※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Hafifçe esen dingin bir esinti Subaru’nun kaküllerini nazikçe okşuyordu.
Ve bu gıdıklanma hissinin tadını çıkaran Subaru, elini tutan genç kızın dokunuşu ile arkasında dikilen uzun, güzel kadının nefesini hissediyordu.
An itibarıyla en üst kattaki geniş odanın üzerinde, Kan Kızıl Lapis Kalesinin tepesindeydiler. Subaru, Kalenin çatı döşemelerine, yani Kaos Alevini izleyebileceği “göğe en yakın noktaya” adımını atmıştı.
Böylece onları, “manzarası güzel çukura” en çok uyan mekâna yönlendirmişti.
Subaru: “Olbart-san, bence sen pisliğin önde gidenisin.”
Rui’nin elini tutmayan boştaki eliyle işaret ettiği kişi, Kalenin çatısının köşesinde oturan ufak tefek bir ihtiyardı.
İşte bağdaş kurmuş hâlde kıçının üzerinde dönmüş bu ihtiyar canavar—— Olbart, önce elindeki testiyi ağzına götürüp alkolünü yudumladı.
Sonra da——
Olbart: “Yok artık evlat. Aç falan değilsin, di mi?”
Subaru: “…A-Aç mı?”
Olbart: “Aynen, aç mısın diyorum? Sonuçta daha yeni uyanmıştın, yemek yemeye de fırsatın olmamıştır, di mi? Açlık beyni de vücut fonksiyonlarını da bayaa etkiler, bilirsin ya.”
Derken elindeki testiyi indiren Olbart, cebinden ikinci bir paket çıkarttı. Ve hafiften panikleyen Subaru’nun karşısında ufak bir “kakaka” sesiyle birlikte paketi açtı.
O paketin içerisindense golf topu ebadında siyah, yuvarlak bir obje çıktı.
Subaru: “O şey…”
Olbart: “Buna tayın topu deriz, biz shinobilere mahsus taşınabilir bi yiyecektir. Bunlardan tek bi tanesi bi gün boyunca aklı ve bedeni formda tutar. Tadı berbattır gerçi.”
Derken topu ambalajından ayıran Olbart, gösteriş yaparcasına sallamaya başladı.
Tadını dikkate almadan acil durumlarda tüketilecek bir şeye benziyordu. Besleyici olabilirdi ama Subaru öyle bir şeyi yemek isteyeceğini hiç sanmıyordu.
Topu avcunda döndürmeye devam eden Olbart,
Olbart: “Daha gençken shinobi olduğum için ağlak bi bebe olduğum günlerden bu yana bu şeye aşinayım. Ve iş üstündeyken bunu yediğim her seferde kendi kendime ‘Keşke ben de köyümdeki o koca ihtiyarlar gibi emekli olsam da bu zıkkımdan yemek zorunda kalmasam.’ diye düşünmüşümdür.”
Subaru: “…Ee, neden yapmıyorsun ki? Olbart-san, shinobi köyünün reisi olduğunu söylemiştin, bu durumda sözü geçen biri olman gerekmiyor mu?”
Olbart: “Oh, orası öyle. Benim söylemek istediğim şey şu, artık beni ister istemez ölümüne çalıştıran o ihtiyarların hepsinden daha iyi ve daha güçlüyüm… Ama bi şekilde şu şeyi yemeye devam ediyorum işte.”
Diyen Olbart, avcunda yuvarlamakta olduğu topu ağzına tıktı. Ve tadı kötü dediği o şeyi bir güzel çiğneyip yuttu.
Sonra da hepsini bitirmiş olduğunu göstermek için ağzını açtı. Ve-
Olbart: “Neticede alışkanlıklardan kolay kurtulunmaz, anlatmaya çalıştığım şey de bu. Tadına ya da görünüşüne bakmadan ağzıma tıkıştırdığım bu karman çorman şey benim için en iyi besin. Bunu duymak sende ağlama isteği uyandırmıyo mu? Hayır mı? Kakakakka!”
Diyerek dişlerini göstere göstere gülen Olbart, Subaru’nun aklına tüyler ürpertici şeyler getiriyordu.
Bu konuşma esnasında kendisine ne anlatmaya çalıştığını anlayamasa da bunun çocuksu gençliğiyle ilişkili bir şey olmadığını düşünüyordu. Bununla birlikte tamamen görmezden gelinmemeliymiş gibi de görünüyordu.
Belki de kendince beni övüyor, bana iltifat ediyordur diyordu.
Yorna: “——İhtiyar Olbart, burası benim kalem, farkında mısın?”
Konuşmanın sonlanışıyla birlikte Subaru ve Rui’nin ardından Kalenin çatısına çıkmış olan İblis Şehrinin İmparatoriçesi Yorna Mishigure, nihayet ağzını açtı.
Yorna’nın mavi gözlerinin içine bakan Olbart’sa gülmeyi keserek “Hı hı” dedi.
Olbart: “Tabii ki farkındayım. Kalesinde oturduğun sırada o kalenin efendisi tarafından küçümsenmek hoş bi his. Uzun bi yaşamın sırrı da hoşuna giden şeyleri yapmak zaten.”
Yorna: “Senin boyunda bir adam için oldukça müsamahakâr bir hobi. Böyle bir şey yapacağın hiç aklıma gelmezdi.”
Olbart: “Ho, nedenmiş o?”
Yorna: “E çok doğal değil mi? ——Uzun yaşamanın sırrını bile bile ömrünü kısaltman delilik.”
Subaru, kolunu yavaşça ağzına götürerek baştan çıkartıcı bir gülümseme sergileyen Yorna’dan yayılan sıcaklığı hissedebiliyordu. Naif hareketlerinin ardında bir öfke yatıyordu ve elbette ki o öfkenin muhatabı Olbart’tı.
Olbart da Yorna’nın öfkesinin farkında olmalıydı ama o ihtiyar canavar, kıçının üzerinde oturmaya devam ederek kucağına açmış olduğu paketten çıkardığı ikinci bir tayın topunu daha ağzına tıkmaktaydı.
Olbart: “Ee, siz üçünüz niye can ciğer kuzu sarma oldunuz yine? Bi tilki kızla iki küçük velet hiçbi şekilde arkadaş olmamalıydı.”
Yorna: “Maalesef karşımdaki Zalim Yaşlı Adam Olbart’ın aksine ben, çocuklarla alay etmekten hoşlanmıyorum, onlara işkence etmek için de hiçbir sebebim yok. Söz konusu çocuklar olduğunda nezaketle yaklaşmam gayet doğaldır. Üstelik——”
Derken sözlerini yarıda kesen Yorna, altın kiserusunu parmağının etrafında döndürdü. Ve sonra da ucunu, dumanlar çıkaran kısmını Olbart’a işaret ederek devam etti.
Yorna: “İhtiyar Olbart’ın bu çocukları yoldan çıkarttığını ve yaverimi kandırdığını duyacak olursam… bu şehrin hanımı olarak yapmam gerekeni yaparım.”
Olbart: “Hoho, ho.”
Diye gülerek usulca çenesini okşayan Olbart’ın neşeli bakışları Subaru ve Rui’ye çevrildi.
Subaru’ysa o bakışlardaki niyeti sezerek başını uzun uzadıya salladı.
Subaru: “Üzgünüm ama seni ele vermek zorundaydım. Olbart-san’ın kurallarına aykırı bir hareket de değildi açıkçası. Sonuçta sen de bizim saldırıya uğramamıza yol açtın.”
Olbart: “Kakakakka! Söyleyecek şeyin de hiç eksik olmuyo, evlat. Ama yanıtın doğruydu. Onları size musallat eden bendim, hâliyle aynı şey benim başıma gelince sızlanmam çok acınası olur. Fakat…”
Subaru: “Fakat?”
Olbart: “Zihnin şartlara ayak uydurmaya çalışırken bu planı yapman büyük başarı. Volakiya İmparatorluk Ailesinden olabilir misin acaba? Sendeki sinsilik onlara yaraşır çünkü.”
Subaru: “Böyle korkunç şeyler söylemesene…”
Subaru’yla mevcut İmparator Abel’in tek benzerliklerinin saç renkleri olduğu düşünülünce şu anda benzer şartlarda olmalarına rağmen çoğu açıdan farklılardı. Yüz hatları ve bacak boyları da bunun kanıtıydı.
Her şeyden önce Subaru’nun da Volakiya İmparatorluk Ailesi fertleri kadar kötü karakterli olduğunu söylemek resmen kara çalmaktı.
Mesela——
Subaru: “Ben biri benim için iyi bir şey yaptığında mutlaka teşekkür ederim.”
Yorna: “Hem de yüksek sesle ve gülümseyerek. Bir çocuğun yapması gereken de budur zaten. Tanza’ya da bu konuda seni örnek almasını söyleyeceğim. Her neyse——”
Dudaklarını ayırarak Subaru’nun münasebetsizliğini değerlendirmeyi tamamlayan Yorna, sesini alçalttı. Ve sonra da gözleri kısıldı, uyumlu atmosfer bir son buldu.
Çünkü——
Yorna: “Cevap vermek için yanımda olmadığı sürece sadık hizmetkârımı azarlayamam. Evet, söyle bakalım İhtiyar Olbart, onu nereye sakladın?”
Yorna’nın sorusu, buraya gelmiş olmasının ana sebebiydi.
Olbart: “————”
Yorna’nın yoğun baskısını ve Olbart’a yönelik artçı şoklarını hisseden Subaru, yanağını sertçe ısırarak hızla çarpan kalbinin sesini kontrol altına aldı.
——Yorna alt katta, Kalenin içerisinde Subaru’yu yakalamış ve onun hiç de geçen günkü gibi gelmeyen karakterini çözen Subaru, ikinci ve büyük bir kumar daha oynamıştı.
Yorna’ya elinden geldiğince mevcut durumlarını ve Kaos Alevinde gerçekleşmekte olan “saklambaç” oyununu anlatmıştı.
Elbette ki Abel’in gerçek kimliğinden bahsetmemiş ve kendisi ile dostlarının Olbart tarafından “çocuklaştırıldığını” dile getirmemişti. Mühim olan Subaru ve dostlarının Olbart’la “saklambaç” oynadığı ve Tanza’nın da Olbart’a yardım ettiğiydi.
Kadına olabildiğince içten bir ricada bulunmak ve sabırla dinlediği esnada şüphelerini gidermek adına kendisini her şeyiyle bu durumla yüzleşmeye hazırlamakta karar kılmış ve bu konuda ona güvenmişti.
Subaru’nun ricasını dinleyen Yorna’ysa bir müddet düşündükten sonra——
Yorna: “——Ben çaresiz bir çocuğun sözlerinin doğru mu yanlış mı olduğuna karar verebilecek bir kadın değilim.”
Demiş ve Subaru ile Rui’yi Kızıl Lapis Kalesinin tepesine çıkartmıştı.
Subaru: “Dürüst olmak gerekirse onun bu denli konuşmaya açık bir kadın olduğunu sanmıyordum, ama…”
Rui: “Auau.”
Subaru: “Aynen, biliyorum.”
Subaru’nun mırıldanışını işiten Rui, tutmakta olduğunu elini sıkarak dudaklarını büzmüştü.
Buna karşılık Subaru, kendi kendine bunun bir tesadüfler silsilesi sonucunda ortaya çıkan bir nimet olduğunu söylemişti. Herhangi bir faktör eksik olduğu takdirde bu senaryo oluşamazdı.
Abel’den ve uğursuz tasarımlarından uzaklaşması.
Ubilk’in “danışmanlığı” sayesinde Kızıl Lapis Kalesine ulaşması.
Bir muhafız yerine bizzat Yorna tarafından yakalanması.
Al veya Medium’dansa Rui’yle birlikte olması.
Ve son olarak da “çocuklaşmadan” en çok etkilenen kişi olmasıyla birlikte bir kumar oynamıştı.
Yorna’nın Subaru’yu dinlemesinin ana sebebi o sözlerde bir yalan görmemesi, onları bir çocuktan gelen ciddi bir rica olarak algılamasıydı.
Çocukların ağzından dökülenleri ciddiye almayıp gülüp geçen yetişkinler de vardı.
Bir çocuk söyledi diye söylenenleri ciddiye alan ve bu sebeple onların beklentilerini karşılamaya çalışanlar da vardı.
Ve Subaru, kana susamış Volakiya İmparatorluğunun dokuz İlahi Generalinden birinin ikinci sınıfa mensup olmasını hiç beklemiyordu.
Subaru: “Yorna-san’a deli diyen kimdi ya…”
Belki de Volakiya’nın “en uygun olanın hayatta kalması” mantrasını onaylamadığı için ona bu şekilde davranıldığı şeklinde bir argüman üretilebilirdi.
Hiç değilse Subaru, ondan bu kadar iyi muamele gördükten sonra ister istemez hakkında farklı düşünmek durumundaydı.
Yorna: “İhtiyar Olbart, senden iki talebim var.”
Diyen Yorna, kibarca iki parmağını kaldırdı.
Subaru, kendisini göz ardı eden bu iki üstün varlık arasında geçen konuşmaya hiçbir şekilde müdahale edemezdi. Tek yapabileceği, bir şey olduğu takdirde oradan uzaklaşabilmek için Rui’nin elini avcundan ayırmamaktı.
Neticede çatıdan kaçmalarının tek yolu aşağıya ışınlanmaktı.
Olbart: “Şu meşhur taleplerin, hadi bi duyalım bakalım.”
Yorna: “Birincisi, Tanza’yı bana geri vermek zorundasın.”
Olbart: “Oh, hadi ama, bu biraz saçma oldu. O kızın kendince fikirleri olduğuna eminim. Olmasaydı sana, Ekselanslarına anlatmadan planlar yapmazdı.”
Yorna: “——Sessizlik.”
Olbart laf arasında Tanza’nın bu işin içerisinde olduğunu itiraf etse de alaylı sesi Yorna’nın ağzından dökülen tek ama vurucu bir kelimeyle kesildi.
O kelimenin dingin gücü, atmosferi değiştirmeye yetmişti.
Hatta o kelimenin muhatabı olmayan Subaru bile nefesini tutmuştu.
Böylece Olbart’ın sesini kesmiş olan Yorna, eliyle oynamakta olduğu kiseruyu ağzına götürüp ciğerlerini mor dumanıyla yavaşça doldurduktan sonra,
Yorna: “Maalesef Tanza’nın şikâyet veya düşüncelerini onun yerine başkasının ağzından duymaya hiç niyetim yok. Ve izini Zalim Yaşlı Adam’ın diline dek sürdükten sonra o sözcükleri duymaya tahammül edebileceğimi de zannetmiyorum.”
Olbart: “Kakaka, burda benden hoşlanan kimse yok herhâlde.”
Yorna: “Eminim içten içe bunun sebebini gayet iyi biliyorsundur, haksız mıyım?”
Yorna agresif bir gülümseme eşliğinde kafasını kaldırırken saçındaki süsler gürültüyle savruldu. Lüks bir şekilde toplanmış saçlarına takılmış kanzashi ve süslü püslü güzelliği bile Subaru’ya Yorna’nın silahlarıymış gibi görünüyordu.
——Yüksek statü sahibi kişiler kendilerinden korkulmasını arzulardı.
Subaru’ya bunu söyleyen kişi Yorna’ydı. Belki de mesele yalnızca insanları korkutmak değildi, güzelliğini hissettirmenin de bir önemi vardı.
Yorna: “İkinci talebime gelince, bu çocuklarla oynadığın oyuna bir son vermek zorundasın.”
Olbart: “Oyun, ha? Evet oyun, ama önemli bi oyun.”
Yorna: “Dün İmparator Ekselanslarının huzurunda da dile getirdiğim gibi. ——Ulaklara dokunulmayacak, Ekselansları ne derse veya ne yaparsa yapsın onlar benim korumam altında olacak.”
——Yorna, kimsenin Subaru’nun grubuna el sürmesine izin vermeyecekti.
Beklenmedik bir şekilde Tanza’nın dudaklarından Yorna’nın bu kararı dökülmüştü. Yorna bu karara bizzat uymaya niyetliyken talebine uyulmaması tepesini attırmıştı.
Sonuç olarak——
Yorna: “Bu İblis Şehri sınırlarında beni düşman bellemek mi istiyorsun?”
Olbart: “Ohh, korkunç, korkunç. Korkutucu bi kadınsın cidden… Oh, bi bakıma kimsenin işine karışmadım diyebilirim, bahanem bu olabilir.”
Yorna: “Demek yorumun bu, öyle mi, İhtiyar Olbart? ——Sen bu şehrin kime ait olduğunu sanıyorsun peki? Benim gülüp geçecek ve yapılanları affedecek kadar açık fikirli bir kadın olduğuma mı inanıyorsun?”
Subaru işlerin kızıştığını hissediyor, tüyleri diken diken oluyordu.
Sözlerinin ikinci yarısına ulaşışıyla birlikte Yorna’nın tepesinin attığını idrak ediyordu. Elbette ki Yorna, bunu ses tonu ve yüz ifadelerine yansıtacak kadar öz disiplinden yoksun biri değildi.
Ama Subaru anlayabiliyordu. Çünkü bugüne dek tepesi gerçekten atan çok fazla kişi görmüştü.
İnsanlar gerçek anlamda öfkelendiğinde, işin ucunda canları olduğunda duyguları parlardı. Ve bu, o kişilerin yanında olanlar için bile gözle görülür hâle gelirdi. Şu anda da ortada çok ama çok ham bir öfke vardı.
Rui: “Uu…”
Subaru’yla benzer hislere kapılan Rui, panik uyandırıcı havanın yayılışıyla birlikte hafifçe homurdandı.
Yol boyunca peşlerine takılan kişilere aktif olarak saldırmış olsa da şu anda karşısında Yorna ve Olbart—— yani takipçilerinden bambaşka seviyede bir ikili vardı.
Hayvani bir içgüdü söz konusuydu, muhtemelen onlarla savaşırsa kazanamayacağını biliyordu. Belki de Subaru bu işin içine karışır diye endişe duyuyordu——
Subaru: “——Hık, Olbart-san!”
Rui’ye karşı yumuşamakta olduğunu hisseden Subaru, aklındakileri silkinip attı. Ve anlık bir dürtüyle, Yorna’yla çekişmeyi sürdüren Olbart’a seslendi.
Hâlâ çatıda oturmakta olan Olbart’sa ustalıkla bir gözünü Yorna’nın üzerinde tutarken diğeriyle Subaru’ya odaklandı.
Subaru: “Bu- bunu nasıl yapabiliyorsun?..”
Olbart: “Kakakakka! Vücut kontrolü shinobiliğin temelidir. Sağ ve sol elin, sağ ve sol ayağınla birbirinden farklı şeyler yapamadıkça shinobi olamazsın. Ee ne oldu?”
Subaru: “Ha?”
Olbart: “Az önce bana seslendin ya. Bak şimdi, şu anda hayatımın en tehlikeli anını yaşıyorum. Dikkatini buna vermemelisin.”
Anlaşılan o ki Olbart, rahat tavırlarında bir değişiklik olmamasına rağmen kritik bir an içerisinde olduğunun gayet de bilincindeydi. Ve hâl gerçekten böyleyse Subaru, onun kendisine ilgi gösteriyor olmasına minnettardı.
İşte bu düşünceyle tek elini göğsüne koyup birkaç derin nefes alarak şöyle dedi:
Subaru: “Oh, ödeştik diyelim mi?”
Olbart: “…Mhm?”
Subaru’nun önerisini işiten Olbart’ın sol gözü irileşirken tek bir gözbebeğinin ilgisini üzerine çeken Subaru, hüsran içerisinde sesini yükseltip “Dediğim gibi!” diyerek,
Subaru: “Ödeştik, ödeştik! Olbart-san, sen kurallara aykırı bir şey yapmaya kalktın, ben de Yorna-san’a söyledim. İkisi de bir o kadar kötü şeylerdi, işte bu yüzden…”
Olbart: “Sessizce ikimiz de hatalıyız deyip oluruna bırakalım mı demek istiyosun?”
Subaru: “Oh evet, aynenaynen! Gördün mü, hiç fena değil, ha? Biz Olbart-san’a istediğini veririz, böylece sorunlarımız çözülür!”
Olbart’ın arzuladığı şey, Abel’in elinde olan İmparatorluk sırrıydı.
Subaru bunu detaylı olarak bilemese de o sırrı verdikleri takdirde Olbart’ın geri çekilmesini sağlamak kolay olurdu. Aslında bu “saklambaç” oyunu da verecekleri bilgiye inanıp inanamayacağını anlamasına yönelik bir nevi zekâ testiydi.
Subaru: “Üç sefer diye anlaşmıştık ve henüz yalnızca iki seferde başarılı olduk… Ama sen yine de bize zorluk çıkarma tabii, Kalenin tepesine çıkmayı başardık sonuçta.”
Olbart: “Hmmm… Bu arada benim saklandığım yeri bulan sen misin? Diğeri, hani şu maskeli genç değil mi?”
Subaru: “E-evet, benim. “Manzarası güzel bir çukur” düşüncesi aklıma bir şeyler getirdi… Düşündüğüm başka bir yer daha vardı gerçi.”
Belki de Abel ve diğerlerinin gittiği yer orasıydı.
Şu anda orada olmasalar da Abel’in grubu da er ya da geç yanıtı bulacak ve Kızıl Lapis Kalesine gelecekti. Subaru yalnızca Rui’nin ışınlanma yeteneği ve Ubilk’in “danışmanlığı” sayesinde hile yaparak işleri hızlandırmıştı.
Yine de bu işin altından kalkabilirse Abel ve diğerlerini Rui konusunda yapılacak şeyle ilgili ikna etmesi de kolaylaşabilirdi. O işin yaş olduğu anlaşılırsa da Yorna’yı saflarına çekmeye çalışabilirlerdi.
Tabii Rui’nin gerçek kimliği açığa çıktığı takdirde Yorna’nın ne tepki vereceği muammaydı.
Subaru: “Neyse! Olbart-san, merak ediyorum da… Eğer benim… Yo, bizim önerimizi dinlemeye razı gelir misin acaba?”
Kafasını sallayan ve negatif düşüncelerini silkinip atan Subaru, Olbart’a bakarak böyle söyledi.
Benim yerine “bizim” deme sebebi, bu uzlaşma teklifinde Yorna’nın işbirliğine ihtiyacının olmasıydı. Yorna Tanza’yı sinsice bir planın içerisine çektiği için Olbart’ı bağışlamadığı takdirde Subaru’nun bin bir çabayla dile getirmiş olduğu önerisi nafile hâle gelirdi.
Ancak——
Yorna: “————”
Tek gözü kapalı hâlde kiserusunu ağzında bekleten Yorna, herhangi bir itirazda bulunmuyordu. Ve Subaru’ya kalırsa bu, fikrine saygı duyduğunun göstergesi olmalıydı.
Subaru fazlasıyla ama fazlasıyla minnettardı. Ona defalarca kez teşekkür etmek istiyordu.
Yorna’nın kendisine beslediği güveni ve sergilediği merhameti boşa çıkartmamayı diliyordu.
Subaru: “Olbart-san.”
Böylece bir taviz vermesi umuduyla bir kez daha Olbart’a seslendi.
Olbart ise Subaru’nun umut dolu kara gözlerine karşılık olarak parmaklarıyla bırakmış olduğu testiye uzandı. Onu ağzına götürüp içerisindeki alkolü son yudumuna dek içtikten sonraysa,
Olbart: “Bilirsin ya, evlat. Bu yalnızca şu anki hâlinle düşünebileceğin bi şey miydi, yoksa eski hâlinle de düşünebilir miydin bilemiyorum ama…”
Subaru: “————”
Olbart: “——Çoktan başlanmış bi oyunu yarıda bırakma fikrinden hoşlanmıyorum. ——Bu moruk inatçı biridir, anlıyo musun?”
Diyen ihtiyar canavar bir kahkaha patlattı, sonra da elindeki testiyi yere çarparak paramparça etti.
Gürültü eşliğinde uçuşan tozlar ise Subaru’nun nefesinin kesilmesine yol açtı.
Ve hemen sonrasında——
Yorna: “Bir çocuğun uzattığı eli tutmayan bir ihtiyar, olsa olsa kendi inatçılığının yasını tutar.”
Diyerek ileri atılan Yorna’nın uzun bacakları savrulurken Kızıl Lapis Kalesi, bir gümbürtü eşliğinde ikiye ayrıldı.
△▼△▼△▼△
Yorna’nın kalın tabanlı bir geta giyen ayağı yukarı kalktığı gibi muazzam bir hızla yeniden alçalmıştı.
Bir saniye sonraysa doğrudan topuk darbesine maruz kalan kule çatlamış, çatırdamış, hemen sonrasında da muazzam bir gümbürtü eşliğinde patlarcasına ayrılmıştı.
Çatı kiremitleri havaya uçuşur ve yoğun duman bulutları yükselirken bu muazzam darbeyi püskürtmüş olan Yorna, kimonosunun etekleri yiğitçe sallanır hâlde patlamanın merkez üssüne dönmüştü.
Tek bir nefeste bir sıçrayış ve bir tekmeyi art arda sıralamış, fena hâlde belalı gücünün sonucunda Kale kısmen yıkılmıştı.
Evet, Yorna’nın topuğuyla indirdiği tek bir darbe, güzeller güzeli Kızıl Lapis Kalesinin kelimenin tam anlamıyla yıkılmasına, mahvolmasına yol açmıştı.
Subaru: “Ohaaaaaa!?——”
O olağanüstü yıkıcılıktaki gücü gören Subaru’ysa kafasını ellerinin arasına alarak çömelmişti.
Patlayan kalenin yarattığı yıkıma yakalanmaktan kıl payıyla kurtulmuş olsa da inanılmaz sarsıntılarla kaleden aşağı yuvarlanmasına ramak kalmıştı.
Neyse ki Rui onu kolundan yakalayarak bunun gerçekleşmesine mâni olmuştu.
Rui: “Uau!”
Subaru: “Kahretsin! Neden böyle oldu!..”
Kolundan sıkıca tutup çekilerek oturur pozisyona geçen Subaru, gözlerinde yaşlarla haykırıyordu.
O yaşlar, dans eden toz bulutları gözlerine girdiği içindi. Ahmak Olbart’ın teklifini reddetmesiyle katiyen bir ilgisi yoktu.
Ki açıkçası bu da tam bir kabalıktı——
Subaru: “Yorna-san!!”
Yorna: “Geride durun, olup bitenlerden etkilenmeyin. Korkarım ki kendimi tutma konusunda pek iyi değilim. ——Lakin.”
Yorna, arkasına bile bakmadan Subaru’nun seslenişine karşılık verdi.
Ve sözlerini o noktada sonlandırıp çatıya saplanan ayağını çekip kimonosunun eteğiyle tozunu aldıktan sonra kafasını kaldırırken——
Yorna: “Beklenildiği üzere çevik biriymiş.”
Kafasının hemen üzerinde dönerek uçan, dalgalanan duman ve toz bulutlarıyla kaynaşan ufak bir gölge göründü—— yani Olbart.
Yorna’nın bakışlarının tadını çıkaran Olbart, dişlerini göstere göstere sırıtıp “Ha!” diyerek,
Olbart: “Birbirimizi rahat bırakmamız gerektiğini zannediyodum… Yani bundan böyle her şey mübah, di mi?”
Yorna: “Bu şehirde beni yenebileceğini sanmana şaşırdım. Bu denli bunadıysan Dokuz İlahi General arasındaki yerini gençlere bırakmanı tavsiye ederim.”
Olbart: “Kakakakka! I ıh, maalesef olmaz. Dokuz İlahi Generalin en uzun ömürlü üyesi olacağım.”
Biri havada, biri çatıda olan ikilinin bakışları kesişiyor, karşılıklı savaşma arzusu dile getiriliyor ve her ikisi de rakibine karşı çıkmaya hazırlanıyordu.
Yorna kiserusunu ağzına götürür ve Olbart havada dönüp dururken—— kadının ağzından mor bir duman öbeği çıktı, Olbart ise göğe attığı tekmeyle ok misali atıldı.
Olbart: “——Hık!”
Ve gözleri alev alev yanan Olbart’ın tekmesi, Yorna’nın etrafına saçmış olduğu mor dumanlara daldı.
Ağırlıksız ve şekilsiz olması gereken kiseru dumanlarıysa Olbart’ın ayağını karşılayarak bükülme benzeri bir hareketle darbenin etkisini dağıttı.
Bunu gören Olbart’ın gülümseyişi kuvvetlenirken,
Olbart: “Ooshyaaaa!!——”
Kısa bacakları büyük bir hızla döndü ve azılı bir kuvvetle birlikte on, yirmi tekme salındı.
Mor duman bir iki darbenin etkisini azaltsa da art arda gelen tekmeler bir noktada dumanları dağıtmaya başladı; en nihayetinde dumanlar tamamen temizlendiğinde de kalkan veya zırh etkisi ortadan kayboldu.
Elbette ki etkinin bir noktada var olması bile saçmalığın daniskasıydı——
Olbart: “İlginç bi yeteneğin varmış. Benim teknik kitabımda yazılı değil bak.”
Yorna: “Vah vah. Kimseleri sevemeyen bir shinobinin taklit edemeyeceği gizli bir teknik zaten.”
Olbart’ın dumanları dağıtmasıyla birlikte Yorna’nın figürü yanı başında belirdi.
Ve havaya sıçrayan kadın, Olbart’ın korunaksız ensesini hedef alarak elindeki süslü püslü kiseruyu salladı.
Kör bir silah denilemeyecek kadar uzun ve hafifti lakin Olbart, inanılmaz çevik bir kol hareketiyle—— ya da daha doğrusu kolunda tuttuğu kunai ile darbeyi karşıladı.
Fakat kolunda gizlediği kunai, tiz bir ses eşliğinde paramparça oldu.
Uygun malzemelerle yapılmış olması gerektiği kesindi ama buna rağmen kunai kırılırken Yorna’nın kiserusu sapasağlam kalmıştı. Bu kiseru tam olarak neyden yapılmaydı?
Olbart: “Kakaka, kocayanlara kibar davranmak icap eder. Benim canımı sıkmaya cüret etme, küçük hanım.”
Yorna: “Kocayanlara kibar davranmak gerektiğini inkâr etmiyorum. Fakat senin o kategoriye girmen mümkün değil, İhtiyar Olbart. Hâl böyle olunca…”
Olbart: “Aman iyi, ben de kendi kendime kibar davranırım öyleyse.”
Aralarında böyle bir sohbet dönerken ölümcül saldırıların ardı arkası kesilmiyordu.
Yorna’nın incecik kolları ve uzun bacakları, güzel görünümlerine rağmen koca kale duvarlarını aşağı indirebilecek güçte saldırılar gerçekleştiriyordu.
Olbart’ın saldırılarıysa o kadar gösterişli değildi ve genellikle saldırıları savuşturmakla yetiniyor, nadiren araya giriyordu.
Yine de——
Olbart: “Birini öldürmek için bi kaleyi indirecek güce gerek yoktur. Nihayetinde alına saplanan uzun bi iğne de iş görür.”
Yorna: “Madem öyle, şansını dene hadi.”
Yorna’nın hafif tahrikinin hemen ardından Olbart’ın kurnaz ifadesi göğe karıştı. ——Yo, yalnızca insan gözünün takip edemeyeceği muazzam bir hızla harekete geçti.
Zamanında kelebek gibi uçup arı gibi soktuğu söylenen ünlü bir boksör vardı ve Olbart’ın ring olarak kullandığı kısmen yıkık kulede sergilediği dövüş stili de tam olarak buydu.
Ona daha yaraşır bir tasvir arandığı takdirde savaş jeti gibi uçup keskin nişancı tüfeği gibi saldırdığını söylemek uygun kaçabilirdi.
Yorna: “Haddinden fazla uçan bir şahsiyetsin. Yaşına göre fazla küstahsın.”
Belki de bacak kuvveti nedeniyle Olbart’ın bastığı tüm kiremitler patlıyor ve Olbart, farklı noktalarda maddeleşerek Yorna’ya bir darbe indiriyordu.
Yorna da o darbeyi kiserusuyla karşılamak ya da kaçınmak için insanüstü reflekslerinden bir hayli faydalanıyordu. Her ikisi de insanüstü varlıklardı, öyle ki azılı mücadeleleri Subaru’nun nefes almayı unutmasına yol açıyordu.
Rui: “Au!..”
Subaru’nun yanı başından aynı manzarayı izlemekte olan Rui ise iki büklüm olmuş, bedenini ufaltmıştı.
Savaşın başlarında Subaru’nun Rui araya girecek diye endişelendiği bir vakit olmuştu.
Fakat Yorna ve Olbart arasındaki mücadele, o çaptan çıkmıştı.
Hangi taraf kazanırsa kazansın muazzam bir yıkım söz konusu olacaktı.
Ki bu da Subaru için idealden çok ama çok uzak bir sonuçtu.
Subaru: “Ama elden ne gelir ki? Buna bir son vermek için yapabileceğim hiçbir şey yok!..”
Savaş bu denli gösterişli ve kale bu denli harap hâldeyken şehrin her yerindeki insanlar Kalede olup bitenleri fark etmiş olsa gerekti.
Bu durumda Yorna’yı seven şehir halkının akın akın gelmesi de Olbart’ın yoldaşları olan sahte İmparator ve maiyetinin harekete geçmesi de mümkündü.
Bu gerçek olduğu takdirde de koca şehri etkisi altına alan büyük bir savaş çıkardı.
Ve Subaru bunu hiç istemezdi.
Yorna’yı Abel’in tahta dönmesini sağlayacak büyük bir çatışmaya katabilmek için gelseler de yeterince hazırlık yapılmamış bir savaş nasıl bir trajediyle sonlanırdı kim bilir?!
Olbart: “Shiiihaaaa!!”
Derken tiz bir çığlık eşliğinde kendi etrafında dönen ihtiyar canavarın her iki ayağı da Yorna’nın önündeki çatı parçasını delip geçti. Hemen ardından çatıya bir sarsıntı yayıldı, Yorna’nın ayaklarının altında bir patlamaya yol açıldı ve kadının göğe fırlatılışıyla az önceki pozisyonları tersine döndü.
Olbart: “————”
Yorna bu şekilde göğe yükselirken Olbart’ın shurikenleri dört bir yandan fırlamaya başladı.
Subaru, onların ne zaman fırlatıldığını hiç bilemiyordu. Belki Yorna havaya sıçradıktan sonra atmıştı, belki de olacakları önceden hesap etmişti; her hâlükârda kaçış yoktu.
Havadaki shurikenlerden biri Yorna’nın yumuşak, beyaz teninde vahşice bir yara açacaktı—— Yo,
Yorna: “Bunu anlamalısın. Ben bu şehrin hükümdarı, İblis Şehrinin lideriyim.”
Diyen Yorna’nın etrafını saran keskin bıçakların her biri hareketi kesti.
Onları durduran, olağanüstü bir hızla hareket edebilen Yorna değildi. Kadının kılını kımıldatmasına dahi gerek yoktu. O shurikenleri durduran şey, kendi kendine yukarı atılan çatı kiremitleriydi.
Bu öyle muazzam bir şansın sonucu da değildi.
Çünkü bir insan ne kadar şanslı olursa olsun dört bir yandan atılan ondan fazla shuriken yalnızca şans eseri kiremitler tarafından durdurulamazdı.
Yorna kollarını hafifçe sallarken görüş alanı sınırlarında olan Subaru ve Olbart ikilisi aval aval olup bitenleri izliyordu.
Derken kadının kollarının hareketiyle birlikte shurikenleri engelleyen kiremitler önce havada süzülmeye başladı, sonra da hareketi kesişleriyle Yorna’nın etrafında spiral bir merdiven şekillendi.
Ve o basamaklara tabanlarını yerleştiren Yorna, sakince kale kulesine doğru alçaldı.
Bu manzara bir illüzyon veya belki de psikoneziydi. Elbette ki başka bir deyişle büyü olarak da adlandırılabilirdi ama Subaru’nun bildiği büyülerden biraz farklıydı.
Çünkü manipüle edilen şey ateş, buz, rüzgâr veya toprak değil, bina parçalarıydı.
Olbart: “Kah, tam bi baş belasısın, farkında mısın? Demek Cecilus ve Araki’nin bahsettiği büyü buydu, öyle mi? Bunu nası yaptın ki?”
Yorna: “Sana söylemiştim. Bu kimseleri sevemeyen bir shinobinin taklit edemeyeceği gizli bir teknik… Bense görünüşüme rağmen bir şeylerle ilgilenmeyi bilen bir kadınım.”
Diyerek gülümseyen Yorna, kiserusunu dudaklarının arasına sıkıştırarak boşta kalan ellerini çırptı.
Ve bu bir işaretmişçesine, kısmen yıkılan kalede bir değişiklik meydana geldi. ——Yo, yaşanan şey basit bir değişiklik falan değildi. Gerçekliği düş misali çarpıtan bir büyü tekniğiydi.
Subaru: “B-bu…”
Rui, ayaklarının altındaki çatı değişirken yutkunan Subaru’nun koluna sarıldı. Kızın bedenini destekleyen Subaru’nun gözlerinin önünde anormal bir olay gerçekleşiyor, yıkık hâldeki kale eski hâline dönüyordu.
Bir yaranın iyileşme sürecinin hızlandırılmış videosu misali, bina adım adım kendisini onarıyordu.
Bu esnada Abel’in ‘Yorna bir Ruh Evliliği Tekniği kullanıcısı’ şeklindeki tahminini ve Yorna’nın ağzından dökülenleri düşünen Subaru’nun aklına yaşananlara dair bir teori geldi.
Kulağa çok ama çok aptalca gelse de Yorna Mishigure——
Subaru: “O-o kalenin üzerinde de mi Ruh Evliliği Tekniğini kullanıyor?..”
Evet, aynen öyleydi. Subaru, kelimenin tam anlamıyla dünya dışı bir varlık olan İblis Şehri hükümdarının yetenek yelpazesi karşısında diyecek hiçbir şey bulamıyordu.
#Yorna beklenenin aksine iyi bir karakter çıkıyor galiba. Yani güçlü olduğu zaten barizdi, ona hiç şüphe yoktu ama isyanlarının ve kavgalarının sebebinin başka insanları korumak olması ve kurduğu cümleler aslında takdir edilesi biri olduğunu gösteriyor. Haksız çıkıp şaşıracak mıyız bakalım bir noktada.
#Bu mücadele nasıl ilerleyecek onu da çok merak ediyor ve hemen susuyorum, sıradaki bölümde görüşmek üzere!


