※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Yorna, Kale üzerinde Ruh Evliliği Tekniğini kullanarak Od’unu inorganik maddelere bile aşılıyordu.
Spiral çatı kiremitlerini kendine basamak yapan Yorna’nın sergilediği olağanüstü olayın ardındaki gerçek buydu.
Abel’in Subaru’nun grubunun peşine takılan yüzü aşkın kişiye Ruh Evliliği Tekniği uygulandığından bahsetmesi bile olağandışı olsa da asıl tuhaflık burada değildi.
Eğer Yorna Od’unun bir kısmını kalesi ve kiserusuna bile dağıtıyorsa…
Subaru: “Bu bedenin için inanılmaz kötü olmalı!..”
Her şeyden önce, birine Mana aktarmak bile son derece yorucuydu.
Sözleşmeye dayalı bir ilişki yaşadığı Beatrice’le düzenli olarak Mana alışverişi yapan Subaru da bu zorluğu ilk elden tecrübe etmiş biriydi.
Örneğin Gözcü Kulesi yolculuklarındaki Kum Denizinde Beatrice ondan epeyce mana almıştı ve yalnızca gerekli miktarla yetinmiş olsa da bu durum Subaru’yu ölümüne yormuştu.
Bunun yanı sıra Subaru’nun Od’u yalnızca Beatrice’le bağlıyken taşıdığı riske kıyasla—— Yorna’nın taşıdığı risk, kaba bir hesapla en az yüz kat daha fazlaydı.
Üstüne üstlük hâlâ büyük bir mücadele verecek güce sahipti.
Yani gücünü onca kişiyle paylaştığı için ölümüne yorgun olması gerekirken tek bir tekmeyle kaleyi parçalayabiliyor olması akıl alır gibi değildi.
Olbart: “Hahaa, tuhaf yetenekler kullanıyosun. Tanrım, ne kadar uzun yaşarsam yaşayayım tanımadığım tekniklerle karşılaşıp duruyo olmam çok can sıkıcı cidden.”
Yorna: “Bu üzerinde yaşadığımız toprakların verimliliğinin sonucu, yani sızlanmanın anlamı yok. Bana kalırsa İhtiyar Olbart’ın yetenekleri de yeterince can sıkıcı… Seni ortadan kaldırmak daha iyi olacak gibi görünüyor.”
Olbart: “Kakakakka! Beni tablodan çıkarmak öyle kolay değildir… Vuoh!?”
Olbart, koca ağzını yaya yaya gülüşünün hemen ardından sergilenen düşmanlığa karşılık geriye doğru sıçradı.
Bir anda ayaklarının altındaki çatı patladı ve kiremitler darbenin etkisiyle hemen altından fırladı. Yorna’ya yapılan saldırıya bir misilleme gibiydi.
Ve Olbart’ın tek bir darbeyle yetinişinin aksine Yorna, ara vermeksizin saldırılarını sıralıyordu.
Bum bum bum sesleri eşliğinde yayılan şok dalgaları tarafından kovalanan Olbart, arkaya doğru döne döne sıçrıyordu. Bu başarıysa parmağını hafifçe sallayarak kiremitleri havaya uçuran Yorna’nın eseriydi.
Olbart: “Yo! Ho! Hah! Hadisene!”
Yorna: “İhtiyar Olbart, sahiden inatçı bir adammışsın.”
Olbart: “Yaşlı rakiplerine sinek gözüyle bakıyosan onları hiç tanımıyosun demektir, küçük hanım. Ama——”
Derken sözlerini yarıda kesen Olbart, bedenini döndürerek geriye sıçradı. Baş aşağı pozisyonda, arkası dönük hâlde bunu yaptığı sıradaysa çatı onu bir dalga misali yükselerek karşıladı.
Olbart önden gelen şok dalgaları ve arkadan yükselen kiremit dalgalarıyla her iki taraftan saldırıya uğrarken—— kalenin bir okyanus misali dalgalanıp çalkalanışı, Subaru’nun gözlerine inanamamasına yol açıyordu.
Bunun hemen ardından yaşanacak şeyler de gözlerine inanamamasına yol açacaktı.
Olbart: “————”
Kiremitlerin bir gelgit dalgası misali yaklaştığını gören Olbart, kendisini havaya doğru fırlatarak hür iradesiyle üzerlerine atıldı.
Görünüş itibariyle dalgayı andırsalar da o koca dalgayı oluşturan kiremitler sertlik ve ağırlıklarını yitirmemişti.
Onlara tepeleme daldığı takdirde bedeni paramparça olur, kemikleri kırılır ve kafatası trajik bir şekilde ezilirdi. Subaru, bu manzaraya “Uu!” sesiyle itiraz eden Rui’yi hiç düşünmeden kucaklayarak yüzünü örttü.
Fakat beklenen acımasızca gidişat gerçeğe dönüşmedi.
Olbart: “Hiç hazırlık yapmadan yere saklanma tekniğini uygulayabildiğim için harika değil miyim ya?”
Diyen Olbart, çarpışma anında suya dalarmış gibi bir hareketle sessizce kiremit dalgalarına dalarak dalgaların ardından çıkış yaptı. Ve topuklarıyla çıkık kiremitleri kazırken yaptığı şey gayet normalmişçesine bembeyaz dişlerini sergileyerek kurnazlıkla gülümsedi.
Aslına bakarsanız Olbart, henüz yeteneklerini derinlemesine sergilemiş değildi.
Öte yandan Yorna, Ruh Evliliği Tekniğinin taşıdığı dehşeti çoktan açığa çıkartmış olabilirdi. Fakat,
Yorna: “Yalnızca kaçıp durarak hedefine ulaşabilecek misin, İhtiyar Olbart?”
Diyen Yorna, dimdik bir duruşla hâlâ tek bir yara almamış olan ihtiyar canavarı gökyüzünden izliyordu.
Her iki taraf da gücünün yalnızca bir kısmını sergilemişti. Ve bu kadarı bile İmparatorluğun en iyi savaşçıları olan Dokuz İlahi Generalin muazzam bir güç taşıdığını kanıtlamak için yeterliydi.
Bununla birlikte mücadeleleri süregeldiği takdirde bu beraberliğin devam edeceği, her iki tarafın da pes etmeyeceği varsayılabilirdi.
Ve anlaşılan, bu varsayımda bulunanlar yalnızca kenardan izleyen Subaru ve Rui değildi.
Olbart: “Amanın, bunu duymak hoşuma gitmedi. Ama Üçüncü Yedinciye inatla kafa tutmaya devam ederse Ekselanslarını öfkelendirmemek imkânsız olur.”
Yorna: “Öyleyse ne yapmak gerekir?”
Olbart: “Güzel soru. Ehh, benim de gayesizce koşturup durduğum söylenemez aslında…”
Şekilli kaşlarını kaldıran Yorna, çenesini okşayan Olbart’ı sorgularken ihtiyar canavarın yanakları gevşedi ve bakışları farklı bir yöne çevrildi.
O ışıl ışıl, sarı gözlerin hedefi, mücadeleyi kenardan izleyen iki çocuktu——
Subaru: “——Hık.”
Yorna: “İhtiyar!!”
O saniyede Olbart’ın bakışları keskinleşti ve Subaru geri çekildi.
Hemen ardından Yorna, kaşları çatılmış hâlde kiremitleri tekmeleyerek kendisini bir hışımla Olbart’ın üzerine attı. Ve bir kez daha başlangıçtakine benzer şekilde Olbart’a yoğun saldırılar gerçekleştirmeye başladı.
Ancak——
Olbart: “Bunca isyana rağmen bi kez olsun Ekselanslarına ulaşamamanın da bi sebebi var.”
Diyen Olbart, Yorna’nınkinden fazlasıyla kısa olan bacağını savurdu. Ama ayakkabısının tabanı doğruca Yorna’nın kalın topuğuyla buluştu ve her ikisinin uzun saçları boyunca şok dalgaları yayıldı.
Yorna dişlerini sıkar, Olbart çenesini zorlarken de ikilinin bedenleri hızla farklı yönlere doğru uçmaya başladı. Evet, her ikisi de aynı anda havalandı.
Derken aralarında büyük bir mesafe açıldığını gören Olbart, sol ve sağ ellerini ceplerine atarak bir şeyler çıkarttı. ——Parmaklarının arasında dörder adet yuvarlak, siyah top vardı.
Subaru: “Tayın topları mı!?”
Olbart: “Ngh, öyle görünüyo, di mi? Ama bunları yersen ortalık karışır. ——Gördüğün gibi içlerine Ateş Büyüsü Taşları tıkıştırılmış çünkü.”
Subaru’nun bağırışını işiten Olbart, bir kahkaha patlatarak kollarını olabildiğince açarak savurdu.
Sözleri kabul gördüğü takdirde o siyah toplar birer bomba olmalıydı. Bir gücün etkisiyle uçtukları kişiyse büyük bir açık veren Yorna’ydı—— Yo, öyle değildi.
Olbart: “Son isyanda savaştığımız grubu hatırlıyosun, di mi? Onlara karşı böyle bi şey kullanmazdım, yani yeni bi şey, öyle değil mi?”
Derken yanaklarının şekli değişen Olbart, bombalarını açık göğe doğru fırlattıkça fırlatıyordu.
Fırlatma şeklinde belli bir düzen, bir hedef yokmuş gibi görünüyor ve bu nedenle geriye hiçbir şüphe kalmıyordu. ——Olbart için bombanın düştüğü yerde herhangi bir canlının olması yeterliydi.
Bununla birlikte——
Olbart: “Senin ve bu şehirdeki vatandaşların epey güçlü olduğu söyleniyodu sanki, ama… Benim köyümdekilerden güçlü müsünüz acaba?”
Yorna: “——Seni şerefsiz!”
Bombaların boyutu ufak olsa da içlerinde gizli güç tamamen muammaydı.
Bir de şu anda şehirde kaç kişinin Yorna’nın Ruh Evliliği Tekniğinin etkisinde olduğu sorusu vardı. Sonuç olarak bombaların öylece düşmesine izin vermek çok büyük bir pervasızlık olurdu.
Yorna da saniyesinde bu sonuca varmıştı. Dolayısıyla——
Yorna: “HaAAAaaa!!”
Ayağını çatıyı parçalayacak bir güçle yere indirdiği gibi kolunu epeyce açarak savurdu. Bu esnada avcunda, Olbart’a saldırırken kullandığı kiseru vardı.
Borunun ucundan taşan dumanlar kolunun salınımıyla aynı hattı takip ediyor, mor duman öbekleri Kaos Alevi göğünde yatay bir kesik misali parıldıyordu.
——İşte o duman öbekleri, etrafa saçılan bombaları bütünüyle kapsadı.
Hemen sonrasında muazzam bir zincirleme patlama sesi işitildi, şiddetli patlamalar ve şok dalgaları kale göğünü etkisi altına aldı. O patlamalardan biri de Subaru ve Rui’nin yakınlarında gerçekleşerek onların etrafı göremez, ayağa kalkamaz hâle gelmesine yol açtı.
Subaru: “Kah——”
Subaru, bir patlama gerçekleştiğinde kulakları tıkayıp ağzı açmak gerektiğini televizyonda ya da bir kitapta gördüğünü anımsar gibiydi.
Her ikisini de yapamamasının sonucundaysa bedeni büyük bir hasar almıştı. Kafası sallanıyor, görüşü parlak kırmızıya bürünüyordu. Olbart’ın olağandışı bombası işte böyle bir şeydi.
Birden fazlasını cebinde taşıyor olmasıysa tam bir delilikti.
Ayrıca onları acımasızca tüm şehre saçmaya niyetlendiği de düpedüz ortadaydı——
Rui: “Uau!”
Bir bağırış sesi yükselirken Subaru’nun omuzları ufak bir el tarafından sarsıldı.
Kafasını çeviren Subaru, koyu kırmızı, kısıtlı görüş alanına yansıyan Rui’yi gördü ve yüz ifadesinin değişmiş olduğunu fark etti. Dudakları dehşet içerisinde titriyor, mavi gözlerinde yaşlar birikiyordu.
Bu manzaraya tanık olan Subaru tam “Ben iyiyim” diyecekti ki,
Subaru: “——Ah.”
——Kırmızı görüş alanının ucuna, Yorna’nın ardında beliren Olbart ilişti.
Subaru: “————”
Fırlatılan bombalarla meşgul olan kadın hâlâ kiserusunu savurduğu pozisyondaydı. Hemen arkasına geçmiş olan Olbart’sa kolunu çekip elini kılıç gibi kullanarak saldırmak üzereydi.
Hedefi Yorna’nın sırtıydı; bu bir manga olsaydı kadının kalbini tek bir hamlesiyle parçalayacağı noktaya ulaşmış olurlardı.
Subaru, olaylar sahiden de bir mangadan fırlamışçasına mı gelişecek bilemiyordu. Ama şu ana dek tanık oldukları, Yorna ve Olbart’ın manga kahramanları gibi insanüstü güçlere sahip olduğunu anlamasına yetmişti.
Böyle giderse Yorna canından olacaktı. Bu yüzden——
Subaru: “Rui!——”
Diyerek Rui’nin omzundaki elini sıkan Subaru, Yorna ve Olbart’ı işaret etti.
Kaleye girmeden önce Rui’ye harekete geçme prosedürünü detaylı olarak anlatmıştı, Rui de o prosedürün gerçekleşişiyle iri, yuvarlak gözlerini açtı—— ve o saniyede Subaru’nun görüş alanı değişti, ışınlanma meydana geldi.
Derken——
Subaru: “Ah.”
Tek bir nefes dahi alamayan Subaru’nun ağzından aptalca bir ses kaçtı.
Sebepse basitti. Bulanık, kırmızı görüşü ani bir ılıklığa esir olmuştu. Ve bu hissiyatın yüzüne ansızın dökülen bir sıvıdan kaynaklandığının bilincindeydi.
O hissiyatı koluyla silip atmaya çalışırkense bir rahatsızlık duymaya başladı.
Rui’nin tutuşu fazla gevşemişti.
Olbart: “Bu da neyin nesiydi? Siz çelimsizlerin orda olması gerekiyodu.”
Olbart’ın merak dolu sesi, Subaru’nun afallamış şekilde kafasını kaldırmasına yol açtı. Görüş alanı içerisindeki ihtiyar canavarın başı hafiften eğikti ve hızlıca elini sallamaktaydı.
Ve Subaru’nun kırmızıya bürünmüş görüş alanında şevkle sallanan, daha da kırmızı bir el daha vardı.
Subaru: “Rui?..”
Bu manzarayı izleyen Subaru, seslendiği Rui’nin elini iyice sıktı.
Buradan bir an önce çıkmaları gerektiğini düşünüyordu. İki, belki daha fazla kez ışınlanmaları gerekliydi. Evet, belki sonucunda kusardı ama buna katlanabilirdi.
Katlanacaktı, dolayısıyla hemen şu anda buradan uzaklaşmaları gerekiyordu.
İşte bu yüzden——
Subaru: “Rui! Acele etmemiz lazım…”
Olbart: “Hah, böyle bi şey söylemen o kadar saçma ki izlemeye içim elvermiyo. Kızın boynundan yukarısında hiçbi şey olmadığını fark etmedin mi daha?”
Subaru: “——Ha?”
Kayıtsızca söylenen bu sözcükleri işiten Subaru, altındaki anlamı idrak edemiyordu.
Belki de anlayamama sebebi bedeninin de beyninin de küçülmüş olmasıydı. Ona anlayamadığı ve küçük beyninin anlamak istemediği bir şey söylenmiş olmasıydı.
İşte bu nedenle, kızın boynundan yukarısında hiçbir şey olmadığı söylense bile…
Yorna: “Buna nasıl… cüret edersin!!”
Derken bir öfke nidasıyla birlikte Subaru’nun kafasının üzerinden bir şey atıldı ve Olbart, kaçınmak için yana sıçradı. Olbart’ın az önce bulunduğu yerden düz bir çizgi şeklinde bir saldırı ilerledi ve yeni onarılmış olan kale bir kez daha harap oldu.
Fakat Olbart, o saldırıdaki tüyler ürpertici güce aldırış etmeksizin,
Olbart: “Oh, korkunç, korkunç. Ama minnettar olman lazım, tilki kız.”
Yorna: “Ne demek istiyorsun!?”
Olbart: “O küçük kızla oğlan olmasaydı şimdiye ölmüştün, haberin yok mu? Ehh, bu gidişle ölmen an meselesi zaten.”
Yorna: “————”
Kaldırdığı parmağı sallayan Olbart, umursamaz bir ses tonuyla sözlerinin devamını getirdi.
Yorna nefesini tutarken Subaru, kadının ilgisinin ihtiyar canavardan kendisine kaydığını fark etti. Ama olduğu yere çöküp kalmış olan Subaru’nun yapabileceği tek şey, Rui’nin cansız kolunu kendine doğru çekmekti.
Subaru: “Ru, i…”
Görüşü kırmızıya bulanmıştı ve Rui’yi doğru düzgün seçemiyordu.
Sebep kendisinin gözlerindeki mi yoksa Rui’nin kan kırmızısına bürünmüş bedenindeki bozukluk mu, onu bile çözemiyordu.
Ama emin olduğu tek bir şey vardı. ——Rui ölmüştü.
Hâlbuki daha onun hakkında ne yapacağına bile karar verememişti.
Kızcağız Subaru’nun kendisine verdiği emri yerine getirmiş ve sonucunda canından olmuştu.
Subaru, onun ölmesine izin vermişti.
Yorna: “Evlat! Evlat, bana bak!”
O saniyede Subaru’nun yere çevirmiş olduğu yüzü, yanaklarını kavrayan iki el tarafından kaldırıldı.
Karşısında, kırmızı dünyasında, güzel bir kadının suratı vardı. Onun Yorna olup olmadığını ilk bakışta idrak edememe sebebiyse kadının kederli ifadesiydi.
Önceki gün Subaru, sahte İmparator ve her iki grubun önünde sergilediği o özgüvenli ifadesinden eser yoktu.
Bugün Subaru ve diğerlerine nezaketle yaklaşırken sergilediği o kibar ifadeden de eser yoktu.
An itibarıyla acı dolu bir ifadeyle Subaru’ya çevrilmiş gözleri titriyordu.
İşte Subaru nihayet Yorna’nın gözlerindeki yansımaya dayanarak bunun sebebini anladı.
Subaru: “——Ah.”
Ve suratının korkunç durumda olduğunun farkındalığıyla da dizlerinin üzerine yığıldı.
Sol göz küresi parlak kırmızıya bürünmüştü, sağ göz küresiyse ufacık bir lif tarafından tutulur hâlde yuvasından ayrılmıştı. Evet, hafifletilmeden maruz kaldığı patlamanın etkisiyle gözü yerinden çıkmıştı.
Ucuz görünümlü zombi filmlerinde görülecek cinsten özel efektler gibi tuhaf bir manzaraydı.
Subaru: “Haaa.”
Mevcut şartların farkına varan Subaru’nun yalnızca sol gözüne dayanan görüşü bulanırken ağzından derin bir nefes kaçmaktaydı. Fakat Yorna’nın elleri, yere yığılmasına müsaade etmedi.
Ve Yorna, dudaklarını kımıldatıp gözlerini yüzüne dikerek şöyle dedi: “Evlat——”,
Yorna: “——Sev beni. Hemen şimdi.”
Gözlerini önüne dikerek düpedüz bir saçmalık gevelemişti.
Birini sevmek, hele de böyle bir anda inanılmaz absürt olurdu. Her şeyden önce Subaru tam olarak ne yapması gerektiğini bilmiyordu ki birini sevmek öyle eften püften bir iş değildi.
Evet, Yorna’nın iyi bir insan olduğuna inanıyordu ve güzel de bir kadındı ama——
Yorna: “Evlat! Eğer beni seversen, o yaralar da…”
Olbart: “Kakakakka! Oioi, isteğin de böylesi yani, cidden ama küçük hanım. Çok iyi bildiğimden diil ama sevgi öyle kolay filizlenmez, haksız mıyım?”
Yorna: “Sessizliik!”
Arkasından kendisiyle alay eden Olbart’a kükreyen Yorna’nın gözlerine derin bir ton yerleşmişti.
Yakınlarında yaşanan bu olaylara tanık olan Subaru’ysa yavaş yavaş varan acı dalgalarını kabullenircesine bir hazırlıkla kesik nefeslerini tekrarlıyordu.
Göz kürelerinden biri patlamış, biri de yerinden çıkmış olsa da hayati bir yara almamıştı.
Rui’nin aksine kendisinin kafası hâlâ yerindeydi. Tabii yakın zamanda ölümüne bir acı çekeceğinin farkındaydı. Çığlıklar atıp bağırıp çağırarak Yorna’ya epey sorun yaratacağından emindi.
Ve daha fazla sorun yaratmak istemiyordu——
Yorna: “Evlat.”
Edilen tek bir kelimeyle birlikte bilinci hareketlendi.
Derken Yorna’nın ciddi suratı, anlık bir fırsatı değerlendirerek saldırıya geçmişçesine burnunun dibinde belirdi.
Subaru: “————”
Ve Yorna’nın dudakları, Subaru’nunkilerle buluştu.
Yüzüne yumuşak bir hissiyat ulaşan Subaru, kadının nefesini çok yakından hissedebilir hâle geldi. Öpüldüğünün farkına varmasıysa biraz zaman aldı.
Sebep kısmen gençleşmiş olmasıydı, kısmen de bu konuda pek tecrübeli olmayışı. Sahip olduğu kısıtlı anıları epey geride kalmıştı ve onları çok ama çok etkileyici bulsa da bu seferki——
Yorna: “Dudaklarım ucuz değildir. Artık…”
Öpücüğün sonlanışıyla Yorna yüzünü geri çekti ve yarım kalan cümlesini kurdu. Yine de bu, Subaru’nun o cümlenin nasıl devam edeceğini az çok anlamasına yetti.
Söylemeye çalıştığı şey—— ‘Artık beni sevebilir misin?’ idi.
Subaru Yorna’yı severse işler değişecekti.
Muhtemelen bu, Yorna’nın gücünün kökü ya da kökeni gibi bir şeydi.
Fakat——
Subaru: “Hoşlandığım bir kız var zaten, o yüzden…”
Subaru’nun kırmızıya bulanmış görüşünün öte yanında, şimdi uzaklarda olan o kız belirmişti.
Onun gülümseyen yüzünü izlemek kalbini hızla çarptırıyordu. Dolayısıyla Yorna’yı sevemezdi.
Evet, Yorna’yı sevemezdi ve bunu duyan Yorna’nın gerginleşen yüzüne ağır bir hüzün yerleşmekteydi. Tanık olunması zor bir manzaraydı.
Olbart: “——Ehh, kadın erkek ilişkileri her zaman pek iyi sonuçlanmıyo.”
Ansızın hüsranı andıran bir sesin yükselişiyle Subaru’nun görüş alanı bütünüyle değişti.
Subaru: “————”
Yorna’nın hemen yanı başında olan yüzü gözden kayboldu ve görebildiği tek şey kırmızıya boyanan gökyüzü oldu.
Manzarası, Rui’nin ışınlanışında olduğu gibi ani bir değişim geçirdi. ——Yo, bu seferki farklıydı.
Rui’nin ışınlanışında olduğu gibi olsaydı dünya daha farklı, daha canlı bir şekilde yansırdı.
Ama Subaru’nun başına gelen şey çok daha sert, çok daha ağırdı. Dünyası dönüyordu ve ışınlanma anındaki kesintinin aksine bu defa her şeyi yerden, daimî bir düzlemden izliyordu.
Yorna dizlerinin üzerine çökmüş şekilde Subaru’nun aşağısında, Olbart da onun hemen önündeydi. Yorna’nın yanı başında yere yığılmış bedense Rui’ye ait olsa gerekti.
Ve oracıkta, Yorna’yla Olbart’ın arasında duran biri daha, bir şey daha vardı.
O da——
Subaru: “——Ah”
——Kafasını yitirmiş genç Subaru’nun bedeniydi.
Olbart: “Tanrım, bi çocuğu öldürmek zihnen zor oluyo. Eh, fiziksel olarak daha kolay tabii, di mi ama?”
Yorna: “İhtiyar!——”
Kan dondurucu bir çığlık eşliğinde Yorna’nın bedeni Olbart’ın üzerine atıldı. Olbart bu saldırıyı karşılarken ikisinin bedenlerinin çarpışışı Kızıl Lapis Kalesinin şiddetle sarsılmasına yol açtı.
Kale sallandı, çatırdadı, parçalandı ve yıkım bir kez daha yayıladururken bir şey yaşandı.
Ancak Subaru, o andan sonra yaşanan hiçbir şeyi anlayamadı.
Evet, hiçbirini anlayamadı. Ve o hiçbir şeyi anlayamazken kafası çatıdan sekti——
Sekti ve——
△▼△▼△▼△
——Karanlık, karanlık bir boşluğa çekildi.
???: “————”
Bomboş bir yerdi; elleri, ayakları yoktu ve öylece süzülüyordu; akıl alır gibi değildi, ne yer vardı ne de gök. O süzülürken hiçbir şey sallanmıyor, hiçbir şey direnmiyor, hiçbir şey tecrübe edilmiyor, hiçbir şey titreşmiyordu.
Hem daha önce defalarca tattığı bir şey gibiydi hem de ilk defa karşı karşıya kaldığı bir şey gibi.
Öylece sürüklenip gitmeye benzerdi, buna son derece yakındı.
İşte o sonu gelmez görünen karanlığın, siyahlığın tamamen hükmettiği o boşluğun içerisinde bir yankı mevcuttu.
Bir yankı, artık var olmayan kalbinin çarpmasına neden olan, ağlayan birine ait mutsuz bir haykırışın yankısı.
???: “Seni seviyorum.”
Evet, bunlar sevgi sözcükleriydi.
Sevilmek isteyen, sevilmeyi talep eden, sevilmek için yakaran, gecikmiş bir sevgiyi arzulayan bir sese aitti.
???: “Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum.”
Esasında bu sevgi birikiminin bin bir duyguyla dolu olması gerekirdi.
Mutluluk, öfke, hüzün, neşe ve daha nicelerinden oluşan bir duygu tufanı taşıması gerekirdi.
Lakin bu ebedî karanlığı dolduran sevgi tek bir duygudan ibaretti.
???: “Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum. Seni seviyorum——”
Fıldır fıldır dönen o sevginin bütününe, o duyguların bütünlüğüne tıkıştırılmış tek duygu “hüzündü”.
Mutsuzluk, acı taşıyan, gözyaşlarına hayran, üzgünlüğün yıprattığı bir hüzün.
Ve ardı arkası kesilmeyen gözyaşları vardı.
O sonu gelmez ağlayışlar, sırf onları işittiği için ölmeyi arzulamasına yol açıyordu.
Sevgi mutsuzluktu, sevgi mutsuzluktan oluşuyordu, sevgi hüzünden doğmaydı, yıpratıcı bir yıpranıştı.
İşte böylece hıçkıra hıçkıra ağlayarak, sevgi üzerine sevgi taşıyarak, hüzünle yıpranarak son noktada birleşiyorlardı.
???: “——Neredesin?”
△▼△▼△▼△
Olbart: “Senin ve bu şehirdeki vatandaşların epey güçlü olduğu söyleniyodu sanki, ama… Benim köyümdekilerden güçlü müsünüz acaba?”
Yorna: “——Seni şerefsiz!”
Dönüp duran kırmızılığın bir dönüş gerçekleştirişiyle birlikte kulak zarlarına gergin sesler ulaştı.
Biri yaşlı bir adama, biri de bir kadına ait o seslerin sahibinin—— Olbart ve Yorna olduğunu anlayabiliyordu.
Evet, orasını anlayabiliyordu ama anlayabildiği yegâne şey de buydu.
Subaru: “Hah…”
Yorna: “HaAAAaaa!!”
Sersemce bir ses sonrası kuvvetli bir patlama sesi işitilirken Yorna, attığı sağlam bir adımla kalenin çatısını parçaladı. Aynı anda elindeki altın kiseruyu savurdu.
O kiserudan da yatay, geniş ve kavisli bir darbe doğdu, muazzam bir hız ve yıkıcı bir güçle birlikte Kaos Alevi göğüne mor bir duman öbeği şeklinde yayıldı.
Subaru, bunun sebebini de peşi sıra yaşanacakları da biliyordu.
Biliyordu. Ama bildiği her şey, o daha gerçekliğe ayak uyduramadan yaşanacaktı.
——Derken Yorna’nın mor dumanlarının çarptığı bomba patladı ve bir şok dalgası ortalığı tesiri altına aldı.
Subaru: “Gah——”
Tüm vücudu daha saniyeler önce kendisini yıkamış olan şokla bir kez daha yıkanırken görüş alanı parlak kırmızıya boyandı.
Bir şeylerin patlayışına ait ufak bir ses duyar gibi olduğu anda da kırmızıya dönen görüşüyle aradaki bağlantıyı kurdu. O patlama sesinin kaynağı gözüydü. Dolayısıyla dünyası kırmızıya bulanmıştı.
Öyleyse çok geçmeden diğer gözü de görmez olacaktı ——
Subaru: “Ah, g-gyAHHHHHH!!——”
Her iki eliyle yüzünü örten Subaru, iki şeyin hezimetine uğramışçasına çığlık atıyordu: acı ve “anlayış”.
Artık “anlamıştı”. Bir gözü parçalanmış, diğeri de yerinden çıkmıştı. Beyni bunu anlamak istemediği sürece acıyı yok sayma ihtimali vardı.
Ama bir kez olanı anladığı sürece acıyı yok sayamazdı.
Subaru: “AAAAAGH! AGH, GYAHHHH!!”
Rui: “Uau! Uauu!”
Olduğu yere sırtüstü yığılan Subaru’nun üzerine ufak bir beden çullanmış, kuvvetle feryat ediyordu.
Birileri ismini söylüyordu. Anlamıyordu. Kulakları yanıyordu, kendi sesi fazla yüksekti. Acısını, kanının fışkırışını işitebiliyordu. O kan bedeninin içinde mi, dışında mı akıyor bilemiyordu. Acıyordu, yalnızca acıyordu işte. Acıyor acıyor acıyor acıyor acıyordu.
Birileri, yardım etsin. Acı çekmek istemiyorum. Acıdan hoşlanmıyorum. Acı çekmekten, hoşlanmıyorum.
Acıyor, acıyor çünkü canım yanıyor, acıyor çünkü yanıyor, acıdığı için, acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor acıyor——
Subaru: “Bekl——”
Olbart: “Oioi, kötü bi fikir diil mi bu?”
Subaru: “——Hık.”
Kafasında bir acı dönüp duruyor, kırmızı görüşüne bulutlar çöküyordu.
O yuvarlanmaya çalışırken bir el yanı başından bedenini tutmaya çalışıyor ama ona engel oluyordu. Daha kuvvetli çığlıklar atmak, daha çok çırpınmak, acının bedeninden kaçmasını sağlamak istiyordu.
Yo, acıyan yeri suratıydı. Gözleri ve kulaklarıydı. Yani başka bir yeri acırsa, şu acı başka bir noktaya kayarsa…
Rui: “Uau! Auaa——”
Küt, küt diye çarpıyordu kafasını yere. Büyük bir güçse onu yukarı çekiştiriyordu. Birileri arkasından kollarını bağlıyor, onu kımıldayamaz hâle getiriyordu. Canı yanıyordu, canının yanmasından korkuyordu. Bundan nefret ediyordu, korkuyordu, ölecekti.
Subaru: “Guh…”
Olbart: “Kakh, ciddi olamazsın tilki kız. Sende nası bi vücut var ki buna rağmen ölmüyosun? Demek ki Cecilus kellesini alamam derken bundan bahsediyodu?”
Yorna: “…Çocuklara el kaldıran sefil bir adama kadınsal sırlarımı açıklamamın mümkünatı yok.”
Uzaklarda birileri tartışıyordu. Kendi sesiyle kendisini zapt etmeye çalışan kişinin sesi arasında sıkışıp kalan Subaru’ysa hiçbir şey duyamıyordu. Anlayamıyordu. Canı yanıyordu, hiçbir şey yolunda değildi.
Evet, her şey yanlıştı. Kırmızılık da acı da, hepsi onların hatasıydı. Hepsi onların yüzündendi.
Subaru: “Onların yüzünden!.. Bu, bu, bu, onların hatası! Benim değil! Ama benim hatam olmamasına rağmen, aaaağğhhhh!”
Rui: “Uu!!”
Kıvranan, çırpınan Subaru, ne var ne yoksa başka bir şeye yıkmaya çalışıyordu. Peki ya her şeyi başka birinin üzerine yıkıp kaçabilirse, bunu başarabilirse ne yapmalıydı?
Kaçtıktan sonra bunu bir düşünecekti. Evet, bunu kaçtıktan sonra düşünecekti.
Olbart: “Vahvah, çocukların ağlama sesine katlanamıyorum. ——Kapa çeneni!”
Yorna: “Bekle!..”
Bir kadının çaresizce haykırışı ile ilgisiz, boğuk bir ses.
Her ikisini de işitişinin ardından kazıma sesiyle birlikte bir şeyler bedenine yaklaştı. Ve biri, sırtının ardından kollarını dolayarak Subaru’ya sımsıkı sarıldı.
Fakat bu sarılışın her ikisine de bir faydası olmadı.
Çünkü parlak kırmızı, sıcacık bir ışık bir kez daha belirerek Subaru ile diğerlerini sarmaladı.
Subaru o ışık tarafından yutuldu, acısı yitip gitti ve sonra da——
Olbart: “Senin ve bu şehirdeki vatandaşların epey güçlü olduğu söyleniyodu sanki, ama… Benim köyümdekilerden güçlü müsünüz acaba?”
Yorna: “——Seni şerefsiz!”
Hemen ardından daha az önce duyduğu şeyleri yeniden duydu ve onları bir kez daha duyuşuyla bilinci bembeyaz kesildi.
Subaru: “Hah?..”
Her şeyin aniden ve apansızın sonlanışıyla bir tekrar daha başlamıştı.
Diğer renkler de kıpkırmızı manzarasına geri dönmüştü, sağır kulaklarında rüzgârın sesini işitiyor, yanı başındaki yumuşacık kızın ılıklığını hissediyordu ve——
Yorna: “HaAAAaaa!!”
Hırslı bir kadının sesi kuvvetini arttırdıktan bir saniye sonra bir kol, muazzam bir güçle savruldu.
Subaru, savrulan o kolun izleyeceği yörüngeyi gayet iyi biliyordu.
——Patlamalar birbiri ardına gerçekleşiyor ve bir şok, dünyasını kıpkırmızı kılıyordu.
Subaru: “GYAHHHH!!——”
Yüzünü örten ve yırtılan, yerinden çıkan göz kürelerinin acısını duyan Subaru, sırtüstü çatıya yığılarak haykırmaya başladı.
Rui: “Uau! Uaau!”
Ve birileri, haykırışı andıran bir sesle birlikte yerdeki bedeninin üzerine atıldı.
Bu hisleri duyan, dünyanın yoğun seslere boğuluşunu dinleyen, acının ve ıstırabın tadına bakan Subaru’nun kafası korku, gözyaşları ve “neden” sorusuyla doluydu.
Belki de ölmüştü. Hı hı, ölmüştü.
Ölümü tanıyordu. Son derece acımasız ve acı vericiydi, onu bu noktadan uzak tutuyordu. Ama aynı saniyede yeniden kendine geliyor ve ölüyordu; tabii kırmızı patlama yüzünden can yakıcı oluyordu.
Subaru, bunu bile bile zihninden “Neden?” diye tekrar ediyordu.
——Bu, değildi.
Zihninde belli belirsiz bir his çınlıyor, onu âdeta acı ve kırmızılıkla püskürtüyordu. Ama bu, ellerinin arasından bırakamayacağı mutlak bir kesinlik hissiydi.
Bir gözü patlamış, bir gözü yuvasından çıkmış, kulak zarları aşınmıştı, acıyla haykırıyordu, acıdan uzaklaşabilmeyi dilese de bundan çok kısa bir süre sonra korkunç bir şekilde canından olacaktı. Gözyaşları, salya, sümük, biraz da altına kaçan idrar eşliğinde hummalı zihninden bunları geçiriyordu.
Subaru: “Bu, deyi…”
Rui: “Uau! Au, uu!”
Subaru: “Bu benğm…”
Değil.
Değil, değil, değil.
Değil, değil, değil, değil, değil.
Değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil.
Değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil, değil——
Subaru: “Bu benğm…”
Acı kafasını iyice doldurmadan önce, asla unutmaması gereken bir düşünceye ulaşmıştı.
Subaru tekrar tekrar kırmızılık ve acıyla dolu bu dünyaya fırlatılıyordu ve bu, bu——
Subaru: “Değil!..”
——Bu; Natsuki Subaru’nun Ölümden Dönüşü değil, başka bir şeydi.
#Böyle betimlemesi ve duygusu bol bölümlere bayılıyorum. Yazar yaşananları ve hissedilenleri aktarmakta çok başarılı bence. Zaten beş senenin sonunda hâlâ bu seriyi bırakmamış olmamın/olmamızın en büyük sebebi de serinin ve yazarın başarısıdır. Bu arada sonradan katılan değil de beş yıl önce benimle birlikte bu seriye başlayıp hâlâ burada olan varsa bir yorum bıraksın, merak ettim şimdi 🙂 Hadi günün son bölümünde bir kez daha görüşmek üzere!




