※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——İblis Şehri Kaos Alevinin merkezindeki Kızıl Lapis Kalesi çöküyor, gölgeler etrafı sarıyordu.
Şehri sarsan muazzam uğultunun ve orada bulunanların tanık olduğu kâbusvari manzaranın özü buydu.
Kırmızı ve mavi renkler, kırmızı lapis tek bir taşın içerisinde harmanlanarak dans ediyordu. Ve alışılmadık güzellikteki bu kıymetli taşların üst üste gelişiyle şekil alan görkemli kale, kumdan yapılmışçasına rahatlıkla un ufak oluyordu.
İblis Şehrini ve vatandaşlarını tanıyanlar için bu, dünyalarının başlarına yıkılmasına benzer bir şoktu.
Gerçekleşmemesi gereken bir şey gerçeğe dönüşmüş, âdeta düş ile gerçeklik arasındaki çizgi belirsizleşmişti—— ve İblis Şehrini daha az tanıyanlar da bu şaşkınlıktan muaf değildi.
???: “————”
Sarsıntılar, İblis Şehrini ziyarete gelenler için hazırlanmış olan seyyah hanının odasına da yayılmaktaydı.
Kimileri donakalmış, gözleri faltaşı gibi açılmış hâlde bu manzarayı izliyordu; kimileri mutlak bir temkinlilik ile kaskatı kesilmişti; kimileri çığlık atıp kıç üstü yere çakılmış, kimileri de sarsıntıdan korunmak istercesine birbirine yanaşmıştı.
Fakat tepkilerindeki farklılığa rağmen üzerlerine çöreklenen “tehdit” aynıydı.
O tehdidin esiri olur, bir anlığına içgüdüsel bir korkuya kapılır ve onarılamaz bir durumun içerisine düşerken——
??? ve ???: “——Herkes sessiz olsun!”
Keskin bir şekilde, “örtüşerek” yankılanan sesler, tehdidin sebep olduğu katılıkla belirginleşmiş olan o zaman aralığını sonlandırdı.
Evet, odada yankılanan sesler—— yani o iki homojen ses, kulak zarlarına ulaşarak düşünmeyi kesmiş olan o zihinleri dahi uyandırdı.
O keskin seslerin sahipleri siyah saçlı figürler olurken geri kalanlar, bir çırpıda kafalarını kaldırdı.
Ve biri çıplak yüzlü, diğeri oni maskeli iki adam, pencerenin dışarısındaki boğucu manzaraya doğru kollarını uzattı.
Abel: “Durmayın! O şeyin icabına zamanında bakamazsak canlarımızdan olacağız.”
Vincent: “Kaleyi yutmuş olan o şey hâlâ büyük bir açgözlülükle göğü tüketmekte. Bir şeyler yapmazsak kurbanların sayısı kaşla göz arasında katlanarak artacak!”
Herkes: “————”
Abel ve Vincent: “——Kafma Irulux!”
Akıllarından geçen şey aynıymışçasına iki adamın bakışları tek bir kişide buluşmuştu.
O sarsılmaz bakışların muhatabı olan bronz tenli adam—— Kafma Irulux ise şaşkınlık dolu bakışlarını hangi yöne çevireceğini bilemez hâldeydi.
Ancak bu şaşkınlığı uzun sürmeyecekti. Çünkü——
Abel ve Vincent: “O gölgeyi durdur! Ağırdan almanın bedelinin İmparatorluk halkının canı olduğunu bil!”
Kafma: “——Emredersiniz!”
Gerçekleştirilmesi gereken eylem ve bu eylemin asıl amacı kendisine iletildiği anda Kafma’nın gözlerindeki tereddüt yitip gitti.
Ve yumruğunu göğsüne koyup eğilerek şöyle dedi:
Kafma: “Yanınızdan ayrılıyorum. Yang Kılıcı İlahi Koruması sizinle olsun!”
Vincent: “Benim İlahi Korumam senin emeklerin olacak. Kendini olabildiğince zorla.”
Kafma: “Kanımın son damlasına dek!——”
Diyerek güçlü bir yanıt veren Kafma, doğruca pencereye yöneldi.
Ve tüm gücüyle sıçradı, uzattığı koluyla pencereyi doğradı, etrafına camlar saçarak dışarı atladı. Hemen ardından sırtı kamburlaştı ve çıkarıp attığı pelerinin ardından altı şeffaf kanat açıldı.
İşte kendisine kanatlı bir böcek havası veren o kanatlarla birlikte Kafma’nın figürü göğü yarıp geçercesine İblis Şehrinde ilerlemeye başladı.
Hedefi, yayılan gölgelerin yok etmekte olduğu Kızıl Lapis Kalesiydi.
Abel: “Kaç kişi getirdin?”
Kafma’nın uçup gidişine göz ucuyla bakan oni maskeli adam—— Abel, hedefi belli bir soru yöneltti. O hedef, Kafma’nın önünde saygıyla eğildiği siyah saçlı, yakışıklı adamdı.
Ve şu an için Volakiya İmparatorluğu tahtında oturmakta olan o adam, Abel’in sorusu karşısında hafifçe gözlerini kıstı.
Vincent: “Maiyetim gördüğünüz üzere Kafma Irulux ve ortalarda olmayan Olbart Dunkelkenn’den ibaret. Diğerininse pek yardımı dokunmaz.”
Abel: “Hiçbir piyon boş bırakılmamalıdır. Belki de az kişiyle seyahat etmek ters tepmiştir.”
Vincent: “Bana yüklediğin sorumluluk saçmalıktan da öte.”
Vincent hiç tereddütsüz kartlarını açık ederken Abel, düşüncesizce bir yorumda bulundu. Vincent’ın şikâyetiyse Abel tarafından pek sıcak karşılanmadı.
Elini çenesine götüren ve parmakları oni maskesinin altında gezinen Abel, bir iki saniye düşündükten sonra göz ucuyla odadaki diğer kişilere—— tehdit karşısında tedirginliklerini gizleyemeyen bireylere baktı.
Ve her ikisi de genç görünen iki kız, tek kelime etmemelerine rağmen bakışlarına karşılık verdi.
Bu kızlardan biri sarışın, mavi gözlü Medium O’Connell’dı; diğeri de titrek, yuvarlak gözlü ve kimonolu geyik kız Tanza. Ancak her ikisi de bu durumda belirleyici faktör değildi.
Bir şekilde kilit rol oynayabilecek tek kişi——
???: “Ah, ahhh… Neden, neden, neden, böyle bir anda…”
Medium: “Al-chin…”
O ürkek sesin sahibinin Abel’in sessiz bakışlarını umursadığı yoktu.
Sağ eliyle kafasını tutan ve hem dışarıdaki manzaradan korkmanın hem de gözlerini ondan alamamanın ikilemiyle boğuşan kara saçlı oğlanın yüzü, darmadağın hâle gelmiş paçavra bir kumaş parçasıyla örtülüydü.
Abel’in beraberindeki onca kişi arasında bir bağlamda gerçek derinliğini göstermemiş tek kişi oydu. Ama Abel, numara olmadığı anlaşılan bu dehşete düşmüş hâli karşısında onu planına dâhil etme konusunda çekimserdi.
Tabii onun duygularını dikkate aldığı yoktu. ——Yalnızca işe yarayıp yaramayacağını değerlendiriyordu.
Vincent: “Eğer öyleyse, alınabilecek pek fazla önlem yok.”
Abel’in özenli bir değerlendirme yapan siması, yanında dikilen Vincent’ın sözleriyle değişime uğradı.
Yan yana duran iki adamın—— -belki de iki İmparatorun demek daha doğru olurdu- gözleri pencerenin dışına çevriliydi.
Derin bir nefes veren Abel, bir an için yüzeye çıkan duyguyu önemsiz belleyerek bir kenara attı.
Vincent doğru söylüyordu; alınabilecek pek fazla önlem yoktu.
Ve kendisiyle aynı sonuca varmış olan Vincent’a yalnızca birkaç kelimeyle karşılık verdi——
Abel: “——Yorna Mishigure’ye bağlan. Onun gücüne ihtiyacımız var.”
△▼△▼△▼△
Durumdaki değişikliğin kokusunu alan Taritta, kuruyan dudaklarını diliyle ıslatmıştı.
Havadaki değişiklik, takipçilerinin kokusu, teninde duyduğu kana susamışlık ve kendisine yönelik düşmanlık; tüm bunlar ona az öncekinden farklı bir şekilde hitap ediyor, bu da bu hisleri göz önünde bulundurarak bir anlığına duraksamasına sebep oluyordu.
Bunun iyi mi yoksa kötü mü olduğunu hızlıca sorguluyordu.
Ancak——
Taritta: “——Bunun bir önemi yok.”
Vardığı sonuç aynı olsaydı derinden endişelenmezdi.
Taritta, zaten pek zeki biri olmadığının bilincindeydi. Kafa yapıları çok farklı olmasa da kendisinin yerinde ablası Mizelda olsaydı, içgüdülerine dayanarak doğru yanıta ulaşabilirdi.
Ama Taritta, onunla aynı koku duyusuna sahip değildi. Muhtemelen kıvrak zekâdan da yoksundu. Elde var sıfırdı.
Bu konuda endişe duymaya zaman akıtırsa hangi yanıtın doğru olduğu konusunda sonu gelmez bir tereddüde düştüğüyle kalırdı.
Dolayısıyla aldığı tek karar, tereddüt etmemekti. Sonuç netleştiği vakit, artıları ve eksileri üzerine sonsuza dek kafa yorup acı çekebilirdi.
Bu düşünceyle, peşindekilerin yaşadığı atmosfer değişimine rağmen yaklaşımını değiştirmemişti.
???: “Gah, guh…”
Taritta: “Ne kadar güçlü olursan ol. Özgür kalamazsın.”
Taritta’nın kan çanağına dönmüş gözlerle çırpınıp duran adamın boğazına sardığı ceketi, solunum yolunu tıkamaktaydı.
Sağ gözü alev almış olan koyun adam çaresizce özgür kalmaya çalışsa da Taritta, adamın boynunu sıkmak için ceketinin kolunu kullanırken rakibinin kolundaki bir tendonu keserek hareket etmesine mâni oldu.
Açıkça konuşmak gerekirse hayati bölgelerini söküp attıktan sonra bile ayağa kalkmayı sürdüren takipçilerinin dayanıklılığı, Taritta için büyük bir işkenceydi.
Taritta: “Bununla nasıl başa çıkacağımı bilemesem de öyle da böyle bir şeyler yapıyorum işte.”
???: “————”
En nihayetinde adamın kesik solukları işitilmez hâle geldi ve gücünü yitiren bedeni gevşedi. O anı seçen Taritta, ceketi adamın kolundan ayırdı ve adamın yığılan bedenini yol kenarına sürükledi.
Ardından derin bir iç çekti. Her birini boğduğu takipçilerinin bedenleri arkasında, sokak boyunca tek sıra hâlinde uzanmaktaydı.
Bıçak saldırıları ve kesiklerin etki etmediğini, boğmanın iş gördüğünü fark eden genç kız, rakiplerinin işini tek bir teknikle bitirmişti.
Takipçileri alışılmadık bir güç ve enerji taşısa da böyle bir gücün verimli şekilde uygulanması konusunda acemi çıkmışlardı.
Bu sayede de Taritta’nın becerileri öne çıkmış ve takipçilerini adamakıllı etkisiz hâle getirmeye devam edebilmişti.
——Tabii onların ölmesine izin verebilseydi bu mesele çok daha hızlı sonlanmış olabilirdi.
???: “——Hiç kimseyi öldürme.”
Ancak bu cümle aklında oynayıp durduğu için büyük bir gayret sergilemeye mecburdu.
Abel, diğerleri handan çıkabilsin diye Taritta’yı yem etmeden hemen önce ona bu talimatı vermişti.
Belki de içerisinde bulundukları koşullar göz önüne alındığında bunları pervasızca sözler olarak görerek itiraz etmeliydi. Ama Abel gibi gözlerinden zekâ akan biri, yerine getirilemeyecek bir emir verir miydi hiç?
Belki de bu emrin ardında Taritta’nın onu yerine getirebileceğine dair bir inanç yatıyordu?
Eğer öyleyse Abel, Taritta’nın gücünün farkında demekti.
Taritta: “————”
Peki Abel bir şeylerin içyüzünü ne ölçüde görebiliyordu?
Elbette ki her olasılığı öngören ve yine mükemmel bir öngörüyle hareket edebilen biri olmadığını anlamak için Subaru, Medium ve Al’ın maruz kaldığı gizemli tekniğe bakmak yeterliydi.
Zaten böyle bir şey mümkün olsaydı bu, bir insanın değil, olağanüstü bir varlığın işi olurdu.
Bu, sınırlarına girilmemesi gereken, bir insan tarafından ihlal edilmesi mümkün olamayacak bir muhakeme boyutuydu.
Gerçi insan, kendisinin ulaşamayacağı sınırların ötesine ulaşabilen bir insanın varlığını sorgulamadan da edemiyordu.
Mesela Shudraqlardan biri olan Taritta, karşısına çıkan herhangi bir avı alt edebilme yeteneğine sahipti.
Abel ise Taritta’nın hayvanlar üzerinde işe yaramayan boğma sanatında uzmanlaştığını biliyor olmalıydı ve bunun sebebi——
???: “——Vay bee, şu manzaraya~ bakın.”
Taritta: “——Hık.”
Buna kafa yoran Taritta’nın bilincindeki boşluğa sızan ses ile birlikte ayakları hareketi kesti.
Ve ansızın gerçekliğe dönen Taritta, elinde hançeriyle arkasına döndü. Sonra da hiçbir belirti vermeksizin kendisine yaklaşmış olan suikastçıya bir darbe indirme umuduyla——
???: “Uahuahvaaah, durdur! Hey, durur musun! Birazcııık~ hızlı harekete geçiyorsun.”
Taritta: “——Sen de kimsin?”
???: “——Oh, iyi misin? Sakinleştin mi? Kollarımı indirebilir miyim?”
Rakibini uzuvsuz bırakmak üzere olan Taritta, bir anda bıçağını geri çekti.
Karşısında, kafasını tutan ve kendisini savunmak adına tuhaf bir teşebbüste bulunan kül rengi saçlı, feminen bir adam vardı.
Buna rağmen yakışıklı bir yüze sahipti; takipçilerin gözlerinde görülen alevler onun gözlerinde yanmıyor, tavırlarındaki amatörlük onu zararsız gösteriyordu.
Bununla birlikte Taritta’nın dikkatinden kaçarak arkasında belirmiş olduğu gerçeği değişmiyordu.
Taritta: “————”
Narin Adam: “Amanın~ oh amanın, sanırım hiç güven vermiyorum. Hâlbuki yalnızca tesadüfen buradan geçen sıradan bir adamım…”
Taritta: “…Sıradan bir adamın bu manzaraya bakıp da sakin kalabileceğini zannetmiyorum.”
“Zararsız” olduğunu iddia eden narin adam, Taritta’ya karşısında gardını indirmesinin imkânsız olması için bir sebep daha sunmuştu.
Taritta’nın duvar boyunca dizdiği takipçilerin bedenleri—— onlara yaklaşıp hayatta olup olmadıklarını kontrol etmedikçe ölü olduklarına inanılması hiç şaşırtıcı olmazdı; ama adam buna rağmen gayet sakindi.
Yani adamın kalbi buz tutmuş olmadıkça böyle manzaralara alışkın olmalıydı; Taritta buna başka bir yanıt bulamıyordu.
Ancak narin adam, Taritta’nın temkinli hâli karşısında utana sıkıla gülümsüyordu.
Düzgün hatlara sahip adamın gülümseyişi neredeyse dikkatini dağıtacaktı ama tehlikeye karşı temkinli oluşu, yakışıklılığına verdiği tepkiye baskın çıktı. Hem narin yüzlü yakışıklılar söz konusu olduğunda Flop ona yeter de artardı bile.
——Neyse, şimdi onu düşünmenin sırası değil.
Narin Adam: “Ohhh~ yo, foyam ortaya çıktı. Kesinlikle bu manzaraya alışkın olduğumu söyleyemeyeceğim. Şu manzaraya bakın demiştim zaten. ——Hadi ama, Taritta-san.”
Taritta: “——Hık.”
Narin Adam: “Oh, dur yapma, yapma! Şüpheli görünüyor olsam da düşmanın değilim!”
Taritta’nın bir an öncesine dek gevşemeye başlayan temkinliliği ansızın güç kazanmıştı.
Karşısındaki narin görünümlü adam, Taritta’ya eskiden beri tanıdığı biriymişçesine soğukkanlılıkla seslenmişti. Ama elbette ki hiçbir şekilde tanışmamışlardı.
Ortalıkta Taritta’yı tanıyan ve ona ismiyle hitap eden biri de olmamıştı; yani adamın bu bilgiye sahip olmaması gerekiyordu.
Ona bu bilgiyi verebilecek kişiler ayrı düştüğü Abel ve grubundan ibaretti. Fakat——
Taritta: “Sen, benim ailemle mi tanıştın?”
Narin Adam: “——? Ailenle mi geldin? Hmmm~, Shudraq Halkının ormandan pek sık çıkmadığını duymuştum, Reisin politikasında bir değişiklik mi oldu ki?”
Taritta: “Sen benim Shudraqlardan olduğumu!..”
Narin Adam: “Nasıl yaniiii~, konuştukça daha çok belli ediyorsun. Hepsi bu.”
Diyerek buruk bir şekilde gülümseyen narin adamın Taritta’ya sergilediği tavır giderek daha samimi bir hâl alıyor ama tam aksine Taritta, onun ürkütücülüğünün yoğunlaşışından duyduğu memnuniyetsizlikle daha temkinli hâle geliyordu.
Ortada herhangi bir düşmanlık emaresi falan yoktu.
Bununla birlikte işlerin giderek daha ürkütücü bir hâl alışı, Taritta’da artık o adamı ortadan kaldırması gerektiği şeklinde tehlikeli bir izlenim uyandırmaya başlıyordu.
Ve Taritta, atılan o şüphe tohumlarının nasıl filizlenip tomurcuklanacağını ve çiçek açacağını sezebiliyordu.
Derken——
Narin Adam: “——Shudraqların Yüz Karası.”
Taritta: “——Ah.”
Narin adamın dudaklarından dökülen kelimeleri işittiği anda âdeta zihni durdu.
Taritta: “————”
Adam neden böyle söylemişti ki? ——Yo, bunu nereden biliyordu ki?
Neticede daha önce Taritta’ya bu sözleri söylemiş olan adam çoktan——
Narin Adam: “Bu bir buyruk, değil mi? Senin için, Shudraqların Yüz Karası olan Taritta-san için.”
Taritta: “Bir, buyruk mu?..”
Narin Adam: “Yıldızların hizalanması veya rehberliği şeklinde tarif edilebilecek bir şey. Hani şey gibi, herkesin bir alın yazısı olması gibi~? Ben yıldızları gözleme işindeyim de.”
Taritta afallayıp kalırken narin adam, “Ohhh~” diyerek kafasını salladı.
Sonra da elini göğsüne koyup iki gözünü de dosdoğru Taritta’ya dikerek,
Narin Adam: “Bunun bizim için ilahi bir buyruk olduğunu söyleyebiliriz yani.”
Taritta: “————”
Bunun çoğul bir şekilde ifade edilişini işiten Taritta, nefesini tuttu ve boğazından tuhaf bir ses kaçırdı.
O sesin yüksekliğineyse tüm dünyanın sarsıldığı yanılsaması eşlik etti. ——Yo, dünyayı sarsan Taritta’nın nefesini tutuşu değildi.
Bununla birlikte dünyanın sarsılmakta olduğu ortadaydı.
Çünkü——
Narin Adam: “Vay~ anasını.”
O sırada narin adam, kendisine gamsız biri izlenimi verecek şekilde tasasızca iç çekti.
Ancak yaşanan şey öylesine ekstremdi ki bu tavır, olanları ifade etmek için yetersizdi.
——İblis Şehrinin tam ortasında, Taritta ve narin adamın uzaklarında yer alan güzeller güzeli Kızıl Lapis Kalesi korkunç bir güçle yıkılmakta, mavi ve kırmızı ışıkları zifiri karanlıkla örtülmekteydi.
Bu mecazi bir ifade değildi, Kızıl Lapis Kalesi sahiden de zifiri karanlığa bürünüyordu.
Güzel ve göz alıcı bir şey, iğrenç ve lanetli bir şeyle örtülüyordu.
Narin Adam: “Amanııın~ amanın, nasıl ifade etsem… Gözlemlemediğim ufak bir şey söz konusu olabilir.”
Taritta: “Sen——”
Narin adam, ellerini siper etmiş şekilde yıkılmakta olan kaleyi ve yayılan karanlığı izliyordu.
Taritta ise umursamaz görünen bu adamın, bu anormal olayın sorumlusu olabileceğinden şüpheleniyordu. Fakat narin adam, Taritta’nın şüphesini sezmiş gibi omuz silkerek şöyle dedi:
Narin Adam: “Bir buyruktan bahsetmemin hemen ardından böyle bir şey olması tuhaf gelse de bu olayla en ufak bir ilgim yok. Her şeyden önce bu, Lugunica Krallığının problemi, değil mi? Benim sorumluluğumda değil.”
Taritta: “Lugunica Krallığı, senin sorumluluğunda değil mi?..”
Narin Adam: “Kendisinin bir Yıldız Gözlemci olduğunu bilmiyor mu acaba? Hâl böyleyse Ekselansları epey cüretkâr bir kumar oynamış demektir… Belki de ona dağıtılan elle başka bir şansı kalmamıştır?”
Taritta: “Anlamıyorum!.. Eğer bir şey biliyorsan!..”
Adamı yanıt vermesi için kışkırtmaya niyetlenen Taritta, bir adım atarak onu ensesinden yakaladı. Ve narin bedenini duvara yaslayıp elindeki bıçağı beyaz boynuna dayadı.
Bileğini kımıldattığı saniyede adamın boynundan bolca kan akıtabilirdi.
Soğuk bıçağın doğurduğu his, narin adama güzel bir gelecek öngörüsü sağlamış olsa gerekti.
Narin Adam: “Benim ölmem veya yaşamamın olup bitenlerle pek ilgisi olmayabilir…”
Taritta: “——Hık.”
Narin Adam: “Senin tarafının burada fazla zaman geçirmemesi gerektiğini düşünüyorum. Bu noktada yıldızları~ gözlemlemiyorum, yalnızca sezgilerimi dile getiriyorum.”
Lakin narin adam, bıçağın hissiyatını hiçe sayarak umursamazca Taritta’nın gözlerinin içine bakmayı sürdürüyordu.
Bu, Taritta’nın adamdan en çok rahatsızlık duyduğu andı. Kelimelere dökülecek net bir gerekçesi olmaksızın adamın kafasını kesme dürtüsü duyuyordu.
Fakat tam o şiddetli dürtüye teslim olmak üzereyken——
Narin Adam: “——Beni öldürmek işleri daha iyi hâle getirmeyecek. Tıpkı geçen sefer olduğu gibi, haksız mıyım?”
——Bu birkaç kelime, Taritta’nın elindeki bıçakla işini bitirmesine mâni olmaya yetti.
Narin Adam: “Uuupsss!”
Taritta: “Lütfen, gözümün önünden kaybol! Hem de hemen!..”
Diyerek dişlerini sıkan Taritta, ensesinden tutmaya devam ettiği narin adamı sokağa doğru fırlattı.
Adamsa uzun bacaklarını kullanıp yuvarlanarak düşüşünü yavaşlatmayı başardı, sertçe sıkılmış olan ensesini okşarken de Taritta’nın yüzüne bakarak “Bunun sorun olmayacağından emin misin?” dedi.
Narin Adam: “Şu anda kelimenin tam anlamıyla bindiğin dalı kesiyor olabilirsin… Bir daha asla bana bu şekilde rastlama fırsatını bulamayabilirsin.”
Taritta: “Öyleyse, en iyisi bu. Senin yüzüne bakınca, âdeta…”
Narin Adam: “————”
Taritta: “Adeta, beni defalarca gördüğüm kâbusla yüzleştirecekmişsin gibi geliyor!..”
Bir lanete kapılmış gibi hisseden Taritta, narin adamı kovarcasına bir el hareketi yaptı.
Bu hareketse adamın iç çekerek uzaklarda yıkılmakta olan kaleye dönmesine yol açtı.
Narin Adam: “Görünen o ki benim aksime senin yerine getirmen gereken bir görevin var. Bu daaaaa~ o gölgeyi bastırmak için bir koz olabilir.”
Taritta: “Ben mi?.. Benim öyle bir gücüm yok ki…”
Narin Adam: “——Buyruk çoktan verildi. Bunu biliyorsun, değil mi, Shudraqların Yüz Karası?”
Taritta: “————”
Narin Adam: “Yerine getirip getirmemek sana kalmış. Buyruk almamış biri olarak bu yolu izleyebildiğin için seni kıskandığım yok gerçi.”
Diyen narin adam, kapüşonunu örttü ve arkasını Taritta’ya dönerek koşmaya başladı.
Hızlıydı ama yeterince değil. Taritta isteseydi ona yetişebilirdi, tabii böyle bir arzusu yoktu.
Gerçek şu ki içten içe onunla herhangi bir ilişkisi olmasını istemiyordu.
Ama asıl ve en büyük sebep, adamın ardında bıraktığı kelimelerdi——
Taritta: “——Buyruk, verildi.”
Onun neden bahsettiğiyle ilgili en ufak bir fikri olmamasını isterdi. Ama bir fikri vardı.
Ve bu fikir son birkaç gündür onu durmaksızın rahatsız etmişti.
Harekete geçmeden önce endişe duymak istememişti.
Nafile acıların üzerinde durmak istememişti.
???: “Taritta-chan!”
Taritta: “——Hık, Medium?”
Kendi omuzlarını sıkıca saran ve başını önüne eğen Taritta, tanıdık bir ses işitti.
Hızla arkasını döndüğündeyse el sallayarak kendisine doğru koşturan küçük kızı—— yani ufalmış olan Medium’u gördü.
Medium: “Çok mutluyum~! Taritta-san’ı sağ salim bulabildim!”
Taritta: “Ben de senin iyi olmana sevindim… Abel, Subaru ve diğerleri de güvende mi? Her şeyden önce bu…”
Taritta, kendisine doğru koşturan Medium’a sorularını sıralamaya başladı.
Onun bir başına kendisini aramasını hiç beklemiyordu. Elbette ki Kızıl Lapis Kalesi yıkılırken hâlâ Olbart’la saklambaç oynuyor olmaları tuhaf kaçardı ama bunu tartışmak için bir ara vermiş gibi de değillerdi.
Medium, Taritta’nın sorgusu karşısında hafifçe iç çekerek,
Medium: “Abel-chin ve Al-chin güvende! Subaru-chin ve Rui-chan’sa kayıp! Ayrıca, kaleden çıkan gölge konusunda bir şeyler yapmamız gerekiyor, o yüzden hadi benimle gel, Taritta-chan!”
Taritta: “Subaru ve Rui mi? Peki ya ben nereye…”
Medium: “Şu andan itibaren o gölgeyi durdurmak için Yorna-chan’la birlik olacağız! Taritta-chan’ın gücü de gerekliymiş, Abel-chin öyle söyledi!”
Taritta: “————”
Gözleri faltaşı gibi açılan Taritta, işittikleri karşısında ister istemez hayrete düşmüştü.
Görüş alanının sınırlarında gördüğü karanlık gölge öylesine çılgınca bir hasara yol açmak üzereydi ki narin adamla yaşadığı etkileşim yüzünden ne kadar sarsılmış olursa olsun durumun gerçekliğini idrak etmeye mecburdu.
Ona kalırsa ne o şeyi durdurmak ne de ona meydan okumak mümkün olabilirdi.
Üstüne üstlük ona Abel’in hemen kendisini beklediği söylenmişti——
Medium: “Taritta-chan, yaralanmadın, değil mi!? Gelebilecek misin? Ben elimden geleni yapacağım, peki sen de benimle birlikte elinden geleni yapabilecek misin!?”
Taritta’nın kafa karışıklığı, Medium’un bu tereddütsüz söylemleriyle hızla sona erdirildi.
Medium, bedeni küçültülmüş olsa bile ne dobralığından ödün vermiş ne de değişmişti. Taritta da bunu örnek alırcasına sessizce kafasını sallayarak,
Taritta: “Ben, anlıyorum. ——Hemen yola koyulalım.”
Medium: “Mhm! Teşekkürler!”
Taritta, Medium’un rahatlayışı ve başını kuvvetle sallayışı karşısında göğsünün derinliklerinde bir sancı duydu.
Uzun, hatta sınırsız bir süreden beri acı çekiyordu. Ve kendisini mücadeleye kaptırmakla unuttuğu bu acı, çözümün yaklaştığı büyük savaşın beklentisiyle birlikte varlığını ilan ediyordu.
Taritta: “——Buyruk.”
Taritta’nın dudaklarından da narin adamın kullandığı kelime çıkıyordu, ancak bu mırıltı ona mahsustu.
Acı, sanki adıyla anılmaktan zevk alıyormuşçasına göğsünde zıplayıp duruyordu.
△▼△▼△▼△
——Zaman, Kızıl Lapis Kalesinin büyük bir karanlık seliyle yok edildiği ana dönmüştü.
Yorna: “Çocu——”
Rui: “Uau!!”
Yorna, hiç tereddütsüz ileri atılmaya çalışan Rui adlı kızı bir hışımla geri çekmişti.
Ve öylece, vücudundaki tüm sinirlerin o içgüdüsel tehdide yönelişi uyarınca, kuledeki kiremitlerin patlayacağından bihaber şekilde büyük bir güçle geriye sıçramıştı.
Kalın tabanlı ayakkabıların topuğu tarafından ezilen kiremitlerin aldığı darbe de çevredeki kiremitlere yayılarak yıkımı yaymıştı.
Fakat kiremitlerin bu şekilde parçalanıyor olması, hemen ardından yaşanacaklar karşısında tamamen önemsizdi.
Yorna: “————”
Yayılan gölgeler, siyahlık ve zifiri karanlık kuleyi sarmalamakta, parçalanan kiremitler gözden kaybolmaktaydı.
——Yo, sarmalanıp yutulan tek şey kule değildi.
Yorna’nın gözleri, Kızıl Lapis Kalesinin kulesinin yanı sıra üst ve orta katlarının da çamura benzer bir karanlık tarafından tüketilip geride en ufak bir iz kalmaksızın dünyadan silinmesine tanık olmaktaydı.
Bu, insanın yem olmaması gereken zifiri mi zifiri bir karanlıktı.
Hiçbir ışığın aydınlatamayacağı, içine giren hiçbir şeyin kurtulamayacağı, her şeyi tekrar tekrar çaresizlikle kaplayarak tüm umutları ortadan kaldıran gerçek bir karanlıktı.
İçgüdüsel olarak yargılanabilirdi. ——O, var olmaması gereken bir şeydi.
Rui: “Uu!”
Kucağında çırpınıp duran kıza hâkim olmaya çalışan Yorna’nın gözleri siyaha bürünmüş kuleyi taramaktaydı.
Merkezdeki siyah saçlı oğlandan ve kara gölgelerin yayıldığı anda ona dokunmakta olan Olbart’tan eser yoktu.
Yorna, bir an için Olbart’ın geri çektiği elinin yok oluşuna da tanık olmuştu.
O şey öylesine korkutucuydu ki yaşamaya düşkün olan ve tehlikeyi kolaylıkla algılayabilen Olbart bile kolunu feda etmekten kaçınamamıştı.
Yorna, hemen ardından kollarındaki Rui’yle birlikte geriye sıçramaya öncelik verdiği için Olbart’ın hâlâ hayatta olup olmadığını bilemiyordu.
Bir yandan o ihtiyar canavarın asla ölmeyeceğine inanıyor, bir yandan da zihnindeki soğuk ses ona, “o kapkara şeye bakıp da iyimser olabiliyor musun sahiden?” diyordu.
Yorna’nın aklını kurcalayan tek şey Olbart’ın hayatta olup olmadığı da değildi——
Yorna: “Çocuk…”
Olbart’ın kolunu yutan o kara gölgelerin merkezindeymiş gibi görünen oğlanı ve onun güvende olup olmadığını da düşünüyordu.
Ona kalırsa oğlanın olağandışı herhangi bir gücü olmamalıydı. Yalnızca durumsal farkındalığı harikuladeydi ve kartlarını oynaması gereken anları doğru seçiyordu.
Bir yorum yapması gerekseydi Olbart’la oynadıkları oyunu kazanmasına izin veren şeylerin bunlar olduğunu söylerdi. Fakat buradaki övgü konusu oğlanın üstün yeteneği değil, kararlılığıydı.
Yani oğlanın o anda kaçabilmiş olmasına ihtimal vermemek durumundaydı.
Tabii bu yalnızca oğlanın kurban olduğu senaryoda geçerliydi.
Yorna: “Ya bu işin arkasında o oğlan varsa…”
Bu, o oğlanın bu uçsuz bucaksız karanlığın içerisinde bir yerlerde gizlendiği anlamına mı gelirdi?
Yorna o saniyede bunun oğlanın kasten yaptığı bir şey olduğuna inanmak istemediğini fark etti. Bu farkındalıkla verilmesi gereken bir karar vardı.
İblis Şehrinin Efendisi olarak yerine getirmesi gereken görev, üstlenmesi gereken pozisyon, seçmesi gereken sevgi objesi——
Yorna: “——Hık.”
İşte tam da bunu düşünürken gözlerinin önündeki karanlığın içerisinde bir değişiklik meydana geldi.
Kızıl Lapis Kalesinin yarısını yutmuş ve alt katlar ile kale duvarlarını karanlığa gömmek üzere olan gölgenin kuleyi kontrol eden kısmı kıvrılıyor, “elleri” havadan Yorna ve Rui’ye uzanıyordu.
Yorna: “————”
Bu uzanışı gerçekten de başka hiçbir şeyle kıyaslanamayacak “ellerle” gerçekleştiriyordu.
Kara eller, Yorna’ya ve kollarının arasına aldığı Rui’ye uzanıyordu. Daha da şaşırtıcısı, aynı anda uzanan o ellerin sayısı bir veya ikiyle sınırlı değildi, on, yirmi, hatta belki de daha fazlaydı.
Uzanan gölgelerin, gün ışığında uzadıkça uzayan siluetlerin pastoral dinginliğine sahip olmama sebebiyse ifadesiz olmaları gerekirken bir duyguyla dolup taşmalarıydı.
O muazzam çoklukta gölge ve kara el, ona tek bir duyguyla, “açlıkla” çekiliyordu.
Ve bu, yalnızca karnın acıkmasından ibaret bir “açlık” değildi.
Mümkün olan her ama her şeyi ele geçirme arzusundan doğan, sırrına erişilemez bir “açlıktı”.
Yorna: “Evlat, savrulmak üzereyiz. Dilini ısırmamaya dikkat et!”
Rui: “Uh, au—— Hık.”
Büyüyen gölgelerden kaçınmak isteyen Yorna, bu sözlerle birlikte havada olağanüstü bir manevra gerçekleştirdi.
Gölgelerin doğasından bihaberdi ve Olbart’a zarar verdiklerini görmüşken onlara dokunmanın ölümcül olabileceği bilincine erişmişti, hâliyle onlardan kaçınmaktan başka çaresi yoktu.
İşte bu sebeple gözlerini açtı ve az önceki sıçrayışıyla yerlerinden fırlamış olan kiremitleri kendisine yaklaştırıp basamak olarak kullanarak İblis Şehri göğünde bir kaçış rotası yarattı.
Ve uçan kiremitlerin oluşturduğu gök merdiveninde, hışırtılar eşliğinde yükselmeye başladı.
Bu sırada kontrol altında tutmak için gölgenin koluna doğru bir kiremit parçası fırlatmayı denedi. Fakat kiremit gölgeyi parçalamayı başaramadı ve hedef alındığı kısma gömülerek boşluğun içerisinde yitip gitti.
Gölgeye dokunulmaması gerektiğinden emin olan Yorna da daha yüksek bir irtifayı hedeflemeye devam etti.
Gölgenin uzanan kolları Yorna’nın kiremitlerinin daimî yükselişine ayak uyduramasa iyi olurdu. Gölgenin menzilini belirleyebildiği takdirde o noktadan karşılık verebilirdi.
Bununla birlikte——
Yorna: “Sürekli savunan tarafta olmak aşırı sinir bozucu.”
Mevzu kaçıp duruşu değildi.
Elbette ki bu da aşağılayıcı bir şeydi ama en çok hasarı alanın Kızıl Lapis Kalesi olduğunu belirtmeye dahi lüzum yoktu.
Kırmızı lapis, güzelliğinden de öte nadir, kıymetli bir taştı.
O taşı temel alarak bir kale inşa etme düşüncesi bile saçmalığın daniskasıydı. Bu kulenin inşa edilme sebebiyse ne Yorna’nın zenginliği ne de gücüydü.
Her şeyden önce Kızıl Lapis Kalesini inşa etme fikri Yorna’dan çıkmamıştı.
Kırmızı ve mavinin hareketlerinden oluşan bu kuleyi inşa edenler, İblis Şehri vatandaşlarıydı.
İblis Şehri hükümdarı Yorna’nın pejmürde gözükmemesi gerektiğinde karar kılmışlardı ve neticesinde her biri kıymetli taşlardan toplamış, bu güzel kale inşa edilmişti.
Evet, kırmızı lapis nadir ve kıymetli bir taştı. Ve tek bir tanesini bile idare etmek zorken o kaleyi inşa etmenin beraberinde getirdiği zorluklar hayal dahi edilemezdi. Aynı şey Yorna için de geçerliydi; o da bu kadar zor olmasını hiç beklememişti.
Tabii ki kalenin inşaatına başından sonuna dek tanık olmuştu.
Dolayısıyla——
Yorna: “Benim kıymetlimi yuttun, seni hödük!!——”
Diyen Yorna, uzun, ince parmaklarını kaleyi yutan gölgeye doğru uzattı.
O parmaklardan hiçbir şey yayılmadı, buna gerek de yoktu. Yalnızca o gölgeyle yüzleşmek, ona bunun öfkesinin bir tezahürü olduğunu hatırlatmak istemişti.
——Bir an sonraysa Kızıl Lapis Kalesini yutan devasa gölgenin içerisinde vahşice bir saldırı gerçekleşti.
Yorna: “————”
Yorna’nın bırakın gölgenin maksadını, bir özü olup olmadığını bilmesi bile mümkün değildi.
Bununla birlikte bunun sağlam, sert bir darbe olduğuna ikna olmuştu.
Gölge, Kızıl Lapis Kalesini yutmuştu—— yani duvarlarını oluşturan taşların her birine varıncaya dek her şeyiyle, sakinlerinin Yorna’ya duyduğu sevginin eserini.
Onu neden yalnızca bir kale olarak görmeliydi ki?
Onu neden sevmemeliydi?
Derken zifiri karanlığın içerisinde patlayan kalenin şok dalgaları, momentumunu büyük ölçüde azalttı.
Bunun kanıtı olarak Yorna’nın peşine takılmış olan tüm kollar dağıldı ve hiçbiri ona yetişme imkânı bulamazken Yorna kaçmayı başardı.
Bu sırada kollarında olan Rui’nin bile Yorna’nın sevgi patlamasının şiddeti karşısında gözleri faltaşı gibi açıldı.
Fakat Yorna, kızın hayranlık olarak da tarif edilebilecek bu tepkisinden hoşnut olmadı.
Yorna: “Neticede bir kale yalnızca bir kaledir ve yeniden inşa edilebilir diyebilirsin. Ama…”
Rui: “Uu?”
Yorna: “Yeni bir kale inşa etmeye kalksam da günden güne sevgi beslediğim tek kale burası oldu… Un ufak olan kıymetlime, duygularım yetersizdi diye lanetlenmiş gözüyle mi bakmalıyım?”
Yarıdan fazlası gölgeler tarafından yutulmuş ve orijinal formundan eser kalmamış olan Kızıl Lapis Kalesine bakan Yorna’nın kalbinde derin bir sızı vardı.
Fakat duygusallığa ayıracak vakti yoktu.
Peşine takılan gölgeden kollar ortadan kaybolmuş olsa da karanlığın muazzamlığında bir değişiklik olmamıştı.
Üstelik——
Yorna: “Tenim bana tehdidin henüz geçmediğini söylüyor.”
Kızıl Lapis Kalesinin patlayışının etkisi öylesine güçlüydü ki tüm kale yıkılmış olabilirdi. Ancak bu etkiyle momentum azalmış olsa da zifiri karanlığın yaydığı baskıcı hissiyatta en ufak bir azalma olmamıştı.
E gölge hayatta ve iyiyse tehdit de öyle olsa gerekti.
Başka bir deyişle Yorna, ne pahasına olursa olsun o kapkara şeyi yok etmenin bir yolunu bulmak durumundaydı ki ona dokunamayacağı gerçeği hâlâ değişmemişti.
???: “——Yorna-samaaa!”
Yorna’nın duyuları keskinleşirken uzaklardan, zeminden yükselen bir ses kulak zarlarına ulaştı.
Göz ucuyla aşağı bakan Yorna’ysa kendisine seslenenlerin yıkılan Kalede toplanmaya çalışan İblis Şehri vatandaşları olduğunu gördü. Kaledeki askerlerin kurtulmasına yardım etmeye çabalarken yıkımın bir parçası olmuş şekilde molozların arasından yollarını bulmaya çalışıyorlardı.
Ve muhtemelen, karanlık gölgenin gözünde gıptayla bakılacak avlara benziyorlardı.
Yorna: “Hey, hepiniz kaçın!——”
Yaklaşan tehlike sinyaliyle uyarılan Yorna, aşağıdaki vatandaşlara orayı boşaltmalarını söyledi.
Fakat onların yanına inemeyecek kadar yukarıdaydı. Mesafe çok fazla, vatandaşlar çok uzaktı. Ve hepsinin Yorna’yla aynı tehlike bilincine sahip olmasını beklemek de imkânsızdı.
——Nihayetinde Yorna, İblis Şehrinin Efendisi için, yani kendisi için Kalede toplanmış olan vatandaşların üzerine çullanan gölgeleri çaresizce izlemekten başka bir şey yapamazdı.
Lakin——
???: “——Bu işi senin için zahmetsiz hâle getireceğimi sanma!!”
Vatandaşlar kendilerine uzanan karanlık, gölgeden kollar karşısında donakalıyor ve tam ebedî bir boşluk tarafından yutulacaklarken bedenleri kenara çekiliyordu.
Koyu yeşil, dikenli sarmaşıklar, bu iş için uzaklardan gelerek vatandaşlara uzanıyordu.
Yorna’nın daha önce de tanık olduğu o sarmaşıklar, gölgelerden daha büyük bir hızla, öfkeli bir enerjiyle ilerliyordu. Ve vücutları karıncalanan vatandaşları yakalayarak kaçmalarına imkân tanıyordu.
Yorna, egzotik fizyolojilere sahip varlıkların toplandığı İblis Şehrinde bile bu işin altından kalkabilecek tek bir isim olduğunu biliyordu.
???: “Kafma Irulux, İmparator Ekselanslarının emriyle hizmetinizdeyim!——”
Böylece kollarında dikenli sarmaşıklar büyüyen ve sırtındaki transparan kanatları çırpan adam—— yani Kafma Irulux, olayın tam ortasında belirerek Yorna’nın şaşkınlık duymasına yol açtı.
Şaşırtıcı olan yalnızca özgün görünümü değildi, Yorna’nın vatandaşlarını koruyor olması da bir o kadar şaşırtıcıydı.
İmparator Vincent, zamanında Yorna’nın isyanını bastırmak ve Kaos Alevinde mutlak kontrol sağlamak amacıyla oraya birliklerini göndermişti.
Kafma da o birliklerin bir parçası ve Kaos Alevinde kol gezenlerden biriydi.
Hâliyle şu anda Yorna’nın vatandaşlarını korumak için harekete geçmesi——
Kafma: “Kime hizmet ediyor olursanız olun, siz de bu İmparatorluğun tebaasısınız.”
Yorna: “————”
Kafma: “Birinci Sınıf General Yorna! Sizinle farklı görüşlere sahip olduğumuzun farkındayım. Ama bu böyle devam edemez! Sizinle iş birliği yapacağım!”
Yorna’nın dikkatli bakışlarına bu şekilde karşılık veren Kafma, kanatlarını çırparak bir hışımla göğe yükseldi.
Havada özgürce dans ederek Kızıl Lapis Kalesini esir alan gölgelerin dikkatini üzerine çeken Kafma, hareket özgürlüğü ve kontrol becerisinden tam anlamıyla faydalanarak zaman kazanma niyetindeymiş gibi görünüyordu.
Ancak ortaya şöyle bir soru çıkıyordu: kazandığı bu zaman nasıl değerlendirilmeliydi?
Rui: “Uh! Aauu!”
Yorna: “Evlat?”
Rui: “Uh!”
Yorna bir sonraki hamlesi üzerine düşünürken kollarında tutmakta olduğu Rui bir kez daha deliye dönmüştü. Fakat bu seferki bir önceki gibi şiddetli ve fevri bir delilik hâli değildi.
Yorna’nın kollarında dönüp inleyerek bir yeri işaret ediyordu.
Onun işaret ettiği noktaya bakan Yorna, anlatmaya çalıştığı şeyi tahmin etti.
Ve——
Yorna: “İkinci Sınıf General Kafma, burası bir müddet sana emanet.”
Kafma: “İhtiyacınız olan şey buysa, tamamdır!”
Yorna: “Ve…”
Kafma: “Evet?!”
Etrafta daireler çizerek genişleyen gölgelerden kaçmak ve güçlü düşmanla yüzleşmeye konsantre olmak isteyen Kafma, Yorna’nın sözleri üzerine hafiften sesini yükseltti.
Yorna’ysa ona engel olmak istemese de bu iletişimi kurmamanın hata olacağını düşünerek,
Yorna: “Az önce evlatlarımı koruduğun için, teşekkür ederim.”
Kafma: “——Bir General olarak yapmam gerekeni yaptım!”
Kafma, Yorna’nın minnettarlığı karşısında bir miktar kafası karışsa da bu yanıtı verdi.
Yorna’ysa rolünün hakkını veren ve kendisine gerekli zamanı kazandıran adam hakkındaki izlenimini değiştirdi.
Evet, dik kafalı ve inatçı biri olduğu izlenimi hâlâ değişmemişti ama niyetlendiği şeyi yerine getirdiği sürece gerçekten erdemli bir adamdı. Şartlar elverirse sevebileceği kişilerden biri olabilirdi.
Yine de Yorna’nın bir numarası ilelebet değişmeyecekti——
Yorna: “Alçalacağız. Sıkı tutun.”
Cevap olarak Rui tarafından daha da sıkı kavranan Yorna, binanın enkazını, yerle bir olmuş zemini ve hatta toz kütlelerini havada süzülen birer basamak olarak kullanarak hedefine doğru ilerlemeye başladı.
Ve yol boyunca daha fazla bilgi talep eden vatandaşlara talimatlarını vererek, onlara Kızıl Lapis Kalesinden—— ya da daha doğrusu bir zamanlar Kalenin bulunduğu bölgeden uzaklaşmalarını söyleyerek Kaleden uzaklarda bir evin çatısına yöneldi.
O çatıda sakince Yorna’nın varışını bekleyen kişiyse——
Yorna: “İmparator Ekselanslarının geleceğini düşünmüştüm elbette.”
???: “Hmm.”
Evet, kollarını önünde kavuşturmuş şekilde görkemli bir edayla orada bekleyen kişi, yüzü oni maskesiyle örtülmüş, koyu renk saçlı bir adamdı.
Ve Rui, Yorna’nın adamın karşısına iniş yaptığı saniyede kollarını kaldırarak onu bekliyormuşçasına o adama doğru koşmaya başladı.
Sonra da onu kolundan tuttuğu gibi, uzun sarı saçları etrafa saçıla saçıla Kaleyi işaret ederek,
Rui: “Uau!”
Abel: “Herkese duyurmana gerek olmadan da anlayabiliyorum. Neticede sana nasıl yaklaşacağımız konusunda bir anlaşmazlık yaşamıştık. Karşıma dikilebildiğine göre epey cesur olmalısın.”
Rui: “Uu! Uh!”
Abel: “Bana itaat etmeye niyetin var mı? Eğer öyleyse seni de safımıza katacağım.”
Genç adam, kolunu çekiştiren Rui’nin sitemine bu şekilde, kayıtsızca karşılık verdi. Rui ise bu yanıt karşısında canı sıkılsa da başka bir yol olmadığı için en nihayetinde kolunu bıraktı.
Yine de büyük ihtimalle aceleyle harekete geçmemesinin sebebi, tıpkı küçük bir kız gibi düşünüyor olmasıydı.
——Ne pahasına olursa olsun o kara gölgelerin yuttuğu oğlanı kurtarmak zorundaydı.
Abel: “Yorna Mishigure, şartların farkındasın. Bu Büyük Felakete kayıtsız kalamayız.”
Yorna: “Katılıyorum. İblis Şehrinin hükümdarı olarak tek bir dokunuşuyla her şeyi yok eden o zifiri karanlıktan uzaklaşmaktan başka çarem yoktu. Kalemi yok etmiş olduğundansa bahsetmiyorum bile. ——Böyle bir şeyin yaşanacağını biliyor muydun?”
Abel: “Bir şeyler döndüğünü düşünüyordum. Ama bu yaşananlar tahmin sınırlarım dâhilinde değildi.”
Yorna: “————”
Gözlerini kısan Yorna, karşısındaki adamın samimiyetini sorguluyordu.
Ama adamın yüreğinden geçenler oni maskesinin ardında gizleniyor ve ne kadar isterse istesin içini okuyamıyordu. Gerçi maskenin yokluğunda da adamın yüreğine sızmak mümkün olmazdı.
Kimsenin düşüncelerini, yüreğinden geçenleri ve niyetini bilmesine müsaade etmeyen ıssız bir varlık olmak—— İşte Kutsal Volakiya İmparatorluğunun Yetmiş Yedinci İmparatorunun izlediği yol buydu.
Yani——
Yorna: “——Ekselansları.”
Abel: “Bana böyle pervasızca seslenme. Mektubun içindeki umutlarını sonlandırmamı istemiyorsan tabii.”
Yorna: “Kabalığımı mazur gör… Peki benim ne umduğumu nereden bildin?”
Abel: “Emin değildim. Ta ki ulaklarımı sağ salim bana geri gönderinceye dek.”
Abel’in yanıtını işiten Yorna, karşısındaki adamın düşünceleri karşısında hem etkilenmiş hem de dehşete düşmüştü.
Düşüncelerinin doğru olup olmadığını belirlemek için Yorna’nın önceki gün gönderdiği ulaklarla yaptığı görüşmeden faydalanmış, ulakların sağ salim geri dönüp dönmediğine bakarak karar vermişti.
Yorna, onun avcunda oynatılmaktan acı duyuyordu.
Ama bundan da öte——
Yorna: “O çocuk ulaklar Ekselanslarını bir kez olsun azarlamalı.”
Abel: “O iş sorunların çözülmesinden sonraya kalıyor. Yorna Mishigure, direktiflerime uy.”
Yorna: “——Senin için en iyisi buysa, itaat etmekten başka şansım yok.”
Adamın baskıcı konuşma şekli anlık bir tereddüt ve dirence yol açmıştı.
Yorna’nın koruyacak bir şeyleri vardı. Yani Kaos Alevi İblis Şehri ile vatandaşları. Ve onları korumak için gereken tek şey, bu meseleyle layıkıyla ilgilenecek beceriye sahip biriydi.
Savaşma becerisine değil, savaşı idare etme becerisine sahip biri.
Yorna da bu anlamda kendi gücüyle gurur duyardı. Ama o adamı bir kıyas konusu olarak görmekle hata ederdi.
Neticede en büyük kara kütlesine sahip ulusun oluşturduğu yüce imparatorluğa hükmeden ve onu kontrolü altında tutan bir adamla kim rekabet edebilirdi ki?
Yorna: “Ee, ne yapacaksın peki?”
Diyen Yorna, İblis Şehrini korumak için her türlü önlemi almaya hazırdı.
Farkına bile varmadan yanında hizaya girmiş olan Rui de Yorna’yla hemfikirmiş gibi görünüyordu.
Böylece Yorna ve Rui ikilisinin bakışlarının hedefi olan adam—— yo, İmparatorluğun Hükümdarı, onaylarcasına başını salladı.
Ve sonra da şöyle dedi——
Abel: “——Şehri terk edecek ve geri çekileceğiz. İblis Şehrinin o gölgeler tarafından yutulmasına müsaade etmekten başka şansımız yok.”
#Tekrar merhaba arkadaşlar. İki haftalık bir aradan sonra kaldığımız yerden devam ediyoruz. Sizi daha fazla bekletmemek için bu bölümü çevirir çevirmez atıyorum. Sonrasında birkaç günde bir tek bölüm ya da ara ara toplu bölümler atarak ilerlemeye devam ederim. İlk fırsatta yeni bölümde görüşmek üzere!


