Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 48 – “İblis Şehrinde Birbirine Karışan Amaçlar” 

Kısım VII, Bölüm 48 – “İblis Şehrinde Birbirine Karışan Amaçlar” 

1 Nisan 2023 138Okunma 31 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Koyun oğlana odaklanmış olan Subaru’nun gözleri, Abel’in amansız sorgusu karşısında irileşmişti.

Çünkü ağzından dökülen isim fazlasıyla beklenmedikti.

Subaru: “O genç kız, Tanza mı?..”

Şaşkına dönmüş zihninde kimonolu bir geyik kızın görüntüsü belirmişti.

Önceki gün kalede görmüş oldukları, Yorna’nın yaveri olan o kızın en çarpıcı özelliği, henüz çocuk olmasına rağmen son derece sakin ve mesafeli olmasıydı.

Ve Abel, tüm bunları planlayan kişinin o olduğunu iddia ediyordu.

Subaru: “B-bu hiç mantıklı değil! Bize bunu niye yapsın ki… Bhaa!”

Rui: “Uau!”

Abel’in aklından geçenleri öğrenmek adına sesini yükselten Subaru, ani bir darbenin etkisiyle şok olarak yere serildi. Kafasını kaldırdığındaysa Rui’nin gülümseyerek sırtına binmiş olduğunu gördü.

Rui az önce muazzam bir öfkeyle on küsür rakibi kaşla göz arasında yere sermişti. Hâliyle Subaru, o masum görünümlü kız karşısında istemsizce yutkundu.

——Rui’nin o sinir krizi esnasında sergilediği gücün Kum Kulesinde gördüğüyle aynı olduğuna hiç şüphe yoktu.

Yani esasında Rui’ye ait olmayan, bunun için uğraşıp didinmiş başka bir kişiden çalınmış bir güçtü. Başka bir deyişle Rui, Oburluğun——

Subaru: “…İ-in tepemden.”

Rui: “Au?”

Subaru: “İn tepemden dedim!”

Üzerindeki küçük kızı omzuyla iten Subaru, güç kullanarak kendisini ayaklandırdı. İvmesiyle Rui’nin poposunun üzerine düşmesine yol açarken de—— kızın beyaz kıyafetinin karın kısmındaki kırmızılık gözler önüne serildi.

Ve bunu gören Subaru, kızın yaralandığını hatırlayarak,

Subaru: “Yaralısın! Seni tedavi ettirmeliyiz!..”

Rui: “Au! Aauu!”

Bir hışımla kızın kıyafetini sıyırarak yaralı bölgeyi kontrol etmeye kalktı. Fakat gıdıklanan Rui, Subaru’yu yüzü ve boynundan itekleyerek ona engel olmaya çalıştı.

Subaru yine de bu dirence karşı koymayı başararak bir şekilde kıyafeti sıyırdı ve yarayı aradı. Ancak sızmış olan kanların bıraktığı izlere rağmen gözle görülür bir yaraya denk gelemedi.

Subaru: “İyileşmiş mi yani?..”

Kanama olsa da yara olmadığı ortadaydı.

Bu onu tamamen sersemletirken Rui, büyük bir kuvvet kullanarak afallamış hâldeki Subaru’yu her iki eliyle göğsünden itti. Tabii ona gerçekten vursaydı ne olurdu sorusunun cevabı sokakta sere serpe yatan onca adamdan belliydi.

Her hâlükârda——

Abel: “——Cevap ver bana. Tanza nerede?”

Subaru Rui’nin sağlamlığından emin olmaya çalışırken Abel’in sorgusu süregeliyordu.

Bu korkunç, baskıcı sorgulama hem Abel’in bakışları hem de ardında bir tehdit teşkil ederek dikilen Medium’un kılıcı sayesinde işe yarıyor gibi görünüyordu. Medium’un herhangi bir şey yapmaya niyeti olmasa da yalnızca Abel’in arkasında durması bile etki ediyordu.

Oğlan sahiden de sırasıyla Abel ve Medium’a bakıyor, boğazından ince bir ses kaçıyordu.

Koyun oğlan: “Ah…”

Abel: “Bu üç oldu. Bana cevap ver. Dördüncü bir hakkın olacağını sanma.”

Öylesine merhametsiz, öylesine soğuk bir ses tonuydu ki Subaru’yu iliklerine dek ürpertiyordu. Bunu işiten oğlansa ağzı birkaç kez seğirdikten sonra gözlerindeki alevlerin bir kısmı geri dönerek,

Koyun oğlan: “Sa-sanki sen cevabı bilmiyorsun da! Tanza’nın nerede olduğunu soruyorsun, ama siz ona!..”

Abel: “————”

Koyun oğlan: “Siz Tanza’ya bir şey yaptınız… İşte bu yüzden! Size de bu yüzden saldırdık zaten!”

İşte bu iğneleyici yanıt sonrasında oğlanın kolları, önündeki Abel’e uzandı.

Ve pervasızca kendi güvenliğini hiçe sayarak parmak uçlarıyla Abel’in boğazını sarmaya, boynunu kırmaya kalktı. Fakat daha ona ulaşma fırsatı dahi bulamadan ufak bir avcun alnına bastırışıyla——

Rui: “Au!”

Kafasının arkası yere çakılan oğlan öylece bayıldı.

Evet, acınası bir homurtu eşliğinde bayıldı. Ve yerde yuvarlanırken bilincini yitirdi.

Subaru: “R-Rui …”

Böylelikle Rui’nin bedeni bir kez daha kaşla göz arasında kaybolup yeni bir yerde belirmiş oldu.

Bu, Kum Kulesinde defalarca kez sergilemiş olduğu bir şeydi, yani Oburluğun kısa mesafeli ışınlanma gücüydü—— ve onun bu konudaki uzmanlığına tanık olan Subaru, kalbi paramparça olacakmış gibi hissediyordu.

Hâlâ bu güce sahip olmasının anlamı, onun hâlâ Rui—— Rui Arneb olduğuydu.

O, o beyaz dünyada Subaru’yu kalbinden ayıran ve ruhunu ebediyen ele geçirmeye çalışan kızdı.

Ölümden Dönüşün bir lütuf olduğunu düşünme gafletini gösterdikten sonra Subaru’yu bir canavar olarak yaftalamıştı.

Abel: “Bir an önce Olbart’ı bulmak zorundayız.”

Derken Abel, hayatını kaybetmek üzere olduğu ya da hayatının kurtarıldığı bu etkileşimi tamamen göz ardı edip yavaşça ayaklanarak bu şekilde mırıldandı.

——Olbart’ı bulmak.

Elbette ki Subaru da genel hatlarıyla bu yaklaşıma katılıyordu.

Ama şu anda bunu neden dile getirdiğini bilemiyordu. Üstüne üstlük bunu oğlanın Tanza’yla ilgili o anlamsız sözlerinden hemen sonra yapmıştı.

Medium: “Al-chin, ayağa kalkabilir misin?”

Al: “…E-evet.”

Kılıcını kınına yerleştiren Medium, çömelmiş olan Al’a doğru uzandı.

Yüzü bir kumaşla örtülü olan Al’ın yanıtı öylesine kasvetli bir tondaydı ki Subaru, ifadesini göremiyor olmasına rağmen betinin benzinin atmış olduğunu gözünde canlandırabiliyordu.

Yine de onun için duyduğu endişeyi şimdilik rafa kaldırıp poposundaki tozları silkeleyerek ayaklandı. Ve yüzünü Abel’e döndürerek,

Subaru: “Az önce söylediğin şeyle ne kastediyordun?”

Abel: “Merak ettiğin şey nedir?”

Subaru: “E hani!.. Hani suçlunun Tanza olduğunu ama bizim Olbart-san’ı bulmamız gerektiğini falan söyledin ya, onu diyorum! Neden bahsettiğimi biliyorsun!”

Abel: “Hmm.”

Abel hafif bir homurdanış eşliğinde, alaylı bir şekilde oni maskesinin yanak kısmına elledi.

Ve kısmen sabırsızlık, kısmen de hüsran nedeniyle bu hareket Subaru’nun gerçekten sinirine dokundu. Böylece öfkesine yenik düşüp çeviklikle sıçradığı gibi oni maskesini Abel’in suratından sıyırıp aldı.

Ardından Abel, uzun bir süredir gözlerden ırak olan çehresiyle, küçümseyici ve onaylamayan bir ifadeyle Subaru’ya baktı.

Abel: “Ne haltlar yiyorsun?”

Subaru: “Ben de sana aynı şeyi sormak istiyorum! Her şeyi kendi başına çözüp geçme, bana da doğru düzgün açıkla. Biz yoldaşız!”

Abel: “——Yoldaşız, öyle mi?”

Subaru: “Ah…”

Abel’in gerçek yüzüyle karşılaşan Subaru’nun hissettiği gerilim büyük ölçüde azalıyordu.

Yüzüne “yoldaşız” demiş olsa da bu ifadesiyle Abel’i gücendirmiş olabilirdi. Her şeyden önce Subaru’nun da onu “yoldaşım” şeklinde tasvir etmekle ilgili bazı çekinceleri vardı.

Hâliyle kendini kaptırıp böyle bir şey söylediği için pişmandı. Ama özür diler gibi görüneceği için bunu dile getiremezdi.

Medium: “Doğru söylüyor, Abel-chin. Biz yoldaşız, o yüzden bize açıklama yapmak zorundasın.”

Derken Subaru yerine konuşan kişi, Al’ı ayağa kaldıran Medium oldu.

Ellerini kalçalarına koyan Medium, Abel’e karşı çıkmak için tüm bedeninden faydalanıyordu. Abel’se onun bu dobralığı karşısında kara gözleri kısılarak,

Abel: “Handaki suikastçılar da buradakiler de boynuzlu ırklara mensup.”

Subaru: “Boynuzlu ırklar… Yani hepsinin boynuzu var diyorsun. Ee, ne olmuş yani?”

Abel: “——Boynuzlu ırkların bir zulüm geçmişi vardır. Boynuzları Cadı Canavarlarını andırdığı için zamanında onlardan kaçınılırdı.”

Subaru: “Oh…”

Abel’ın kayıtsız anlatımı Subaru’nun gözlerinin irileşmesine neden olmuştu.

Boynuzlu olmak ve bu sebeple zulme uğramak. ——Bu, Subaru’nun kalbine fazlasıyla yakın ve dolayısıyla da affedilemez bir önyargıydı.

Emilia da zamanında benzer sebeplerden ötürü ayrımcılığa mazur kalmıştı; fiziksel özellikleri ve kökeni Cadınınkine benzediği için pek çok kişi ona kin beslemişti.

Demek ki boynuzlu ırklara mensup yarı insanlar da benzer bir geçmişe sahipti.

Subaru: “Peki bu kişiler neden bize saldırmak istesin ki? İnsanların onların boynuzlarından korktuğunu biliyorum ama buna anlam veremiyorum.”

Abel: “Genç olabilirsin ama yine de kafanı birazcık kullanman gerekiyor. Boynuzları olduğu için zulme uğrayanlar için bu şehirdeki… Kaos Alevindeki işleyiş, selamet anlamına geliyor.”

Subaru: “Selamet mi… “güvenli liman” gibi yani, değil mi?”

Abel: “——Yorna Mishigure göğsünde yatan tek bir kişinin dahi yitip gitmesine izin vermez. Ölen tek bir geyik kızın hatırına isyan ettiği bile olmuştur.”

O isyanın hedefi olan İmparator, kollarını kavuşturarak mevzunun sebebini dile getirdi.

Yani zamanında pek çok kez isyan etmiş olan Yorna’nın hizmet ettiği İmparatora diş gösterme sebebi—— tek bir kişiydi.

Bunu işitmenin Subaru’ya düşündürdüğü şeyse——

Subaru: “Demek ki o iyi biri!..”

Abel: “Ahmak. Ne kadar da sığ, basit bir çıkarım bu. ——Yorna Mishigure kendisini sevenlere sadık bir kadındır. O çemberin dışındakilereyse en ufak bir merhamet beslemez.”

Medium: “Gerçekten mi~, ama hoşlandığın kişilere karşı nazik olmak normal bir şey bence!”

Subaru: “Bence de.”

Medium ve Subaru’yla aynı görüşte olan Rui de ellerini kaldırarak bir “Au!” sesi çıkarttı. Abel ise onlara soğuk gözlerle baktıktan sonra hafifçe iç çekerek,

Abel: “Asıl mühim olan, geçmişte zulüm görmüş boynuzlu ırkların bu şehirde huzur bulmuş olmasıdır. Ve Yorna Mishigure’nin varlığı da bu huzurun devamlılığı için olmazsa olmazdır. Başka bir deyişle——”

Subaru: “Başka bir deyişle?”

Diyerek kafasını kaldıran Subaru, Abel’in sözlerinin devamını getirmesini bekliyordu.

Ancak Abel, kafası eğik hâlde sözlerini toparlayarak Subaru’yu izliyordu. Subaru buna anlam veremezken devam etmeden önce biraz mola veren Abel,

Abel: “Başka bir deyişle, İmparatorluk Başkentine karşı tam teşekküllü bir isyan için Yorna Mishigure’nin desteğini arayan bizlerin varlığı, boynuzlu ırklar için üzerinde durdukları zemini sarsabilecek olan tahammül edilemez bir düşman teşkil ediyor.”

Subaru: “Oh…”

Subaru, bu sözlerin ardından nihayet koyun oğlanın söz ve eylemlerinin ardındaki gerçek manayı çözmüştü.

Sokağa atlayan Subaru’yu kolundan tutup fırlattığı anda oğlanın—— yo, yalnızca oğlanın değil, saldırıya geçen herkesin acı çekermiş gibi bir hâli vardı.

Bu acının kaynağıysa Subaru ve diğerlerini püskürtmenin doğurduğu suçluluk ve dünyadaki yerlerini kaybetmeye yönelik korkuydu. Oğlanın Subaru’yu fırlatırken özür dileme sebebi de buydu.

Subaru: “Yani bu insanlar da yalnızca ellerinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyorlar…”

Abel: “Bu hissettiğin sempati mi, acıma mı? Her hâlükârda yersiz bir his. Bu kişilerin bize düşman kesildiğini unutma. Yaşayan ve yaşamaya devam etmeye çalışan her şeyin kendince koşulları vardır.”

Medium: “Şiişşşşt~, Abel-chin! Konuşma şeklin berbat! Ayrıca ben hâlâ anlamış değilim, sen bu insanlara niye Tanza-chan’ı sordun ki? Bir de Dedeyi bulma işi ne alaka?”

Abel: “…Az önce söylediklerine bakılırsa sahiden de Tanza’nın yerini bilmiyor olmalılar. Ve bir sebepten ötürü onun yerini gizlediğimizden şüpheleniyorlar. Peki bu sebep ne olabilir?”

Subaru: “Bu, neden… Ne sebeple?”

Bilinçsiz hâldeki oğlana bakan Subaru, Abel’in sorusu üzerine kafa patlatıyordu.

Oğlan, Rui tarafından bayıltılmadan önce Tanza’nın yerini sorduğu için Abel’e çıkışmıştı. Ve Subaru’ya oğlanın öfkeli tavırlarının ardında bir yalan yokmuş gibi gelmişti.

Demek ki oğlan ve grubu, Subaru’nun grubunun Tanza’ya bir şey yapmış olduğunu düşünüyordu.

Subaru: “Bu yüzden mi bize saldırdılar yani?”

Abel: “Öyle görünüyor. Ama bu bizim Tanza’ya zarar vermemiş olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Öyleyse o kız nereye kayboldu? Ayrıca o yüz küsür kişi nereden çıktı?”

Subaru: “Nereden mi? Dışarıda bekliyorlardı ya?”

Abel: “Kimin emriyle?”

Subaru, bu ani yanıt karşısında ne diyeceğini bilemiyordu.

Kafasını çalıştırıyor, Abel’in sorularına dayanak teşkil edecek bir yanıt bulmaya çalışıyordu. Fakat o bu yanıta ulaşamadan önce,

Al: “——O küçük hanım onlara önceden talimat vermiş olmalı.”

Diyen Al, arka taraftan yanıtını çaldı.

O saniyeye dek doğru düzgün konuşamaz hâldeydi. Hâliyle sesin geldiği yöne kafasını çeviren Subaru, “Al…” diye seslendi. Al hâlâ eski hâline dönmüş gibi görünmüyordu.

Al: “Seni, endişelendirdiğim için, üzgünüm kardeşim… Ehh, işler iyiye gitmiş değil.”

Abel: “Ruh hâlin henüz düzelmedi mi yani? Bu da Olbart’ın tekniğinin etkisi olsa gerek.”

Al: “…Buna katılmadığımı söyleyemem. Ama bu konuda konuşmak istesem de önce başladığımız işi bitirmeliyiz. Evet, Tanza Hanımdan bahsedelim hadi.”

Diyerek ufalan elini sallayan Al, bilerek duygularını bastırdığı bir sesle yanıt verdi.

Durumu endişe uyandırıcı olsa da haklıydı, şu anda ortada başka bir konu vardı. ——Tanza’nın hanın dışarısındaki onca kişiyi önceden toplamış olduğu kesindi.

Subaru: “Ahhh, şey, Tanza’nın boynuzlu yoldaşlarını önceden hanın dışında topladığını ve bize saldırmalarını planladığını mı söylüyorsunuz yani? Ama hâl böyleyse…”

Medium: “Tanza-chan nereye gitti?”

Medium’un Subaru’nun sözlerini tamamlayarak sorduğu soru, henüz Subaru tarafından yanıt bulamamıştı.

Tanza, Yorna’nın talimatlarını iletmek için hana gelmiş ve hemen geri dönmüş olmalıydı. Subaru onun tüm bunları önceden planlamış olmasına anlam verebilecek olsa da yoldaşlarının tepkisi bir garipti.

Hiç değilse koyun oğlan, Subaru’nun grubunun Tanza’ya bir şey yaptığı inancını taşıyordu.

Al: “Yani yoldaşları onu sağ salim görememiş olmalı… Yo, muhtemelen handan çıktığına bile tanık olmamışlar.”

Abel: “Bu da mantıklı. Tanza’nın içeride bizimle konuşuyor olması ihtimali ışığında biz handan ayrılana dek herhangi bir radikal önlem almamış olabilirler.”

Medium: “Ama! Öyleyse Tanza-chan nerede——”

Gözleri irileşen ve aklı karman çorman olan Medium çığlığı andıran bir ses eşliğinde böyle söylese de Subaru, dikkatlice aktarılınca Abel’in aklından neler geçtiğini anlayabilmişti.

Belki de düşündüğü şey——

Subaru: “O kız… Tanza hanın dışında değilse bir yerlerde gizleniyor olmalı. ——Ve bu da Olbart-san’ın ona yardım ettiği anlamına mı geliyor!?”

△▼△▼△▼△

——Bir grup boynuzlu ırk mensubu, Tanza’yı geri almak adına Subaru’nun grubuna saldırmıştı.

Ama başından beri hanın dışında beklediklerine göre Tanza’ya bir şey olduğu takdirde ne yapacaklarına dair bir görüşme gerçekleştirmiş olmaları gerekiyordu.

Ve o hanın içerisinde Tanza için söz konusu olabilecek tek komplocu——

Abel: “——Olbart Dunkelkenn’in ta kendisi.”

Al: “…Hanın çalışanlarının onu saklamak için birlikte hareket etmesi de mümkün.”

Abel: “E herhâlde bu olasılığı düşünmemiş değilim. Ama sağlam bir dayanağım var.”

Al: “Sağlam bir dayanak derken?”

Abel, Al’ın sorgulayıcı ses tonuna kafasını ağır ağır sallayarak karşılık verdi.

Peki Olbart ve Tanza’nın birlikte komplo kurduğuna ikna olma sebebi neydi? İşte şuydu——

Abel: “Bize yalnızca çocukların oynayacağı bir kaçıp saklanma oyununda meydan okuma zahmetine girdi. Bu, o yaşlı adamın hoşlandığı tarzda acımasızca bir komplo.”

Subaru: “Sıkıysa yakala~ gibi bir şey mi?”

Abel: “Öyle.”

Subaru, kendisine çekidüzen vererek sorusunu onaylayan Abel karşısında yüzünü buruşturmadan edememişti.

Abel’in Olbart’ın karakterinin kötülüğüne dayalı tahminleri çok isabetliydi. Evet, Subaru da hissettiği tiksintinin sebebine içgüdüsel olarak ikna olmuş durumdaydı.

“Saklambaç” önerisinin kendisi, Tanza’yı saklamak için bir metafordu.

Subaru: “Ama bu sebeple saldırıya uğramamız kural ihlali değil mi!”

Abel: “Birbirimize zarar vermeyeceğiz şeklindeki kuraldan mı bahsediyorsun? “Ben bir şey yapmadım ki” diyerek bundan kolayca paçayı sıyırabilir. Hele de Tanza onunla aynı taraftaysa.”

Subaru: “Öff… Ne adaletsiz bir kumpas!..”

Abel: “Dolayısıyla önceliğimiz Olbart’ın yerini tespit etmek olmalı. Böylece Tanza’nın konumu da belli olacaktır. Ama plan açığa çıktığı takdirde “saklambaç” oynama bahanesi ortadan kalkabilir.”

Subaru, Olbart ve Tanza’nın birlik olabileceği gerçeğinin nasıl keşfedildiğini şimdi anlıyordu. Ama bunun ne şekilde “saklambaç” oyununun sonunu getireceğini anlayamıyordu.

Kaşları çatılıyor, suratı asılıyordu. Bu sırada Abel, şiddetle uzanarak maskeyi elinden kaptı.

İrkilen Subaru’dan bir “Ah!” nidası yükselirken de maskeyi geri takarak,

Abel: “Olbart’ın amacı bizim onunla pazarlık etmeye değip değmeyeceğimizi tespit etmek. Bu, çocukça oyunlardan daha çok ilgisini çekiyor. Dolayısıyla gerçek niyetini açığa çıkartabildiğimiz takdirde yapmacık bir süreç geçirme zahmetine girmemize gerek kalmayacak.”

Subaru: “Ahh, tamam, anladım galiba…”

Abel: “——Zekânın kapsamı daralıyor mu sahiden?”

Abel, açıklamasını zar zor idrak eden Subaru’ya bu kelimeleri mırıldanarak iç çekti.

Subaru’nun Abel’in bu sözlerine karşı çıkma imkânı yoktu. O da aklının bariz şekilde karman çorman olduğunun farkındaydı. Ama bunun ne boyutta olduğunun farkında değildi.

Ya yeterince düşünemiyor, doğru kelimeleri seçemiyordu ya da yalnızca kafası pek çalışmıyordu.

Subaru: “Normalde de zeki biri değildim zaten…”

Abel: “Senin sorunun algılama yeteneğini ve yaratıcılığını yitirmiş olman. Olbart’ın tekniğinin detayları meçhul. Ama bedenin, kendi Od’unun artı ve eksilerini yansıttığına dair bir teori mevcut.”

Subaru: “O-Od’un artı ve eksileri mi?..”

Abel: “Bu, Od ile beden ve onların gelişmesi ile çökmesi arasında bir bağlantı olduğu anlamına gelir. Tabiri caizse Olbart’ın senin… ya da daha doğrusu hepinizin Odlarınıza burnunu soktuğunu varsayabiliriz.”

Diyen Abel’in gözleri bedenleri ufalmış olan Subaru, Al ve Medium’un üzerindeydi.

Ancak bu açıklama Subaru’da bir çağrışım yapmıyordu. Kırılmış olan ve büyü için kullanılan Kapısında/Geçidinde olduğu gibi başlangıçta varlığından haberdar olmadığı Mana ve Od hakkındaki açıklamalar da ona bir anlam ifade etmiyordu.

Ama bu yalnızca Subaru için geçerliydi, diğerleri içinse——

Al: “——Yani her şey o ihtiyar bedenlerimizle oynadığı için oluyor.”

Subaru, Al’ın nefret dolu homurdanışını işitmenin şaşkınlığını taşıyordu.

Ona doğru bakan Al, titreyen parmaklarıyla maskeli yüzünün alın kısmına dokunuyordu. Sık sık kontrolsüz bir öfkeyi açığa vurması, onun da psikolojik etkilerden nasibini aldığının kanıtıydı.

Yetişkin olarak sahip oldukları zihinsel kapasite, daha çocuksu hâle gelmeleriyle ortadan kaybolmuştu.

Al: “O boktan moruk yok mu, onu bir elime geçirsem!..”

Abel: “Onun için “manzarası güzel çukurun” nerede olduğunu bulmamız gerekiyor.”

Subaru: “Aynen… Bahsi açılmışken, en son bir tavernaya gidiyorduk.”

Al’ın içindeki öfke kaynayıp çalkalanırken Subaru, sözlerini yarıda kesti.

Taritta sokakta kalmaya zorlanmasının sonucu olarak yem rolünü üstlenirken diğerleri ayrı yollara gitme kararı almıştı. Ancak asıl amaca ilişkin bir açıklama yapılmamıştı.

Sahiden Abel neden bir an önce bir tavernaya gitmek istemişti?

Abel: “Avımızın temelinde sayılar yatıyor. İdeal olarak bu araziyi tanıyan biri var olmalı. Bununla birlikte bu şehirdeki herkesin Tanza’nın tarafında olması da mümkün. Sonuç olarak yabancılardan faydalanmamız daha iyi olacaktır.”

Al: “Yani yabancıların doluşacağı bir barı hedefliyorsun. Kardeşimin aklına gelecek bir fikir gibi.”

Subaru: “Umm, aslında…”

“Yanılıyorsun” demek istese de aklına Guaral’da koruma aradığı gün gelmişti.

Todd denen adamın onu hedef aldığı zamandı ki onu anımsamak bile içinin ürpermesine yetiyordu. Kendisini kurtarmak için değerlendirdiği onca fikir sonucunda güçlü bir eşlikçi tutma planıyla bir tavernaya yönelmişti.

Fakat maalesef ki tuttuğu ayyaş kılıç ustasının ölümü pek yakın olmuştu.

Subaru: “Ama yardım almak için paraya ihtiyacın yok mu? Öyle bir parayı sağdan soldan toplayamayız.”

Abel: “Bu konuda endişeye mahal yok. Elimde bir ödül var.”

Diyen Abel, taşımakta olduğu çantayı salladı.

Subaru, handan onunla çıkarken gerekli olduğunu dile getirdiği andan bu yana o çantanın içerisinde neler olduğunu merak ediyordu.

Abel’se onun bakışlarına karşılık çantanın içini açacak kadar ileri gitmese de,

Abel: “Guaral’dan ayrılırken Zikir’e Belediyedeki hazine sandığını açtırdım. İşbirlikçi bulmanın en etkili yolu budur. Kullanmamak olmazdı.”

Al: “…Zekice bir hamleymiş.”

Subaru: “Ama suratında oni maskesiyle onca parayı taşımak tehlikeli, hem de göze çarpmana yol açacak… Oh, tabii ya.”

Subaru bu sözleri söylerken Abel, oni maskesinin üzerine parmaklarıyla vurarak endişesinin yersizliğini hatırlattı.

Oni maskesinin “bilişsel sapmaya” yol açması nedeniyle Abel’in “göze çarpacağı” düşüncesi yersiz hâle geliyordu. Bunun Subaru’nun grubu üzerinde hiçbir etkisi olmadığı için de gerçek durumlarıyla etraflarındaki insanların tepkileri arasındaki fark kafa karıştırıcıydı.

Al: “Öyleyse yapacağımız şeyde bir değişiklik yok? Hepimiz tavernaya gidip ihtiyarı bulmamıza yardımı dokunacak birilerini arayacağız?”

Abel: “——Evet, ana fikir buydu. Ama işler bir miktar değişti.”

Subaru: “İşler değişti mi, nasıl yani?”

Abel: “Bu işin arkasında başından beri Olbart ve Tanza varsa insan gücünü hızlıca arttırmanın bir yolunu da biliyorlardır. Olbart tek başına İblis Şehrinde nüfuzlu olmasa da Tanza eklenince işler tamamen değişiyor. O kız Yorna Mishigure’nin yaveri neticede.”

Yorna Kaos Alevinin en yüksek pozisyonuna sahipken onun yaveri olan Tanza da bir nevi sekreteriydi. Başka bir deyişle, Yorna’dan sonra şehirdeki en önemli kişiydi.

Hiç değilse kendisini bu şekilde yansıtarak hareket edebilirdi.

Subaru: “Bizi gerçekten dizginlemek istiyorlarsa tavernaların etrafına da adam yerleştirmişlerdir.”

Abel: “Bariz bir tuzağa düşmemize gerek yok. Şansımızı zorlamamızın yolları da olabilir tabii.”

Plan değişikliğini zorunlu kılan bu konuşma sırasında Abel’in gözleri yan tarafa çevrildi. Onun bakışlarını takip eden Subaru’nunsa yanakları gerildi.

Rui: “Uau?”

Çünkü oni maskeli genç adamın baktığı noktada duran kişi, kafasını eğmiş olan Rui’ydi.

Saldırganlar için işleri tersine çeviren ve sonunda koyun oğlanı da merhametsizce bayıltan Rui, şu anda kendisine bağlanmış olan Medium’un yanı başında büyük bir şevkle parmaklarını kullanarak kendi sarı saçlarını tarıyordu.

Sergilediği o korkutucu mücadele gücüne rağmen masumane tavırlarında en ufak bir değişiklik olmamıştı.

Bu da Subaru’nun içinin buz kesmesine yol açıyordu.

Medium: “Oh, Rui-chan az önce bir harikaydı! Böyle bir yeteneği gizlemiş olman beni şok etti~”

Rui: “Auau.”

Medium: “Hehehe, beni kurtardığın için teşekkürler.”

Bu esnada Subaru’nun aklından geçenlerden bihaber olan Medium, savunmasızca Rui’nin saçını okşamaktaydı. Rui de saçlarındaki avcu sakince kabul ediyor ama Subaru’nun kalbi küt küt atıyordu.

Bu yüzden hemen “Dur!” diye bağırdı, hatta Medium’u bileğinden kavradı.

Medium: “Uah, Subaru-chin?”

Subaru: “Eee, Medium-san, ona yaklaşmamalısın…”

Medium: “——? Niye ki? O beni kurtardı, haksız mıyım? Hatta seni de kurtardı, Subaru-chin.”

Subaru: “Ehh, orası öyle olabilir ama… Yine de…”

Subaru, Medium’un bu naif sorusuna cevap veremiyordu.

Aslına bakarsanız Medium’un bakış açısı doğru ve sahiciydi. Rui Subaru’yu kurtarmıştı. Minyon bedeniyle, yara alma pahasına da olsa Subaru’yu korumaktan yana hiç tereddüt etmemişti.

Subaru da ona çaresizce “Sakın ölme” diye yalvarmıştı.

Al: “Hadi ama, neler döndüğünü anlat artık.”

Derken Subaru’nun dişlerini sıktığını gören Al, kısık bir sesle böyle söyledi.

Subaru’ysa soluksuz kalarak maskenin ardındaki o kasvetli gözlere baktı. ——Ve birkaç gün önce, Kaos Alevi yolculukları esnasında da Rui’yle ilgili bilgileri Al’dan gizlemiş olduğunu anımsadı.

O sıralar Rui’ye nasıl davranacağına karar verebilmiş değildi, bu yüzden yanıt verme işini sonraya bırakmıştı.

Ancak——

Al: “E hadi, artık gülüp geçebileceğimiz bir konumda değiliz. Bu yalnızca benim değil, hepimizin taşıdığı bir endişe.”

Subaru: “————”

Al: “Bu kız konusunda sakladığın sır nedir?”

Al’ın sorgulayıcı bakışları öylesine yoğundu ki Subaru refleks olarak Rui’yi arkasına aldı.

Çünkü Rui’nin bu bakışlara nasıl tepki vereceğini bilmiyordu, yani Rui’yi korumaya çalışmaktan ziyade—— yo, aslında bunun doğru olup olmadığını da bilmiyordu.

Söyleyebileceği tek bir şey varsa o da çevresindekileri daha fazla kandıramayacağıydı.

Ve de Subaru’nun genç, yetersiz beyni kulağa inandırıcı gelen bir yalan uyduramayacaktı.

İşte bu nedenle——

Subaru: “O kız, yani Rui… Oburluk Günah Başpiskoposu.”

Yapabileceği tek şey, gerçeği açığa çıkartmaktı.

△▼△▼△▼△

——Rui Arneb’in gerçek kimliği.

Bu, Subaru’nun hafızasını yitirmiş olan Rem’den de Volakiya İmparatorluğuna geldi geleli tanıştığı diğer insanlardan da gizlediği bir sırdı.

Rui’nin bir Günah Başpiskoposu olduğu açığa çıktığı takdirde hem kendisi hem de diğerlerinin epey sorun yaşayacağını düşünmüştü. ——Yo, düşündüğünden çok daha kötü şeyler olacağı kesindi.

İşte bu yüzden şu ana dek bu gerçeği dünyaya açmamıştı——

???: “——Günah… Başpiskoposu.”

Subaru’nun ifşa ettiği bu gerçek üzerine titreyen bir ses işitildi.

Bu gerçeğin Al veya Abel’i afallatması hiç şaşırtıcı olmazdı. Paniğe kapılmaları, gerçeği teyit etmek istemeleri ve tüm bunların bir saçmalık olduğunu dile getirmeleri çok doğal olurdu.

Fakat az önceki titreyen sesin sahibi ne Al’dı ne de Abel.

???: “Rui-chan, bir Günah Başpiskoposu…”

Rui: “Uu?”

Evet, o şaşkın sesin sahibi Medium’du.

Mavi gözleri irileşen Medium, hareketsizce Rui’yi izliyordu. Onun bakışlarıysa Rui’nin kafasını eğmesine ve neden bahsedildiğine dair en ufak bir fikri yokmuşçasına aptalca bir ses çıkarmasına yol açmıştı.

Ki Subaru’nun en çok korktuğu tepki de tamı tamına buydu.

İyimserlik ederek bir ihtimal Medium—— ya da O’Connell kardeşler bu meseleyi büyütmez, önemsiz bir şeymiş gibi gülüp geçerler diye düşünmüştü.

Fakat iyimserliği yersiz çıkmış ve bunun idealist bir düş olduğunu idrak etmişti.

Medium: “————”

Medium’un gözlerine apaçık ve bariz bir “korku” yerleşmişti.

Al: “Kardeşim, bu bir şakaysa hiç komik değil.”

Subaru: “Ş-Şaka yapmıyorum…”

Al: “Hele şaka değilse hiç ama hiç komik değil!”

Medium’un tepkisine şaşırıp kalan Subaru, Al’ın onu takip eden sözlerini de layıkıyla yanıtlayamıyordu.

Bu esnada sesini yükselten Al, bir hışımla sırtında taşımakta olduğu daosunu çekti. Tabii ki bu, tek kollu, küçücük bir çocuğun rahatlıkla altından kalkabileceği bir iş değildi, dolayısıyla çektiği kılıcın ucu toprağa saplandı.

Yine de tüm gücünü kullanıp savurduğu takdirde iş görebilirdi. İşte bu keskin dürtüye kapılan Al’ın bakışları Subaru’ya ve ardındaki Rui’ye çevrildi.

Al: “Yanında bir Günah Başpiskoposu gezdirmen akıl karı değil. Pristella’da olanları unutmuş olamazsın, değil mi?”

Subaru: “B-Bu…”

Al: “Ben ve Priscilla… Prenses hiç zarar görmemiş olsa da bu yalnızca tesadüf eseriydi. Halkın da çevrendekiler de cehennem azabı çekti. Bu azabın sebeplerinden biri de burnunun dibinde.”

Yere saplanmış olan daosuna doğru eğilen Al’ın sesindeki öfkeyi dindirmenin bir yolu yoktu.

Tamamıyla haklıydı da. Neresinden bakarsanız bakın, hatalı taraf Subaru’ydu. Rui’yi yanına almamalı, ortalığı karıştırmasına izin vermemeliydi.

Onun gerçek kimliğini ifşa etmeli, onu bağlamalı, özgürlüğünden mahrum bırakarak esir etmeliydi.

Ama Subaru bunların hiçbirini yapmamıştı. Üstüne üstlük——

Subaru: “A-Abel?..”

Subaru, sessizliğini koruyan Abel’in de Al’la aynı fikirde olup olmadığını merak ederek onu gözlüyordu.

Medium korktuğuna ve Al öfkelendiğine göre kalan son kale Abel’di—— ve Subaru, onun kimin kalesi olduğunu dahi bilemiyordu.

Bununla birlikte içlerindeki herkes Rui’yi esir etmeyi seçerse,

Subaru: “————”

Elbette ki Subaru bu tereddüde bir son verebilir ve harekete geçebilirdi.

Abel: “Diğer ülkelerin onları nasıl ele aldığını bilmiyorum.”

Tam da Subaru yutkunup bir şeyler yapacakken oni maskeli ve çantalı adam, onunla göz göze geldi.

Kara gözler kara gözlerle buluştu ve Subaru’nun göğsü o soğuk bakışlarla delindi. Ve beyni, beklediği sözcükleri de az sonra olacakları da reddedercesine kendisini kapatmaya başladı.

Derken o ses, Subaru’nun uyuşuk beynine usulca nüfuz etmeye başladı.

Ve dedi ki——

Abel: “İmparatorlukta herhangi bir sebepten ötürü Cadı’ya hizmet eden herkes idam edilir.”

Tahtından indirilmiş olsa da İmparatorluğun zirvesini teşkil eden varlık, işte bu kati beyanı dile getirdi.


Bu, asla aynı sayfada olamayacaklarını açıkça belli eden bir infaz hükmüydü.

Ve Subaru bu hükmü işitir işitmez gözlerini sımsıkı kapatarak——

Subaru: “——Hık, Rui!”

Medium: “Subaru-chin!”

Duygusal bir şekilde ismini haykırırken iki ufak el, beline sarıldı.

Hemen ardındansa Medium’un çığlığı andıran sesi yankılandı ve Subaru’nun bedeni yerden ayrılıp havada süzülmeye başladı—— yo, Subaru’nun beline dolanmış olan Rui, Subaru’yla birlikte kuvvetle sıçradı.

Peki Subaru neden Rui’nin ismini haykırmıştı, bunun ardında nasıl bir anlam vardı? Azıdişlerini sıkan Subaru, nedense gözlerinde biriken yaşlara hâkim olmaya çalışıyordu.

Bir anda aklına gelivermişti işte.

Rui: “Uau.”

Beline sarılan ve ahlayıp uhlayan o kızı öylece terk edemezdi.

Hayatını kurtarmasının karşılığını vererek onu kurtarmış falan değildi. Kazara şefkat duyup onu koruma isteğine de kapılmamıştı. Yalnızca aklına bir şey gelmişti.

Küçülüşü yalnızca uzuvlarıyla sınırlı kalmayıp kafasına da etki eden Subaru, ne düşüneceğini bilemediği bu kız hakkında bir cevap verdiği için pişmandı.

Bu Subaru’nun problemiydi, Rem’le de şu ana dek tanıştığı kişilerle de hiçbir ilişkisi yoktu.

Bu, Natsuki Subaru’nun katiyen tüm gücüyle yüzleşmesi gereken bir problemdi.

Al: “Kardeşim! Geri gel! Soktuğumun!——”

Kafasını kaldıran Al Subaru’ya seslense de Rui’nin ayakları hareketi kesmeyerek sıçrıyordu.

Subaru’nun sırtına sarılan Rui, önce sokağa bakan binanın duvarına vurarak çatıya indi, sonra da hiç sorunsuzca bir sonraki sokağa ve ardından bir sonrakine geçti.

Rui’nin kesişen yolların özgürce yaratılabildiği iskelelerle kaplı bir şehir olan Kaos Alevindeki uçsuz bucaksız kısıtlama yoksunluğu gerçekten rakipsizdi.

Subaru: “Bvah!”

Subaru, birkaç sıçramanın ardından Rui’den ayrılarak dizleri ve ellerinin üzerine iniş yaptı ve art arda derin nefesler almaya başladı. Hem defalarca yerçekimine meydan okumuş hem de Rui’nin ince kolları gövdesine mengene misali sarılmış olduğu için acı verici bir yolculuktu.

Bahsi geçen Rui, yan gözle Subaru’yu izlemekteydi. Bu denli enerjik olmasıysa mide bulandırıcıydı.

Fakat şimdi yüzünden nefret etmenin sırası değildi.

Subaru: “Kahretsin, Abel ve diğerleri…”

Bu, Subaru’nun eylemlerinin sonucuydu. Yalnızca onlardan uzaklaştığını söylemek bariz bir yalan olurdu.

Ama orada kalmış olsaydı Abel’in hangi emri vereceği belli olmazdı; Al’ın tavırları da Rui’yi kendi hâline bırakmayacağının göstergesiydi.

Medium’un ortalığı yatıştırmak adına becerilerinden faydalanmasını beklemek de pek mantıklı olmazdı.

Bununla birlikte Subaru, itaat edip Rui’yi onlara teslim etmediği için kendi yüreğini suçluyordu.

Rui: “Uau?”

Koluyla ağzını silen Subaru, kafasını kaldırarak Rui’nin masum gözlerle kendisine bakmakta olduğunu gördü.

Onun kendisine yöneltilen düşmanlık ve korku gibi hisleri hiç umursamayan tavrı, Subaru’nun aklının böyle gelgitler yaşamasına izin verdiği için kendisini bir aptal gibi hissetmesine yol açıyordu.

Subaru: “Aptal mıyım ben? Hı hı, kesinlikle aptalım.”

Hatta aptalın önde gideniydi.

Abel neyse de Medium ve Al’ı ardında bırakıp Rui’yle birlikte kaçıp gitmesi aptallıktı.

Ne düşünecekleri ya da ne yapabilecekleriyle ilgili en ufak bir fikri yoktu.

Subaru: “Yine de şu anda bir karar verirsem bundan pişman olabilirim. Bu, küçük bir çocuğun vereceği bir karar değil.”

Subaru’ya kalırsa insanların ölüm kalımı da nihai olarak İmparatorluğun geleceği de çok önemli konulardı.

Yalnızca on yaşlarında bir çocuğun, acımasız bir yetişkinin bakışlarına maruz kalarak böylesine büyük bir meseleye karar vermesi tuhaf kaçardı. ——Yanlış olurdu.

Subaru: “Asıl hâlimde olsaydım doğru kararı verebilirdim eminim. Yani…”

Bir an önce bu “çocuklaştırma” belasından kurtulmalı ve çocuk Natsuki Subaru’yu genç Natsuki Subaru’ya dönüştürmeliydi.

Bu sayede Rui’yle ilgilenip ilgilenmeme konusuna kafa yorabilir ve yoldaşlarına makul bir yanıt sağlayarak tatminkâr bir sonuca ulaşabilirdi.

İşte bunun için de——

Subaru: “——Hadi Olbart-san’ı bulalım. Abel ve diğerlerine bel bağlamadan elimden gelen her şeyi yapacağım.”

Rui: “Aa, uu!”

Subaru’yu duyan Rui, neşeli bir yüz ifadesiyle kafasını ve kollarını havaya kaldırdı.

Böylece iskelenin tepesinden İblis Şehri manzarasına bakan iki küçük çocuk, Kaos Alevi sakinlerine ve tahtından indirilmiş İmparatora sırt çevirmiş shinobi reisini bulmak için can atarak yan yana soluklanmaya başladı.

——Beklenmedik bir şekilde Subaru ve Rui ikilisi, hem “saklambaç” oyununun Onisi hem de “ebelemece” oyununda Oni tarafından aranan oyuncular hâlini almıştı.

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar