Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 54 – “Kaos Alevi Ütopyası”

Kısım VII, Bölüm 54 – “Kaos Alevi Ütopyası”

1 Nisan 2023 172Okunma 52 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Subaru: “Ah, aağh, ahh… Hık.”

Olbart: “Aynen, aynen, mızmız velet ağlayıp duruyo, ele avuca sığmaz bi tipsin cidden, anlarsın ya.”

Burnunu çekip duran Subaru, ağlama nöbetine bir son veremiyordu. Hâlâ sırtına tutunduğu Olbart ise omuz silkip parmağıyla yanağını kaşımaktan başka bir şey yapamıyordu.

——Korkunç mu korkunç bir tecrübe olmuştu.

Subaru, kendisine çöreklenen o on saniyelik çaresizlik ve o çaresizliği aşarak ulaştığı on birinci saniyeyle—— bu noktaya gelmek için tam olarak kaç “ölümün” tadına bakmıştı?

O çaresizlik ve kalp kırıklıklarıyla yıpranan ruhunu tamamen yitirmemiş olması bir mucizeydi.

Ama cehennem misali bu tecrübelerin ardından nihayet sona ulaşmıştı.

Rui: “Uauu.”

Ağlayıp sızlanmalarının sonu gelmeyen Subaru’nun koluna tutunan Rui de homurdanmaktaydı.

Sayabileceğinden de fazla seferde deneme yanılma yapan Subaru’yla aynı tecrübeleri tatmış olmasa da Rui de Subaru’yla aynı kaderi paylaşıp defalarca canından olmuştu.

Ve Rui’nin varlığı olmasaydı Subaru, böylesine sudan bir galibiyete ulaşmak için Olbart’ın sırtına atlayamazdı.

Subaru: “Ben… Seni, gerçekten anlayamıyorum.”

Rui: “Uu.”

Subaru: “Ama sen olmasaydın, tüm bunlar mümkün olmazdı… Teşekkür ederim.”

Bütünüyle kaotik bir yığını temsil etseler de Subaru’nun kalbinde taşıdığı hisler bunlardı.

Subaru, Rui’nin pek çok konuda suçlu olduğunu da aralarında nasıl bir bağlantı olduğunu da biliyordu. Evet, bunu biliyordu ama yine de içi minnetle dolup taşıyordu.

Ayrıca yoğun bir minnet duyan tek taraf Subaru da değildi.

Rui: “Ua, uh…”

Subaru: “Rui?”

Barajın yıkılışı çok ani olmuştu.

Subaru’nun minnet dolu kekeleyişini işiten Rui’nin iri, yuvarlak gözlerinde yavaşça yaşlar birikmeye ve kaşla göz arasında da yanaklarından aşağı süzülmeye başlamıştı.

O yaşlar artık öyle bir hızla dökülüyordu ki Rui, onları nasıl durduracağını bilemiyordu.

Subaru: “Rui, sen ağlıyorsun, sen gerçekten ağlıyorsun…”

Rui: “Uu, uu!”

Rui de ağladığının farkındaydı ama yüzünden süzülen yaşları ne durdurmaya ne de silmeye teşebbüs ediyordu. Gözyaşlarını silmek için buna bir son vermesi beklenirken öylece, çaresizce bir ifadeyle Subaru’nun koluna tutunmayı sürdürüyordu.

Subaru: “Yüzünü, silsene, seni aptal, aptaaall…”

Rui’nin bu şekilde ağladığını gören ve kendi duygusal çalkantılarını yatıştırmaya çalışan Subaru da gözyaşlarına boğulmanın eşiğindeydi. Dökülen yaşlar, işitilen hıçkırıklar artık hesabı tutulamaz hâldeydi.

Bu gidişle Rui ile oluşturdukları ikili, bu işe bir son veremeyerek sonsuza dek ağlayıp duracaktı——

Yorna: “——Aferin, ikiniz de elinizden gelenin en iyisini yaptınız.”

Subaru: “Ah…”

Yorna: “Ayrıca dilediğinizce ağlayabilirsiniz. İblis Şehrinin efendisi olarak buna müsaade edeceğim.”

Sözleri eşliğinde Subaru ve Rui’nin ardından uzanan uzun kollar, ikiliyi şefkatle kucakladı.

Bu kelimelerin sıcaklığı ve naifliği Subaru’nun gözlerinin faltaşı gibi açılmasına yol açmış, yanı başındaki o güzel profil karşısında büyülenmişti. Uzun kirpikleri, kırmızı dudakları ve nasıl bir derdi, ıstırabı olursa olsun insanı rahatlatan ışıl ışıl mavi gözleriyle öylesine üstün bir varlıktı ki gören herkesi tesiri altına alıyordu.

Subaru, o gözlerin sahibinin nasıl biri olduğunu biliyordu.

Dolayısıyla o sözlerin ve sıcaklığın ardında art niyetten yoksun bir nezaket olduğunu da biliyordu.

Ve her şeyini onlara emanet etse bile affedileceğini de.

Subaru: “Ah, guh… ah, uh, AAAaah!”

Rui: “Uau… Uauhk, ua, uh, uau!..”

Yorna: “Tamaam, tamaam… Çocuklar ağlama ayrıcalığına sahiptir, bir yetişkinin göğsüne ilişme ayrıcalığına da. Benim göğsüme yaslanabilir ve ihtiyaç duyduğunuz sürece ağlayabilirsiniz.”

Böylece kafasını kaldıran Subaru’nun gözleri bir kez daha yaşlarla doldu. Rui ise Subaru’ya sımsıkı sarıldı.

Her ikisini de şefkatle kollarının arasına alan Yorna, usulca sırtlarını sıvazlıyordu. İşte bu esnada, Kızıl Lapis Kalesinin kulesinin üzerinde gerçekleşen mücadelenin neticesinde——

Olbart: “Tüm bunlar benim ensemde yaşanırken nası bi surat ifadesine bürünsem bilemiyorum.”

Yorna: “Sessizlik.”

İhtiyar canavarın kaba konuşması, İblis Şehrinin Efendisi tarafından susturuldu.

△▼△▼△▼△

Yorna: “Ee, kendini nasıl açıklayacaksın, İhtiyar Olbart?”

Olbart: “Kendimi mi açıklayayım? Bahane mi lazım ki? Moralin bozuldu diye bana sen saldırdın, haksız mıyım, tilki kız?”

Yorna: “————”

Subaru’nun salya sümük ağlayışından kısa bir süre sonra sakin sakin konuşacaklardı—— ya da en azından Subaru öyle düşünüyordu, derken ansızın kaleye tehlikeli bir hava çöreklenmişti.

Elbette ki sebep, pişmanlık duymayan ve olanları umursamayan Olbart’tı.

Çatıda oturup serçe parmağıyla kulağını karıştırırken,

Olbart: “Ben bana söyleneni yaptım sayılır, öyle diil mi? Yani evet, bi iki kaçamak yapmış olabilirim. Ama baksana, oğlan ödeştiğimizi söyledi, haksız mıyım?”

Subaru: “Ahh… A-ama bu…”

Olbart: “Hey hey, beni dinlemelisin, velet. ——Çünkü ağzından ne çıkarsa çıksın bundan en çok faydalanacak kişi ben olurum. Kakakakka!”

Subaru bir şeyler gevelerken Olbart, ağzını olabildiğince açarak bir kahkaha patlattı.

Aslına bakarsanız doğru söylüyordu. Subaru Olbart’ın yaptığı kural ihlaline karşı çıkacak olursa kuralların göz ardı edildiği sonu gelmez bir duruma düşülecek ve muhtemelen shinobi Olbart’ı hiçbir şekilde yenemez hâle geleceklerdi.

Olbart’ın elinin altında bir sürü gizli teknik vardı ve bunları kullanmaktan yana tereddüt etmiyordu. Ve Subaru, İmparatorluğa geldi geleli bu tarz rakiplerin zorlukta başı çektiğini öğrenecek kadar tecrübe edinmişti.

Subaru: “Olbart-san, tanıdığım en korkunç piçlerden biri gibi konuşuyorsun…”

Olbart: “Cidden mi? Öyleyse beni kesinlikle öldürmen lazım. Ben düzgün bi tip diilimdir ve insanın başını fena hâlde ağrıtırım.”

Yorna: “Bu durumda, İhtiyar Olbart, son nefesini vermeni sağlamam gerektiği konusunda benimle hemfikir olmalısın.”

Olbart: “Oioi, bu ne nefret yahu! Ehh, çok normal gerçi.”

Ortama bir rahatsızlık hâkim oluyor, gerginlik olgunlaşıyordu ama bunun nedeni Yorna’dan yayılan tek taraflı düşmanlıktı.  

O düşmanlığın muhatabı olan Olbart ise savaş pozundan sıyrılmıştı. Tabii ki bu yalnızca göstermelikti, saniyesinde eski hâline dönebilirdi.

Her hâlükârda Yorna’nın siniri de Subaru’nun güçlü öfkesi de gayet doğaldı. Bununla birlikte Subaru’nun o öfkeye dayanarak hareket edememesinin ardında büyük bir sebep vardı.

O sebep de küçülen uzuvları ve doğru düzgün çalışmayan kafasıydı.

Subaru: “Olbart-san, üzerimizde kullandığın teknik meselesine gelirsek…”

Olbart: “Oh tabii ya, doğru. Ben ölürsem düzelemezsiniz tabii ki. Yo, bir yolu daha olabilir ama daha önce herhangi birinin bunu yaptığını görmedim.”

Subaru: “Biliyordum!..”

Olbart: “Ehh, bi nevi sigorta diyelim. Bunun köyüme has gizli bi teknik olması lazımdı, dolayısıyla basitçe gerçekler açığa çıkmasın diye cesetleri geride hiçbi iz kalmayacak şekilde ortadan kaldırıyoruz.”

Olbart, bu rahatsız edici sözcükleri tamamen kayıtsızca dile getirdi.

Subaru ise gerçekten tehlikeli bir ipin üzerinde yürümüş olduğu için kendisini tebrik etti.

Yani Yorna Olbart’ı mağlup etseydi ve ihtiyar adam ölseydi Subaru ve arkadaşlarına musallat olan “çocuklaşmanın” çözümü olmayacaktı. Subaru ilelebet Natçuki Subavu olarak kalacaktı.

Ki bunu düşünmek bile tüylerini ürpertiyordu.

Yorna: “Detaylardan haberdar değilim ama bu çocuklara acımasızca yaklaştığını duydum.”

Diyerek Olbart’a bakan Yorna, kiserusunu dudaklarına götürerek ciğerlerini mor dumanlarla doldurdu.

Subaru, ondan yardım istediği sırada olabildiğince dürüst davranmış ama ince detayları atlamıştı. Ve bu detaylara Subaru’nun Olbart’ın tekniği doğrultusunda küçüldüğü bilgisi de dâhildi.

Olbart “çocuklaştırmayı” bozduğu anda Subaru, orijinal bedenine dönecekti.

Bu yaşandığında da özür dileyip Yorna’nın gönlünü almak için elinden gelen her şeyi yapacaktı. ——Tabii ki bunun, kadının durumla ilgili izlenimini tamamıyla tersine döndürmeye yetmeyeceğini biliyordu.

Ama Yorna’nın söylenenlerin ardındaki mantığı anlayabilecek biri olduğuna inanmak istiyordu.

Yorna: “İhtiyar Olbart, karşılaşmanızda mağlup olduğunu kabul etmiştin, öyle değil mi?”

Olbart: “Aynen, kabul ediyorum, kabul ediyorum. Kesinlikle adamakıllı mağlup edildim. Şanslıyım ki hiç diilse canımdan olarak kaybetmedim. Yine de kaybedeceğimi zannetmiyodum.”

Yorna: “Kaybetmiş olman beklenmedik bir sonuç mu yani?”

Olbart: “Beni epeyce zorlayacak olan kişinin bu veledin patronu olacağından emindim.”

Yorna ve Olbart, Subaru’nun endişelerine kulak asmaksızın konuşmayı sürdürüyordu. Olbart’tan alıntı yaparak “patron” diye fısıldayan Yorna, elini usulca kimonosunun üzerinde gezdirerek,

Yorna: “Mektubu gönderen kişi, değil mi? Onunla tanışmayı iple çekiyordum fakat…”

Diyen Yorna ansızın konuşmayı keserek Olbart’a çevrili gözlerini kıstı.

Olbart ise kadının bakışlarının keskinliği karşısında kafasını eğip “Nooldu?” dedi.

Olbart: “Güzel bi kadın tarafından bu şekilde izlenmekten daha korkutucu bi şey olamaz. Mesele nedir?”

Yorna: “Bilmiyor musun sanki! Tanza’dan tüm ulaklara Kaleye gelmeleri mesajını iletmesini istedim. ——Peki Tanza nereye kayboldu?”

Hava öyle bir hızla soğuyordu ki Subaru, soluğunun boğazında donduğunu hissediyordu.

Yorna, bu şehrin bir vatandaşının veya bir çocuğun zarar gördüğü her seferde öfkesini dışa vururdu. Hem çocuk hem de şehir vatandaşı olarak her iki şartı da karşılayan Tanza için de hâl fazlasıyla böyleydi.

Subaru yine de Tanza’nın, grubunun Yorna’yla buluşmasını engellemek adına Olbart’la iş birliği içerisinde olduğunu düşünüyordu. Bu meseleye nasıl yaklaşacağı konusundaysa dikkatli olmak zorundaydı.

Ancak——

Subaru: “Ben de Tanza’nın Olbart-san’la birlikte olduğunu sanıyordum. Ama değil… öyle değil mi? Kiremitlerin altında falan mı gizleniyor ki…”

Yorna: “Kalenin içi benim içim gibidir. Oraya giriş yapan veya orada gizlenen birini gözden kaçırmam mümkün değil.”

Subaru: “D-Doğru. Yorna-san’ın tekniği bir harika…”

Yorna’nın özgüvenli yanıtını işiten Subaru, kadının olağandışı doğası karşısında irkilmişti.

Bu korkunun ardındansa Rui’yle birlikte ışınlanma yoluyla Kızıl Lapis Kalesine vardıkları saniyede Yorna tarafından bulunduklarını anımsadı.

Yorna o sırada Kalede dolaşmakta olduğunu ve onları tesadüfen bulduğunu söylemişti ama Subaru’ya kalırsa bu bir üçkâğıttı. Aslında Subaru ve Rui’nin bir anda Kalede belirdiğini fark etmiş ve davetsiz misafirleri yakalamak için harekete geçmişti.

Belki de onları anında yakalamak yerine her ikisi de Tanza’nın arkadaşlarıymış gibi davranma sebebi, çok genç olan Subaru ve Rui’ye nasıl yaklaşacağını bilememiş olmasıydı.

Sonuç olarak karşılaştıkları ilk andan bu yana onları korumaktan vazgeçmemişti.

Subaru: “————”

Subaru’nun Yorna’nın karakterini çözdüğü anların sayısı arttıkça onu Volakiya İmparatorluğunda gerçekleşecek büyük mücadeleye dâhil edip etmeme konusundaki şüpheleri yoğunlaşıyordu.

Aynı şey Kaos Alevinde yaşayan halka, yani yol boyunca önünü kesmiş olan sözüm ona “boynuzlu ırklara” beslediği hisler için de geçerliydi.

Onlar yalnızca onca çile ve dışlanmanın sonunda buldukları güvenli limanlarını korumaya çalışıyordu.

Subaru’nun grubu, sırf huzurlu hayatlarını sürdürmek istiyorlar diye onları suçlayabilir miydi? Bilhassa da onları koruyup kollayan Efendileri düşünülünce.

——Tüm bunların, Subaru’nun hoşlandığı kızın arzu ettiği dünyadan ne farkı vardı ki?

Subaru: “————”

Subaru, kale kulesinin üzerinden sessizce İblis Şehrinin düzensiz manzarasını izliyordu.

Her şeyin kaotik, dallı budaklı, korkunç bir karmaşa içerisinde ve birlik hissinden yoksun olduğu bir şehirdi. Bu şehre vardığı ilk anda, düzensizliği karşısında şaşkına dönmüştü.

Ama Yorna ve şehir vatandaşlarıyla tanıştıktan sonra kısa bir süreliğine de olsa aklından bir düşünce geçmişti.

Burada, özgürlük vardı.

Evet, burada özgürlük vardı, kimsenin kimseye boğun eğmesine, bağlanmasına gerek yoktu. Dolayısıyla insanlar kendilerini dilediğince ifade edebiliyordu, coşkun kaos ise kimseler tarafından inkâr edilemezdi.

Burada özgürlük, eşitlik ve adalet vardı.

Subaru’ya, geleceğe dair ideal bir resim çizilmiş gibi geliyordu.

Peki Yorna’yı böyle bir yerden koparmak gerçekten doğru bir hareket miydi?

Yorna: “İhtiyar, bana cevap ver. O kız nerede, Tanza nerede?”

Subaru’nun içsel çatışmalarına aldırış etmeyen Yorna, Olbart’ı sorgulamayı sürdürüyordu.

Tanza, Kalenin içerisinde değildi. Ve Subaru, Olbart’ın bir insanı cebine sığacak kadar küçültebileceği bir tekniğe sahip olmadığına inanmak istiyordu.

Olbart: “Böyle korkutucu bi ifadeye bürünmene gerek yok, sana ne biliyosam anlatıcam. O geyik kızla anlaşmamın tek sebebi, koşulların onu mücadelemde kullanmam için doğru olmasıydı.”

Yorna: “——O nerede?”

Yorna’nın tekrarlanan sorusu Olbart’ı köşeye sıkıştırıyor, boş konuşmalara lüzum olmadığını anlatıyordu.

Bu sorgulama karşısında kafasını eğen Olbart, bakışlarını Kaleyi çevreleyen topraklara—— İblis Şehrine doğru çevirip o harika manzarayı incelercesine,

Olbart: “Tahmin etmek o kadar zor olmasa gerek. Sonuçta ben bi yabancıyım, anlarsın ya? Yalnız bi kızı saklayabileceğim çok fazla yer yok.”

Verdiği yanıt işte bu oldu.

△▼△▼△▼△

——Yorna’nın sorgusu karşısında Olbart’ın dilinin çözülmesinden biraz önceydi.

Mekân, Kaos Alevi İblis Şehrindeki hanlardan birinin içerisiydi.

Ne çok geniş ne de çok süslü, incelikli bir alandı. ——Hatta binanın duvarları ve içi kabaca inşa edilmişti, içinde bir sesin yankılandığı çok nadir duyulurdu.

Kaos Alevinde önemli kişilerin beklenmedik acil durumlarda kullanması adına hazırlanan tek yer olan bu oda, şehrin geri kalanından çok farklıydı.

Bir sete dönüştürülmüş oda ferahtı, bu ferahlığın sebebiyse üç odanın duvarları kaldırılarak birleştirilmiş olmasıydı. Bu gezgin hanını kullananların bile yalnızca birkaç tanesi böylesine ferah bir odada kalabilme ayrıcalığına sahipti.

Bu hanı kullananların çoğu çıkarcı tipler olduğu için burada kaliteli mobilyalar, göze hitap eden çeşitli sanat eserleri ya da damakları şenlendirecek pahalı alkoller yoktu.

Bir bağlamda bu hanın Kaos Alevinde farklı bir yeri vardı.

“Kanunsuz Topraklar” adıyla ünlenmiş olan İblis Şehri, “özgürlüğün” sembolü olmaya layıktı. Kaotik varlığına rağmen Kaos Alevi vatandaşlarının her biri Yorna’nın hükümdarlığı altında dikkat çekici bir şekilde birleşmiş durumdaydı.

Ortak bir vizyonu paylaşan, yabancı işgalcilere toleransı olmayan, kendince dertleri olanlara merhamet etmeyi düşünmeyen bu kişilerin, bu hanın sunduğu türden hazırlıklara ihtiyacı yoktu.

Elbette ki——

???: “——İmparatorluk halkı güçlü olmak zorunda, İblis Şehrinin altüst ettiği temel ilke de bu.”

???: “Ah…”

???: “Yönetim, bir dereceye kadar şehir liderliğine bırakılmış durumda. Ama bunun da sınırları var. ——Sınırlarını bilmedikleri için mi böyle hareket ediyorlar acaba?”

Kollarını kavuşturmuş bir adam bunu sorgularken ufak kız, yanakları kaskatı kesilmiş hâlde sessizliğini koruyordu.

Kızı sorgulayan kişi, kırmızı siyah kıyafetlerinin üzerine taktığı oni maskesiyle yüzünü gizlemiş olan Abel’di. Karşısında duran, ellerini güzelim kimonusunun kol kısımlarına sokmuş boynuzlu yarı insan kız ise Tanza’ydı.

Evet, bu şehir içerisinde, düşmanca bir ilişkiye sahip olması muhtemel bir ikilinin yüz yüze görüşmesi gerçekleşmekteydi.

——Yo; esasında bu yüz yüze görüşmeyi gerçekleştirenler yalnızca Abel ve Tanza’dan ibaret değildi.

???: “Hepiniz nasıl bir yer olduğunu bile bile buraya adım attınız!..”

Abel: “————”

???: “Cevap ver bana! Cevabına bağlı olarak geriye tek bir kemiğin bile kalmayabilir!”

Diye bağıran ve koyu teni öfkeden kıpkırmızı kesilen adam, İmparatorluk Ordusunun İkinci Sınıf Generali Kafma Irulux idi. Sözlerinin muhatabıysa peşinde bir oğlan ve kızla odaya dalmış olan Abel’di.

Öne uzatmış olduğu elinde hiçbir şey olmasa da bir silaha ihtiyacı da yoktu. Tüm silahlar, kelimenin tam anlamıyla Kafma’nın bedeninde yuvalanmış durumdaydı.

Bedeninden geriye tek bir kemik bile bırakmayacağıysa boş bir tehdit değil, gerçeğin ta kendisiydi.

——Çünkü Savaşçı Böcek Generali Kafma Irulux’un gerçek değeri buydu.

???: “Oi, Abel-chan, sen ciddi misin?”

Yoğun bir ihtiyatla fark edilir ölçüde gerilmiş olan bu ses, Kafma ve hırsının bir adım ötesindeki maskeli oğlandan, Al’dan gelmişti. Al, idare edemediği silahı daosunu sırtında taşıyordu ve onun kurduğu cümleyle birlikte göz ucuyla ardına bakan Abel,

Abel: “Hey, kararını vermeden önce daha kaç kez aynı soruyu soracaksın?”

Al: “Aynı soruyu tekrar tekrar soruyorum çünkü sen rahat olsan da jüri hâlâ kararsız. Yani, bu resmen delilik! Kahretsin, seni neden takip ettim hiç bilmiyorum!..”

Abel: “Apaçık ortada. ——Şu anki hâlinle yalnız kalamayacak kadar korkaksın.”

Al: “Guh… Hık.”

Daha fazla itiraz edemeyen Al, ağzından tek kelime daha çıkartamaz hâldeydi. Bu tepkisi de Abel’in nokta atışı yaptığına işaret ediyordu. Ona itiraz edemeyişi, kendisinin de bu durumdan haberdar olduğunun göstergesiydi.

Her nedense Al, tek başına sokakta bile yürüyemez hâle gelmişti.

???: “Abel-chin.”

Bu esnada başka bir yoldaşı, tek kelime edemeyen Al’ın yerine Abel’e itiraz etmek adına seslendi.

Evet, bin bir gayretle Abel’in yanında yürüyen Medium, işe yaramaz hâle gelen Al’ı koruyordu; fakat yüz ifadesine yoğun bir keder hâkimdi.

Tüm bunlar ve daha nicesi, yarı yolda Subaru ile Rui’den ayrılmalarının ardından yaşanmıştı.

Medium: “Bunu pek iyi bir şekilde ifade etmediğini düşünüyorum.”

Abel: “Sence şu anda dolambaçlı sözcüklerle karşılıklı anlayışa erişebileceğimiz bir durumda mıyız? O soytarı ve sen, durumun daha çok bilincinde olmalısınız. Tek bir yanlış adımımızda, belirtildiği üzere, geriye tek bir kemiğimiz bile kalmayacaktır.”

Medium: “Bir sebep daha çıktı işte! Bu şekilde konuşmamalısın, bunun kimseye faydası yok!”

Abel: “————”

Medium: “Çünkü sen bu şekilde konuştukça, Abel-chin, Subaru-chin ve Rui-chan…”

Başta şiddetle isyan etse de sonrasında sesi azalarak kesildi.

Bu da doğası gereği kaçınılmazdı. Doğan tüm sorunlar için Abel’i suçlamak istese de bunu yapamayacak kadar şefkatli biriydi.

Subaru ve Rui’yi uçurumun kıyısına getiren faktörlerin kendi tavrı ve bakışları olduğunun açıkça bilincindeydi. Muhtemelen bu da abisinin verdiği eğitimin sonucuydu.

Her hâlükârda artık Al da Medium da faydasızdı.

Abel: “Anlayacağınız biz de kavga etme niyetinde değiliz. İndir o kolu, Kafma Irulux.”

Kafma: “Sen… kafayı mı yedin? Soruma cevap vermiyorsun, yalnızca gönlünden geçeni yapmaya kalkarak inatçılık ediyorsun. Hayırdır, sen kendini kral falan mı zannediyorsun?”

Abel: “——Yaklaştın.”

Kafma: “Sen!——”

Kafma’nın gözleri kan çanağına dönüyor, İmparatora fazlasıyla sadık biri olarak öfkesi sınıra ulaşıyordu.

Kafma, kazara Abel’in kimliğiyle ilgili gerçekleri açığa çıkartmanın eşiğine gelmişti. Shudraq Köyünden alınan oni maskesinin “bilişsel sapma” etkisi işte bu denli güçlüydü.

Kabaca, maskeyi takan kişinin gerçek kimliğini belli etmek istediği kişiler ve onun gerçek kimliği konusunda hâlihazırda mutlak kesinliğe sahip olanlar dışında hiç kimse, maskenin etkilerinin ötesini göremezdi.

Başka bir deyişle——

Kafma: “Yeter, bu çocukları bir araya getirme saçmalığına daha fazla katlanamayacağım! Dün ne yaşanmış olursa olsun…”

???: “——Sakin ol, Kafma Irulux.”

Kafma’nın güçle doldurduğu kollarındaki dövmeler hareketleniyordu. Ancak bu dürtüsü, arkasından gelen bir ses tarafından durduruldu.

Ve Kafma, gözleri irileşmiş şekilde arkasına döndü; orada, odanın arka tarafında, oniks saçlı, yakışıklı bir adam, bir sandalyede rahatça oturmaktaydı.

Siyah saçları ve gözleriyle, ağırbaşlı ve fazlasıyla şekilli yüzüyle her şeyi görmüş geçirmiş edası taşıyor, davetsiz misafirlerin karşısında hiç sarsılmıyordu.

Abel gerçekten de “maskenin” bu denli iyi olmasından etkilenmiş durumdaydı.

Abel’in takdirini umursamayan yakışıklı adamsa Abel’in de dâhil olduğu üçlüye bakarak,

???: “Kötü bir niyetleri yok. Hiç değilse bu şartlar altında.”

Kafma: “Ama, Ekselansları! Bu şahsın küstahlığı, yüzünü göstermemesi, hürmet duygusundan yoksun olmasından bahsetmiyorum bile, tüm bunlar alçaklık! Üstelik buraya çocuklarla gelmiş olması…”

???: “Ne olmuş yani?”

Kafma: “Yani, peşine çocukları takması, hiç mantıklı değil!..”

Bariz şaşkınlığını gizleyemeyen Kafma, şakaklarını ovarak hissettiği ıstırapla boğuşuyordu.

Her şeyden önce, Kafma isimli bu adamın her şeyi fazla ciddiye almak gibi kötü bir alışkanlığı vardı. Bir şeyleri ciddiye almak bir şeydi, endişe konusu yapmak başka bir şey.

Zaten Dokuz İlahi Generalden biri olma teklifini de aslında kendisini değersiz hissetmesine rağmen aşırı ciddiyetini bahane ederek reddetmişti. ——Anlayacağınız, karakteri haricinde Dokuz İlahi Generalden biri olmaya layık yetenek ve yeterlilikteydi.

Yani kimse Olbart’ın kurnazlığına yenik düşmemiş olsaydı ve Taritta onlara eşlik edebilseydi bile Kafma gibi bir rakiple adamakıllı bir mücadele vermeleri imkânsız olurdu.

Ancak bu noktada mücadele, Abel ve takımının lehineydi. Çünkü——

Abel: “Sizi uyuduğunuz yerde rahatsız ettiğim için üzgünüm ama benim işim oradaki kızla. Şu anda sizinle canımı sıkmak gibi bir niyetim yok.”

Kız: “Na… Hık”

???: “Ho. Benim karşımda nasıl da böbürleniyor. Bu yüzü ve sesi hafızama kazıyacağım. Hele de dün kalede gördüğümüz elçilerle gerçekten bir ilişkin varsa.”

Abel: “Hmm.”

Diye homurdanan Abel, rakibi—— yani Subaru’nun sahte İmparator olarak mimlediği, kendisininse Chisha Gold olarak tanıdığı ve şu anda Vincent rolünü üstlenmiş olan kişinin bakışları altında çenesini ovuşturdu.

Abel’in yanı başındaki Al ve Medium’unsa kaşları çatıktı. “Bilişsel sapmanın” etkisinden muaf olmaları gereği onlar, tıpatıp aynı sese sahip iki Vincent’ın konuşmasına tanık olmaktaydı.

Beyaz Örümcek Chisha’nın kılık değiştirme becerisi kusursuzdu.

Bu dünyada, Vincent Volakiya rolünü sesi ve davranışlarıyla Chisha Gold kadar ustalıkla oynayabilecek tek bir kişi dahi yoktu.

Hatta onun Vincent’a Abel’den daha çok benzediği şeklinde çelişkili bir düşünceye kapılmak bile mümkün olabilirdi.

Ancak——

Abel: “Astlarıma nasıl karşılık verdiğini duydum. Volakiya’nın sert İmparatoru olarak küstah bir kadının saygısızlığını bağışlayarak bir hayli cömert davranmışsın.”

Vincent: “Yine de haddini bilmeyen insanlarla uğraşacak kadar eksantrik değilim. Lakin göreli değerlerini idrak ettiğim sürece buna uygun muamele görürler. Her hâlükârda——”

Abel’in alaycı yorumuna karşılık veren Vincent sözlerini yarıda kesti, ikilinin bakışları buluştu ve en sonunda dudakları eş zamanlı olarak hareket etti.

Abel ve Vincent: “——İmparatorluk halkı güçlü olmak zorundadır.”

Aynen öyle. Kutsal Volakiya İmparatorluğunun felsefesi, sembolik yaşam biçimleri buydu.

Bunun Volakiya İmparatorluğuna uygun olanlardan onlara karşı çıkma arzusu taşıyanlara dek herkes için verilebilecek harikulade yanıtın ta kendisi olduğu söylenebilirdi.

Aynı soru Abel’e sorulacak olsaydı o da aynı yanıtı vermiş olurdu.

Hem de gönlünden geçen ne olursa olsun.

Vincent: “Kafma, oradaki kız?”

Kafma: “Evet. Üstat Olbart benden onu handa tutmamı talep etti… Kendisiyse şehirde, henüz geri dönmedi.”

Vincent: “Anlaşıldı.”

Kafma tuhaf bir surat ifadesiyle yanıt verirken bu yanıt karşısında kafa sallayan Vincent’ın bakışları Tanza’ya çevrildi.

O küçük kız, odanın köşesindeki o minicik varlık ise kendisini görevine adama ya da hiç değilse gizlenme teşebbüsünde olmasına rağmen ağzından bir “Ah” sesi kaçırdı ve İmparatorluğun zirvesindeki kişi tarafından tepeden bakılmanın etkisiyle omuzları sarsılmaya başladı.

Tanza’nın tepkisi ürkeklik veya korkaklık olarak tarif edilemezdi. Vincent, bunu kaçınılmaz olarak kabul ederek,

Vincent: “Olbart dün Yorna Mishigure ile yaptığımız anlaşmaya müdahale etmiş. Ve de dünkü elçilerle ilişkili kişi seni aramaya gelmiş, bu kadarı ortada. Resmi genel hatlarıyla çizebiliyorum.”

Tanza: “Be-ben…”

Vincent: “Bahaneye lüzum yok. Elbette ki bana hesap veren kişi Olbart olmalı, neticede ben senin efendin değilim. Düşmanın da değilim.”

Tanza: “Ah…”

Vincent: “Bir savaşa başladıysan son ana dek tüm içtenliğinle devam etmen hayrına olur. Kaderinde yanmak olup olmadığıysa senin kararına bağlı.”

Vincent, ona daha fazla koruma sağlamayacağını işte bu kayıtsızlıkla beyan etti.

Ancak bunun Tanza’da bir çaresizlik uyandırdığına inanmak hata olurdu.

Tanza: “————”

Tanza’nın yuvarlak gözlerini mesken tutmuş olan şey aynı ışıktı; belki de o savaşta, o mücadelede karar kıldığı anda gözlerine yerleşmiş olan o kararlılık alevinin ta kendisiydi.

Boynuzlu ırklara mensup biri olarak Tanza’nın hayatının asla huzur ve neşeyle dolmadığı, Abel’in rahatlıkla tahmin edebileceği bir şeydi. Kaos Alevinin geyik halkının zamanında Yorna Mishigure tarafından çıkartılan bir isyana konu olmasıysa başka bir meseleydi.

Hatta verilen zayiatın arkasından Tanza’nın çıkması bile hiç şaşırtıcı olmazdı.

Tanza: “Vincent-sama, verdiğimiz rahatsızlık için özür dilerim. Fakat bu durumun sorumlusu Yorna-sama değil, her şey benim başımın altından çıktı.”

Vincent: “Az önce de söylediğim üzere, bahaneye lüzum yok. Gerçekleri Yorna Mishigure’nin ağzından alacağım. Konuşmaya bir son verebilirsin.”

Tanza: “Peki. Çok teşekkür ederim.”

Diyen Tanza önce duruşunu düzeltti, sonra da Vincent’ın önünde saygıyla eğildi. Kafasını kaldırdıktan sonraysa bakışlarını Abel ve diğerlerine çevirdi.

Fakat Vincent’a attığı bakışların aksine bu seferki bariz şekilde düşmancaydı.

Al: “——Hık.”

Genç kızın aurası, kendisini kısıtlama konusundaki tüm teşebbüslerine rağmen Al’ın boğazının düğümlenmesine yol açmaktaydı.

Evet, Al şu anda korkağın önde gideniydi ama Tanza’nın aurasının insanda baskı hissi uyandıracak kadar yoğun bir mücadele ruhuyla dolup taştığı da doğruydu. Onu kendine bu denli işkence etmeye itecek koşullarıysa insan ancak hayal edebilirdi.

Tüm bunlar——

Tanza: “——Lütfen Yorna-sama’yı bu savaşın içerisine sürüklemeyin. O, ne kadar yaralanacak ya da yıpranacak olursa olsun güçsüz kitlelerin hatırına savaşmaktan geri durmayacak kibar bir kadındır. Böyle bir şeyi asla göz ardı edemem. Yorna-sama benim her şeyim.”

Medium: “Ah…”

Tanza: “Lütfen, lütfen bana bu iyiliği bahşedin. Lütfen!..”

Hafiften kekeleyerek konuşan Tanza’nın bu ricası, Medium’un gözlerinin faltaşı gibi açılmasına sebep oldu.

Görünen o ki Tanza’nın amacı, Al ve Medium tarafından öngörülememişti. Yol üzerinde onlara saldıran vatandaşların hedefi, boynuzlu ırkların mevcut durumunu korumaktı.

Yorna Mishigure’nin korumasını yitirdikleri takdirde Kaos Alevi İblis Şehri adı altındaki güvenli limanlarını kaybedecek ve vahşi doğada seyahat etmekle geçen uzun, yorucu günler yeniden onları bekleyecekti. Onları korkutan şey buydu.

Ve bu duygu, İblis Şehrinde ikamet eden hatırı sayılır bir çoğunluğun gönlünde yatıyor olsa gerekti.

Öte yandan Abel, İblis Şehrindeki çoğu kişinin Tanza’yla benzer hisler taşıma ihtimalinin fazlasıyla bilincindeydi.

Ve onu buna ikna eden şey de şehir halkına yayılmış olan Ruh Evliliği Tekniğiydi.

Bu, tek taraflı hislerle kullanılamayacak bir gizli teknikti.

Vatandaşlar nefret besliyor olsaydı sayısız kişiyi bir araya getiren bu mekanizma onları delirtirdi; hâl böyle olmadığına göre de Abel’in başından beri taşıdığı düşünceler kesin olarak onaylanıyor demekti.

Abel: “Kararı veren Yorna Mishigure olacak. Benim önümde başını eğmen bir fark yaratmayacak.”

Kafma: “——Hık, senin!”

Kollarını kavuşturan Abel’in karşılığı nedense Kafma’nın sinirine dokunmuştu.

Tanza’yla doğrudan bir ilişkisi olmasa gerekti ama gençliğinden ötürü ona bir şefkat duyuyor olma ihtimali vardı. Bu açıdan öyle ya da böyle Yorna ile aynı kumaştan olduğu söylenebilirdi.

Ancak buradaki mevzu, İblis Şehrinin Tanza’nın görebildiği, Kafma’nınsa göremediği özüydü. Dolayısıyla Tanza, başını eğik tutarak devam etti.

Tanza: “Hayır, öyle olmayacak. Karar Yorna-sama’nın değil, sizin.”

Abel: “————”

Tanza: “Yorna-sama’nın kalbi uçsuz bucaksız ve derindir, o kibar bir insandır… ve biz maiyeti olarak o inanılmaz uzak düşe yalnızca tanık olabiliriz, yardımcı olamayız. Siz de o düşü gerçekleştirmek için gerekli araçlara sahip olmalısınız elbette.”

Abel: “…Yorna Mishigure’ye gelen mektup, onda yazılı olanları biliyor musun?”

Tanza: “Hayır.”

Diyerek kafasını sallayan Tanza, Abel’in şüphelerini yalanladı. Bununla birlikte karşısında kafasını sallamayı kesip fena hâlde kırılgan bir ifadeyle önüne bakarak,

Tanza: “Yine de anlıyorum. ——Ahh, Yorna-sama’nın el değmemiş genç kız simasını ilk görüşümdü.”

Abel: “El değmemiş genç kız siması ha.”

Tanza: “Yorna-sama, kendisine beslenen sevgiye karşılık verir. Ama birine âşık, saf bir genç kız ifadesi sergilemesine gelince… Sebep o mektuba verilen yanıttan aşağı olmamalı.”

Abel: “Yorna Mishigure teklifi reddetmeyecekti, sen de müdahale ettin. Sebep buydu.”

Tanza: “——Evet. Plan tamamen bana aitti.”

Diyen Tanza, başı iyice öne eğilmiş hâlde kurduğu kumpası itiraf etti.

Bu bütünüyle doğru bir itiraf değildi. Olbart’ın da bu kumpasa el attığı ve onu daha acımasız bir hâle getirdiği şüphesizdi.

Yine de Tanza, yalnızca başlatmış olduğu ve arzusunun onu yönlendirdiği şeyin değil, Olbart’ın oynadığı rolün de sorumluluğunu üstleniyordu.

Yine tüm bunlar——

Abel: “——Güzel.”

İşte böylece, yalnızca konuşmacının ağzında şekil alan, kimselerin kulağına ulaşmayan bir kelime telaffuz edildi.

Hâliyle hiç kimse bu kelimeyi işitmedi; ne kafasını eğen Tanza ne gardını almış olan Al ve Medium ne öfkesine hâkim olmaya çalışan Kafma ne de elini çenesine yaslamış olan Vincent.

Abel: “Bu işteki payını az çok anladım. Ama bunun ne önemi var ki?”

Tanza: “——Ne, nasıl yani…”

Abel: “Eğer istiyorsan, gönlünü açtıktan sonra bile bu kumpasa devam edebilirsin. Senin kellen alınsa bile İblis Şehri vatandaşları benim grubumu hedef almaya devam edecektir. ——Yo, senin kellen alındığı takdirde Yorna Mishigure’nin iş birliği yalan olur zaten.”

Tanza: “————”

Abel: “Belki de kellenin alınması, istekli olduğun bir önlemdir?”

Başını öne eğen Tanza’nın boynundaki damar atmaya başladı. Bu gerilimi fark eden Abel ise kızın kendi canına kıyma seçeneğini masada tuttuğunu anladı.

İyi düşünülmüş bir hamle olduğunu söylememek olmazdı. ——Eyleme dökmeden önce düşünülmesi gereken birkaç nokta vardı tabii.

Al: “Demek canını ortaya koyacaktın… Sağlam kızmışsın.”

Medium: “Yok artık! Bunu yapmana hayatta izin vermem! Sen de ona izin vermezsin, değil mi, Abel-chin?”

Tanza’nın kararlılığının kapsamının açığa çıkışıyla Al ne diyeceğini bilemezken Medium, Abel’e bu soruyu yöneltti.

Abel’in hislerine aykırı bir şeyi dile getirmesi durumunda takınacağı tavır dikkate alınmalıydı. Ancak buna anlamsız bir düşünce gözüyle bakılabilirdi.

Abel: “Bunu çoktan dile getirmiş olmalıyım. Ölümü almaya razı olduğu önlemlerden biriyse canını almak, planlarının gerçekleşmesini sağlayacaktır. Ve maalesef bu planların bir parçası olmayı hiç düşünmüyorum.”

Medium: “Abel-chin!..”

Abel: “İnsanlar daha etkili şekillerde ölmelidir.”

Medium: “Abel-chin…”

İster sizin tarafınızda ister düşmanınızın tarafında olsun, kendi emelleri doğrultusunda hareket eden bir piyon, baş ağrıtırdı.

Bu hesaba katıldığında Tanza olarak bilinen varlık, kontrollerinin ötesinde bir zehre dönüşüyordu. Bununla birlikte, kişi söz konusu zehri içmeye hazır olmadıkça daha güçlü zehirlerle karşılaşamazdı.

Kararını vermiş olan Abel, yerde oturan Tanza’ya gözlerini dikerek,

Abel: “Canını almaya niyetim yok. Ama sana, grubundakilere verdiğin emri geri almanı emredeceğim.”

Tanza: “…Peki öyleyse, az önceki talebim…”

Abel: “Yorna Mishigure’yi bu savaşın içerisine sürüklemem mi, hmm? ——Bu mümkün değil.”

Tanza: “——Hık!”

Abel açık ve kati bir beyanda bulunurken Tanza’nın nutku tutulmuştu.

Tanza’nın gözünde bu, kendi canını feda etmek pahasına olsa bile gerçekleşmemesini dilediği bir olayın ilan edilişiydi. Fakat bu, Tanza’nın yanılgısıydı. Ve fena hâlde yanlış bir arzuydu.

Çünkü——

Abel: “Ben ortaya çıkmasaydım bile Yorna Mishigure savaşın girdabına kapılacaktı. Üstlendiği pozisyon bunu kaçınılmaz kılıyor.”

Tanza: “Senin gözlerin neler görüyor böyle…”

Abel: “Gözlerime nelerin yansıdığını dile getirecek değilim. Bununla birlikte her ihtimale karşı alınmış önlemlerim var. Çevremdekilere nasıl görünüyor olursa olsun.”

Titreyen Tanza’ya bu yanıtı veren Abel, bakışlarını ansızın ondan ayırdı.

Ve kara gözleri, odanın arkasında öylece, sessizce oturmakta olan Vincent’a çevrildi. İmparatorluk tahtında oturmakta olan sahte İmparator, Vincent Volakiya’ya.

Onu tahtından indirmek için nasıl bir motivasyona sahip olursa olsun——

Abel: “Varoluş biçimim baki. Bunu hiçbir şey değiştirmedi. Geri çekilişe uzanan yolum yandı, kül oldu, geriyeyse tek bir yol kaldı. ——Bunu hafızana kazısan iyi edersin.”

Vincent: “——Aklımda tutacağım.”

Abel’in işte bu sözcükleri, Vincent tarafından sessizce karşılandı.

Sıcaklığın giderek arttığı yanılsamasını doğuran odadaki atmosferi iyice alevlendirmek için bu kadarı yeterli olmuştu. Öyle ki Abel ve Vincent hariç herkesin alınlarında hâlâ terler birikmekteydi.

Abel: “Küçük kız, Tanza, kaldır kafanı.”

Yeni ve eski İmparator arasındaki açmazın hemen ardından Abel, güçsüzlüğünden pişmanlık duyan kıza seslendi. Ve kız gözlerinde biriken yaşlar eşliğinde yavaşça kafasını kaldırırken de iç çekti.

Abel: “Hanımını ziyaret etme sebebim hiçbir şekilde onu harcamak olmadı. Onu kullanmak adamakıllı düşünmeyi gerektirir, kıymetli kaynakları en iyi şekilde kullanmak icap eder. ——İnsanların ölümü verimli şekilde gerçekleşmelidir.”

Tanza: “…Bu konuda sana güvenebilir miyim?”

Abel: “Bana güvenmesen bile bu, yapmam gereken şeyi değiştirmeyecek.”

Tanza filizlenen umutlarına tutunmaya çalışsa da pek de kibar denilemeyecek bu yanıt onlara bir son verdi.

Bu esnada arka taraftaki Al elinin tersiyle alnını silerken Medium bir oh çekti. Tanza ise anlık bir tereddüdün ardından başını salladı.

Tanza: “Peki, anlıyorum… Lütfen, Yorna-sama konusunda…”

Abel: “Bu talebin yerine gelmesi için atman gereken adımlar var. Şu anki hâliyle bu şehirde özgürce dolaşamam.”

Al: “Aynen, doğru söylüyor. En başta buraya gelme sebebimiz de buydu.”

Abel’in sunduğu koşulu işiten Al, eskisinden daha canlı bir şekilde lafa karıştı.

An itibarıyla her şeyden korkuyordu; bunun onun için kesinlikle bir ölüm kalım meselesi olduğu söylenebilirdi. Tanza’nın eylem çağrısıyla Abel ve müttefiklerinin peşlerine takılan kişilerin geri çekilmesi zaruriydi.

Tanza: “Ama burada olduğumu nereden bildiniz ki?”

Abel: “Bu işin Olbart’ın başının altından çıktığını düşünerek kararımı verdim. Onun Kızıl Lapis Kalesinde saklanıyor olma olasılığı da aklımdaydı fakat peşimizdeki kişiler hesaba katılınca mesafe meselesi öncelik buldu.”

Tanza: “——Ah.”

Abel: “Her şeyden önce, şu anda tehlikede olan pek çok hayat olduğu için geri adım atmak zorundasın.”

Taritta yüz kişinin avı olmuştu ve kısmen bu sebeple Subaru ve Rui’den ayrı düşmüşlerdi.

Peşlerinde böyle bir kalabalık varken üçünün de hayatta kalacağına kesin gözüyle bakılamazdı. Elbette ki güçsüz Al ile yarı güçte Medium ve eşlik ettikleri Abel de bir istisna değildi.

Dolayısıyla Olbart’la verdikleri mücadelenin devam edebilmesi adına bir numaralı öncelikleri Tanza’nın yakalanmasıydı.

Tanza: “…Kaybettim, sanırım.”

Abel: “O kadarı ortada. Ama utanç duymana gerek yok.”

Tanza: “Eh?..”

Abel, Tanza’nın mırıldandığı sözcüklere bu yanıtı vermekle yetindi, sonra da kıza arkasını döndü.

Bundan öte bir yanıt alamayan Tanza ise şaşkınlık içerisinde gözlerini kırpıştırdı. Derken arkasından yükselen bir “Kız” sesiyle,

Tanza: “Vincent, sama…”

Vincent: “Onun da söylediği gibi, utanılacak bir şey yok.”

Tanza: “A-ama, ben…”

Vincent: “Kaybettin. Ama bu pes ettiğin anlamına gelmiyor. ——Tam da umduğum gibi.”

Tanza: “————”

Vincent’ın elini çenesine yaslamış şekilde uzaklara bakarak böyle deyişi Tanza’nın gözlerinin faltaşı gibi açılmasına sebep oldu. Bununla birlikte başı öne eğildi ve göz kenarları yavaşça yaşlarla dolmaya başladı.

İşte bu şekilde yere bakıp usul usul gözyaşı dökerken de,

Tanza: “Yorna-sama, özür dilerim… ben, saflık ettim…”

Diyerek yaşlı gözlerle kıymetli efendisinden özür diledi.

△▼△▼△▼△

Gözü yaşlı Tanza’nın arkasından——

Al: “Ee, artık saldırganların şimdilik peşimizi bırakacağını varsayabilir miyiz?”

Abel: “Evet. Tabii ki Tanza’nın akıttığı gözyaşlarının da bize yönelik bir kumpas olma ihtimali var…”

Medium: “Yok artık! Mümkünatı yok!”

Diyen Medium, azametli bir duruşla yanaklarını şişirerek Abel’in düşüncesine karşı çıktı.

Abel ise bu tehditkâr görünüm karşısında tek gözünü kapatarak parmağını oni maskesinin alın kısmında gezdirdi.

Abel: “Ee, senin durumunda hiçbir gelişme olmadı anlaşılan, haksız mıyım?”

Al: “Ah…”

Abel: “İşe yaramaz hâle gelirsen seni acımasızca ardımda bırakmaktan başka seçeneğim kalmaz. Priscilla’nın soytarısı olsan da bunun seni temize çıkarmaya yeteceğini zannetme. Aklında bulunsun.”

Al: “Seni, anlıyorum… Ben de sonsuza dek böyle kalmak istemiyorum herhâlde.”

Dik bakışlar ve acımasız bir beyanla karşı karşıya kalan Al, sıkılı dişlerinin ardından bu yanıtı verdi.

Sesinde güçten eser olmayan Al’ın korkuları dinmemişti. Ama fiziksel ve zihinsel hâline rağmen doğru düzgün yürüyebilmeye başlamıştı.

Medium: “Öyleyse geriye İhtiyarı aramak kalıyor… Eee, yoksa Taritta-chan’ı aramamız daha mı iyi olur? Ya da…”

Abel: “Amacımız yeniden toplanmaksa bizim harekete geçmemiz mantıksız olur; Taritta bizi bizim onu bulacağımızdan çok daha kolay bulacaktır. O ahmaklara gelince…”

Medium: “H-hmm…”

Abel: “——Neyse. Biz Olbart’ı arama planımıza sadık kalalım. Bunu yaparsak Olbart’ı ararken onları da buluruz zaten. “Manzarası güzel çukura” ulaşmayı başarırsak tabii.”

Abel’in kollarını önünde kavuşturarak mırıldanışı Medium’un iri gözlerle “Ha?” demesine yol açtı.

Medium: “Bir ihtimal, Abel-chin, İhtiyarın nerede saklandığını biliyor olabilir mi?”

Abel: “Hiç değilse ikinci gizlenme yeri hakkında bir tahminim var diyebilirim. Kızıl Lapis Kalesi.”

Al: “N-ne diyorsun sen? Kalede mi diyorsun yani?”

Abel: “Tanza’nın tepkisini görmediniz mi? Kale konusunu açtığımda çabucak gözlerini kaçırdı; kendisi seyyah hanında saklanıyordu ama Olbart’ın saklandığı yeri de biliyor olmalı. Üçüncü gizlenme yeriyle ilgili bir fikri var mı sorusunun cevabı meçhul gerçi.”

Olbart ve Tanza’nın işbirliği prosedürü, Tanza mesajı ilettikten sonra Olbart’ın Abel’in grubuna bir oyun teklif etmesi şeklindeydi. Hemen arkalarındaki ilk gizlenme yerinin keşfedilişinin ardından mantıklı olansa Olbart’ın dışarı çıkıp Tanza’ya seyyah hanına dek eşlik etmesiydi.

Tabii ki Tanza’nın yakalanma ihtimaline karşın ona yanlış bilgileri kabul ettirmiş olması da mümkündü.

Abel: “Ama Kızıl Lapis Kalesinde gizlenmek de Olbart’a yaraşır bir hile.”

Medium: “…Hm, anlıyorum. Öyleyse bir an önce Kaleye gitmeliyiz.”

Al: “Aynen. Bedenlerimizi onarması için hemen o moruğu görmemiz lazım… Bedenlerimiz onarılırsa hiçbir şeyimiz kalmaz. Aynı şey kardeşim ve o yerden bitme için de geçerli.”

Derken yumruklarını sıkan Al, Olbart’a lanet okur ve bunun için dualar edercesine homurdandı.

Bedeninin küçülmesi nedeniyle zihinsel yetilerini yitiren Al, ortadan kaybolan Subaru ve Rui ikilisi arasındaki türden bir ilişkiye ekstrem bir nefret besliyordu.

Rui’yle ilgili normal bir karar alabilsin diye bir an önce Subaru’yu eski hâline döndürmek istiyordu. Bununla birlikte Abel, Natsuki Subaru’nun eski hâline döndüğünde normal bir karar verebileceğinden şüpheliydi—— ki bundan önce…

Abel: “Aklından ne geçiyor olursa olsun Olbart’ın tekniğinin bu kadar basit bir şekilde bozulmasına izin vermeye niyetim yok.”

Al: “Ha?”

Medium: “Eh?”

Abel: “Daha açık konuşmam gerekirse, ne sana ne de Medium’a müdahale edeceğim. Fakat Natsuki Subaru üzerindeki tekniğin sonlandırılmasına bir müddet daha müsaade etmeyeceğim. Onu şimdilik bu hâlde tutmak daha doğru olur.”

Abel’in planını işiten ikili afallamış, gözleri ve ağızları açık kalmıştı.

Bir duraksama sonrasındaysa,

Al: “Ka-kafa bulmayı kes! Ne saçmalıyorsun sen? Daha önce böyle bir şeyden bahsetmemiştin!?”

Tepesi atan Al, öfkeden sesi titrer hâlde Abel’in yakasına—— ya da daha doğrusu boyu elvermediği için göbeğine yapıştığı gibi bağırmaya başladı.

Ancak Abel, bu güçsüz tehdit karşısında hiç ödün vermeyip “Belirttiğim üzere” diyerek,

Abel: “Şimdilik, yani bir süreliğine bu çocuk hâliyle kalmasını sağlayacağım.”

Al: “Piç…”

Medium: “Bunun Subaru-chin’e zorbalık etme sebebinle bir ilişkisi var mı?”

Al uyguladığı baskıyı daha da arttırıp Abel’e yanaşırken Medium, onu omuzlarından kavradı. Ve gözlerini Abel’e dikerek bu soruyu yöneltti.

Abel de bu soru karşısında sessizce nefes vererek,

Abel: “Ona zorbalık ettiğimi ya da buna benzer kötü bir tavır sergilediğimi anımsamıyorum.”

Medium: “Ne dersen de! Ama, Abel-chin, buraya gelirken Subaru-chin’i korkutmaya, ona bir şeyler söyletmeye çalışıyordun! Sebep bu muydu?”

Abel: “————”

Medium: “Bu hiç adil değil! Duymak istediğin bir şey varsa sorman yeterli, insanlar genelde istediğin cevabı verirler! Böyle bir sebeple…”

Abel: “——Maalesef bunun gerçekleşmesi mümkün değil.”

Abel’in sesindeki dingin, sessiz hissiyatı alan Medium, ister istemez sözlerini yarıda keserek “Ha?” demekle yetindi.

Onun şaşkın yüzüne kaçamak bir bakış atan Abel ise Al’ın kendisine yapışan elini rahatlıkla silkinip atarak,

Abel: “Benim düşüncelerimin Medium’un aklından geçen kötülükle hiçbir ilişkisi yok. Bu yalnızca bir zaruriyet.”

Al: “Zaruriyet mi!? Ne diyorsun oğlum!? Neden yalnızca kardeşim peki… Neden ben ve Küçük Hanım Medium değil!”

Abel: “Siz koşulları sağlamıyorsunuz. Senin tek kolun var, Medium’a mâni olansa saç ve göz rengi.”

Al: “Ne?!.”

Bu sözlerin ardındaki anlamı idrak edemeyen Al’ın öfkesi giderek yoğunlaşıyordu. Medium da Abel’in niyetinin gerçek doğasını idrak edemediğini anlatan bir ifadeyle kalakalırken farklı kökende bir şaşkınlığı taşımayı sürdürüyordu.

Bu esnada Abel için sözün özü——

Abel: “Durum değişmese de taşlar yerlerine oturuyor. Bu sebeple——”

Diyen Abel, oni maskesinin ardından, seyyah hanındaki odanın penceresinden dışarıya baktı. Gözlerinde Kızıl Lapis Kalesinin yansıması vardı.

Bu, Kalenin kendisinden çok daha sembolik bir şeye atılan bir bakıştı âdeta; ve bunu doğrularcasına, ulaşılamayacak bir şeyi kavramak istercesine elini uzattı.

Abel: “——Karşı konulamaz bir rüzgârla savaşın ortasına savrulan sen, bana eşlik edeceksin Natsuki Subaru.”

△▼△▼△▼△

Olbart: “Geyik kız bu yüzden Ekselanslarıyla işte.”

Subaru: “————”

Olbart, bağdaş kurmuş hâlde, sakince bu yanıtı vermişti.

Ancak Subaru, bu hayal edemediği bir şey olmadığı için şaşırmamıştı.

Subaru: “Kalede değilse sizin hanınızdadır diye düşünmüştüm zaten…”

Olbart: “Oh, demek bunu düşünmüştün. E öyleyse korkunç bi karakterin olmalı, evlat. Damarlarında Volakiya İmparatorunun kanı akmadığına emin misin cidden?”

Subaru: “Bu sözlerin gerçekten ödümü kopartıyor, bunu yapmaya bir son ver…”

Olbart’ın mizah anlayışı bu olabilirdi ama şakalarının hiçbiri gerçekten komik değildi. Ama o şakaları yapan kişi her zamanki gibi “Kakakakka!” şeklinde bir kahkaha patlatmaktaydı. Ve keyfî yerinde görünüyordu ki uzun yaşamanın sırrı bu olsa gerekti.

Başkalarını umursamamak, stresin birikmesine izin vermemek, sık sık gülmek; Olbart bu kuralların bir numaralı uygulayıcısıydı.

Subaru: “Benim memleketimde acı patlıcanı kırağı çalmaz diye bir atasözü vardır.”

Olbart: “Oh, bir atasözü, öyle mi? Ne anlama geliyor?”

Subaru: “Ne kadar az sevilirsen o kadar çok yaşarsın gibi bir şey.”

Olbart: “Kakakakka! Ehh, buna uyduracak bir kılıfım yok. Of, acıttı!”

Rui: “Au!”

Atasözünün anlamı karşısında histerik kahkahalar atan Olbart, Rui’nin öfkeli yumruğunu yemişti. Omzuna inen basit bir darbeden ibaret olsa da bu dokunuşa harcanan çabanın sonucu da bu manzara olmuştu.

Eğer düşmanlık veya öldürme arzusu taşısaydı İmparatorluğun en güçlü fertlerinden biri olan Olbart, bu darbeyle kolaylıkla baş edebilirdi.

Bu anlamda Rui’nin ışınlanışını bir saldırıdansa şakacı bir dokunuş olarak kullanmak, Subaru için doğru seçimdi. Evet, bu seçim için kendisiyle gurur duymalıydı.

Yorna: “Her neyse, artık Tanza’nın yerini biliyorum… Şehir vatandaşlarının size ve diğerlerine çok kaba davrandığını duydum, bunun için de özür dilerim.”

Subaru: “Hah, yo, Yorna-san, yapma lütfen! Özür dilenecek hiçbir şey yok!”

Rui: “Uu!”

Yorna’nın mahcup şekilde dizlerini büküşü Subaru’yu galeyana getirmişti. Rui bile Yorna’nın eğilişinin önemi karşısında istemsizce sıçramış durumdaydı.

Evet, Yorna gerçekten de Subaru’yu ciddiye almış, Olbart karşısında asla geri adım atmamış ve Subaru’ya tekrar tekrar yardım etmeye çalışmış, sonra da——

Subaru: “Ah…”

Yorna: “——? Mesele nedir, evlat? Yüzün kıpkırmızı.”

Subaru: “Yo, şey, yalnızca aklıma bir şey geldi de…”

İşler yatışıp da kâbus gibi üzerine çöreklenen acı ve çileler son bulunca Subaru’nun aklına o tekrarlanan acı ve çileler arasında Yorna’dan aldığı öpücüklerin sayısı gelmişti.

Bu anı Yorna’nın hafızasında yer almamıştı ve Subaru da öpücüğün hissiyatını anımsayacak hâlde değildi, hâliyle yalnızca böyle bir şey yaşandığını hatırlayabiliyordu.

Yine de sırf ölmekte olan bir çocuğu kurtarabilmek adına, kendisinden hoşlansın diye onu öpmeye razı gelmiş olması, Yorna’yı fazlasıyla takdir etmesine ve ona hayranlık duymasına yol açıyordu.

Ve bu sebeple de——

Subaru: “Bu işe dâhil olmanı istemiyorum.”

Giderek Yorna’yı bu karışıklığa, tüm İmparatorluğu istikrarsızlaştıracak bu savaşa sürüklemeye yönelik daha güçlü bir direnç beslemeye başlıyordu.

Bu yalnızca çocuklaşmasından kaynaklı bir düşünce mi, kendi bedeninde olsaydı farklı bir fikirde mi olurdu bilemiyordu.

Ama kendi bedenine döndüğünde farklı bir fikirde olsa bile bu küçük bedendeyken hissettiği ve düşündüğü şeyleri yanlış bulacağına da inanmıyordu.

Çünkü öyle olsaydı——

Rui: “Uau?”

Subaru: “O kişi benim yetişkin hâlim olsa bile seninle ilgili bir yanıt bulma işini bambaşka birine bırakmak istemiyorum.”

Elini tuttuğu genç kızla, Rui’yle ilgili ne yapacağı, Subaru’nun zihninde yanıt bulamayan bir soruydu.

Abel ve diğerlerine katıldığı takdirde mesele kaçınılmaz bir hâl alacaktı. Fakat o on saniyelik çaresizliklerin sonucunda Subaru’nun ister istemez kapıldığı bir his söz konusuydu.

——Rui’yi öldürmek ya da onun ölmesine müsaade etmek istemiyordu, o kadarı kesindi.

Yorna: “Kalenin onarımı beklemek zorunda. Öncelikle gidip Tanza’yı göreceğim.”

Subaru: “Ah… Yorna-san, umm, Tanza’ya gelince…”

“Ona fazla sert davranmayın” demek istiyordu ama onun açısından bu cümleyi kurmak zordu.

Onun da kendince bir gündemi ve düşünceleri olduğuna inansa da bunları işitmemişti. Yalnızca——

Yorna: “Elbette ki ona kendisini açıklama şansı tanımadan onu azarlamam söz konusu bile olamaz. Ayrıca hislerine yenik düştüyse bunun suçlusu ben olmalıyım.”

Subaru’nun endişelenmesine gerek yoktu; İblis Şehrinin Hanımı ne yapması gerektiğini iyi biliyordu.

Zaten Tanza da dâhil olmak üzere nicelerinin ona hayranlık duymasının sebebi de tam olarak buydu, böyle biri olmasıydı.

Ve Subaru, eğer mümkünse Yorna’nın normal hâline döndüğünde kendisine bir anda soğuk davranmaya başlamamasını umuyordu.

Subaru: “Böyle bir şey olursa kendimi tutamayıp ağlayabilirim…”

Gerçekten de fena hâlde yürek burkucu bir düşünceydi. Bunun gerçekleşmemesini içtenlikle diliyordu.

Her hâlükârda Yorna Tanza’yı ikna edebilirse Subaru ve arkadaşlarını kovalayan grup geri çekilirdi. Bu noktada Subaru’nun kritik ikinci adımı başlardı.

Ama——

Subaru: “——Ölmekten daha korkunç bir şey yok.”

Kendisine onca korkunç tecrübeyi atlattıktan sonra her şeyin yoluna girdiğini söylüyordu.

Bunun yanı sıra, Yorna’yla birlikte Kaleden uzaklaşmak istiyordu——

Olbart: “Ne, beklebekle, evlat. Neden seni eski hâline döndürmüyorum? Yoksa bu hâlin daha mı çok hoşuna gidiyo? Eğer öyleyse benim için fark etmez.”

Subaru: “Oh, pardon, yo, tabii ki öyle değil. Eski hâlime döneceğim, döneceğim, mutlaka döneceğim. Yani bu hâlde olmaya da alışıyorum ama kıyafet bulmakta zorluk çekiyorum.”

Olbart: “Kakakakka! Bu konuda endişelendiine göre bayaa yürekli olmalısın.”

Olbart arkasından seslenirken Subaru, bir kiremide basarak kendi etrafında döndü.

Aslına bakarsanız yalnızca birkaç saattir bu bedende olmasına rağmen şu ana kadarki toplam ölümlerini aştığı için içerisinde en çok yaşayıp öldüğü beden bu olmuştu.

Bu sebeple olduğunu söylemek istemese de bu küçük bedeni uğursuz buluyor, dolayısıyla mümkünse bir an önce eski hâline dönmek istiyordu.

An itibarıyla onu korkutan tek şey fikirlerinin ansızın değişebilme ihtimali olsa da——

Subaru: “Endişelenme, Rui. Seninle layıkıyla ilgileneceğim.”

Rui: “Uau… Au.”

Rui Subaru’nun sözlerinin ardından başını öne eğse de ardından güçlü bir onay geldi. Ve tek parmağıyla Rui’nin alnına bastıran Subaru, onu Yorna’ya yönlendirdi.

Rui’nin sırtıyla buluşan Yorna’ysa onu bağrına bastı.

Yorna: “Evlat, İhtiyar Olbart ne yapıyor…”

Subaru: “Hmm, ona tam anlamıyla güvenmiyorum. Ama yine de hiç değilse galibiyet ve mağlubiyet mantığını takip edecek kadar insaniyet sahibi olduğuna inanmak istiyorum.”

Olbart: “Oiii~, bilmem farkında mısın ama seni duyabiliyorum.”

Subaru: “Farkındayım, bu yüzden söylüyorum zaten.”

Diyen Subaru, Olbart’ın alaylı yorumu karşısında buruk bir gülümseme sundu. Yorna’ysa gözlerini kısarak Rui’yi sımsıkı kucakladı.

Yorna: “Bunu anlıyorsan söyleyecek başka bir şeyim yok demektir. Bana tam olarak neler olacağı söylenmemiş olsa da bu çocuk ve ben, sizi izliyor olacağız.”

Rui: “Uh!”

Subaru: “Hmm, tamam. Şey, anlarsın ya, umarım bu yaşananlardan sonra da aramız iyi olur, Yorna-san.”

Yorna: “——? Evlat, amma endişeli bir tipsin, haksız mıyım?”

Yorna’nın gülümseyişi ve Rui’nin neşeli simasıyla uğurlanan Subaru, Olbart’ın yanına geçti. Ayağa kalkan Olbart ise bacaklarına vurarak,

Olbart: “Yine saçmalıyosun. Oh Tanrım, şu işi halledelim artık.”

Subaru: “Hı hı… Ahh, acıyacak mı acaba?”

Olbart: “Seni küçültürken canını acıtmış mıydım? Yanıtını aldın işte!”

Subaru’nun çekimser sorusuna kısa bir yanıt veren Olbart, uzattığı eliyle karın boşluğundaki sinir ağına usulca dokundu.

Abel Olbart’ın “çocuklaştırma” tekniğinin Od’la ilişkili olduğunu söylemişti, belki de o Od, kalp civarındaydı.

Bu esnada Subaru’nun aklına bir anı geldi. Sahiden de geçen gün şu anda durduğu yerin hemen altındaki kaleden kaçarken de Olbart’tan acısız bir darbe almıştı.

Ve Od’unun tetikleyici olarak devreye girmesiyle “çocuklaşmaya” maruz kalmıştı.

Bedeninin ufalışının üzerinden yalnızca birkaç saat geçmiş olsa da bunun, İmparatorluğa geldi geleli verdiği en büyük mücadele olduğu kanısındaydı. Gerçi bu İmparatorluğa adım attı atalı bir mücadele içerisindeydi ya, hadi neyse.

İmparatorluğun dışındaki süreç de dâhil olmak üzere tattığı o on saniyelik çaresizlik, en büyük acılarından——

Subaru: “Oh, bahsi açılmışken…”

Derken bir anda düşünmemeye çalıştığı bir şeyi anımsadı.

O on saniyelik çaresizlik, cehennem gibi gelen o yeniden doğuş ve ölüm döngüsü, Subaru’nun bildiği Ölümden Dönüşten çok farklıydı.

Buna sebep olan şey neydi ve Subaru’nun içerisinde ikamet eden Ölümden Dönüş Otoritesine ne olmuştu?

???: “Seni buldum.”

△▼△▼△▼△

——O anda meydana gelen her şey, ortamda bulunanların algılayamayacağı cinstendi.

Olbart: “Ağh.”

Olbart, bu nidayla birlikte uzattığı sağ elini bir hışımla geri çekti.

Ama fazla yavaştı. Kırışık sağ eli, bileğinden itibaren gözden kaybolmaktaydı.

Ve sonra da——

Yorna: “Çocu——”

Rui: “Uau!!”

Gözleri faltaşı gibi açılan Yorna, özgür kalma mücadelesi veren Rui’yi kollarından tutup çektiği gibi olabildiğince geriye sıçradı.

Hemen ardından ikisinin de görüş alanlarına katıksız bir karanlık çöktü ve görkemli, şairane ışıltısıyla ünlü Kızıl Lapis Kalesi, çatısı, üst kısımları, ortası derken bütünüyle karanlığa gömüldü.

O sırada——

Kafma: “Ekselansları! Bu…”

Vincent: “————”

Belli bir mesafede, koruma hizmeti verdiği İmparatorunun yanında, keskin bir mücadele aurası besleyerek pencerenin dışından aynı manzaraya tanık olan, Kafma, duyduğu dehşetle tüylerinin diken diken olduğunu hissetti.

Vincent ise ayaklandı ve keskin bakışlarını siyaha boyanan Kaleye çevirerek temkinli düşüncelerinin dünyadaki barışla birlikte akmasına müsaade etti.

Ve ardından——

Tanza: “Orası, Kale… Yorna-sama…”

Al: “Ah, aaaaah, AAAAAAAAAH!——”

Medium: “Al-chin!?”

Çocuklar, olanları mutlak bir şokla, sersemlemiş, gözleri faltaşı gibi açılmış hâlde izliyordu.

Tanza Kaledeki efendisi için korkuyordu. Al ise şehrin aldığı hasar karşısında şehirdeki—— yo, dünyadaki herkesten daha yüksek sesle haykırıyordu.

Medium, bir hışımla yanına atılarak Al’ı omuzlarından destekledi. Ve bu açıklanamaz durumda ondan güç alma umuduyla gözlerini Abel’e dikti.

Yine o sırada——

???: “Amanııın~ amanın, nasıl ifade etsem… Gözlemlemediğim ufak bir şey söz konusu olabilir.”

Taritta: “Sen——”

Un ufak olan, gölgeler tarafından yutulan şehri uzaktan izleyen Ubilk, ellerini dürbün yapmış hâlde umursamazca böyle söylerken karşısında dikilen esmer Shudraq, yani Taritta, dişlerini sıkmış, onu dinliyordu.

Uzaklardaki gölgelere mi yoksa karşısındaki adama mı dikkat etmesi gerektiğini bilemiyor gibiydi.

Derken——

Abel: “——İçinde taşıdığın şeyin gerçek kimliği, bu mu?”

Gözlerini sahte İmparator ve ağlayan çocuklarla aynı şeye diken Abel, bu şekilde mırıldandı.

Yumruklarını sıktı, dudaklarını oni maskesinin ardından görünmese de kanatacak kadar ısırdı. O kapkara kütleye bakarken siması, oni maskesinin korkunç görüntüsünü andıracak derecede çarpıldı.

Ve sonra da——

△▼△▼△▼△

——Seni seviyorum.

——Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.

——Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.

——Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.

Hiçbir şekilde, asla yakasından düşmeyecek bir lanete benzer bir sevgi, mümkün olan her boyutu aşarak Natsuki Subaru denen varlığı karalıyordu.

Sevgiden yoksun cehennem gibi o dünyayı; tanıyordu.

Kendi varlığının hâlâ seviliyor olduğunu; biliyordu.

Ama aynı zamanda “sevginin” her formunun onaylanacak cinsten olmadığını da bilmesi gerekiyordu.

Tam da bu cehaletinden ötürü, misilleme yapılacaktı.

Tam da bu cehaletinden, herkesin korkma sebebini, kaçma sebebini bilemeyişinden ötürü.

——Her şeyi yutan, mutlu mesut yok eden kara bir gölgeye dönüşecekti.

Kavuşmanın, bir araya gelmenin, kucaklaşmanın, bağlanmanın, takdiri ilahinin, uygun adım marşın mutluluğuna.

İtirafların, pişmanlıkların, şüphelerin, gizemliliğin, coşkunluğun, düşkünlüğün mutluluğuna.

Tanıdığı o sevgiden yoksun, cehennem gibi dünyaya.

Peki sevginin var olduğu bir dünyaya ulaşacak olursa, karşısında nasıl bir cehennem bulurdu?

Anlamıyordu. Hiç anlamıyordu.

Kimsenin hiçbir şey anlamadığı, anlatamadığı bu dünyada söylenebilecek tek bir şey vardı.

Dışlananların ütopyası, Kaos Alevi İblis Şehri.

——Bu ütopyaya yıkım getiren, Natsuki Subaru’nun nedenselliğinden başka bir şey değildi.



#Olbart yaptığı şeyle birlikte bir şekilde Subaru’nun Otoritesine ve ona âşık pek sevgili cadısına mı dokundu acaba? Zaten Subaru küçüldükten sonraki ölümlerinde yaşadığı şeyin Ölümden Dönüşten farklı olduğunu söyleyip duruyordu. Şimdi de Olbart Subaru’yu düzelteyim derken yine cadıyı tetiklemiş gibi görünüyor. Ee, Olbart’ın müdahalesi bu şekilde sonuçlanırsa Subaru nasıl düzelebilir ki? İşler iyice karışıyor ve kızışıyor gibi ya hadi hayırlısı. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar