
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyıktı.
Elbette ki durum farklıydı ama yaşananlar, aklına bu atasözünü getirmişti.
Bu atasözünü düşünmesinin bile zaman almış olmasıysa Subaru’nun içerisinde bulunduğu koşulların ne denli zor olduğunun göstergesiydi.
Al: “Yaklaşık yüz düşman mı!?”
Hanın arka kapısından dışarı bakarken Taritta’dan bu afallatıcı haberi alan Al’ın sesi çatlamıştı.
Taritta’ysa sessizce kafa sallayarak,
Taritta: “Evet. Etrafımız sarıldı. Düşmanlıktan ziyade önlem amaçlıdır sanırım…”
Abel: “Bir iki kişi olsaydı hadi neyse de sayıları yüze yakınken onları görmezden gelmek zor.”
Abel, arka kapıyı kapatmış olan Taritta’ya sessizce bu karşılığı verdi.
Taritta başını eğerken de gözlerini Subaru’ya dikti. Oni maskesinin ardındaki kara gözleriyle attığı keskin bakışlar âdeta Subaru’nun kalbine saplanıyordu.
İşte bu şekilde——
Abel: “——Etrafımızın sarılmış olması dışında da sorunların var, haksız mıyım?”
Subaru: “——Ah.”
Abel: “Uzuvların mantığa tamamen aykırı şekilde küçüldü. Bu durumda her şey mümkün.”
Subaru’da bir anormallik olduğunu tahmin eden Abel, belli belirsiz bir iç çekiş eşliğinde böyle söyledi.
Subaru’ysa bu sözler karşısında utancından yanaklarının ısındığını hissetti. Çünkü Abel ondaki sıkıntının da farkındaydı, grubun ilerlemesini engellediğinin de.
Aslında Subaru kendisiyle ilgili hiçbir sıkıntı yokmuş gibi davranmayı yeğlerdi.
Ama——
Medium: “Subaru-chin, sen iyi misin?”
Daha az önce dertli Subaru’yu yatıştırmış olan Medium’un sesi onu durdurdu.
Bu durumda inatçılık etmekle bir yere varamazdı. Ayrıca inatçılığının bedelini yalnızca kendisi değil, Medium da dâhil olmak üzere tüm arkadaşları öderdi.
Dolayısıyla——
Subaru: “Aslına bakarsanız şey gibi hissediyorum… Hafızam bir tuhaflaşıyormuş gibi. Hatırlamam gereken şeyleri hatırlamakta zorluk çekiyorum ve muhtemelen bu hayra alamet değil.”
Al: “…Az önceki tuhaflığının sebebi de buydu, ha?”
Hayal kırıklığını kalbine gömen Subaru, nutku tutulmuş olan Al’a dürüstçe böyle söyledi.
Al da Subaru’nun az önceki tavırlarındaki tuhaflığı fark etmiş olmalıydı. Ancak detaylardan bahsetmek de Subaru’yu rahatsız ediyordu.
Al, Subaru’ya olanlara yabancı değildi.
Abel: “——Spesifik bir şey var mı?”
Subaru: “…Mesela önemli bir aile ferdimin ismini hatırlayamadım. Yo! Şey, yalnızca hatırlamam birazcık zaman aldı diyelim.”
Al: “Kardeşim, şimdi iyiymiş gibi yapmanın sırası değil…”
Subaru: “İyiymiş gibi…”
Refleks olarak “Yapmıyorum” yanıtını verecekken sahiden öyle mi yapıyorum diye düşünerek kendisini durdurdu.
Bu denli önemli birinin ismini unutmuş olduğu gerçeğini öyle basit bir şeymişçesine dile getirmeyi gerçekten istemiyordu. Subaru Beatrice’i, Emilia’yı ve Rem’i hatırlıyordu.
Malikânede bırakmış olduğu dostlarını da hatırlıyordu.
Subaru: “Yani şey yapmaya çalışmıyorum…”
Abel: “Bana tam olarak ne durumda olduğunu söyle.”
Subaru: “Ha?”
Abel: “Hatırlayamadın mı? Yoksa hatırlaman zaman mı aldı? Hangisi?”
Bu şekilde sorgulanan Subaru susup kaldı.
Kendisine bir adım yaklaşmış olan Abel’in sorusu yalana yer bırakmayan bir sertlik ve ciddiyet taşıyordu.
Subaru’nunsa beyninde bir uyuşma hissi vardı ve bilincini gözlerinin önündeki adamdan koparamıyordu. O sessizleşirken Abel bir kez daha “Hangisi?” diye sordu.
Abel: “Çevrende olup bitenleri göremiyordun ve şimdi de kafanın içerisinde olup bitenleri göremiyorsun.”
Subaru: “——Ha-hayır! Unutmuş değilim, yalnızca hatırlamakta zorlanıyorum! Doğru söylüyorum, hemen hatırlayamıyor olmam unuttuğum anlamına gelmez!”
Abel: “…Hatırlaman zaman alıyor, ha?”
Subaru bu acımasızca sorgulamayı hızla yanıtlarken Abel, verdiği yanıtı sessizce kabullendi.
Bu Subaru’nun bile anlamlandıramadığı bir açıklamaydı. Hâliyle Abel’in açıkça karşı çıkmaması şaşırtıcıydı.
Şaşırmaktan ziyade bu tavırlarına sinir olan Al, “Hey” diye araya girerek,
Al: “Ne fark eder ki? Neden bu kadar büyütüyorsun?”
Abel: “Çok şey fark eder. Unutmak ve hatırlamakta zorlanmak arasında dünyalar kadar fark var.”
Al: “Ha?”
Al memnuniyetsizce homurdansa da Abel bundan öte bir yanıt vermedi.
Sonra da afallamış hâldeki Subaru ve Al’ı düşünceleriyle baş başa bırakarak dışarıda olup bitenlere kulak veren Taritta’ya döndü.
Abel: “Dışarıda neler oluyor? Henüz harekete geçmediler, değil mi?”
Taritta: “Şimdilik soluk alıp verişlerini gizliyorlar. Hâlbuki şimdiye kuşatmayı tamamlamış olmalıydılar.”
Abel: “Bu da koşullarını karşılamadığımız anlamına gelir.”
Taritta: “Koşullarını mı?..”
Abel Taritta’nın şaşkın bakışlarını karşılıksız bırakıp düşünceli bir şekilde çenesini okşayarak bir kez daha Subaru’ya döndü.
Onun düşüncelerinin hızına ayak uyduramayan Subaru’ysa dönüşüyle afalladı. Bu sırada aralarındaki mesafeyi kapatan Abel, yüzünü Subaru’nunkine iyice yaklaştırarak,
Abel: “——Dışarıdakilerin bize saldırması için ne yapmamız gerekiyor?”
Subaru: “Eh…”
Abel: “Cevap ver. Dışarıdakilerin bize saldırması için gerekli koşul ne…”
Subaru: “Bu-bunu bana sorsan bile…”
Oni maskesinin ardından bu soru yinelenirken soluğunu yüzünde hisseden Subaru’nun gerginliği artıyordu.
“Bunu bana sorsan da cevabı bilmiyorum ki!” diye düşünüyordu. Ölümden Dönüş öncesinde yaşananları hatırlıyor olsa da öylesine ani ve beklenmedik bir ölümdü ki neler olup bittiğine hiç anlam verememişti.
Elinde daha fazla bilgi olsaydı Abel’e yapacakları şeyle ilgili daha iyi bir fikir sağlayabilirdi ama——
Abel: “Cevap ver.”
Abel onun tereddütlerini ve kafa karışıklığını ayaklar altına alarak ısrarla bu soruyu yöneltiyordu. Subaru yanıt veremeyince de öfkeye kapılmış hâlde onu küçük omuzlarından tutarak,
Abel: “Cevap ver! Natsuki Subaru!”
Subaru: “Bi-bilmiyorum! Dı-dışarı çıktığımız anda bize saldıracaklar! Tek bildiğim bu!”
Tehdidin etkisiyle bu yanıtı veren Subaru, gözlerini açarak göğsünü tuttu.
Bir kez daha fevri davranarak Ölümden Dönüş aracılığıyla elde ettiği bir bilgiyi paylaşmıştı ve Tabuyu ihlal etmenin cezasının kendisine tekrar musallat olmasından korkuyordu. Ancak hiçbir şey olmadı.
Ne zamanın akışı durdu ne de aptallığının bedelini ödeten şeytani el göründü.
Bunun yerine——
Rui: “Uu!”
Hırlayarak Subaru ve Abel’in arasına giren Rui, Subaru’yu arkasına alıp koruyarak gözlerini sert bir tavır takınmış olan Abel’e dikti.
Ve Rui, kınayıcı bakışlar eşliğinde Abel’in elini zorla Subaru’nun omzundan ayırdı. Neyse ki güven verici bir müttefikin desteğini alması uzun sürmedi.
Medium: “Abel-chin! Subaru-chin’e zorbalık etme! Abime söylerim bak!”
Abel: “…Bu tehdit karşısında ne yapmam gerekiyor ki? Her şeyden önce, bana gerekli bilgiyi verdi zaten. ——Demek tetikleyici unsur dışarı çıkmak, ha?”
Diyen Abel, Medium’un sitem dolu bakışları karşısında en ufak bir vicdan azabı duymaksızın omuz silkti.
Onun bu düşünceli ifadesi karşısında “Tanrım!” diye sitem ederek ellerini kalçalarına götüren Medium’sa Abel’dense Subaru’ya dönerek,
Medium: “Subaru-chin, sen iyi misin? Abel korkutucuydu, öyle değil mi~?”
Subaru: “Korkmuş değilim. Yalnızca biraz şaşırdım… Hı hı.”
Medium: “Gerçekten mi? Umarım öyledir. Sen güçlü bir çocuksun, güçlü bir çocuksun, Subaru-chin.”
Diyen Medium’un eli, Subaru’nun kara saçlarını şefkatle okşadı.
Dokunuşundaki nezaket ve “güçlü bir çocuk” olarak övülmekse Subaru’nun bir kez daha utanç duymasına yol açtı. Ama buna rağmen şiddetle çarpan kalbinin yavaşça yatıştığını inkâr edemezdi.
Gerçekten aklını yitirecek gibiydi.
Medium tarafından teselli edilmenin doğurduğu rahatlık bir yana, asıl can sıkıcı olan Abel’e beslediği o dile getirilemez korku ve isteksizlikti.
Onun gücüne karşı koyamıyor ve bu yüzden itilip kakılmaya devam ediyordu.
Adeta——
Al: “Bir çocuk ve yetişkin gibisiniz. Ve yalnızca görünüşlerinizden de bahsetmiyorum.”
Subaru: “Ahh…”
Arkadan Al’ın sesi işitilirken morali bozuk olan Subaru, göğsünü kavradı.
Ve hâlâ Abel’le yapmış olduğu konuşmanın etkisini taşıyan sert ses tonuyla kendisini yargılayan Al nedeniyle ifadesi değişti.
Çünkü “bir çocuk ve yetişkin gibisiniz” kelimeleri, Subaru’nun şüphelerini gidermişti.
Evet, Al haklıydı, durumu tasvir etmenin doğru yolu buydu. Subaru’yla Abel’in şu anki etkileşimi bir çocukla yetişkin arasındaki güç dinamiğine benzerdi.
Yalnızca görünüşte değil, zihnen de biri diğerini peşinde sürüklüyordu âdeta.
Abel: “——Dinleyin. Sanırım kiminle karşı karşıya olduğumuzu biliyorum.”
Taritta: “Ge-gerçekten mi?!.”
Subaru akıl sır ermez bir korkuya kapılırken Abel, kısık bir sesle böyle söyledi.
Söylediği şeyse Taritta’nın gözlerinin faltaşı gibi açılmasına yol açtı. Şaşırttığı tek kişi o da değildi, herkes aynı durumdaydı. Daha doğrusu konuşmayı takip etmeyen Rui haricinde herkes.
Her hâlükârda tüm dikkatleri üzerine çekmiş olan Abel, “Evet” deyip başıyla onay vererek,
Abel: “Olbart’ın sunduğu koşullar ve Taritta’nın teşhis ettiği yüz düşmana bakarak… İmkânsız olanları elediğimiz takdirde, doğal olarak, ihtimalleri daraltabiliriz.”
Al: “Ee, ne düşünüyorsun peki, zekâ küpü Abel-chan? Peşimizde kim var?”
Abel: “——Kaos Alevi.”
Al ve Medium: “Kaos Alevi mi… bu şehir mi?”
Abel, Al ve Medium’un sorusu karşısında ciddiyetle kafa salladı.
Sonra da ifadelerinden henüz yanıt bulamamış oldukları anlaşılan Subaru ve diğerlerine bakarak devam etti.
Abel: “Kaos Alevi… Yani, İblis Şehri vatandaşları. Dışarıda pusuya yatıp saldırıya hazırlananların bu şehirde yaşayanlar olduğuna eminim.”
△▼△▼△▼△
——Abel, düşmanın Kaos Alevi vatandaşları olduğunu açıkça dile getirmişti.
Subaru: “————”
Onun bu beyanı karşısındaysa Subaru’nun ağzı bir karış açık kalmıştı. ——Yo, yalnızca Subaru değil, Al ve diğerleri de şaşkınlıklarını kendince ifade etmişti.
E bu da çok doğaldı. Sonuçta bir anda şehirdeki vatandaşların onlara düşman kesildiğini duymuşlardı.
Al: “Emin misin, bu doğru olamaz. Sana bunu düşündüren nedir?”
Abel: “Bu son derece doğal bir düşünce. Öncelikle, hanı kuşatmak için yüz kişiyi harekete geçirecek kapasitede olanların sayısı çok sınırlı. Bu noktada elimizde yalnızca iki seçenek var… İmparatorun grubu ve İblis Şehri güçleri. Fakat Chisha benim kılığımda. Ayrıca benim yapmayacağım bir şeyi yapma özgürlüğüne sahip değil.”
Al: “Çünkü diğerleri onun aslında Abel-chan olmadığını öğrenmemeli. Peki senin yapmayacağın şey nedir?”
Abel: “Güçlerimi İblis Şehrine göndermeye cüret etmek.”
Subaru bu inandırıcı sonuca onay verecek gibi oluyor ama kesin bilgi olup olmadığında karar kılamıyordu. Krala eşlik eden yüz asker çok muydu, az mı?
O kadarının tuhaf kaçacağını zannetmiyordu.
Medium: “Bu konuda pek bilgim yok ama Abel-chin’in kalesinde kaç asker var ki?”
Abel: “İmparatorluğun Başkentindeki birliklerin sayısını mı soruyorsun? Eğer öyleyse…”
Medium sorusunu sormak için elini kaldırırken Abel göz ucuyla Subaru’ya baktı. Subaru bu bakışlara anlam vermeye çalışırken de oni maskesinin alın kısmına dokunup bir müddet düşündükten sonra,
Abel: “Yalnızca otuz bin civarı. Ama mevzumuz onun komutasındaki birlikler değil. İmparatorun onların kendisine eşlik etmesine izin verip vermeyeceği. Ve——”
Taritta: “Gerçek İmparator böyle bir şeyi hayatta yapmazdı.”
Abel: “İşte bundan bahsediyorum.”
Diyen Abel, başıyla onay verdi. Sahte İmparatorun böyle pervasızca bir seçim yapmasına ihtimal vermiyordu.
Subaru’ysa karşı tarafın pervasızlık etme ihtimali olduğunu düşünüyor ama yine de çenesini kapalı tutuyordu. Ne de olsa bunu dile getirse bile sözü dinlenmezdi.
Öyle ya da böyle——
Abel: “İmparator bize dokunmalarının yasak olduğunu duyurdu ve Olbart da bu emre bağlı kalacağı bir yaklaşım sergiledi. Bu durumda üzerimize bir birlik göndermelerinin bir mantığı olamaz.”
Al: “…Peki ya bizzat onun yapmamış olması gibi bir teoriye ne dersiniz?”
Abel: “Size şöyle bir soru sorayım, sizce ben böyle bir şeye göz yumar mıydım?”
Taritta: “Sanmıyorum.”
Abel de Taritta’yla aynı anda yanıt verip maskeli kafasını sallayarak Al’ın fikrini çürüttü.
Sahte İmparator Abel kılığında kaldığı sürece bir İmparator olarak onunla aynı kafa yapısında olmalıydı. Başka bir deyişle Abel’in müsaade etmeyeceği bir şeye sahte İmparator da müsaade edemezdi.
Dolayısıyla son derece dar görüşlü olma numarasına devam etmek zorundaydı.
Abel: “Böyle bir şeye teşebbüs edilse bile Kafma Irulux buna izin vermezdi. O kararlı biridir. Bu yüzden de varlığı değerlidir ve bu çarpık yoruma göz yummayacağından eminim.”
Subaru: “Kafma mı… Dün gördüğümüz bağnaz tip mi?”
Abel: “İmparatora karşı uysal olabilir ama bir Birinci Sınıf General karşısında dahi fikrini belirtmekten geri durmaz. Olbart’ın kurnazlıkları bile Kafma’nın ilkelerini esnetemez.”
Al: “O adam o kadar güçlü mü yani?”
Abel: “Zamanında bir İlahi General olması teklif edildi. Ama çeşitli sebeplerden ötürü bunu reddetti.”
Abel’in yanıtını işiten Al’dan hüsran dolu bir “Ah” nidası yükseldi.
Bu doğruysa dün kalede İlahi General düzeyinde iki kişi var olmalıydı—— Yo, sahte İmparator da onlardan biri olduğuna göre sayıları üçtü.
Ve o üçlü, vasıfsız birliklere kıyasla çok daha güvenilir bir güç teşkil edebilirdi.
Subaru: “Ama madem düşman sahte İmparator değil, öyleyse…”
Doğal olarak Abel’in öne sürdüğü varsayım giderek daha gerçekçi bir hâl alıyordu.
Başka bir deyişle dışarıda pusu kuranlar İblis Şehri Kaos Alevi vatandaşlarıysa onları harekete geçiren lider——
Medium: “Onları üzerimize salan Yorna-chan mı yani?”
Al: “…Akla başka birinin gelmesi zor, öyle değil mi? Varlığımızdan haberdar olan ve bizi hedef almak için iyi bir gerekçeye sahip başka biri yok ki.”
Subaru: “——Peki ya sen ne düşünüyorsun Abel?”
İblis Şehri Kaos Alevi vatandaşlarını piyon gibi oynatacak biri düşünülünce doğal olarak akla ilk önce İblis Şehrinin hükümdarı olan Yorna Mishigure geliyordu.
Ancak tüm bunların arkasındaki kişi, Olbart kadar—— yo, belki de ondan da öngörülemez biri olan o kadın olabilir miydi gerçekten?
İşte Abel, Subaru’nun bu şüphesine cevaben parmaklarını maskesinin alın kısmına vurarak,
Abel: “Bu çok ahmakça.”
Şeklinde gayet açık bir yanıt verdi.
Subaru: “Ahmakça mı? Eee, bu aynı fikirde olmadığın anlamına mı geliyor? Peki neden?”
Abel: “Sorduğun her şeyin cevabını alacağına inanmak kibir işidir. ——Cevapsa mektupta yatıyor.”
Subaru: “Mektupta mı?”
Abel, Subaru’nun sorusunu gereksiz bir cümle eşliğinde yanıtladı.
Dün Yorna’ya teslim edilen mektuptan bahsediyor olmalıydı. Dünkü ziyaretlerinin sebebi o mektubu teslim etmekti ve bugün çağrılmalarının sebebi de yine o mektup olsa gerekti.
Tabii Abel onlara mektupta neler yazdığını detaylarıyla anlatmamıştı.
Abel: “Mektupta onu istediği şeyle ödüllendireceğimi belirtmiştim.”
Al: “O kadının istediği şey mi… Başka bir deyişle İmparatoriçe pozisyonu mu?”
Medium: “Karın olmak mı?”
Abel’in mektubun içeriğinden bahsedişiyle birlikte Al ve Medium’dan peşi sıra yanıtlar geldi.
Önceki gün öğrendikleri üzere Yorna, İmparatoru arzuluyordu. Yani bilhassa Abel’i değil, İmparatorluk statüsünü.
Hâliyle Abel onu istediği şeyle ödüllendireceğini söylediyse durum bu olmalıydı.
Subaru: “Böyle bir şeyi mektuba yazmakta nasıl karar kılabildin acaba!?”
Abel: “Sorunu kendi standartlarınızı kullanarak önemsizleştirmeyin. O kadın ne olursa olsun istediği şeyi elde edecek. Bugün kaleye çağrılma sebebimiz de bu. Hâliyle buna rağmen bize karşı güçlerini göndermesi mantıksız olurdu.”
Al: “Ahhh~, ya Abel-chan’ın karısı olma fikrinden onu öldürmek isteyecek kadar nefret ediyorsa…”
Ya da belki de mektupta yazılanlar, onu öldürmek isteyeceği kadar kabaydı.
Subaru, Abel’in evleneceği kişiye kendini beğenmiş şekilde yaklaşma ihtimalinin çok fazla olduğunu düşünüyordu, sonuçta onun doğal hâli buydu.
Ancak Abel, onların bu fikirlerini küçümseyerek,
Abel: “Yorna yapması gerekeni yapacaktır. Onun duyguları ikinci planda. O Priscilla gibi değil.”
Al: “Bu kadının da en az Prenses kadar zahmetli olduğunu düşünmüştüm zaten!”
Subaru da aynı fikirdeydi. Priscilla da Yorna da korkutucu kadınlardı.
Subaru, Priscilla’dan da Yorna’dan da korkuyordu ama büyük bir inançla ifade ettiği için Abel’in haklı olduğunu da hissediyordu. ——Ayrıca Yorna’nın geçen gün söylediklerini de hatırlıyordu.
Yorna: “İblis Şehrinin Efendisi olarak maiyetimin önünde yalan söylemem.”
Demiş ve büyüleyici bir gülümseme eşliğinde, Subaru’yla grubunun teslim etmiş olduğu mektubu okumadan atmayacağına söz vermişti.
Ardından Subaru ve grubu ahıra düşmüş ve sonra da Yorna’nın yaveri olan Tanza yanlarına gelerek Yorna tarafından kabul gördüklerini söylemişti.
Subaru da onun hiç değilse aklına estikçe sözünden dönen bir kadın olmadığını düşünüyordu.
Öyle düşünüyor ve dolayısıyla Abel’in söylediği şeye inanmak istiyordu.
Taritta: “Her hâlükârda dışarıdakiler sabırsızlanmaya başlamış olmalı. Ne yapacağız?”
Bir gözü dışarıda olan Taritta, bir sonraki hamlelerini sorgulayarak böyle söyledi.
Abel, saldırının tetikleyicisinden—— yani karşı tarafın saldırıya geçmesi için gerçekleşmesi gereken koşuldan bahsetmişti ama şu ana dek tek tahminleri, bu tetikleyicinin dışarı çıkmaları olduğuydu. Saldırıya hazır hâlde bekleyen karşı tarafın ne zaman sabırsızlanarak içeriye dalacağıysa muammaydı.
Ayrıca Subaru ve grubu şu anda bir saklambaç oyununun ortasındaydı.
Subaru: “Oradakilerin varlığından haberdar olsak bile dışarı çıkmamak gibi bir seçeneğimiz yok, haksız mıyım?”
Al: “Ehh, ihtiyar üste çıkıp ikinci kez handa saklanmadığı sürece öyle… Yine de odaya şöyle bir baksak mı ki?”
Abel: ““Manzarası güzel bir çukur” ipucunu vermiş olmasaydı bunu değerlendirebilirdim.”
Diyen Abel bu öneriyi reddederken Al, hayal kırıklığı içerisinde kafasını tuttu.
Aslına bakarsanız Subaru da Olbart’ın bir kez daha orada saklanma ihtimalini değerlendirmişti. Ama ne kadar kafa yorarsa yorsun “manzarası güzel bir çukur” ile oda arasında bir bağlantı kuramamıştı. Dolayısıyla da bu noktaya değinmemişti.
Bu esnada grubun izleyeceği yol kesinleşmekteydi.
Elbette ki oradan çıkmaktan başka şansları yoktu. Bu durumda asıl soru şuydu: Bu şansı değerlendirmek için nasıl bir strateji izlemeleri gerekiyordu?
Abel: “——Taritta, dikkatleri üzerine çek.”
Subaru: “Abel!?”
Abel saniyeler içerisinde verilebilecek belki de en acımasızca talimatı vermişti.
Bunu duyan Taritta’nın yanakları gerilirken Subaru, tiz bir sesle sitem etti. Ancak Abel Subaru’nun tepkisini duymazdan gelip gözlerini Taritta’nın üzerinden ayırmayarak,
Abel: “Büyük bir olay yarat ve dışarıdakilerin dikkatlerini üzerine çek. Biz de bu fırsatı değerlendirip kaçalım.”
Al: “Abel-chan, daha iyi, daha anlaşılabilir bir plan…”
Abel: “Öyle bir plan yok. Elimizdeki kozlarla yapabileceğimiz en iyi plan bu. Ufalmış olmasaydınız bir ihtimal farklı bir yol bulabilirdik.”
Subaru: “Fazla ileri gidiyorsun!”
Rui: “Auu!”
Abel, Al’ın Taritta’nın güvenliğinden yana duyduğu endişeyi de bu şekilde geçiştirdi.
Bu sırada Subaru acımasızlığı için Abel’e çıkışırken Rui de haklı sitemini dile getirdi. Ancak Taritta, Subaru ve diğerlerinin tepkilerine rağmen——
Taritta: “Tamamdır, anlaşıldı. Dışarıdaki grubun dikkatini çekeceğim.”
Subaru: “Taritta-san! Nereden bakarsan bak…”
Kafasını sağa sola sallayan Taritta, Abel’in pervasızca talimatını kabullenmeye hazırdı.
Subaru bir şekilde onun güvende olmasını sağlayacak daha iyi bir yöntem bulmak istese de şu anda aklına gelenler yalnızca dışarıdaki bir hayli tehlikeli düşmanların doğurduğu temkinlilik ve gerginlikten ibaretti.
Abel: “Taritta, paketi bana ver. Daha sonra ihtiyacımız olacak.”
Taritta: “Buyur. Ben dikkatleri tamamen üzerime çektiğimde bu fırsatı değerlendirip kaçın lütfen. Ama size sinyal verme şansım olacağını zannetmiyorum…”
Abel: “Bu kararı Medium’a bırakacağım.”
Medium: “Eh, bana mı?”
Abel, Taritta’nın taşımakta olduğu çantayı ince bedeniyle sırtlandı. O hazırlıklarına devam ederken bahsi geçen Medium’unsa gözleri irileşti.
Yüzünü ona dönen Abel de “Evet” deyip başını sallayarak,
Abel: “Küçülmüş olsan da fırsat kollayacak gözlerin yerli yerinde. Bu konuda en yetkinimiz sensin.”
Medium: “Hmmm, anladım. Dikkatle gözlem yapacağım! Sen de dikkatli ol, Taritta-chan.”
Taritta: “Hı hı.”
Tartışma büyük bir hızla ilerliyor ve Subaru, onlara ayak uyduramıyordu.
Abel bir yana, Taritta ve Medium da yaşananları büyük bir sakinlikle karşılıyordu. En sakinleriyse en tehlikeli rolü üstlenmiş olan Taritta’ydı.
Taritta: “Bana müsaade öyleyse.”
Diyerek yayını kavrayan Taritta, elini arka kapının üzerine yerleştirdi. Sırtına bakakalan Subaru’ysa ona seslenmeden edemedi. “Taritta-san!”
Subaru: “Umm, sa-sakın ölme!..”
Taritta: “————”
Bu denli bariz ve cesaret kırıcı bir şey söylediği için kendinden tiksiniyordu. İşe yarar bir fikir veya kazanmaya yönelik bir strateji sunamayacaksa hiç değilse Taritta’ya moral olacak bir şeyler söylemeliydi.
Yapabildiği tek şeyse sesi titreyerek yalvarmak olmuştu. ——Ancak Taritta, gözlerinde hafif bir rahatlama belirtisiyle,
Taritta: “Anlaştık, sonra görüşürüz millet.”
Dedi ve bedeni hafif bir gülümseme eşliğinde mermi misali atıldı.
Onun düşman bölgesine adım atışından hemen önceyse Abel, son birkaç cümle kurdu.
İşte o cümleler——
Abel: “Taritta, kendini tutmana gerek yok. Merhamet gösterme. ——Her kim olursa olsun, bu şehrin vatandaşlarını öldürmek kolay değildir.”
Ne cesaretlendirme ne de strateji denilebilecek, uğursuz bir tavsiyeydi.
△▼△▼△▼△
——Taritta’nın dışarıya adımını attığı saniyede ortamdaki düşmanlık büyük bir hızla tavan yaptı.
O düşmanlığı bronz teninde hisseden Taritta’nın kısık gözleri sağa sola oynayarak tüm bölgeyi tek seferde taradı.
Ormandaki avcılar olarak yaşamlarını sürdüren Shudraq Halkı için bölgeyi ve durumu anında çözümlemek hayati bir beceriydi. Taritta da bu konuda bir istisna değildi.
——Hayır, ablası olan Mizelda, ona Reislik görevini bile emanet etmişti.
Dolayısıyla Taritta bu konuda yoldaş Shudraqlarından da yetenekli olmak zorundaydı. Ki öyleydi de.
Taritta: “——Ah.”
Kendisine yönelen düşmanca bakışların sayısını tespit eden Taritta’nın boğazından hafif bir ses kaçtı.
Etrafında savaşmaya hazır yüz küsür kişi vardı fakat arka kapıdan fırlamış olan Taritta’ya düşmanca hisler besleyenlerin sayısı yirmiden azdı.
Bunun yanı sıra, hızlı hareket edebilecek olanların sayısıysa daha da azdı.
İlk iş, kendisine dönenlerin ayaklarını yerden kesmek olmalıydı——
Taritta: “——Hoş değil.”
Abel’in çıkmadan önce verdiği ‘merhamet gösterme’ tavsiyesini düşünüyordu.
Abel gururlu ve yakışıklı bir adamdı. Mizelda’nın bir erkekten beklediği her şeye sahipti ve Taritta onunla baş etmekte iyi değildi. Baskıya dayanamıyor ve direnç göstermeksizin akışa kapılıyordu. Ayrıca ablası veya Abel gibilerle karşı karşıya geldiğinde hiçbir fikrini beyan edemiyordu.
Bu açıdan kendisini dinleyecek birini yeğlerdi. Çünkü bir fikirde karar kılması zaman alır ve aceleye getirilmekten hazzetmezdi.
Bu açıdan Guaral’da kalmış olan Flop son derece——
Taritta: “——Hık, aklımdan neler geçiyor benim?”
Anlık bir utançla yanakları kızaran Taritta, duygularını dışa vurmak istercesine kirişi çekti.
Bir an sonra da yayından eşzamanlı olarak tam—— üç ok ayrıldı. Ve Taritta’nın okçuluk yeteneği kendisini gösterirken her bir ok, ayrı bir hedefe yöneldi.
Biri düz giderken ikisi kavis çizdi ve hanın arkasındaki ara sokak boyunca rüzgârla ilerleyen oklar hedeflerine saplandı.
Böylece bir hışımla dışarı çıkan Taritta’ya dönmüş ve ona ilerlemeye niyetlenmiş olan üç adam boyun ve göğüslerinden vurularak saniyesinde savaş dışı kaldı.
Taritta: “Avlanmak rahatlatıcı.”
Taritta’ya uygun bir aktiviteydi, çünkü kimseyle konuşması gerekmiyordu.
Ne avı Taritta’dan konuşmasını bekliyor ne de o avıyla iletişim kurmayı diliyordu. Aralarında gerçekleşen tek etkileşim, oklarının düşmanla buluşmasıydı.
Tabii her etkileşimin sonucunda ölüm kalım olarak adlandırılan bir sonucun gerçekleşmesi gerekmezdi.
???: “——ROHH!”
Derken bir kükreme eşliğinde sokağa atılan birkaç gölge, vurulmuş olan adamların yerini aldı.
Taritta’nın görüş alanına giren ilk şeyse bir öküz adam oldu; bedeni öylesine iriydi ki Taritta onu adamakıllı incelemek için kafasını kaldırmak zorundaydı. Kafasının tepesinde kısa, kalın boynuzları olan adam hücum etmek için cüssesinden vahşice faydalanıyor, savaş nidasının sonu gelmiyordu.
Doğrudan, önünden gelen bir darbe Taritta’nın ince bedenindeki her bir kemiği un ufak edebilirdi.
Ama ne geriye ne de sağa sola kaçabilirdi. Ve yukarı sıçrasa bile bacaklarından yakalanma ihtimali yüksekti.
Bunu göz önünde bulunduran Taritta, çömelerek ileriye doğru atıldı.
Öküz Adam: “Nası!?——”
Belki de bu beklenmedik hareketi yüzünden şaşkına dönen öküz adamın gözleri irileşti, boğazı düğümlendi. Bu sırada bacaklarını öküz adamın suratına doğru açan ve dayanak olarak kullanan Taritta, burnunun ortasına yumruğu indirdi.
İvmesini kontrol etmek için dizlerini büken Taritta’nın bedeni, burnundan kanlar sıçrayan adamın suratını dayanak olarak kullanmanın rahatlığıyla havada rahatlıkla hareket ederken de yarım bir dönüş sonrası havada baş aşağı pozisyon aldı.
Taritta: “————”
Böylece kendi etrafında dönerken daha önce göremediği arka kısım da dâhil olmak üzere üç altmış derecelik açıyı da görebilir hâle geldi. An itibarıyla şehirdeki iskeleleri, binaların gölgelerini, çatıları ve hatta kendisine bu pozisyonlardan saldırmaya teşebbüs edenleri bile inceleyebiliyordu.
Taritta: “Oklarım bu kadarına yetmeyecek.”
Derken sırtındaki sadağından okları çekip sersemletici bir hızla kirişe yerleştirdi ve düşman sayısını azaltmak için art arda üç ok attı.
Sadağındaki oklarla karşısındaki düşmanların sayısı fazlasıyla orantısızdı. Öncelikli düşmanların işini bitirmekten başka şansı olmayan genç kız, en yetenekli olanları hedef almak için yıllar yılı geliştirdiği içgüdülerinden faydalanıyordu.
Görüş alanına girenler karşısında duyduğu nahoş hissi bir kenara atarak——
???: “Vuaaa——?!”
Hiddetli oklarını havada bir tufan misali ilerletiyor ve o okların delip geçtiği kişiler darbelerin etkisiyle sürükleniyordu.
Abel’in tavsiyesini dinleyen Taritta otuz düşmanın da göğüs ve boyun bölgelerini hedef alıp hayati noktalara ve yine ölümcül bir yara açması umuduyla imkân bulduklarının da göz ve ağızlarına acımasızca saldırılar gerçekleştirmişti.
Ama maalesef ki bu ilk etkileşim sonrasında oklarını tüketmişti.
Şu anda yapabileceği tek şey kullandığı okları geri almak ve olabildiğince uzun süre yem olarak hareket etmeye devam etmekti——
Taritta: “…Ehh işte bu, biraz beklenmedikti.”
İndirdiği düşmanların bedenlerindeki okları toplamak için harekete geçen Taritta, bir anda duraksadı.
Bir Shudraq savaşçısı olarak ömrü boyunca sayısız canavar öldürmüştü. Ve şekilleri kısmen farklı olsa da her birinin hayati bir noktasından vurulmasıyla verdiği tepkiye okunu ateşlediği anda tanık olabilmişti.
İşte bu tecrübeye dayanarak az önce okunun hedefi olan kişilerin de canını aldığından emindi.
???: “Guhgu…”
Ancak inleye inleye ayağa kalkan bu düşmanların hiçbiri canından olmamıştı.
Anında ölmemiş olsalar bile ölüm döşeğinde olmaları gerekirdi. Buna rağmen ayağa kalkan bu kişiler bırakın ölüm döşeğinde olmayı, savaşma arzusunu hiç yitirmemiş şekilde Taritta’nın gözünün içine bakıyordu.
Ve Taritta’nın gözlerinin içine bakan o gözlerde bir değişiklik meydana geliyordu.
Taritta: “Bu da neyin, nesi böyle?”
Kaşları çatılan Taritta, karşısına dikilen öküz adamı sorguluyordu. Adamsa cevap vermiyordu ama yaşadığı değişim öylesine acayipti ki ister istemez dikkat çekiyordu.
——Adamın sağ gözünü kıpkırmızı alevler kaplıyordu.
Öküz Adam: “————”
Gözbebekleri alev alan tek kişi o öküz adam değildi.
Taritta tarafından vurulanların her biri onu sağ veya sol gözlerinde kırmızı alevlerle izliyordu.
Aslında gözleri alev alanlar Taritta tarafından vurulanlardan ibaret de değildi.
Sonradan Taritta’nın etrafını sarmak için gelenlerin gözleri de alev alevdi. Titreşen o alevler aralıksız kıvılcımlar saçıyordu.
Ve şaşırtıcı bir şekilde benzer alevler yayılıyor, öküz adamın yaralarını iyileştiriyordu.
Öküz adamın tekmelenip ezilen burnu da diğer düşmanların aldığı ok yaraları da tam anlamıyla kapanıp kayboluyordu.
Taritta: “…Birkaç kelimeden fazlası lazımmış, Abel.”
Karşısındaki manzarayı ve Abel’in tavsiyesini düşünen Taritta böyle söyleyerek iç çekti.
Kesin konuşamasa da Abel’in böyle bir şeyi bekliyor olduğundan şüpheleniyordu. Durum böyleyse sözlerini daha anlaşılır kılmaya çalışmalıydı.
Ve bundan da öte, konuşmayı hızlıca ilerletmekte iyi olmayan biri olarak yalnızca işine yarayacak düşüncelere dalma arzusuyla kafası zonkluyordu.
Yine de——
Taritta: “Benim rolüm yem olmak, düşmanı ortadan kaldırmak değil.”
Dolayısıyla rolüne odaklanma anlamında iyi iş çıkardığı söylenebilirdi.
Derken——
Taritta: “…Okları kırıyorlar anlaşılan.”
Düşmanlara fırlatmış olduğu oklar o bedenlerden teker teker ayrılarak kırılıyordu. Geri almaya niyetlendiği ok başlarını yitiriyor ve Taritta okçuluk becerisinden yararlanamaz hâle geliyordu.
Fakat bu sebeple çaresiz kalacağını düşünen hata ederdi.
Taritta: “Avcılıkta hançer ve taş da fırlatılabilir.”
Diyen Taritta eğildi ve resmi kıyafetinin içerisine tıkıştırmış olduğu hançer ile oklarını yitirdiği yayını eline aldı.
Taritta’ın rolünü yerine getirme mücadelesi daha yeni başlıyordu.
△▼△▼△▼△
Subaru: “——Hık, Taritta-san, bir harika!..”
Gözleri ve yaraları alev alan insanları izleyerek koşan Subaru’nun sesi titriyordu.
Taritta azılı bir mücadeleye gönderilmişti ama yeteneği, Subaru’nun hayal ettiğinin fazlasıyla ötesindeydi.
Dürüst olmak gerekirse Subaru, geç olgunlaşan biri olarak taşıdığı sessiz ve çekingen mizaç nedeniyle Taritta’nın etkili bir Shudraq üyesi olma konusundaki yeteneğini alenen hafife almıştı.
Onun daha önce Olbart karşısında ne denli çaresiz kaldığını da görmüştü.
Elbette ki Mizelda’nın sıradaki Reis olarak onu önermesi gereği Kuna veya Holly’den aşağı kalmayacağı kesindi.
Bununla birlikte hedef almaktaki başarısı, ok atış hızı ve inanılmaz kalabalık bir grupla başa çıkmakta sergilediği başarı, onun da en az Mizelda kadar, hatta belki de ondan da başarılı olduğunu gösteriyordu.
Subaru: “Ama yine de…”
Taritta ne kadar yetenekli olursa olsun o saldırganların tuhaflığını silkinip atmak zordu.
Her şeyden önce görünüşleri bir tuhaftı. Neticede hiçbirinin üzerinde zırh da yoktu, herhangi bir kesici delici alet de. Hepsi de silahsızdı.
Görünüş olarak geçen gün Kaos Alevinde yanından geçtikleri kişilerden pek bir farkları yoktu—— bir şekilde göze çarpan İblis Şehri vatandaşlarından ibaretlerdi.
Ama bu vatandaşlar Subaru ile grubunun etrafını sarmış ve Taritta’nın aşkın yay ve ok tekniklerine maruz kalıp hayati yaralar almalarına rağmen sorunsuzca ayaklanmayı başarmışlardı.
Saldırganlara kadın ve çocukların da dâhil olduğu uzaktan bile belli oluyordu ve Taritta, karşısında güçlü savaşçılardan oluşan sahici bir grup olmamasından rahatsızlık duyuyor olmalıydı.
Dikkat çekme konusunda harika bir iş çıkartmış ve Subaru ile grubu Medium’un sinyaliyle şehre doğru koşmaya başlamıştı. Ama yapmaları gereken şey Taritta’yı desteklemek değil de kaçmak mıydı gerçekten?
Doğru şeyin ne olduğunu bilemeyen Subaru’nun aklından bu düşünceler geçip duruyordu.
Bu esnada sırtında çantasını taşıyarak yanında koşturan Abel de aynı manzaraya tanık oluyordu.
Abel: “Demek gerçekten de tüm şehirde Ruh Evliliği Tekniği etkiliymiş.”
Al: “Konkon* mu?.. Oioi, Abel-chan, ne diyorsun sen ya?”
Abel: “Geri adım atmadan Taritta’yla yüzleşen topluluğun ardındaki mekanizmadan bahsediyorum.”
Ç.N: (Konkon, Ruh Evliliğinin Japoncası.)
Sersemlemiş hâlde koşturan Al, Abel’e yetersiz bir cevap aldığı bu soruyu yöneltti.
Bu esnada olup bitenleri tam anlamıyla idrak edemeyen Subaru’nun gözündeyse net olan tek bir şey vardı. ——Abel’in o alevli gözler ve saldırganlar arasındaki ilişkiyle ilgili bir fikri vardı.
Subaru: “Abel! Bizden sır saklama! Her şeyi anlat!”
Abel: “——Kadim eserlerde bahsi geçen sözüm ona kayıp gizli sanatlardan biri. İsmi de Ruh Evliliği Tekniği; bu teknikle ruhun bir parçası başkalarıyla paylaşılıyor ve onlara değer katılıyor.”
Al: “Anlamıyorum! Bundan ne bok çıkarmalıyım?”
Abel: “Başka bir deyişle, Ruh Evliliği Tekniği aracılığıyla birleştirilen ruhlar, güçlerinin bir kısmını paylaşırlar. Ve bu şehirde Ruh Evliliği Tekniğini kullanan tek bir kişi var——”
Hem Subaru hem de Al tarafından sıkıştırılan Abel, olabildiğince kısa ve net bir yanıt verdi.
Ve içeriği kavramak zor olsa da Subaru, bir şekilde nüansı yakalamayı başardı.
Yani——
Abel: “——Bu da demek oluyor ki bu İblis Şehrini oluşturan her şey, Yorna Mishigure’nin gücünü paylaşıyor. Dolayısıyla burası, kaç ordu gönderirseniz gönderin kolay kolay düşmeyecek bir şehir.”
#Zorlu bir saklambaç oyununun ortasında kalabalık bir grubun saldırısına uğradıkları yetmezmiş gibi bir de saldırganların kolay kolay ölmediğini, Yorna’dan güç aldığını öğrendik. Peki bu şekilde nasıl ilerleyebilirler? Bu saldırının sebebi ne? Gerçekten Taritta’yı kendi hâline bırakıp yola devam mı edecekler? Kafamda deli sorularla bir sonraki bölüme geçeceğim, orada görüşmek üzere!

