Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 43 – “Gözkapaklarının Ardında Saklı” 

Kısım VII, Bölüm 43 – “Gözkapaklarının Ardında Saklı” 

1 Nisan 2023 150Okunma 37 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Boğuk bir sesle yapılan bu teklif, Subaru ve diğerlerini fena hâlde şaşırtmıştı.

Herkes: “————”

Subaru’nun grubu “çocuklaştırmaya” maruz kalmıştı ve bunun suçlusu Olbart Dunkelkenn’di.

Çocuklaştırmayı geri almasını sağlama amacıyla Olbart’la anlaşmaya çalışan Subaru ve grubuna o ihtiyara—— yo, bedenleri ve zihinleriyle oynayan o canavara yaraşır bir koşul sunulmuştu; hem de işitince insanın kalbini sarsan, tuhaf bir koşul.

Sonuçta——

Subaru: “Ebelemece, oyunu mu?..”

Onun bulunacağı talebin mantıksızlığından korkan Subaru, duyduklarını sorgulamadan edemiyordu.

Subaru’nun seslenişini işiten Olbart ise ellerini havaya kaldırdı ve merakla kaşlarını çatarak,

Olbart: “Bu sorgulama neden? Ebelemece oynamayı bilmediini söylemiceksin herhâlde, di mi?”

Subaru: “Tabii ki biliyorum. Yalnızca bu durumda karşılaşacağım bir kelime olmasını beklemiyordum.”

Nasıl sunarsanız sunun, “ebelemece” yalnızca bir çocuk oyunuydu.

Altında başka bir anlam yattığına inanmak zordu. Gerçi söz konusu shinobi köyünde oynanan bir ebelemece oyunuysa eşsiz kurallar koyulma ihtimali de vardı.

Mesela——

Subaru: ““Oyun esnasında can almak kurallara karşı diil gerçi” gibi bir şey diyebilirsin mesela.”

Olbart: “Kakakakka! Tabii ki demem. Böyle bi saçmalık popüler olsaydı shinobiler şimdiye tarihten silinmiş olurdu. Hem de benim, liderlerinin ellerinde. Bu hoş olmazdı, di mi ama?”

Olbart Subaru’nun endişelerini yatıştırmaya çalışsa da Subaru, vahşi tavırlarını ve şu ana kadarki söylem ve eylemlerini hesaba katarak onun gerektiğinde ellerini kendi halkının kanına bile bulayabilecek biri olduğu inancındaydı.

Dürüst olmak gerekirse shinobi köyü çoktan yakılıp yıkılmış olsa bile şaşırmazdı.

Abel: “——Bu ebelemece şeyi nasıl olacak peki?”

Ancak bolca şüpheyle yanıp tutuşan Subaru’nun aksine Abel, devam etmekte ısrarcıydı.

Yanaklarına bir gülümseme yayılan Olbart ise “Oh” diyerek,

Olbart: “Beklediğiimden daha hevesli görünüyosun, maskeli genç.”

Abel: “Saçmalık. İmrendiğin bilgilere sahip olduğumuzu ilan ettiğimiz anda bu oyunu es geçebileceğimiz noktayı geride bıraktık zaten.”

Olbart: “Kakakakka! Ehh, sanırım haklısın.”

Diyen Olbart, kendisini hiç tutmadan, ağzı yırtılacakmışçasına kuvvetli bir kahkaha patlattı.

Aslına bakarsanız Abel haklıydı. Olbart’ın düşüncesiyse merhametten yoksundu. Bu ebelemece oyununu kazansa da kaybetse de istediği bilgiyi elde edecekti.

Bu oyunun amacıysa Subaru ve grubuna söz konusu bilgiyi pazarlık sonrası mı, işkence sonrası mı vereceklerini seçme şansı tanımaktı.

Olbart: “Neyse, bu “ebelemecenin” özel bi yanı yok cidden. Bi taraf kaçıcak, diğer taraf da onu yakaliycak… Oh, kaçan taraf ben olsam daha iyi olur. Anlarsınız ya, koca bi grubu etrafta kovalamak yaşlı bi adamın enerjisini fazla tüketir.”

Medium: “Yani İhtiyarı yakalarsak kazanıyoruz? Anlaşılması kolaymış.”

Taritta: “Anlaşılması kolay, ama…”

Kuralları açıklayan Olbart, Medium’dan iyimser, Taritta’dansa kötümser bir tepki aldı.

Subaru’nun tepkisi de Taritta’ya daha yakındı. Evet, kurallar basitti ve müdahaleye yer yoktu. ——Başka bir deyişle her şey yeteneğe bağlıydı.

Ama söz konusu yetenek olduğunda Subaru’nun tüm grubunun toplamı bile Olbart’ın yeteneğinin yanından yakınından geçemezdi.

Olbart: “Ehh, tüm bu ufaklıklarla biraz zor olabilir gerçi. Bu durumda koşulları biraz gevşetebiliriz.”

Taritta: “Ve bu ufalmanın ardındaki kişi hiç suçluluk duymuyor!..”

Olbart: “Hadi ama, bu kadar canını sıkma. Parmağın kirişten ayrılırsa kendimi savunmak için iyi bi sebebim olur ve işler çok daha kolaylaşır.”

Taritta: “————”

Olbart odadaki yüzlere bakıp omuz silkerken Taritta azıdişlerini birbirine sürttü.

Canavar ihtiyarın belirttiği gibiydi; Taritta’nın yayı hâlâ Olbart’a çevriliydi. Ancak o yayın hedefi olan Olbart, bunu ifadesiz bir yüzle hiçe sayıyor, hatta bir pazarlık kozu olarak kullanıyordu.

Taritta’nın zihnindeki kargaşayı hayal etmek zor olmasa gerekti. Ama şu an için öncelikleri——

Subaru: “Koşulları gevşetmekten kastın nedir?”

Olbart: “Ebelemece oynama şeklimizden bahsediyorum. Beni ebeleyince kazanmaktansa beni bulunca kazanmaya ne dersiniz? Ama bunu üç kez yapmak zorundasınız.”

Subaru: “Üç kez…”

Olbart: “Evet, üç kez saklanacağım. Siz de beni üç kez bulmaya çalışcaksınız. Bulamazsanız kaybedersiniz. Bu durumda ebelemece olmaktan çıktı, aramaca oyunu oldu… yo, bu da kulağa bi tuhaf geldi.”

“Pek hoş olmadı gibi” diyen Olbart, düşünceli bir şekilde kafasını eğdi.

İhtiyarın önerisini işiten Subaru’nun ağzından dökülense——

Subaru: “——Saklambaç mı?”

Olbart: “Oh evet, bu güzel bi isim. Böyle diyelim en iyisi.”

Parmaklarını şaklatan Olbart, “saklambaç” kelimesini onayladı.

Ve uzatmış olduğu ellerinin birer parmağını kaldırıp herkesin görebileceği şekilde sağı solu işaret ederek,

Olbart: “Ebelemecede beni bi kez yakalamanız gerekecek. Saklambaçtaysa üç kez bulmanız. ——Hangisinde kazanma şansınızın daha fazla olduğunu söylememe gerek yok herhâlde, di mi?”

Olbart’ın tek gözünü kapatarak bu soruyu sormasıyla Subaru’nun iç çekmesi bir oldu.

Olbart haklıydı, üzerinde daha fazla düşünmeye gerek olmayan bir soruydu. ——Subaru, Olbart gibi üstün güçte biri söz konusuyken ebelemece oyununda şanslarını denemenin bir anlamı olmadığını biliyordu.

Biliyordu, ama——

Al: “Fazla naziksin sanki. Bize kazanma şansımızın daha fazla olduğu bir yöntem önerince işin içinde bir bit yeniği olduğundan şüphelenmemek elde değil.”

Olbart kazanma şansları olsun diye uğraşırken Al, bu şekilde çıkıştı.

Çıkartmış olduğu miğferinin yerine kumaş sarınmış olan Al’ın sesi hem gençliğin verdiği bir tizliğe sahipti hem de anlaşılması zor olmasa da kumaş nedeniyle bir nebze toktu.

Onun ağzından dökülenleri işiten Olbart, omuz silkti.

Olbart: “Oioi, beni ne pahasına olursa olsun kazanmak isteyen ihtiyarın teki sanma hatasına düşme, genç. Benim gözümde sizin kazanmanız daha iyi, tamam mı? Bunu sizin dinlenmeye değer olup olmadıınızı çözmek için yapıyorum.”

Al: “————”

Olbart: “Söyleyeceğiniz şeyler çok ilgimi çekiyo. Ama rastgele bi yalana kapılıp da Ekselanslarına olan sadakatim sorgulandı diye emeklilik birikimlerimden olmak istemem. Buna mâni olmak için de tembel saksımı çalıştırıp bu planı yaptım işte.”

Diyen Olbart, sol ve sağ işaretparmaklarını sallayarak ilgisizce bu yanıtı verdi.

Ancak bu yanıt, Al’ın şüphelerini dindirmedi. Yine de makul bir yanıttı ve Al, olayı daha fazla irdelemek konusunda tereddüde düşmüşe benziyordu.

Subaru da Olbart’ın doğruyu söylediğine inanacak kadar tasasız değildi.

Fakat çok az vakitleri vardı ve bu başarılı shinobi dehasının aklından geçenleri çözecek kadar bilgiye sahip değillerdi.

Bu esnada Yorna’nın koymuş olduğu zaman sınırı da yaklaşıyor, vakitleri anbean daralıyordu.

Olbart’ın elverişsiz iki teklifinin her ikisi de—— en iyi seçenek sayılmazdı ve onlardan kurtulmanın bir yolunu bulma ihtimalleri sıfıra yakındı.

Başka bir deyişle Subaru elinden gelen her şeyi yapmış ve yine de bu duruma ulaşılmıştı.

Abel: “——Teklifini kabul edeceksek bazı meseleleri netleştirmemiz gerekir.”

Olbart: “Oh, nası yani?”

Abel: “Kendi ağzınla söyledin. Bize daha fazla kazanma şansı tanımak istiyorsan nafile uğraşlara fazla yer bırakmamalısın—— Yani karşılıklı taleplerimiz açıklığa kavuşturulmalı.”

Olbart: “——. Kakakakka.”

Aynı sonuca daha erken varmış olan Abel, tek gözünü Olbart’a dikmiş şekilde sözlerinin devamını getirdi.

Oyunun kurallarının netleştirilmesi—— açıklama talebinin ardında yatan şey açıktı. Oyunu ve içeriğini kabul etme kararı aldıklarının göstergesiydi.

Abel’in sessizce kıkırdayan Olbart’a diktiği gözleri alev alev, parıl parıldı.

Ve en sonunda——

Abel: “——Oynayalım bakalım.”

△▼△▼△▼△

——Bunu takiben iki taraf arasında üç büyük koşulda anlaşmaya varıldı.

Birinci koşul, “karşı tarafa zarar vermek yok” idi.

Olbart canı istediği takdirde herkesi öldürebilecek yetiye sahipti. Onun cesaretini kıransa sahte İmparatorun emirleri ve Yorna konusundaki temkinliliğiydi.

Yine de bu garantiyi almaları önemliydi, çünkü durum bunu gerektirdiği takdirde kendisine verilen emirlere itaatsizlik etmekten çekinmezdi.

İkinci koşul, “saklanılacak yerleri şehrin içiyle sınırlı tutmak” idi.

Madem kazanma şanslarının artması isteniyordu, öyleyse adaleti sağlamak adına oyun alanı da kısıtlanmalıydı. Elbette ki şehir sınırları bile oldukça genişti.

Ancak Subaru’nun kabul ettirdiği koşullar bu konuda iş görecek olmalıydı.

Son koşulsa “galibiyet şartlarını netleştirmek” idi.

Kazanma şanslarının daha fazla olduğuna inandıkları için saklambaç oynamakta karar kılmışlardı. Bu durumda hiç kimse galip gelmek istemelerini yanlış bulamazdı.

Öyleyse——

Subaru: “Ebelemeceyle saklambaçta farklı kazanma ihtimallerimiz olduğunu biliyorum ama üç kez şartı neden? Bu kadar pinti olma, sadece bir kez oynasak olmaz mı?”

Olbart: “Kakakakka! Bu biraz açgözlülük olur, genç. Bak ne diycem. Bi kez galip gelirseniz muhtemelen şans eseridir. Ama üç kez tekrarlanırsa yeteneğinizin göstergesidir.”

Subaru: “Kimileri şansı da yetenek olarak görür, anlarsın ya?”

Olbart: “Bunu söylemek istemezdim ama ben şansa inanmam. Demek istediim, İmparatorluk halkının çoğu buna inanıyo. Ağzından lanet olasıca şeyler dökülüyo, haksız mıyım?”

Bu, liyakatin üstünlüğüne dayalı bir imparatorluğa özgü, kaçınılmaz bir düşünce yapısıydı.

Şans veya şanssızlık diye bir şey yoktu ve her şey kişinin yeteneğine bağlıydı. Bu tavırsa bir sığınağı olmadan yaşayamayanlar için boğucuydu.

Örneğin derslerini asan Subaru’ya bu İmparatorlukta yer olmazdı.

Olbart: “Ayrıca, küçülmüş üç kişi varken neden üç kez oynamayalım ki? Hemen oracıkta bulduum bi teknik için mantıklı bence.”

Abel: “Öyleyse seni bulduğumuz her seferde birini eski hâline döndüreceksin?”

Olbart: “Oh, şimdi de benden faydalanmaya çalışıyosunuz. Bu teknik ayrıntıyı unutalım en iyisi.”

Diyerek ellerini sallayan Olbart, Abel’in önerisini reddetti.

Her hâlükârda bu meselenin de çözüme kavuşmasıyla incelenmesi gereken başka bir şey kalmamış olmalıydı.

Yani——

Olbart: “Eh, hadi oynayalım öyleyse.”

Subaru: “Olbart-san, küçük bir detayın üstünden geçmek istiyorum… Bizim fiziksel olarak erişemeyeceğimiz bir yerde saklanmak yok. Hiçliğin ortasına saklanırsan elimizden hiçbir şey gelmez.”

Olbart: “Detaylar konusunda çok titizsin cidden, öyle diil mi? ——Neyse, sen söylemesen de böyle bi şey yapmazdım zaten.”

Subaru: “————”

Olbart: “Bak ne diycem, ne pahasına olursa olsun kazanmak istemiyorum dediimde ciddiydim, tamam mı? Ama şunu da unutmayın, bu sizin sınavınız.”

Başka bir deyişle onların hünerlerini, kurnazlıklarını ve zekâlarını gözlemleyecekti.

Olbart cömert ve babacan biri gibi görünse de iş birinin icabına bakmaya geldiğinde acımasızlaşıyordu.  Birinin ilgisine layık olmadığına hükmettiği takdirde hiç merhamet göstermeksizin iç organlarını etrafa saçabiliyordu.

Subaru araya girmemiş olsaydı şimdi bile aynı şeyi yapardı.

Ama——

Olbart: “——Maskeli gencin bunu gözden kaçırcağını düşünmemiştim.”

Çenesiyle Abel’i işaret eden Olbart, yaşını gizlemeyen kurnazca bir gülümseme sergiledi.

Subaru’ysa sinirine rağmen Abel ve Al’a kaş göz yaptı ve onların onayını aldıktan sonra eldiven atmak için kendisini hazırladı.

Subaru: “Biz kazanırsak, bizi normale döndürmeni sağlayacağım.”

Olbart: “Ben kazanırsam da normale dönmek için on yıl beklemeniz gerekecek. Ehh, Ekselansları ve tilki kız kararlarını gözden geçirecek olursa sırlarınızı kendi yöntemlerimle öğrenirim artık.”

Bahsettiği yöntem, shinobi köyünde aktarılan bir shinobi tekniğiydi—— Olbart’ın kara gözlerine bakan Subaru’nun içini bir korku dalgası kaplıyor, o yöntemin işkenceye bağlanabileceğini hissediyordu.

Sonrasında, ihtiyar ilk saklanma noktasına geçmeden sorduğu soruysa,

Subaru: “——Ee, ilk ipucu nedir?”

Ciddi bir oyun söz konusu olsa dalga mı geçiyorsun dedirtecek cinstendi.

Fakat Olbart, bu soruya gülüp geçmedi. Çünkü bu, Subaru’nun Olbart’ı saklambaç oyununda kabul etmeye zorladığı bir galibiyet koşuluydu.

Daha önce de bahsedildiği üzere an itibarıyla “çocuklaşmış” oldukları için Olbart onları dövüş becerileri veya fiziksel kabiliyetleriyle değil, düşünce yapıları ve yaratıcılıklarıyla değerlendirecekti.

Basitçe dile getirmek gerekirse bu, “aptallarla uğraşmak istememe” şeklindeki doğal bir duygudan ibaretti.

Olbart: “Öncelikle bi deneme yapıcam… Bu hanın yakınlarında, ‘gözkapaklarınızın ardında’ saklanıcam.”

Subaru: “——Gözkapaklarınızın, ardında.”

Olbart: “Hadi hadi, sık dişini genç adam. Bırak da bu ihtiyar kalan kısacık ömründe birazcık eğlensin hiç diilse.”

Diyerek elini sallayan Olbart, Subaru ve diğerlerine arkasını döndü. ——Subaru’ysa o ağır ağır uzaklaştıkça odadaki gerginliğin yoğunlaştığını hissetti.

Herkes: “————”

İçlerinde Olbart’ın üstüne çullanıp tüm bu “saklambaç” ve “çocuklaşma” sorunlarından tek seferde kurtulmayı bir an olsun dilememiş tek bir kişi bile olabilir miydi?

Ama yine de hiçbiri bu pervasızca dileği eyleme dönüştürmemişti. Ve doğrusu da buydu.

Olbart: “Kakakakka.”

Olbart’ın kapı kapanmadan hemen önce attığı kahkahanın sebebi, Subaru’nun tereddüdünün gerekçesini biliyor olmasıydı.

Tavırları ve tiz kahkahalarıyla “Zalim Yaşlı Adam” lakabının hakkını sonuna dek veriyordu.

İşte Olbart bu şekilde odadan ayrılır ve oda bir kez daha Subaru’yla müttefiklerine kalırken——

Abel: “Taritta, yayını indir. Artık onu doğrultacağın kimse kalmadı.”

Taritta: “…Peki.”

Düşmanın odadan ayrılışıyla birlikte Abel, Taritta’dan yayını indirmesini istedi.

Bu isteği yerine getiren Taritta’nın yüzü utanç doluydu. E bu da çok doğaldı. Olbart, yayını ona doğrulttuğu süre boyunca soğukkanlılığını korumuştu.

Bir Shudraq olarak—— yo, sıradaki Kabile Reisi görevine seçilmiş biri olarak o ihtiyarın Taritta’ya sergilediği tavır, tüm Shudraqların gücüne yönelik bir hakaretti.

Subaru, Olbart’ın Shudraq Halkının gücünü hafife almasına izin vermişti.

Bu da onun güçsüzlüğünün eseriydi.

Taritta’nın İblis Şehri yolculuğunda Subaru’ya eşlik etmesinin asıl sebebi, Reisliği devralma kararlılığı için bir dayanak aramasıydı.

——Bu yaşananlarsa ihtiyaç duyduğu özgüvene kavuşmasını sağlamaktansa tam tersi etki yapacaktı.

Al: “Gerçekten o ihtiyarın oyunlarına ayak uyduracak mısın, kardeşim?”

Derken Al, Taritta’ya söyleyecek söz bulamayan Subaru’ya bu şekilde seslendi.

Al, suratını pek oturmayan bir kumaşla örtmüştü ve ses tonu, Olbart’la içerisine girdikleri bu etkileşimi onaylamadığını, hayal kırıklığına uğramış olduğunu anlatıyordu. Her daim her şeyi kolayca kabullenen umursamaz biri izlenimini verirken onda böyle bir tepki gözlemlemek şaşırtıcıydı.

Bununla birlikte Olbart onlara üstünlük taslayıp dururken tepesinin atması anlaşılabilirdi.

Subaru: “Ben de bu şekilde köşeye sıkıştırılmaktan hoşlanmıyorum. Ama son dakikada bazı olasılıkları mümkün kıldık, öyle değil mi?”

Al: “Olasılıklar derken…”

Medium: “Orijinal bedenlerimize kavuşma şansımız var yani, haksız mıyım? Subaru-chin.”

Diyen Medium yerde oturuyor, çırpınan Rui’yi yerinde tutuyordu. Artık neredeyse onunla aynı boya inmiş olsa da bunu kollarının gücüyle değil, maharetiyle yapıyordu.

Belki de bu, yetişmiş olduğu yetimhanede edindiği bir yetenekti.

Rui’yi sakinleştiren kızın mavi gözlerinin içine bakan Subaru, “Evet” deyip başıyla onay vererek,

Subaru: “Onun sinirini bozarsak küçük kalmayı sürdüreceğiz… Ve hem gelecekteki planlarımız hem de şu anki durumumuz hesaba katılınca bunu göze alamayız. Normale dönmeye mecburuz.”

Al: “…Ehh, bunu yapabilirdik de. O ihtiyarın etrafını sarıp onu dövebilirdik.”

Subaru: “Aptal olma. Ölmemiş olmamızın tek sebebi Olbart-san’ın İmparatorun emirlerine itaat etmek istemesi. Eğer aksini isteseydi elimizden hiçbir şey gelmezdi.”

Al: “——Bunu daha önce yaşamış gibi konuşuyorsun.”

Gözlerini Subaru’dan kaçıran Al, bunun imkânsız olması gerektiğini söyler gibiydi.

Esasında söyledikleri doğruydu da. Neticede Subaru dünyaları aşan bir hile sayesinde bu bilgiye sahipti. Bunu sahiden de yaşamıştı.

İtiraf etmek istemese de imkânsız olduğunu düşündüğü şeyler gerçeğe dönüşmüştü.

Öyle ya da böyle——

Al: “————”

Gözlerini kaçıran Al, bu tartışmayı daha fazla uzatmayacaktı.

Önceki günkü kale ziyaretleri sayesinde o da Olbart’ın gücünü kısmen çözmüştü. İhtiyarın o gün kendini tuttuğunun ve gerçek gücünü gösterdiği takdirde galip gelme şanslarının çok az olduğunun farkındaydı.

Bu yüzden de o giderken arkalarını kollama kararı almıştı.

Subaru: “Neyse, fazla vaktimiz yok. Yorna’yla görüşeceksek makyaj yapmaya vaktim olmalı. Tüm hazırlıklar için otuz dakika lazım, yani… bize kalan süre iki saatten birazcık fazla.”

Taritta: “Kadın kılığına girmen gerçekten gerekli mi…”

Subaru: “Gerekli, çünkü dünkü üçlü talep edildi. Ve…”

Diyen Subaru’nun bakışları, sessizliğini koruyan Abel’e çevrildi.

Onun müdahale etmediği sürece kendisiyle aynı temel politikayı izlediğini tahmin ediyordu. Ölümcül bir durum yaşamanın doğurduğu duygulara kapılıp gittiğine ihtimal vermiyordu.

Ya da belki de——

Subaru: “Olbart-san’ın İmparatoru öldürmeye çalışmasına şaşırmışsındır, ha?”

Abel: “Saçmalık. Onun boyundan büyük hırsları olduğunu biliyordum. Tabii İmparatorun kellesini isteyeceğini hiç düşünmemiştim. Böyle bir teşebbüsle elde edilecek hiçbir şey olmadığını zannediyordum. Ama asıl arzusu, nihai bir başarı hissi ve ölümünden sonra ardında bırakacağı kötü şöhretmiş.”

Diyen Abel, bunu tam anlamıyla idrak edemiyormuşçasına omuz silkti.

İmparatorluk tahtından indirilmiş ve olabilecek en nahoş duruma düşürülmüş olmasına rağmen ne zaman pes edeceğini bilmiyordu.

Onun gözünde birinin kendi canından vazgeçip kötü şöhret araması akıl almaz bir şeydi ve herkes için en iyisi, Abel’in sağ salim tahtına dönmesiydi.

Bu noktada Subaru da karmaşık hislerine rağmen Abel’le hemfikirdi. O, ölümünden sonra övülmek istemezdi.

Geride kalan sevdikleri tarafından unutulmak isterdi.

Doğası gereği herkesin yasını tutup üzülmesindense ölümünün ardından bir anıya dönüşmeyi ve unutulup gitmeyi yeğlerdi.

Tabii bu hislerini Abel’le paylaşmaya hiç niyeti yoktu.

Subaru: “…Ama Olbart-san biraz kopuk havası vermiyor mu? Onca hırsa sahip ama karşısındaki kişinin kim olduğunun farkında bile değil.”

Subaru bu düşünceyle bilerek konuyu değiştirdi.

Fakat söyledikleri duyulur duyulmaz Abel’in gözlerine, oni maskesine rağmen bariz şekilde fark edilir bir şüphe yerleşti.  

Abel: “——Ne saçmalıyorsun sen?”

Subaru: “Ha?”

Abel: “Suratımda maske var. Hâliyle Olbart’ın tepkisi çok normal.”

Parmağıyla oni maskesinin hatlarını takip eden Abel, kayıtsızca böyle söyledi.

Subaru’ysa buna anlam veremediğini gösterircesine tek kaşını kaldırdı. Böylece Abel’in kafa karışıklığı, fark edilir bir hayal kırıklığına dönüştü.

Ve gözlerine yansıyan bu duyguyla derince bir iç çekerek,

Abel: “Bu maske insanların algılarını çarpıtma etkisine sahip. Yani kullanıcının gerçek kimliğini gizliyor.”

Subaru: “!—— Gerçekten “bilişsel sapmadan” mı bahsediyoruz? Ama bu maske Shudraq Köyünden alınmamış mıydı…”

Taritta: “Evet evet, orası öyle. Anlatılanlara göre zamanında, İmparator ile Shudraq halkının dostane ilişkileri varken İmparator fark edilmeden ormana gelebilmek için bu maskeyi kullanırmış.”

Subaru: “Maskenin sahici bir geçmişi var yani?..”

Bu şaşırtıcı gerçeğin dile getirilişi Subaru’nun ağzını açık bırakmıştı. Onun şaşkınlığına duyduğu hüsran hâlâ süregelen Abel ise,

Abel: “Sen, sen gerçekten onca zamandır bu maskeyi sırf gösteriş olsun diye ya da delinin teki olduğum için taktığıma mı inanıyordun?”

Subaru: “————”

Abel: “Aptallığın nihayet zirveye ulaştı. Her şeyden önce, yüzümü gizlemek için fazlasıyla sebebim var. Sonuçta İblis Şehrine turistik bir gezi için gelmediğimize inanıyorum.”

Subaru: “Bu şekilde dile getirmene gerek yoktu, en başta açıklayabilirdin!..”

Aslında bunu Abel’in tuhaflığına verip sorgulamamak Subaru’nun hatasıydı ama hiçbir şey açıklamadan her şeyin anlaşılacağını beklediği için Abel de hatalıydı.

Subaru onun yüzünden gereksiz yere kendisini utandırmak ve yine sebepsiz yere endişelenmek zorunda kalmıştı.

Her hâlükârda artık Olbart’ın Abel’in gerçek kimliğini çözememesinin ardındaki mekanizmanın bilincindeydi.

Abel’in kendini beğenmiş konuşmalarını ve küstah tavırlarını gizlemeye niyeti yokken Subaru’nun onun bu şekilde kimliğini ele vereceğinden korkmasına da gerek yoktu.

Medium: “Heyhey, Al-chin, Al-chin. Abel-chin’in bir sebebi varmış, peki ya Al-chin’in yüzünü gizlemesinin bir sebebi var mı?”

Al: “Şey, benim yüzümdeki yaralarla ilgili bir kompleksim var… Ama şimdi benden bahsetmeyelim. Saklambaç oyunu başladı bile. Harekete geçmemiz lazım.”

Diyen Al, pencerenin ardındaki İblis Şehri sokaklarını işaret etti.

Kaos Alevi, İmparatorluğun en büyük şehirlerinden biriydi ve Kale Şehri Guaral’ın yaklaşık beş katıydı.

Bu sınırlar içerisinde Shinobi reisini bulmak kolay iş değildi.

Hem de bunu sadece iki saat içerisinde ve yalnızca altı kişiyle, üç defa yapmaları gerekiyordu.

Al: “İlk önce bir deneme yapacağını söylediğini biliyorum ama hanın etrafında bile saklanacak bir sürü yer var, dostum. Kardeşim, senin bir planın var mı, ya da Abel-chan’ın?”

Subaru: “Tam olarak plan sayılmaz, ama…”

Hiç değilse denemek istediği bir şey vardı.

Saklambaç denemesi—— hâliyle bu konuda Olbart’la aynı fikirdeydi. Rakibi olan ihtiyarın düşünce yapısını ölçmek için hiç değilse bir kez denemesi gereken bir şey vardı.

Abel ise tıpkı Subaru’nun düşündüğü gibi kollarını kavuşturup “Elbette” diyerek,

Abel: “Birkaç olası hamle var. Muhtemelen benim fikrim bu soytarınınkinden farklıdır gerçi.”

Subaru: “Rütbem askerî strateji uzmanından soytarıya düştü, az önceki maske meselesi yüzünden gerginsin Hâlâ… Yo, askerî strateji uzmanlığı falan umurumda değil tabii ki.”

Subaru’nun Abel’in soğuk ses tonuna verebileceği tek yanıt dudaklarını alayla büzmek oldu. Subaru’nun maskenin sağladığı gizliliği tuhaf bulmuş olması sahiden de Abel’in canını sıkmış olmalıydı.

Her hâlükârda bu tartışmayla boşa zaman harcıyorlardı.

Subaru: “Uzun uzuvlara sahip olmanın nasıl hissettirdiğini unutmadan önce harekete geçmeliyim.”

Al: “Ehh, ikimizin de hiçbir zaman uzun uzuvları olmuş muydu bilemiyorum, kardeşim…”

Subaru: “Yani şu anki hâlimize kıyasla uzundu hiç değilse.”

Oldum olası kısa bacaklı olduklarını söyleyerek alay eden Al geçiştirilirken gruptakiler minimum oranda teçhizat toplamaya başladı.

Al daosunu sırtındaki kınına yerleştirdi, Medium ikiz kılıçlarından yalnızca birini kalçasına bağladı. Subaru da şimdilik kırbacını yanına aldı. Ama onu tam anlamıyla idare edebileceğinden emin değildi.

Geriye kalanlar formlarını koruyan Abel ve Taritta ikilisi ile——

???: “Aa, uu!”

Medium: “Oh, Rui-chan, ne kadar da motivesin! Tamamdır, hadi sıkı çalışıp ihtiyarı bulalım!”

Rui: “Uu!”

Rui’yi ardında bırakmak istemeyen Medium, bağırışına ufak bir yumruk kaldırarak karşılık verdi.

Muhtemelen Rui herkesi yavaşlatacaktı. Ama Olbart’ın oyun esnasında saklandığı yeri değiştirmesi yasaktı, yani gürültücü Rui’nin yaklaştığını hissetse bile böyle bir şey yapmayacağına inanmak istiyorlardı.

Al: “Ara sıra yer değiştirip de başından beri aynı yerde saklandığını iddia edemez mi peki?”

Abel: “Seni bu konuda çoktan düzeltmiştim zaten ama Olbart’ın amacı galip gelmek değil. Böyle dolambaçlı bir yol izleme sebebi bu oyun aracılığıyla bizim becerilerimizi ölçmek.”

Al: “Becerilerimizi ölçmek mi? Yani…”

Abel: “Benim İmparator tahtı üzerinde böyle büyük bir hak iddia edecek yeterlilikte olup olmadığımı bilmek istiyor.”

Abel, Olbart’ın gerçek niyetinden şüphe duyan Al için durumu bu şekilde netleştirdi.

Subaru da bu mantıkta bir hata görmüyordu. Olbart’ın ağzından dökülenlere inanmak zor olsa da hedeflediği şey İmparatorun canı olduğu için Subaru’nun grubunun amacına ve ellerindeki bilgilerin gerçekliğine inanabilmek işine gelirdi.

Olbart, o grubun yetenekli olduğuna ikna edilmek istiyordu.

Ve bu sebeple——

Subaru: “Daha önce sormamıştım ama Yang Kılıcının Ateşi meselesi nedir?..”

Abel: “Korkarım ki Volakiya İmparatorlarının tarihi üzerine uzun bir konferans verecek vaktim yok. Senin sığ bilgeliğinle birlikte benim planım bir han odasında harekete geçirilebilecek cinsten değil.”

Subaru: “Çıh, peki.”

Subaru, onun bu hiçbir şeyi açık etmek istemeyen tavrı karşısında dilini şaklattı.

Öyle ya da böyle, Olbart’la yaptıkları konuşma gerçek olduğu takdirde Volakiya İmparatoru, yani Abel bir çeşit korumaya sahip olmalıydı. Ve bu koruma süregeldikçe onun başına hiçbir iş gelmemeliydi.

Subaru: “Tekrar düşünüyorum da…”

Subaru o güne dek bir kez olsun Abel’in öldüğüne tanık olmamıştı.

Volakiya İmparatorluğuna geldi geleli hayatı sıklıkla tehlikeye girmiş, hatta sahiden can vererek Ölümden Döndüğü olmuştu. Fakat bir kez bile Abel’in öldüğünü görmemişti. ——Hâlbuki Abel’in de ölümüyle sonuçlanması gereken durumlara düşmüştü.

Abel, Olbart’ın geçen döngüde gerçek doğasını gösterişinde de Todd’un Buddheim Ormanı ve Shudraq Köyünü yakışı esnasındaki tutsaklığında da ölmüş olmalıydı.

Ama bu yalnızca koşulların gösterdiği şeydi, Subaru asla onun ölümünü doğrudan teyit etmemişti. ——Dolayısıyla şu anda emin olmak istediği bir şey vardı.

Subaru: “Yang Kılıcının Ateşi denen o şey şu anda da seni koruyor mu?”

Abel: “Amma ısrarcısın. Bunu duymasaydın bana sırt mı çevirecektin acaba?”

Subaru: “…Bunu yapmamın bana hiçbir yararı olmaz.”

Bu alaylı söylem karşısında yanakları seğiren Subaru, şimdilik bu meselenin peşini bırakmakta karar kıldı.

Sonra da handan ayrılmaya hazırlanan yoldaşlarının yüzlerine bakarak,

Subaru: “Beklenmedik bir şekilde, bir oyun oynamaya mecbur bırakıldık. Ama tek yapmamız gereken bir kişiyi bulmaksa üyelerimizin yarısı ufalmış olsa da buna ayak uydurabiliriz. Aslına bakarsanız, bu bir saklambaç oyunu olduğu için çocuksu beden ve zihinlere dönmüş olmamız bizim için daha iyi bile olabilir.”

Taritta: “Bu-bunun ardındaki mantık nedir?..”

Abel: “Boş verin. Saçmalık işte, anlamsız şeyler.”

Aslına bakarsanız bu doğruydu, çünkü Subaru’nun tek yaptığı şakalaşmaktı ama pişmanlığını kaşlarını çatarak ifade etmekten öteye gitmedi.

Sonra da gereğinden yüksek bir sesle, “Her neyse!” diye bağırdı.

Subaru: “Herkesin etrafına tamamen dikkat kesilmesini istiyorum. ——Tamamdır, hadi başlayalım!”

Medium: “Oh!”

Rui: “Auu!”

Al: “…Bu işe kendini bayağı kaptırmışsın, kardeşim.”

Coşkuya kapılan Subaru, mevcut kıyafetleriyle epey sevimsiz görünüyordu. Medium ve Rui’nin Subaru’nun önderliğinde yumruklarını havaya kaldırışını izleyen Al ise iç çekiyordu.

Öte yandan grubun en güçlü dövüşçüsüne dönüşmüş olan Taritta’nın gözlerine gerginlik ve endişe yansıyor, Abel ise oni maskesinin ardında tamamen ifadesiz ve kayıtsız kalmayı sürdürüyor, ellerinde de hiçbir şey taşımıyordu.

İşte tüm üyeler bu şekilde handan dışarı adım atmaktaydı.

İlk işleri Olbart’ın birinci saklanma noktasını bulmaktı. Fazlasıyla hevesli olan Subaru, kapıyı büyük bir gümbürtüyle çarptı ve büyük bir şevkle adımını attığı gibi——

Subaru: “——Şimdi geri dönme zamanı.”

Al: “Ha?”

Bedenini hafifçe döndürerek kapıya sert bir tekme indirdi. Az önce çıktığı kapının diğer tarafını gören Al’ın dudaklarındansa bir şaşkınlık nidası döküldü.

Subaru, zihninde bu düşünceyle kapıyı tüm gücüyle itip açtı.

Sonra da daha yeni ayrılmış oldukları odayı işaret ederek——

Subaru: “——Seni bulduuuuk~, Olbart-san.”

???: “Kakakakka! Oioi, hadi ama, bu yaptıın kötülük diil mi, insan öyle hemen bulunur mu? Bak yüzüm kızarıverdi, hop diye yakalandım, çok utanç verici!”

Ve Subaru’yla grubunun yerine sinsice odaya girmiş olan Olbart, kendisini göstererek seni bulduk diyen Subaru karşısında içten bir kahkaha patlattı.

△▼△▼△▼△

Al: “Yok artık, kardeşim!..”

Al, bardağındaki çayı tazelemek üzere olan Olbart’ı odada görmenin şaşkınlığını taşıyordu.

Medium ve Rui ise ondan daha da büyük bir şaşkınlıkla “Oh, İhtiyarı bulduk!” ve “Aa!” tepkileriyle onu takip etmekteydi. Taritta da irileşmiş gözleriyle odanın içerisine bakıyordu.

Bu tepkiler yüzünden geride kalan Abel ise nihayet Olbart’ı görebildiği anda gözlerini kısıp,

Abel: ““Gözkapaklarının ardında”, anlıyorum.”

Diyerek Subaru’nun genç profiline baktı ve mırıldandı.

Abel: “Burayı kastettiğini başından beri biliyor muydun?”

Subaru: ““Gözkapaklarının ardında” ifadesini ve hanın etrafını düşününce aklıma ilk burası geldi. Bu tarz bir oyun teklif eden biri bunu hiç değilse bir defa mutlaka dener diye düşündüm.”

Bu cevapla birlikte Subaru’nun zihninde geride kalmış, nostaljik bir anı belirmişti—— yani eski Roswaal Malikânesi’nde Beatrice’le tanıştığı gün.

Beatrice, büyü yeteneğini kullanıp dönüp duran bir koridor oluşturarak Subaru’nun sonsuza dek aynı alanda yürümesini sağlamaya çalışmıştı. Ama maalesef Subaru bu planı anında çözmüş ve başlangıç noktasının aynı zamanda hedef noktası olduğunu anlaması çok kısa sürmüştü.

Şimdi düşününce tatlı Beatrice’in oyununa ayak uydurmadığı için birazcık üzülüyordu. Ama şu anki rakibi afacan Beatrice değil, ihtiyar bir canavardı ve şimdi kendisini tutmanın hiç sırası değildi.

Bu nedenle genç yüzü koca bir sırıtışla çarpılırken merhametsizce böbürlenmeye başladı.

Subaru: “Dürüst olmak gerekirse senin ciğerini okudum, Zalim Yaşlı Adam.”

Olbart: “Oioi, düşene bi tekme daha vurmasana. Öyle utanç verici bi şey ki köyümdeki gençlerin görmesine hayatta izin veremem. Sen de kendine Acımasız Velet desene!”

Subaru: “İstemez, kalsın. Acımasızca denilecek bir şey yapmadım sonuçta.”

Olbart: “Ehh, yalnızca mütevazılık ediyosun. ——Handan ayrıldıınızı duyayım diye yüksek sesle konuşma zahmetine bile girdin. İyi oyunculuktu cidden.”

Tek kaşını kaldırarak kendisiyle alay eden Olbart’ı izleyen Subaru yanağını kaşıdı.

Beklenildiği üzere abartılı oyunculuğu sonrasında niyetini belli etmiş olabilirdi. Ama Olbart, Subaru’nun gerçek niyetini çözmüş olsa bile saklandığı yeri değiştiremezdi.

Çünkü bu oyun, saklanma yerini belirleyip ona uygun ipuçları verilerek oynanıyordu.

Subaru: “İlk turda bulunmanın bayağı kısa sürdüğünün farkındayım ama bunu bir puan olarak sayacaksın, değil mi? “Acımasız” lakabını almayı reddettim diye moralin falan bozulmayacak yani?”

“Bunlar hayal kırıklığına uğratan sonuçlardı” gibi bir bahaneyle göz ardı edilmek istemezdi.

Ancak onun endişe dolu sorusunu işiten Olbart tek gözünü kapatıp “Elbette” dedi.

Olbart: “Bu kadar kısa sürmesi benim hatamdı. Benim hatamın bedelini sizin ödemenizi istemek pek makul olmaz. Anlaştııımız gibi, bir gitti iki kaldı.”

Medium: “Oh~! Başardın, Subaru-chin! Yaklaşık on saniyede ilk galibiyetimizi aldık!”

Subaru: “Aynen, bu iyi oldu.”

Medium yanında neşeyle haykırırken Subaru da rahatlamış şekilde kendi göğsünü dövdü.

Böylece Olbart’ın ilk bilmecesi çözülmüştü—— gerçekten de “saklambaç” adının hakkını veren bir deneme olmuştu. Sınavda karşılarına çıkan bir problemi çözmelerinin istendiği söylenebilirdi.

Olbart’ın ilgisine layık olup olmadıkları sınanmıştı.

Subaru: “Hepsi de Beako…”

Sayesinde diyecekken Subaru, zihninde o tatlı kızı canlandırmaya çalıştı.

Fakat o görüntü bir anda bembeyaz kesildi ve sonra da tamamen dağılıp gitti.

Subaru: “————”

Hafif bir rahatsızlık ve çekiştirilme hissiyatı kalbinde bir dalgalanma yarattı.

Bunun sebebine dair kesin bir yanıt arayamadan da——

Olbart: “Neyse, onurumu geri kazanmam lazım, o yüzden hemen ikinci saklanma noktama geçiyorum.”

Subaru: “Oh, doğru, haklısın. Ee, ikinci ipucu nedir?”

Olbart: “Hmm… İkinci saklanma noktam şöyle bir şey olacak…”

Ellerini ardında kavuşturan Olbart, kafasını yaslayarak düşüncelere daldı. Fakat düşünme süreci de yanaklarının gevşemesi de uzun sürmedi.

Olbart: “——‘Manzarası güzel bir çukur’ diyebiliriz.”

Al: “Bir çukur…”

Taritta: “Manzarası güzel?”

Sıradaki saklanma noktasına dair bu tuhaf ipucunu irdeleyen Taritta ve Al’ın dudaklarından dökülenler birbirini tamamlasa da Olbart’ın daha fazla ipucu vermeye hiç niyeti yoktu.

Olbart: “İlk turda beklediimden daha iyiydiniz ama asıl oyun şimdi başlıyo.”

Diyen ihtiyar, beyaz dişlerinin tamamını sergileyerek gülümsedi, sonra da çevik ve güçlü bir hareketle geriye doğru sıçradı. Ardından odanın penceresini açtı, hiçbir şeyi umursamaksızın ayağını pervaza yerleştirdi.

Ve Subaru’yla diğerlerinin gözleri faltaşı gibi açılırken dışarıya atladı.

Olbart: “Bi dahakine mutlaka birazcık daha iyi saklanıcam!”

Al: “Bekle, ihtiyar!.. Kahretsin, gitti bile!”

Al bir hışımla, bağıra bağıra pencereye doğru koşturup örtülü kafasını tutarak dışarıya bakındı.

Açıkçası kaçmayı aklına koyduğu sürece Olbart’ı yakalamak zordu. Ve onun kaçmaktaki bu göz korkutucu yeteneği, Subaru’yu “ebelemece” oyununu “saklambaca” çevirmenin doğru karar olduğuna ikna ediyordu.

Yine de——

Taritta: “Subaru, o adamın bir sonraki saklanma noktası…”

Medium: “Hmhm, Subaru-chin, sen anladın mı? Nereden bahsettiğini biliyor musun?”

Subaru: “Ahh… şey…”

Taritta ve Medium Subaru’ya beklenti dolu bakışlar atsa da o, ne diyeceğini bilemez hâldeydi.

Sahiden de “Manzarası güzel bir çukur” şeklindeki ikinci ipucunun ne anlama geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Subaru: “Üzgünüm. Şu anda aklıma bir şey gelmiyor. İnsanların aklını okuyabiliyor falan değilim, ben sadece ortamı okuyabiliyorum.”

Medium: “Anladım~, affedersin! Sana bel bağlayıp duramayız! Birlikte bir çözüm buluruz!”

Taritta: “Evet, haklısın. Şahsen ben kafamı kullanmakta pek iyi değilimdir ama yine de düşünmeye devam edeceğim.”

Subaru faydasızlığı yüzünden öne eğilirken Medium ve Taritta’dan bu karşılıkları aldı.

İlk saklanma noktası başlangıç noktası olarak da adlandırılabilirdi ve bu, sıklıkla gerçekleşen, tipik bir gelişmeydi.

İlkinde yanılıyor olsalar bile hedeflerine çok yakın bir noktayı aradıkları için neredeyse hiç vakit kaybetmezlerdi. Ama artık——

Subaru: “Tam anlamıyla zamana karşı yarışacağız.”

Al: “——Kardeşimin de onun bu kez nereye saklanacağına dair hiçbir fikri yok. Ehh, bu da pek şaşırtıcı değil gerçi.”

Subaru: “Haklısın… Ben güvenilmez biri olabilirim ama yine de bunu açıkça dile getirmen biraz can sıkıcı.”

Subaru, gerçek “saklambaç” oyunu başlar başlamaz müttefikleri tarafından sırtından bıçaklanmıştı.

Elbette ki bunu adil bir değerlendirme olarak görüyor ama birazcık daha dolaylı konuşmalarını da çok istiyordu. Yakın arkadaşlar bile düşünceli davranıp dilini tutabilirdi.

Ancak Al, onun bu sözleri karşısında elini sallayıp “Oh, ondan değil” diyerek,

Al: “Anlamamış olmanın mantıksız bir tarafı yok, kardeşim. Sonuçta şu anda yanındayım.”

Subaru: “Hmm? Neden bahsettiğini cidden anlamıyorum. Sen yanımdayken IQ’m falan mı düşüyor yani, Al? Nasıl bir sistem bu?”

Al: “Ondan bahsetmiyorum ya, yine de açıklamak zor… öyle değil mi?”

Subaru: “Benden onay beklesen de neden bahsettiğini anlamış değilim.”

Al’ın ne güven ne de kesinlik taşıyan konuşma tarzı merak uyandırıcıydı.

Yine de bu konuşmanın yapıcı bir doğrultuda ilerleyemeyeceğini gören Subaru, kafasını yana yatırmış olan Al’ı kendi hâline bıraktı. Şu an için en büyük öncelikleri Olbart’ın ardında bırakmış olduğu ipucunun, yani “manzarası güzel bir çukurun” ne anlama geldiğini çözmekti.

Subaru: ““Gözkapaklarının ardında” diyerek başladığımız yeri işaret etmişti. “Manzarası güzel bir çukur”, bir başka deyişle ne olabilir…”

Taritta: ““Manzarası güzel” derken yüksek bir yeri kastediyor olabilir, ne dersiniz?”

Medium: “Ama çukur dediğin delik değil midir? Deliğin de yerde olması gerekmez mi?”

Kaos Alevinde bu şekilde tasvir edilen bir yer olma ihtimali de vardı.

Her hâlükârda handaki odalarında edinebilecekleri bilgilerle bir çözüme ulaşma ihtimalleri düşüktü. Yani neticede şehri turlamaları gerekecekti.

Al: “…Bu konuya kafamı veremiyorum. Bu arada, Abel-chan’ın planı nedir?”

Abel: “Söylediğim gibi, burada gerçeğe dönüştürülemeyecek bir şey. Ne kadar çok insan olursa o kadar iyi… Ayrıca dışarıdan gelenlerin uğradığı bir yer olmalı.”

Al: “Yabancıların girip çıktığı bir yer diyorsun yani? Acaba bu şehrin neresi olabilir…”

Abel’in planının gerekliliklerini düşünen Al’ın başı bir kez daha yana yattı.

Subaru yabancıların girip çıktığı bir yer arama düşüncesinin ardındaki gerçek sebebi bilemese de Abel’in icraata dökülünceye dek ona hiçbir şey söylememe ihtimali yüksekti. Bunun rakibe fayda sağlayan bir hareket olduğu söylenemese de baş etmesi zordu.

Elbette ki o, kazanmak uğruna kozlarını hiç düşünmeden elden çıkarabilen bir adamdı.

Subaru: “Bir sürü insanın girip çıktığı bir yerden bahsediyorsak aradığın şey… içki içilen bir yer olmalı.”

Taritta: “Taverna mı?”

Subaru: “Aynen. O tarz bir yere gitmeyi denemeliyiz bence.”

Herhangi bir sapma olmadan Olbart’ı aramak mı yoksa Abel’in planının meyve vermesine yardımcı olmak mı daha faydalı kısmı tartışılırdı ama şimdilik Abel’e öncelik vermek iyi bir fikirmiş gibi görünüyordu.

Bunu akılda tutan Subaru ve grubu, yenilenmiş bir enerjiyle handan çıkış yaptı.

Abel: “Bu çocuk kalabalığıyla milletin dikkatini çekmek ideal olmaz.”

Subaru: “Altı kişiden dördü çocuk diye sitem etme. Her şeyden önce suratında o oni maskesi varken milletin ne düşüneceğinden bahsetmeye hakkın yok. Gerçi, şu algı meselesi… Ahh, maskenin etkisi seni farklı bir yüze sahipmiş gibi mi gösteriyor?”

Abel: “Maske bana oniden farklı bir görüntü vermiyor, yalnızca kimliğimi gizliyor.”

Subaru: “Öyleyse göze çarpacağın kesin…”

İç çeken Subaru, Abel’in yersiz öfkesini geçiştirerek hafifçe omuz silkti.

Hanın girişindeki dükkân sahibini selamlayıp birkaç tavernanın konumunu öğrenen grup, sokağa döküldü. Ve hepsi de Abel’in amacını yerine getirmek için ilerlemeye başladı.

Derken tüm bu sürecin ortasında ansızın,

Subaru: “Hep birlikte tavernaya gitmektense iki gruba ayrılsak daha iyi olmaz mı? Bir grup Olbart-san’ı arar, diğeri de Abel’le birlikte tavernaya gider——”

Tam da ayrılmayı önerirken olanlar oldu.

Subaru: “——Ha?”

Görüş alanının kenarına saçılan kırmızı bir ışık, Subaru’nun gözlerini kamaştırdı.

Ve sonra da——

△▼△▼△▼△

???: “Oh evet, bu güzel bi isim. Böyle diyelim en iyisi.”

Subaru: “Ueh?”

Parlak kırmızı ışıkların galeyana geldiği gözlerini kırpıştıran Subaru’nun kulak zarları beklenmedik bir sese maruz kaldı.

O sesin kendisi ve işitilişinin aniliği aptalca bir ses çıkarmasına yol açarken de karşısında bir kahkaha patladı. İşte o hafif kahkaha, Subaru’nun gözlerinin irileşmesine yol açtı.

???: “Kakakakka! O aptalca ses de neyin nesiydi? Alt tarafı iyi bi isim buldun diye seni övmüştüm.”

Subaru: “…Olbart, san?”

Subaru’nun karşısında yaşlı bir adam dikiliyor, boğazını temizliyor ve kahkaha attıkça ince omuzları sarsılıyordu.

Tüm bunlar öyle ani gerçekleşiyordu ki hiçbirine anlam veremeyen Subaru, gözlerini birkaç kez kırpıştırmadan edemeyecekti. Sonra da yutkundu ve ister istemez şöyle dedi:

Subaru: “Oh, seni bulduk, Olbart-san.”

Olbart: “——? O da nerden çıktı şimdi? Şimdiden oyuna başladın herhâlde?”

Subaru: “Ha?..”

Bu beklenmedik ikinci yakalama ihtimali, Subaru’da bir uyumsuzluk hissi uyandırdı.

Olbart’ın bunu söylerken sergilediği tavır ve başını eğişi de Subaru’nun etrafındaki manzaranın doğurduğu rahatsızlıkla birleşti—— İblis Şehri sokaklarında olması gereken Subaru, başka bir yerde, bir odadaydı.

——Yo, öyle herhangi bir odada da değildi.

Subaru: “…Yok artık.”

Subaru, bir han odasındaydı. ——Hem de az önce çıkmış oldukları odayla birebir aynı eşyalara sahip bir odada.

Ve bir de Olbart’ın karşısında durup kendisiyle konuşuyor olduğu gerçeği vardı.

Subaru: “————”

Hâliyle bunu engellemesi gereken kurala aykırı olarak Ölümden Döndüğünü kabul etmekten başka seçeneği yoktu.

#Öncelikle çukur dediğim şey aslında “abyss”. Yani uçurum, dipsiz boşluk vb. anlamlarda. İlk etapta uçurum demeyi düşünmüştüm ama Medium’un yerdeki bir delikten bahsetmesi uygun olmuyordu. O yüzden şimdilik çukur dedim, ileride duruma göre ufak bir oynama yapabiliriz.

Bu arada hiç beklenmedik bir ölümle karşı karşıyayız. Açıkçası gerçekten Subaru’nun düşündüğü gibi Olbart’ın saldırısı olduğunu sanmıyorum. Ama iki dakika içerisinde başka kim onları öldürmek ister ki? Orası da muamma. Cevabını en geç bir iki bölüm içerisinde alırız diye umuyorum. Bir de şu Al’la ilgili gizemleri çok merak ediyorum demeden geçemeyeceğim. Hadi bir sonraki bölümde tekrar görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar