur açarken yoğun bir toz bulutu ve moloz yığını yükseldi.

Ve kısa kollarını önünde kavuşturmuş küçük bir figür, Schult’u alıp götürmeye çalışan Heinkel’in önünü keserek karşısına dikildi.

——İlk bakışta kim olduğunu anlamak zordu.

Az önce yaşananlarla verdiği izlenim hiçbir şekilde örtüşmüyordu.

Ufak bedeni, hoş yüzü, pürüzsüz, bembeyaz teni ve tatlılığını iyice arttıran gök mavisi kıyafetleriyle Schult ve Utakata’dan farksız görünen bu kişinin yeri göğü inleten bir giriş yapmış olduğuna inanmak zordu.

Ama mühim olan yaşananlardı ve hiç kimse bu yaşananları inkâr edemezdi.

Altın rengi gözlerini kısan gölge önce sokaktaki dörtlüye gözlerini dikti, sonra da başıyla onay verdi.

Ve dedi ki——

???: “Sizler biz ejderhaların kanını döktünüz ve karşılığında, sizlerin kanı da son damlasına dek dökülecek. ——Ahmaklar.”

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar