Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 50 – “Manzarası Güzel Çukur” 

Kısım VII, Bölüm 50 – “Manzarası Güzel Çukur” 

1 Nisan 2023 133Okunma 33 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Şaibeli Ubilk’le yollarını ayıran ikili, bir iki küçük ara sokakta mola vermişti.

Etrafına bakınarak ortalığı kolaçan eden Subaru, yalnız olduklarından emin olmaya çalışıyordu. Hâliyle Ubilk’in onları takip edip etmediğini de özenle gözlemlerken,

Subaru: “——Yanıt içimde.”

Rui: “Auu.”

Subaru Ubilk’in söylediklerini düşünedururken Rui kafasını eğmiş onu izliyordu.

Subaru, detaylarını bilemediği bir meslek olan “danışmanlık” yaptığını belirten Ubilk’in dolandırıcı olma ihtimalini elemiş olmasa da söylediklerinde haklılık payı olduğuna inanıyordu.  

Ubilk’in gerçekten de arzuladığı şeyi görüp göremediğini bilemese de——

Subaru: “… “Manzarası güzel çukuru” çözdüm sanırım.”

Ubilk’in “yanıt senin içinde” deyişi Subaru’ya bir ipucu vermişti.

Kastettiği şey, kayıp Olbart’ın gizli gizli Subaru’nun bedenine girdiği değildi. Bu bir metafor ve Olbart’ın ipucu da bir bilmeceydi.

“Gözkapaklarının ardında” bilmecesi, içerisinde bulundukları odayı işaret ediyordu.

Dolayısıyla “manzarası güzel çukur” da bir bilmeceydi ve yanıt da ortada olmalıydı.

Ve Ubilk’in sözleri de eklenince Subaru’nun içinde olan yanıt——

Subaru: “İçerisinde bulunduğum bir yer olmalı diye düşünüyordum ama öyle olamaz ki.”

Rui: “Auau?”

Subaru: “Bu şehirde içerisinde bulunduğum pek fazla yer yok. Hanı elersek geriye sadece Yorna’nın kalesi kalıyor. Ama orasının da çukura benzer bir hâli yok. Hem de hiç.”

Rui: “Uu.”

Subaru: “Çukura benzer bir yerle ne kastediyor olabilir?”

Olbart “manzarası güzel bir çukur” ipucunu vermişti fakat “manzarası güzel” ve “çukur”, birbirine taban tabana zıt şeylerdi.

Bir yerin manzarasının güzel olması için yukarıda olması gerekirdi. Çukursa derin bir boşluktu. Hâliyle manzarası güzel bir çukur kulağa pek anlamlı gelmiyordu.

Dolayısıyla bu ikisinden biri yalan olmalıydı. Ve manzaranın güzelliğiyle ilişkili bir yalan anlamsız olacağına göre yalan söylenen kısım çukurla ilişkili olabilirdi.

Subaru: “Çukurla ilişkili ama çukur olmayan bir şey…”

Kaos Alevinde bu tanıma uyan ve Subaru’nun daha önce bulunduğu bir yer yoktu.

Aynı şeyin handan ayrılmamış olan Abel ve diğerleri için de geçerli olduğundan emindi. ——Her şeyden önce Olbart’ın İblis Şehrini ne kadar tanıdığını da hiç bilemiyordu.

Ama onun da fazla bilgisi olacağına ihtimal vermiyordu. Neticede görevi sahte İmparatora—— Vincent’e eşlik etmek ve onu korumaktı.

Hâliyle pek tanımadığı bu şehirde çok zor bir yeri seçmeyeceği kesindi.

“Manzarası güzel çukur”, yalnızca Kaos Alevinde bulunan bir yer olmamalıydı.

Bu nedenle——

Subaru: “——Rui, yukarılara çıkıyoruz.”

Rui: “Uau?”

Rui, gözlerini kapatarak bu cümleyi kuran Subaru karşısında şaşkına dönmüştü. 

Subaru, kastettiği şeyin anlaşıldığını zannetmiyordu. Ama elini tutan Rui’nin sessizce kendisini takip edeceğini teyit edebilmesi yeterliydi.

Fazla vakitleri kalmamıştı. Yanılıyor olabileceğinden endişe duysa da deneyip görmekten başka çaresi yoktu.

Olbart’ın saklandığı yer “manzarası güzel bir çukur” idi ve buna en yakın mekân——

Subaru: “——Göğe en yakın noktaya çıkmamız gerekiyor.”

△▼△▼△▼△

Ubilk’in tek taraflı bir konuşma ile verdiği “danışmanlık” hizmeti Subaru’yu bir yanıta ulaştırmıştı.

“Manzarası güzel bir çukur”, başka bir deyişle “manzarası güzel bir uçurum” idi.

Ve bir uçurum yalnızca bir yükselti olmakla kalmaz, insanın düştükçe düşebileceği dipsiz bir kuyu da olurdu. Yani derinliğinin sonu yokmuş hissi uyandıracak kadar büyük bir boşluk söz konusuydu.

Ve Ubilk’in belirttiği üzere Subaru, bunu daha önce tecrübe etmişti.

Ve bunu çok kısa bir süre önce yapmıştı.

Subaru: “Sokakta, o çocuk beni fırlattığı sırada.”

Subaru aklını yitirmiş hâlde koştururken koyun oğlan onu kolundan kavramıştı. Ve bir özür eşliğinde fırlatılan Subaru, daireler çize çize göğe yükselirken aynı şeyi düşünüp durmuştu.

——Mavi göğe doğru “düşüyorum” demişti.

Elbette ki yaşananlar hesaba katılınca yanılmıştı.

Etrafındakilerin açısından Subaru basitçe göğe fırlatılmıştı. Ama fırlatılan kişi olan ve nerenin aşağı, nerenin yukarı olduğunu bilemeyen Subaru’nun aklından başka bir şey geçmişti.

Mavi göğe doğru düştüğünü düşünmüştü.

Sonu gelmez, mavi, dipsiz bir “çukura” düşüyorum demişti.

Subaru: “Manzarası güzel çukur bu işte… Yani bu şehirde göğe en yakın yeri bulmalıyım.”

Subaru, Olbart’ın “manzarası güzel çukur” dediği yerin orası olduğuna inanıyordu.

Hâliyle en yüksek noktayı hedeflemeyi düşünüyordu, ama——

Rui: “Aa, uh!”

Subaru’nun hislerinden haberdar olup olmadığı meçhul Rui, yüzünde koca bir gülümsemeyle spesifik bir noktayı işaret etmekteydi.

Ancak o neşeyle bir elini sallar, diğeriyle de uzakları işaret ederken Subaru, eliyle yüzünü örtüyordu.

Sebepse Rui’nin söylediklerini idrak edememesi veya aptallık edişi değildi.

Aslına bakarsanız Rui ilk defa Subaru’nun aklından geçeni anlamıştı. Ve Kaos Alevi şehrindeki göğe en yakın binayı işaret etmişti.

Sorun şu ki o bina, Subaru için endişe konusuydu.

Rui: “Uh!”

Subaru: “Demek sen de aynı şeyi düşünüyorsun ha…”

Rui’nin bir hevesle elini çektiği Subaru, kafasını kaldırarak kızın işaret etmekte olduğu binaya—— yani Kızıl Lapis Kalesine bakıyordu.

Evet, orası Yorna Mishigure’nin kalesi ve İblis Şehrinin en uzun binasıydı. Ve hâlâ çocuk olan Subaru’nun kesinlikle kapısından geri döndürüleceği bir yerdi.

Her şeyden önce Olbart’la saklambaç oynama amaçları, Kalede bekleyen Yorna’nın talebini yerine getirebilmekti. ——Derken düzen bozulmuştu.

Subaru: “Ama Olbart’ın karaktersizliğini göz önünde bulundurursak bunun onun çevireceği bir dolap olma ihtimali yüksek.”

Olbart da Subaru ve diğerlerinin eski hâllerine dönmek istediğini biliyordu.

Eski hâllerine dönebilmek için en azından bir defa Kızıl Lapis Kalesine gitmek zorunda kalmalarıysa “Zalim Yaşlı Adam” olarak bilinen Olbart’ın başvurması muhtemel bir numaraydı.

Ama sorun şu ki——

Subaru: “Kaleye nasıl gireceğiz?..”

Subaru, bu “çocuklaşmış” ve ufalmış görünümüyle ben Natsumi Schwartz’ım diyemezdi. Zaten böyle bir seçenek olsaydı en başta Olbart’la saklambaç oynamaya kalkışmazdı.

İçerisinde bulunduğu durumdan Yorna’ya bahsedemezdi. Hele de yaveri Tanza Olbart’la iş çevirirken.

Bu durumda Kaleye yaklaşmak epey tehlikeli olacağa benziyordu.

Rui: “Uau.”

Subaru: “Hı hı, biliyorum… Tanza Olbart-san’la işbirliği içerisinde olduğunu Yorna-san’dan gizliyorsa başına buyruk hareket ettiği kesin demektir.”

Subaru’ya kalırsa Kızıl Lapis Kalesinin etrafında Tanza’nın boynuzlu yarı insan yoldaşlarından pek fazla olmamalıydı.

Kalenin yakınlarında bir hengâme çıktığı takdirde Yorna öyle ya da böyle gerçeği öğrenirdi. Ve bu da Tanza’nın işine gelmezdi.

Belki de Subaru Tanza’nın yaramazlığını ispiyonlasa iyi ederdi.

Subaru: “Durdur, çok acele ediyoruz. Yorna-san’ın Tanza’nın tarafını tutma ihtimali de var. Hatta büyük ihtimalle öyle olacaktır.”

Biri kıymetliniz, biri de yabancının tekiyken iki çocuktan hangisine inanacağınız ortadaydı.

Yani neresinden bakarsa baksın Subaru’nun Yorna’ya Tanza’nın çevirdiği dolapları anlatma planına pervasızca başvurmaması gerekirdi.

Ama içinden bir ses, Kızıl Lapis Kalesinin yakınlarındaki düşman sayısının gerçekten de az olduğunu söylüyordu.

Subaru: “Sonuç olarak en iyi seçenek Kaleye sızmak… Bu noktada elimizden Olbart-san’ın zirvede gizlenmesi için dua etmekten başka bir şey gelmez. Rui, bir bakar mısın?”

Rui: “Aa?”

Subaru: “Senin, o ışınlanma hareketin… seninle uçmama imkân tanıyor, değil mi?”

Rui’nin mavi gözlerinin içine bakan Subaru, ona bu soruyu sordu.

Rui, sokakta kendinden geçtiği o ilk seferde çöken çadırın altından çıkmak için yeteneğini kullanmış ve üzerine eğilmiş olan Subaru’yu başka bir noktaya ışınlamıştı.

Subaru o anda midesinin altüst olduğunu hissetmişti ki bu bir daha tecrübe etmek istemediği bir şeydi ama epey işine yaradığı da aşikârdı.

Tabii uçabilecekleri mesafenin de bir sınırı olmalıydı.

Subaru: “O güçle Kaleye girebiliriz. Doğru düzgün kullanabilir misin peki?”

Rui: “Au!”

Subaru: “Emin misin? Çünkü “muhtemelen” diyorsan sıkıntı çıkabilir. Doğru düzgün kullanmayı bilmiyorsan ikimizin de başı derde girer.”

Rui: “Uu…”

Subaru tarafından zorlanan Rui, hüsran içerisinde yanaklarını şişirdi. Ve bu sırada Subaru’nun elini iyice sıkıp daha çok güç kullanışıyla,

Rui: “Uau.”

Subaru: “——Hık.”

Etraflarındaki manzara göz açıp kapayıncaya dek, puf diye değişiverdi.

Subaru karşısındaki Rui’ye odaklandığı için gözlerinin önünde bir değişim yaşamıyordu. Ama etraflarındaki manzara önce puslu sokaktan ışıl ışıl bir sokağa, oradan bir binanın odasına ve oradan da bir çatıya evriliyor, bu değişim devam ediyordu.

Rui, gücü üzerinde kontrolü olduğunu kanıtlıyordu âdeta.

Subaru: “A-anladık! Anladık, yeter! Yeter artık!”

Rui: “Auu.”

Subaru: “Kaybettim! Pes ediyorum, sen kazandın!”

Kazandığını işiten Rui, şişirdiği yanaklarını gevşeterek içlerindeki havayı bıraktı. Subaru ise yaşadığı korkunç tecrübe nedeniyle ürpererek yanı başında diz çöktü.

Rui, Subaru’nun elini tutarken kısa mesafede en az beş ışınlanma gerçekleştirmişti. Ve her defasında etraflarındaki manzara değişmişti. Ne absürt bir tecrübeydi.

Resmen kâbus gibiydi.

Subaru: “Ama, işe yarayacaktır… Ah.”

Rui: “Uu?”

Subaru: “Ouehhhhhk!”

Yumruklarını sıkmaya çalışan Subaru’nun mide sıvısı o saniyede boğazını yakmaya başladı. Ve olduğu yerde diz çökmeye devam ederken midesinde ne var ne yoksa şaşaalı bir şekilde sokağa boşalttı.

Kısa mesafeli ışınlanma ile iç organlarının çalkalanması hissiyatı ayrılmaz bir ikiliydi.

Yine de——

Subaru: “İ-iş görür. Bununla… Ouehk.”

Rui: “Uua.”

Midesinden yükselen sıvılarla mücadele eden Subaru, gözlerini Kızıl Lapis Kalesine dikmişti.

Yanı başındaki Rui ise ilk defa elini Subaru’nunkinden ayırmış ve burnunu kırıştırmış şekilde belli bir mesafede onun kusmayı bitirmesini bekliyordu.

△▼△▼△▼△

——Uçmaları gereken noktayı işaret eden Subaru, Rui’nin elini sıktı.

Bu, Kızıl Lapis Kalesine sızmak için Rui’ye öğrettiği bir sinyaldi.

Bir yavru köpeği bir şeyler yapması adına eğitmek gibi olsa da esasında o kadar basit değildi.

Subaru Rui’ye bir köpek ya da bir yavru köpek gibi davranmayacaktı ki aslında öylesi daha tatlı olurdu. Hiç değilse her an birinin üzerine atlayıp onu fena hâlde yaralayabilir gibi bir korku taşıması gerekmezdi.

Onunla muhatap olurken çok dikkatli olması gerekiyordu.

Subaru: “Dur.”

Subaru, sessizce böyle söyleyip kolundan çekiştirerek Rui’yi durdurdu.

Ve parmağını ağzına götürerek “Şışşşş” talimatını verdi. Rui de aynı şeyi yapıp parmağını kendi ağzına götürüp “Uu” diyerek çenesini kapattı.

Ortalığı kolaçan eden Subaru, Rui’yi arkasına alarak sokağın sonundaki köşeden usulca sağa sola bakındı. ——Yaklaşık on metre ötede güçlü görünümlü bir kapı muhafızı vardı.

Kollarını önünde kavuşturmuş şekilde kapının önünde asil bir şekilde oturan muhafız, yüzü kertenkeleyi andıran bir kertenkele adamdı. Tüm bedeninin mavi pullarla kaplı olması da son derece güçlü ve havalı görünmesine yol açıyordu.

Ama muhafızlık işini pek de ciddiye almıyormuş gibi görünüyordu, çünkü Subaru o mesafeden adamın ağzını kocaman açmış esnediğini görebiliyordu. Tabii yine de onu atlatıp kapıdan geçebilme ihtimalleri düşüktü.

Dolayısıyla——

Subaru: “Rui.”

Dikkatini çekmek için Rui’ye seslendi. Sonra da görebilmesi için parmağıyla duvarı—— yani Kızıl Lapis Kalesini çevreleyen taş duvarı işaret etti.

Ve sonra da Rui’nin elini güzelce sıktı.

Subaru ve Rui: “————”

Hemen ardından Subaru ve Rui’nin bedenleri Kale duvarlarının ötesine sıçradı ve ikili, Kale topraklarına giriş yaptı.

Kapı muhafızlarıyla tartışma ve onları güç kullanarak devre dışı bırakma sürecini atlamalarını sağlayan bir sızış olmuştu—— Ve Subaru muhafızlar adına üzülüyordu, çünkü çocuksu zihni bile hile yaptığının bilincindeydi.

Rui’nin ışınlanması karşısında sıkı güvenlik de temkinlilik de fayda etmezdi.

Belki güvenlik kameraları olsaydı girişimleri engellenebilirdi ama bu dünyada öyle bir şey yoktu. Hâliyle güvenliğin insan gücüne dayandığı bu dünyada ışınlanmak, katıksız bir hileydi.

Yine de——

Subaru: “Görülmeyi göze alamayız, çok dikkatli olmamız gerekiyor…”

Kalenin dışında veya uzağında yakalandıkları takdirde bir bahane uydurabilirdi ama kale topraklarına girdikten sonra yakalanacak olurlarsa hiçbir mazereti olamazdı.

Rui’nin kısa menzilli ışınlanması da art arda iki kullanımla sınırlıydı. Üç veya daha fazlasına başvurduğu zaman kullanıcıyı kusma noktasına getireceği kesindi, hatta bayıltma ihtimali bile vardı.

Birileri onları bulur da Subaru kaçarken bayılırsa sonları ne olurdu?

Subaru: “Bu çocuğu hiç kimse durduramaz.”

Rui: “Uu?”

Rui masum bir şekilde kafasını eğerek Subaru’ya bakıyor, endişelerini anlayamıyor gibi görünüyordu.

Subaru, onun artık tek bir kişiyi dahi öldürmesine izin vermeyecekti. ——Onu yanına alıp kaçtığı anda kendine bu yemini etmişti.

Ufalan, gençleşen Natsuki Subaru, Rui konusunda adamakıllı bir karara varamazdı. Bu nedenle hiç değilse şu anki hâliyle varabileceği en iyi karara varmak istiyordu.

Rui’nin başkalarının canını almasına mâni olmanın tek yolu da buydu.

Subaru: “…Dış duvara tutunup mola vere vere atlayamayız, değil mi?”

Subaru’nun hedefi “manzarası güzel bir çukur” idi. Ve orası Kalenin tepesi olsa bile yalnızca Rui’nin ışınlanmalarına güvenip kalenin dışından tırmanmak zor olurdu.

Muhtemelen bir noktada kayıp düşerlerdi ve ne kadar gizli saklı, gözlerden ırak olmaya çalışsalar da duvara tırmandıkları takdirde mutlaka birilerinin dikkatini çekerlerdi.

Oranın Yorna Mishigure’nin kalesi olduğundansa bahsetmeye dahi lüzum yoktu.

Subaru: “Yorna-san bizi bulursa beterin de beteri olur.”

Yol boyunca Ruh Evliliği Tekniği aracılığıyla Yorna’nın gücünden faydalanan çok sayıda takipçiyle çarpışmışlardı.

Rui güçlü bir dövüşçü olsa da maharetsizdi ve Dokuz İlahi Generalden biri olan Yorna’ya denk olamazdı.

Peki ya savaşacak olurlarsa Rui’nin akıbeti ne olurdu?

Yorna’yla mücadele etmek zorunda kaldıkları takdirde bu şehre gelme amaçlarını yerine getirmeleri imkânsız hâle gelirdi. Bu da büyük bir falso olurdu. Bu durumda Subaru, Rem’in yüzüne dahi bakamazdı.

Subaru: “Dikkatli olarak kalenin içinde ilerlemekten başka çaremiz yok.”

Önceki gün kaleye girdiklerinde edindiği tecrübeye dayanarak içeride devriye gezenlerin sayısının çok az olduğunu biliyordu.

Ziyaretçi oldukları sırada bile bekleme odasında bir başlarına bırakılmışlardı. Muhtemelen ortalıkta kimseler yokken güvenlik daha da baştan savma davranırdı. Kapı muhafızının esneyişi bunun kanıtıydı.

Bununla birlikte Subaru, kendisi şehrin hükümdarının kalesinde bu denli pervasız olabilir miydi merak ediyordu.

Subaru: “——Sitem etmenin faydası yok herhâlde, değil mi? Çoktan içeri girdik sonuçta.”

Rui: “Uu?”

Subaru: “Aynen, hadi gidelim… Dua edelim de duvarın diğer tarafında kimse olmasın.”

Neticede kale duvarları söz konusu olduğu için kulağını yaslasa bile diğer tarafta olup bitenleri işitemezdi. Dolayısıyla duvarlardan geçerken birileri tarafından tespit edilip edilmemeleri tamamen şansa bağlıydı.

Ve Subaru, şu ana kadarki tecrübelerine dayanarak şanslı olduğunu söyleyemezdi.  

Yine de——

Subaru: “…Kimseyi göremiyorum.”

Issız denilebilecek bir kalenin içerisinde saniyesinde yakalanmak gibi bir talihsizlik yaşamamışlardı.

Subaru: “————”

Önce soluna, sonra sağına bakınan Subaru, Rui’yi arkasına alarak kısa menzilli ışınlanmayla güvenle sızmış oldukları kalenin koridorunu gözlüyordu. Önceki gün hiç umursamamış olsa da bu defa ahşap zeminde yürürken adım seslerine çok dikkat etmek zorundaydı.

Ayrıca koridorda biriyle karşılaştıkları takdirde her iki tarafta da saklanacak bir yer bulmaları çok zordu.

Yani ihtiyaç hâlinde hiç tereddütsüz farklı bir odaya ışınlanmaları gerekecekti.

Subaru: “Peş peşe çok fazla kullanmadığımız sürece sıkıntı çıkmaz herhâlde.”

Rui’nin üzerindeki etkilerinden bihaber olsa da kendisi, belirli aralıklarla olduğu sürece ışınlanmayı kusmadan tolere edebiliyordu.

Tabii arada bir sağ ve sol yerine yukarı ışınlanmayı da değerlendirmeleri gerekirdi.  ——Yo, belki de aktif olarak yukarı çıkmaya çalışmaları daha doğruydu.

Subaru: “Merdivenleri dikkatlice arayıp taramaktansa buralarda dolanmaya daha az zaman mı harcamış oluruz acaba? Ama fazla ağırdan alırsak da birilerine yakalanabiliriz.”

Elbette ki Yorna, Kızıl Lapis Kalesinde yaşaması gereği her daim orada olmalıydı. Ve Kalenin Efendisi olarak ikamet ettiği oda da en üst kattaydı.

Dolayısıyla kalenin zirvesine yaklaşmak demek, Yorna’ya yaklaşmak demekti.

Subaru buna pek anlam veremese de bu dünyada insanların varlığını sezmekte uzman kişiler vardı.

Rui’nin ışınlanma gücüne ve soluk ve adım seslerini gizlemekteki tüm çabalarına rağmen ortadan kaldıramayacakları şeyler söz konusuydu. Bunun nasıl bir dezavantaj teşkil edeceğiyse yakında anlaşılacaktı.

Subaru: “Neyse, biz olabildiğince dikkatli olalım. Eğer yakalanırsak——”

???: “——Ne olmuş yakalanırsanız?”

O saniyede arkasından yükselen tüyler ürpertici ses, Subaru’nun omuzlarının kasılmasına yol açtı.

Ve elini tutmakta olan Rui de aynı şoku yaşadı, gözleri faltaşı gibi açıldı. Ardından her ikisi de bir anda arkaya döndü.

Karşılarında——

???: “El ele tutuşan çocukları görmek ne tatlı. Yanaklarımın istemsizce gevşeyişine mâni olamıyorum.”

Karşılaşmamaları gereken tek kişi olan güzeller güzeli Yorna Mishigure’yi bulmuşlardı.

△▼△▼△▼△

Subaru: “——Ah.”

Orada kimseciklerin olmaması gerekiyordu.

Daha saniyeler önce o koridorda yalnızca Subaru ve Rui bulunuyordu.

Ama Yorna, az önce açıkça orada değilken bir anda oracıkta belirivermişti.

Bu kadın, Subaru gibi sıradan insanların dikkat ve özeniyle alay eden, her türlü hazırlığı fırlatıp atan bir gücü elinde tutan bir varlıktı.

——Bu farklı dünyanın üstün şahıslarından biriydi.

Yorna: “İkinizin siması da bana yabancı.”

Subaru ve Yorna’ya bakarak bu şekilde mırıldanan Yorna’nın elindeki kiserudan dumanlar yükseliyordu.

Bugün de dün kalenin tepesinde giymekte olduğu o şaşaalı kimonoyu giyiyordu. Fakat Subaru, onu çoğunlukla yerinde otururken görmüş olduğu için karşısında dikildiğini görmenin ağırlığı altında eziliyordu.

Yorna, kısmen de küçülmüş olması gereği Subaru’dan uzundu. Medium kadar uzun sayılmasa da topuklu ayakkabıları sayesinde Abel’den yükseğe erişiyor olsa gerekti.

İşte o yükseklikten kadının mavi gözlerinin içine bakan Subaru’nun nutku tutulmuştu.

Yorna: “Bu kadar korkmanıza gerek yok. Sizi kaleme getiren şey nedir?”

Subaru: “Ah…”

Sesinin tonu düz ve ılımandı, sorgulanan kişiyse aptallığı için kendisine lanetler okumaktaydı.

Subaru, epeyce temkinli davranıp içeriye sızdığına inansa da yakalanma ihtimaline karşın tek bir bahane dahi hazırlamamıştı. Öngörüsüzdü, evet, tam olarak öyleydi.

Beklenildiği üzere Subaru kekeliyor, tek kelime edemiyor, Yorna’ysa badem gözlerini kısarak onu izliyordu. Böyle devam ederse şüpheli görünecek olan Subaru’nun kalbi göğsünden çıkacakmışçasına atarken——

Yorna: “Tanza için gelmiş olabilir misiniz acaba?”

Subaru: “Ha?..”

Yorna: “Kaleye gelme sebebiniz Tanza sanırım.”

Bunu duyan Subaru’nun donuk boğazından bir ses yankılandı.

Tek kelime edemediği o birkaç saniyelik süreçte içinin okunmuş olmasını hiç beklemiyordu. Aynı zamanda gerçek kimliğinin açığa çıktığının da farkındaydı.

İblis Şehrine yaptıkları uzun yolculuğun ve geri kalan her şeyin boşa gittiğini görebiliyordu. Ve kafasının içinde Abel’in soğukça “ahmak” deyişini duyabiliyor, onu kovuşunu gözünde canlandırabiliyordu.

Subaru’nun pervasız çabaları burada sona eriyor, âdeta ayaklarının altındaki zemin kayıyor ve pişmanlığın derinliklerine kafa üstü çakılıyordu——

Rui: “Uau.”

Derken elinin kuvvetle sıkıldığını hissedişiyle bilincinin o mutlak karanlığın içerisine düşüşü son buldu.

Ve hiç düşünmeden yanı başındaki Rui’ye dönen Subaru, onun kendisine bakmakta olduğunu gördü. Kızın hafifçe titreşen mavi gözlerinin anlattığı şeyse—— Subaru’nun talimatıyla her an oradan kaçabilecek olduğuydu.

Bakışlarının yoğunluğu, Subaru’nun kararsız ruhunu onarmak için yeterliydi.

Böylece kafasını kaldıran Subaru, Yorna’nın kendisini aceleye getirmeye dahi çalışmadan sessizce yanıt beklemekte olduğunu gördü. ——Henüz pes etmek için çok erken olabilirdi.

Yorna, Subaru ve Rui’nin Kaleye gelme sebebinin Tanza olup olmadığını sormuştu.

Bu uygundu. Ama yarı yarıya. Diğer yarıyı telafi etmek içinse bir kumar oynamak zorundaydı.

Subaru: “Um, Yorna-san… Yorna-sama.”

Yorna: “Evet?”

Subaru: “Tanza-chan nerede?”

Yorna, aradığı kararlılığı bulmuş olan Subaru’nun sorusu karşısında gözlerini kıstı.

Ve Subaru, bir iki saniyeden de kısa bir süre için, tilkiye yem olmuş bir farenin hissedeceklerini hissetti. Aslına bakarsanız büyük ihtimalle rakibiyle arasındaki güç farkı tilkiyle fare arasındakinden de fazlaydı.

Böylesi bir rakip karşısında da geride kalan birkaç saniye sonsuzluğa bedeldi. Derken Yorna, çıt çıkarmayan Subaru ve Rui’nin önünde kiserusunu ağzına götürüp ciğerlerinden mor dumanlar üfleyerek,

Yorna: “Üzgünüm ama Tanza ayak işleri için dışarı çıktı. Dönmesine az kalmış olmalı…”

Subaru: “————”

Yorna’nın yanıtıyla Subaru, Rui’nin elini hafifçe sıktı. Bu da Rui’nin herhangi bir yeri işaret ediyor olabilir mi merakıyla Subaru’ya bakmasına yol açtı.

Subaru ise bu karşılığa üzüldü, çünkü ona kaçmaları için ipucu vermemişti. Yalnızca oynadığı kumarın başarılı olduğunu anladığı anda kızın elini sıkıvermişti.

Kumarı başarılı olmuştu, evet, kazanmıştı.

Yorna’nın az önceki sorusu, Subaru ve Rui’nin gerçek amacını çözmemiş olduğunu gösteriyordu. Doğal olarak gerçek kimlikleri de açığa çıkmamıştı.

Yalnızca basit, kibarlıktan kaynaklı bir soruydu.

Hatta aldığı yanıt sonrasında tek gözünü kapatıp “Gerçekten” diyerek,

Yorna: “Ben de Tanza için endişeliyim açıkçası. Kendisini bana adamasında bir sakınca olmasa da arkadaşlarına verdiği sözü unutması bir ast için hoş bir özellik değil.”

Subaru: “A-arkadaşlar mı…”

Yorna: “O sadık bir çocuk, değil mi? Hâlbuki ona sürekli her daim bana odaklanamazsın deyip duruyorum.”

Diyen Yorna, Tanza’nın tavrını yorumladıktan sonra omuz silkti.

Subaru’ysa Yorna’nın söz ve mimikleri karşısında şaşkınlıkla kaşlarını çattı.

Önceki gün, kendisini kalenin tepesinde sergileyen kötücül ve akıl sır ermez İblis Şehri İmparatoriçesiydi.

Ama o izlenim 180 derece değişmişti, çünkü şu andaki tavırlarının uyandırdığı his bambaşkaydı. Daha anlaşılır, daha samimi bir tavrı vardı, çocuklarla ilgilenmeyi bilen bir yetişkin gibiydi.

İşte bu izlenimi desteklemek istercesine ufak bir nefes verip “Hmm” diyerek,

Yorna: “Tanza biraz dikkatsizlik etmiş olabilir ama o dönünceye dek boş duramam. ——Hadi, onun dönüşünü benim odamda bekleyelim.”

Diyen Yorna, ikiliye arkasını dönerek yavaşça yürümeye başladı.

Kalın topuklarına rağmen ahşap zeminde sessiz ve zarifçe yürüyüşünü izleyen Subaru, kadının baştan ayağa zarafet saçışı karşısında gözlerine inanamıyordu.

Ve Yorna, yürüyüşü karşısında bile büyülenen Subaru’nun önünde duraksayarak,

Yorna: “E gelin hadi. Size yolu göstereyim.”

Subaru: “Ueh?!. Yorna-sama mı gösterecek!?”

Rui: “Au?”

Yorna’nın beklenmedik nezaketi Subaru’yu sersemletmişti. Rui onun şaşkınlığı karşısında kafasını kaldırırken ikiliyi izleyen Yorna, elini usulca ağzına götürmüş gülümsüyordu.

Ve bu gülümsemenin hiçbir kötücül tarafı yoktu, tamamen kibarlığındandı.

Yorna: “Burası benim kalem. Elbette ki konuklarımı eğlendirmek de benim görevim. Hem Tanza dışarıdayken sizlere eşlik edecek hiç kimse yok.”

Subaru: “Ah, umm…”

Yorna: “Ayrıca ilk defa buraya o çocuğun bir arkadaşı geliyor. Hadi, takılın peşime.”

Diyerek çenesini oynatan Yorna, ikiliye kendisini takip etmelerini buyurdu. Kadının hareketini izleyen Subaru’ysa bir an için ne yapması gerektiğini irdeledi.

Bunun bir tuzak olabileceğinden şüphelense de bu fikirden vazgeçmesi çok sürmedi.

Çünkü Yorna’nın Subaru ve Rui’yi tuzağa düşürmesi için hiçbir sebep yoktu. İsteseydi tek bir parmak hareketiyle Subaru’nun, bir iki hareketle de Rui’nin icabına bakabilirdi.

Bu durumda gerçekten de kalbinin temizliğinden ötürü onlara yardım etmeye gönüllü olmuş olmalıydı. Ancak bu, Subaru’nun dün edindiği izlenimden tamamen farklıydı——

Rui: “Uau.”

Subaru kafasında dönen tilkilerle uğraşırken Rui, elini çekiştirdi. Belli ki Yorna’yı takip etmekten yana bir itirazı yoktu.

Rui’nin bu tepkisi de Subaru’nun ayaklarını harekete geçiren son etmen oldu.

Rui’nin tehlikeyi algılama kabiliyeti Subaru’nunkinden daha iyi olsa gerekti. Ve o Yorna konusunda temkinli olmadığına göre Subaru’nun da yakın zamanda başına bir şey gelmesinden yana endişe duymasına gerek yoktu.

Yorna: “Çocuklar?”

Subaru: “Ge-geliyoruz!”

Yorna’nın tekrarladığı seslenişine titreyen bir sesle karşılık veren Subaru, yürümeye başladı. Gözlerini kısan Yorna da Subaru’nun ufak adımlarına ayak uydurarak yola devam etti.

Subaru, bunu ‘şansım yaver gitti’ şeklinde algılayıp algılamaması gerektiğinden emin değildi ama her hâlükârda o kadın tarafından sorgulanmaktan çok daha iyiydi.

Yorna: “Siz çocuklar buralı değilsiniz, değil mi?”

Subaru: “Eh…”

Yorna: “Görmediğim yüzlersiniz. Benim “aşk mektubumu” da almamışsınız.”

Daha önce görmediğim, yabancı yüzler demişti. Ardından gelen “aşk mektubu” ise Subaru’nun en ufak bir fikrinin olmadığı bir meseleydi, bu yüzden “E-evet” deyip kafa sallayarak,

Subaru: “Şehir dışından geldik… korkutucu bir yetişkinle birlikte.”

Yorna: “Korkutucu bir yetişkin… Kulağa epey sıkıntılı geliyor. Peki neden o Korkutucu Yetişkin-san’la birliktesiniz?”

Subaru: “Çü-çünkü…”

Subaru Yorna’nın sorusunu özenle ve bir miktar dürüstlükle yanıtlamıştı.

Gerçekten de korkucu bir yetişkinle—— Abel’le birlikte hareket ediyordu. Gerçi “bir zamanlar öyleydi” demek daha doğru olabilirdi.

Abel’in Rui’yle kaçan Subaru’yu affetmeye razı olduğuna inanmak zordu.

Her şeyden önce——

Subaru: “Ben bile affedilmeli miyim bilmiyorum…”

Rui konusunda ne yapacağına karar veremediği için suçlanmasının adil olduğuna inanmıyordu.

Tabii ki Rui’nin kimliğini onlardan sakladığı için üzgündü. Ama gerçeği dile getirmenin sonucu buysa gizlemekte haklıydı.

Özür dileyeceği bir şey varsa o da gerçeği son ana dek gizli tutmayıp yarı yolda açıklamasıydı.

Yorna: “——Bu konuda karmaşık hislere sahipsin sanırım.”

Bu sırada Yorna ansızın yavaşlayıp Subaru’ya dönerek parmağıyla alnına vurmaya başladı. Beyaz parmağının dokunduğu teninde en ufak bir terslik yoktu. Yani kendinin değil, Subaru’nun alnını ima ediyordu.

Muhtemelen kaşları çatılmış, alnında yanıtlanamaz soruların doğurduğu derin kırışıklıklar oluşmuştu.

Yorna: “Bir çocuk böylesine kasvetli bir ifadeye bürünmemeli. ——Senin için o korkutucu yetişkine bir şaplak atacağım.”

Subaru: “Şaplak mı… Ha, bunu Yorna-sama mı yapacak?”

Yorna: “Fufu, öyle görünmesem de epey güçlüyümdür.”

Diyen Yorna, kollarını kaldırarak hafifçe pazılarını şişirdi; Subaru’ysa bu sözler karşısında Abel’in şaplak yiyişini gözünde canlandırdığı saniyede kafasını sağa sola salladı.

Subaru’nun Yorna hakkındaki genel izlenimi ile bu görüntü arasında bir uçurum vardı, Yorna’nın vereceği cezanın kulağa geldiği kadar sevimli olmayacağını hissediyordu. Hâliyle bu epeyce büyük bir sürprizdi.

Subaru: “Benim için endişelenmenize sevindim ama ben iyiyim! Yani muhtemelen yalnızca konuşarak ikna edebileceğiniz biri…”

Yorna: “Öyle mi? Yalnızca kelimelerle ikna olabilirse ne hoş. Ama bu dünyada konuşarak ikna etmenin zor olduğu pek çok kişi de var, bilesin.”

Subaru: “——Yorna-sama.”

Yorna: “Efendim?”

Subaru, herhangi bir şey söyleyip söylememe konusunda tereddüde düşerek sözünü yarıda kesti. Yorna ise bu sebeple olduğu yerde duraksadı.

Bu esnada Subaru’nun aklından bin bir türlü şey geçiyordu. Kadını defalarca durdurduğu için üzülüyor, söylemek istediği şeyi söylediği takdirde öfkelenir diye endişeleniyor, hata olduğunu bile bile ağzından kaçırdığı şeylerle düşüncesizlik ettiğini düşünüyordu.

Artık daha küçük olduğu için düşünme ve muhakeme etme yeteneğinin gerçekten azaldığını hissediyordu.

Bununla birlikte en büyük problemi, Rui’yi peşine takıp hazırlıksız şekilde Kızıl Lapis Kalesine sızarak sergilediği sabırsızlık ve tedbirsizlikmiş gibi görünüyordu.

Bu fevri hâliyle bunu söylemekten yana tereddüt etse de——

Subaru: “Şey, Yorna-sama, siz gerçekten de söylediğimiz şeyleri dinliyorsunuz. Hâlbuki ben yüksek statülü kişilerin korkutucu olduğundan emindim…”

Yorna: “Hmmm.”

Çok kaba bir şey söylediğini fark eden Subaru, konuşurken Yorna’nın gözlerinin içine bakamamıştı. Fakat Subaru’nun söylediklerini işiten Yorna hafifçe kıkırdayarak,

Yorna: “Görünüşe bakılırsa yarı insan da değilsiniz.”

Subaru: “Ummm, evet, haklısınız.”

Yorna: “Bu şehir sizin gözünüze nasıl görünüyor peki?”

Subaru: “Burası…”

Subaru, bu ani soru karşısında bakışlarını koridor penceresine çevirdi. Mevcut boyu nedeniyle yukarıda kalan pencere, dışarıya bakamayacağı kadar da ufaktı.

Fakat dışarıda soluk mavi bir gökyüzü olduğunun farkındaydı.

Subaru: “Harika, çok hareketli bir şehir. Çeşit çeşit insan var.”

Kelimelerini dikkatlice seçen Subaru, izlenimlerini olabildiğince dürüst şekilde ifade ediyordu.

Başından beri buranın çok hareketli, canlı bir şehir olduğunu düşünüyordu. Yığılmış şeylerin bütünü gibi görünüşü ve içerisinde yaşayan insanların çeşitliliği bu izlenimi uyandırıyordu.

Gördükleri ve işittikleri, ona buranın yerleşmiş ve cıvıl cıvıl bir şehir olduğunu ziyadesiyle anlatıyordu.

Yorna: “Çok dürüst bir çocuksun. Senden bunları duymak çok hoş.”

Subaru’nun düşüncelerini işiten Yorna’nın dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yerleşmişti.

Ardından bakışlarını Subaru’nun da bakmakta olduğu pencereye yönlendirdi—— tabii o, dışarıdaki manzaraya başka türlü bakıyor olsa gerekti.

Yorna: “Bu şehir başka yerlerde yaşamakta zorluk çeken insanlarla dolu. Şehrin dışında önemsiz görülenlerle, gidecek hiçbir yeri olmayan çocuklarla… seslerini çıkarsalar bile duyulmayan yavrularla dolu.”

Subaru: “Seslerini, çıkarsalar bile mi…”

Yorna: “Ulaşabilecekleri son noktaya ulaşmış olan çocuklara biz kulak vermezsek kim verecek?”

Derken kiserusunu ağzına götüren Yorna’nın gözleri zarif bir ışıltı taşıyordu.

Kalbinden bıçaklanmışa dönen Subaru’ysa kendinden fena hâlde utanmaya başlıyordu. ——Yorna’nın ağzından dökülenleri dinledikten sonra ona ilişkin izlenimi büyük bir değişime uğramıştı.

Tanza: “O sevgi dolu bir kadın. Müttefiklerini sever ve düşmanlarından nefret eder. ——İblis Şehrinde yaşayan her şeyin sevgilisidir.”

Küçük geyik kız Tanza, geçen gün Yorna hakkında sorduğu soruya bu yanıtı vermişti.

Ancak Subaru, o sırada genç kızın ne demek istediğini hiç anlayamamıştı. Abel Ruh Evliliği Tekniğinden bahsettiği zaman da acaba o gücü mü kastetti diye merak etmişti.

Ama belki de bunu kastetmemiş, ortadaki gerçeği dile getirmişti.

——O gerçek de Yorna Mishigure’nin kalbinde beslediği şeydi.

Subaru: “Çok çok üzgünüm, Yorna-san…”

Subaru, aklına bu düşünce gelir gelmez kendini tutamadı ve istemsizce özür diledi.

Onun ani özrünü işiten Yorna’ysa gülümseyip ağzından mor bir duman öbeği çıkartırken,

Yorna: “Üzülmeni gerektiren hiçbir şey yok. Yüksek pozisyondaki kişilerin her daim korkutucu görünmesinin sebebi bunu yapmadıkları takdirde kendilerinin de korkacak olmasıdır. Ayrıca yüksek statü sahibi kişilerin kendilerinden korkulmasını arzulamasının bir mantığı vardır.”

Subaru: “Yüksek statü sahibi kişilerin, kendilerinden korkulmasını arzulaması…”

Bu da ne demekti? Subaru, kendisine hatırlasa iyi edeceği bir şeyin söylendiğini hissediyordu.

Ve Yorna’nın yabancı olmadığını düşünmenin bir yolu olabilirmiş gibi görünüyordu.

Yorna: “Endişelenmeyin, ben böyle bir şey uğruna bir çocuğa kızmak gibi utanç verici bir şey yapacak cinsten biri değilim.”

Rui: “Au?”

Yorna: “Evet, bu doğru. ——Uzun zamandır arzuladığım şeyi elde etmek üzere olabileceğime dair işaretler var.”

Derken göz kenarları aşağı kıvrılan Yorna, bir kez daha kıyafetinin kollarını sıvadı.

Yanıtında herhangi bir öfke belirtisi yoktu. Muhtemelen hem kendisinin de söylediği üzere çocuklarla olgunlukla baş eden biri değildi hem de gerçekten de iyi bir ruh hâlindeydi.

Belki de keyifli olmasının ardındaki sebep, Abel’in gönderdiği mektupta yazanlardı——

Subaru: “————”

Subaru, bunu göz önünde bulundurarak bu defa kendisini tuttu ve etraflıca düşündü.

Yorna’nın mektuba yönelik pozitif tavrı da sözünü tutup tutmayacağı da Abel, Subaru ve diğerlerinin sağ salim Kızıl Lapis Kalesinde onunla buluşup buluşamayacağına bağlıydı.

Ama bizzat Yorna’nın yaveri olan Tanza, Subaru ve diğerlerinin çabalarına çomak sokmaktaydı.

Az önceki etkileşimlerine dayanarak Yorna’nın Tanza’ya gerçekten değer verdiği ortadaydı.

Peki kendi arzularıyla Tanza’nınkiler çakışırsa Yorna—— yani zamanında tek bir kişinin hatırına İmparatora meydan okumuş olan kadın, hangi seçimi yapardı?

Gerçekleri öğrendiği takdirde nasıl bir yol izlerdi?

Yorna: “——Yine kaşların çatılıyor, haksız mıyım?”

Yorna, bir kez daha parmağını alnına dokundurarak Subaru’nun gerginliğini ima etti. Ve Yorna’yı takiben Rui de aynı hareketi yaptı.

Her ikisinin çizdiği manzaraya bakan Subaru’ysa hafifçe iç çekti.

Belki de bu da aceleyle alınmış bir karardı.

Ama şu anda bunun doğru mu yanlış mı olduğuna kafa yoracak kadar aklı olmadığına göre——

Subaru: “Hey, Yorna-san, size bir şey sormam gerekiyor…”

△▼△▼△▼△

——Kırmızı ve mavi ışıltıların birbirine karıştığı Kızıl Lapis Kalesinin kulesinin çatısındaki kiremitlerin üzerine poposunu yerleştirmişti.

Bu sayede bu yüksek irtifaya özgü berrak rüzgârların tadını çıkarırken göğüs cebinde sakladığı testiyi ağzına dikti. Ve bir yandan alkolle susuzluğunu giderip bir yandan gözlerinin önünde uzanan manzarayı izlerken elini çenesine yasladı.

???: “Kakakakka, ne harika bi manzara.”

Farklı tarzların birbirine karıştığı şehrin düzensiz sokaklarına bakan yaşlı bedenin boğazından bu ses yükseldi.

Ve boğuk kahkahası rüzgâr tarafından yutularak kimselerin kulaklarına ulaşamadan hiçliğe karıştı. O ihtiyar canavarın neşelendiği her seferde çıkan sesi, İblis Şehrinin kargaşasına çekiliyordu.

O, kaotik olan her şeye düşkündü.

Kaotik şehir manzarası, çeşitli yarı insan ırklarının kaynaşması, sağa sola yayılan motifler.

Yalnızca başka bir şeyin kaosa sürüklenmesine yol açan şeyler bile onda destekleme arzusu uyandırıyordu.

???: “Uğraşıp didinip eline ne geçtiyse onu yemek ihtiyarlara mahsus kötü bi alışkanlık. Aman neyse——”

Testisinden koca bir yudum daha alan ihtiyar adam, dudaklarının köşesinden dökülen alkolü koluyla silerek omuz silkti. Ve bağdaş kurmayı sürdürür hâlde kalçalarını çevirip aksi yöne dönerek tek kaşını kaldırdı.

Karşısında, kaosa düşkün ihtiyarın salyalarını akıtacağı bir manzara vardı——

???: “Olduğum yere ulaşsalar bile fazlasıyla öngörülemez bi gruplar sahiden.”

Evet, bu sözleri söyleyen ihtiyar canavarın önünde, kulenin çatı kiremitlerini adımlayan üç figür bulunuyordu.

???: “Seni bulduuuuumm~, Olbart-san!”

O figürlerden biri, bir eliyle sarışın, genç bir kızın elini tutarken diğer eliyle Olbart’ı işaret eden küçük bir oğlandı.

Ve hemen arkalarında korumaları misali dikilen kişiyse İblis Şehrinin hükümdarı, İmparatoriçesiydi.

#Böylece saklambaç oyununun ikinci turu da tamamlandı. Ama oyunun devam edip etmeyeceği, Yorna’nın bu yaşananları ne şekilde karşılayacağı, olayın nasıl dallanıp budaklanacağı muamma. Bizi yine heyecanlı bölümler bekliyor olmalı. Maalesef bugünlük de bu kadardı arkadaşlar. Yine beş bölüm hazırlar, ilk fırsatta atarım bir aksilik çıkmazsa. Tekrar görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar