※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Olbart: “Kendime çay yapma özgürlüğünü kullandım, isteyen olur mu?”
O tiz ve yıllanmış sesi işittiği saniyede Subaru’nun bedenindeki kan akışı tersine dönmeye başlamıştı.
Diken diken olmuş tüylerle örtülü bedeni ağrıyor, içine çektiği hava ciğerlerinde donuyordu. Ruhu, göğsünün derinliklerine ağır, keskin bir obje gömülmüşçesine uyanmaya zorlanıyordu.
——Evet, Ölümden Dönüş aktive olmuş ve Subaru, en korkunç durumlardan birinin içerisine düşmüştü.
Taritta: “——Hık!”
Ancak o daha herhangi bir tepki veremeden önce Taritta yayını çekti.
Elbette ki hedefi, odada ansızın belirmiş olan davetsiz misafirdi—— yani Olbart Dunkelkenn. Dokuz İlahi General arasında yer alan ve yalnızca on saniye önce Subaru’yla arkadaşlarını öldürmüş olan şahıs.
Bu şartları bilinmese bile sınırları çiğnemiş olması insanı temkinli kılmaya yeterdi.
Fakat Olbart, fazlasıyla yakınından kendisine doğrultulmuş bir ok olmasına rağmen Subaru’yla diğerlerinin temkinliliğiyle alay edercesine omuz silkerek,
Olbart: “Hey hey, yapma, yapma ama. Sivri şeylerin üstüme doğrultulmasından hoşlanmam. Bilirsin ya, ihtiyarlar tuvalete daha sık giderler, bu yetmezmiş gibi bi de beni altıma mı işeteceksin? Burada tir tir titriyoruz zaten, di mi ama?”
Taritta: “Dalga geçiyor olmalısın!.. Sen de kimsin…”
Abel: “——Olbart Dunkelkenn.”
Olbart tarafından keskin düşmanlığı hiçe sayılan Taritta’nın yüzü öfkenin etkisiyle kızarmaktaydı. Fakat Taritta’ya müdahale edercesine dikkat yaşlı adamın ismini dile getirerek dikkatini çeken taraf oni maskeli adam, yani Abel olmuştu.
Onun görünüşünden rahatsız olmayan Olbart’ın bakışları da yüzünü gizleyen ve ismini dile getiren kişiye dönmüştü.
Ve böylece Subaru’da son derece heves duyuluyormuş izlenimi uyandıran o yürek burkucu mücadele başlıyordu ——
Subaru: “————”
Olbart ve Abel arasında yaşanan konuşmayı bilinç sınırlarında tutan Subaru, bir yandan da bu dünyanın değişmeyen sahnelerini hafızasındakilerle karşılaştırıyordu. Bunlar çok yakın zamana, yalnızca on dakika öncesine ait sahnelerdi. ——Başka bir deyişle kaderinde bir değişiklik yapması gereken bir noktadaydı.
???: “Bunu yapabilir misin ki?”
Subaru: “——Hık.”
İlerleme kaydetmeye yönelik bu düşünceleri taşırken soğuk bir sesin müdahalesiyle gafil avlandı. Sabırsızlık ve hayal kırıklığıyla dolu bu cılız sesin sahibiyse Natsuki Subaru’nun ta kendisiydi.
Subaru: “Bunu yapabilir misin? Daha az önce tüm arkadaşlarını bir çırpıda öldürüp o kargaşaya yol açtı.”
Az önce olanları hatırlamaya çalıştıkça işittiği o merhametten yoksun fısıltı kuvvetleniyordu.
Subaru’nun başarısızlığı, gafı, onarılmaz hatası.
Ölümden Dönüş tarafından verilen bu ikinci şans, hatalarını telafi etmiyordu.
Yaptığı hataların geri dönüşü yoktu. Subaru’ya sağlanan tek şey, gerçek anlamda huzur sağlamayan bir kefaretti. Çünkü Natsuki Subaru’nun elindeki Otoritenin tek ürünü buydu——
Subaru: “——Hık!”
Olbart: “Oh! Sana bi anda nooldu böyle?”
Medium: “Hey! Ne, ne, ne oluyor?”
Rui: “Uu!? Aa, uu!”
Subaru, iki eliyle birden tüm gücüyle kendisini tokatlıyor, kulağındaki o küçümseyici fısıltıdan kurtulmaya çalışıyordu.
Odada kuru bir ses yankılanıyordu. Olbart, Medium ve Rui ise Subaru’nun bu ani hareketi karşısında bağrışıyordu.
Bir şey söylememiş olmalarına rağmen Al ve Taritta ikilisi de bir o kadar şaşkındı.
E tabii ki öyle olurlardı. Talihsiz bir olaydı ama gerekliydi de.
Subaru: “————”
Kapalı gözkapaklarını açan Subaru’nun bir zamanlar titrek ve düzensiz olan görüşü netleşmeye başlıyordu. Görüş alanının içerisinde, bu tuhaf tavırlarıyla şaşkına dönmüş kişilerin ortasındaysa onu sessizce gözleyen tek bir kişinin bakışları dikkat çekiyordu.
Yalnızca oni maskeli Abel, Olbart belirdi belireli sakin ve kendi hâlinde tavrını koruyordu. ——Aklından neler geçtiğiyse tam bir muammaydı.
Subaru: “Sizi şaşırttığım için üzgünüm… Kendimi motive etmem lazımdı.”
Olbart: “Kırmızı yanaklı ve koca gülümsemeli bi ufaklık, ne tatlı… Hmm? Sen o diil misin? Dünkü o kırmızılı kız olabilir misin acaba? Beni ürküttün bak.”
Tuhaf davranışlar sergileyen Subaru’nun gerçek kimliğini çözen Olbart, ilgiyle kalın kaşlarını kaldırdı.
Tıpkı bir önceki döngüdeki gibi bu kez de Subaru ve Natsumi arasındaki bağlantıyı yeni çözüyordu. Bu gidişatı takiben “çocuklaştırmanın” kendisinin başının altından çıktığını onaylayacak ve müzakere yolu açılacaktı.
Ama bu durumda aynı hatayı tekrarlamış olacaklardı. ——Olbart tehlikeli bir adamdı.
Hiç değilse onu saflarına katmak için Abel’in durumunu açıklayamayacakları ortadaydı.
Abel’in gerçek İmparator, yani Vincent Volakiya olduğunu öğrendiği anda Olbart’ın uzun süredir sahip olduğu hırs gün yüzüne çıkacak ve onu öldürmeye teşebbüs edecekti. ——Şimdiden potansiyel bir düşmana dönüşmüştü.
Öyleyse——
Al: “…Kardeşim benim. Shinobi reisi bile kim olduğunu bilmiyormuş.”
Olbart: “Oh, ne kadar etkileyici, ne kadar etkileyici! Keşke benim köyümdekiler de bu dönüşümü öğrenebilseydi. Onlara ders vermeye ne dersin? Hoş karşılanırsın bak.”
Subaru: “————”
Olbart: “Barışçıl bi şekilde konuşmak imkânsız galiba. Sizi fazla temkinli hâle getirmişim ve fazla şaşaalı bi giriş yapmışım. Batırmışım, batırmışım.”
Diyerek dil çıkartan Olbart, hata yaptığını itiraf etti.
Fakat bunun ortamı yatıştıracağı veya havayı yumuşatacağı noktayı çoktan geçmişlerdi. Subaru’nun ona karşı gardını indirmeye hiç ama hiç niyeti yoktu.
——Olbart, saldırıya geçmeden önce insanların surat ifadelerinin çok fazla şey anlattığını söylemişti.
Muhtemelen tatlı davranışları ve rahat tavırları da korunaksız bir odaya sessizce girerek şaşkınlık uyandırması da karşı tarafın gerçek tepkilerini açığa çıkartmaya yönelik tekniklerdi.
Bu dünyadaki shinobilerle Subaru’nun “ninja” algısı örtüşüyorsa Olbart’ın hareket planı tuzaklar, zehirler ve çeşit çeşit ninjutsudan oluşuyor olmalıydı.
Hedefine ulaşmak için hiçbir çabadan kaçmazdı.
Olbart: “Önünde kısa bi ömrü kalmış ihtiyarın tekiyim falan diye beni hafife almasanız iyi edersiniz. Kalan zamanımı hesaba katınca biraz sert davranmam gerekebilir.”
Taritta: “Sert ha… Bu durumda bizimle savaşacak mısın yani?”
Olbart: “Kakakakka! Ehh, insan kendisine doğrultulmuş bir ok olunca biraz gerginleşebiliyo, sence de öyle diil mi? Ama istediimi almamın tek yolu savaşmak diil, haksız mıyım?”
Medium: “Hmmmm~, bu ne anlama geliyor? Ne demeye çalışıyorsun, ihtiyar?”
Taritta ve Medium, ufak bedenini iyice ufaltmış hâlde içtenlikle mırıldanan Olbart’a birer soru yöneltti. İhtiyar adamsa yanaklarına yerleşen gülüşmeme eşliğinde, boy farkları tersine dönmüş olan iki kızın sorularını yanıtladı.
Sonra da eliyle çıkış rotasını kesmeye çalışan Medium ve Al’ı işaret ederek,
Olbart: “Ufalmışken bi şeyler yapmak zor, di mi? Bu bi çeşit shinobi tekniği. Tuhaf ve ilgi çekici, haksız mıyım?”
Al: “İhtiyar!..”
Olbart: “Öfkelenme, tek kollu genç. Aslına bakarsan bana teşekkür bile edebilirsin. Hiçbi şey soramadan önce sizi kazara öldürseydim uyuz olurdum, o yüzden sizi küçültmeyi seçtim.”
Al yanıt alma çabasıyla üstüne yürürken Olbart, böyle söyleyerek onu durdurdu.
Ve kendisine söylenenlerin doğru olduğunu idrak eden Al, kendisine hâkim olarak sessiz kaldı.
Evet, Olbart’ın söyledikleri hem gerçekti hem de isabetli.
Canı isteseydi dün Kızıl Lapis Kalesinde gerçekleşen mücadele esnasında Subaru’nun grubunu öldürebilirdi. Bu çocuklaştırma tekniği yerine elinin tersiyle kalplerini rahatlıkla delik deşik edebilirdi.
Subaru ve diğerlerinin ufalmış olmalarına rağmen hayatta kalmasıysa yalnızca ihtiyarın merakının sonucuydu.
Yani Subaru böyle düşünüyordu ama——
Olbart: “Sizi gerçekten öldürmeyi deneseydim bile tüm teşebbüslerimi engellerdin, o yüzden bunu çaresizliğimden yaptım, anlarsın ya? Öyle diil mi, genç velet?”
Al: “…Neden bahsettiğini merak ediyorum doğrusu.”
Olbart: “Kakakakka! Bana numarandan bahsetmiycek misin? Seni suçlayamam gerçi. Yine de elimde olsaydı nasıl yaptıını detaylı olarak sorgular ve sırlar kitabıma eklerdim.”
Al: “Kaç kez tekrar edersen et, bir şey değişmeyecek. ——Neden bahsettiğini bilmiyorum.”
Yüzü bir kumaş parçasıyla örtülmüş olan Al, boğuk bir sesle bu yanıtı verdi.
Olbart ise bu yanıt beklentileriyle örtüşmese de Al’ın tepkisinden keyif almışçasına “Demek öyle, demek öyle” diyerek kafasını salladı.
Subaru: “——?”
Öte yandan Subaru’nun ikili arasındaki etkileşimin ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri yoktu.
Al, Kızıl Lapis Kalesindeki o zorlu mücadele esnasında Subaru ve Medium’u kurtarmak için birkaç adamlık çaba harcamıştı. Belki de orada Al’a meydan okumuş olan Olbart, onun mücadele tarzında dikkat çekici bir şey yakalamıştı.
Yine de -Olbart doğru söylüyor olsa bile- Al’ın “çocuklaştırmadan” etkilenmiş olan yeteneği, shinobi üzerinde işe yaramayacaktı.
Subaru çoktan bunun sonuçlarına kendi gözleriyle tanık olmuştu.
Ve buna dayanarak mutlak bir gerçek açığa çıkmaktaydı.
——O da şuydu: ne olursa olsun Olbart’la savaşmamaları gerekiyordu. Bu kadar basitti.
Herkes: “————”
Olbart tembelce, iki eliyle birden çay bardağıyla oynuyordu. Taritta yayını ona doğrultup germişti, Al ve Medium da savaşmaya hazırdı—— ama bunu yaptıkları takdirde çaresizce öleceklerdi.
Subaru’nun grubu ile Olbart arasında muazzam bir güç farkı vardı.
Olbart’la savaşacak olurlarsa sonları ölümdü. ——Yo, kaçmaya kalksalar bile belki bir ikisi kaçardı ama genel olarak şansları inanılmaz az olurdu.
Yani ne pahasına olursa olsun Olbart’ın buradan barışçıl şekilde ayrılmasını sağlamaları gerekiyordu. Bununla birlikte bu konuda tartışmaya ayıracak zamanları yoktu.
Subaru: “Neden?..”
Subaru, bu ana dönme zorunda kalmasına gocunmadan edemiyordu.
Ölümden Dönüş tarafından kendisine ikinci bir şans tanınmışken korkunç derecede bencillik ve kibirlilik ettiğinin farkındaydı. Ama Olbart’ın varışından birazcık öncesine bile dönebilseydi hiç değilse yoldaşlarına danışabilirdi.
Bundan önce de önünde çok az zaman varken Ölümden Dönerek Guaral Kale Şehrinde defalarca Todd’la yüzleşmek zorunda kalmıştı; bunu hatırlamak çok canını yakıyordu.
O zaman rakibi çoktan kendisini bir tehdit olarak göze kestirmişken baştan başlayıp durmuştu.
Şimdi de farklı ama benzer koşullar içerisindeydi. Başka bir deyişle, kayıt noktası onu kana susamış bir canavarla aynı kafese koymuştu.
Ölümden Dönüşün ulaştırdığı noktalar hiçbir zaman istikrarlı olmasa da bu sefer durum fena hâlde ciddiydi.
Belki de Subaru’ya bahşedilen Otoriteye bir şekilde gölge düşmüştü——
Subaru: “——Bu meseleyi şimdilik bir kenara bırakalım.”
Zamanının kısıtlılığına lanetler okuyup elindeki azıcık zamanı da boşa harcamamalıydı.
Sonuçta aptallığının bedelini ödeyen tek kişi kendisi olmayacaktı.
Subaru: “Olbart-san. Sen…”
Abel: “——Bu insanları tekniğinle küçülttüğünü iddia ettin.”
Subaru: “Oh…”
Subaru, kendisini aklından geçenleri düzene sokup Olbart’a seslenmeye zorladı.
Bu durumdan kurtulmak için seçtiği her kelimeye, sergilediği her harekete özen göstermek zorundaydı. En iyi seçimi yapmak için de zaman kazanmak istiyordu.
Fakat araya girerek konuşan Abel’in sesi Subaru’dan baskın çıktı.
Bu sözlerse ilk etapta Subaru’nun cesaretini kırdı. Ve utanca kapılan Subaru, oni maskesini kuşanmış adama döndü ama o anda amacını anladı. Abel ona bakmıyordu bile; gerçek niyetiyse Subaru’nun rolünü üstlenmekti. ——Bu sayede Olbart’ın dikkatini çekecek ve Subaru’ya ihtiyacı olan zamanı tanıyacaktı.
Olbart: “Oh, bu doğru, evet doğru. Bu konuda da konuşmamız gerektiini unutmuşum. İhtiyarların kafası gidip geliyo. Etim ve kemiklerim de zonkluyo.”
Abel: “Senin mi? Bu gülünç mizaha bir son ver. Artan yaşının seni zayıflattığını iddia ediyorsan bir an önce Birinci Sınıf Generallik rütbesini bırakmalısın. Aksi takdirde kararını çoktan vermişsin demektir.”
Olbart: “Ehh, sen de haklısın. O maske bedenimi görmeni zorlaştırıyodur ama kafamın içindekileri gayet iyi görüyosun.”
Abel: “Elbette.”
Abel tereddütten yoksun şekilde başıyla onay verirken Olbart meraklı bir ifadeye büründü.
Abel’in niyetinin Olbart’ın gerçek yüzünü açığa çıkartmaktan ziyade konuşmayı uzatmaya olan meylini bilerek zaman kazanmak olduğu artık gün gibi ortadaydı.
Subaru, Abel’in zamana ihtiyaçlarının olduğunu nereden anladığını bilemese de——
Subaru: “Şu anda dikkatimin dağılmasına izin veremem.”
İçinin okunmuş olmasından duyduğu rahatsızlığı bir kenara bırakan Subaru, ne yapacağını düşünmeye başladı.
Olbart Abel’in gerçek kimliğini öğrendiği takdirde İmparatoru öldürme hırsını gerçek kılacaktı. Bu nedenle ellerini Olbart’a gösteremezlerdi.
Ama sundukları şeyi görmeden buradan gitmesine de imkân yoktu.
Abel: “Sen Birinci Sınıf Generallerden birisin ve şu anda 3. sıradasın, yani İmparatorluğun zirvesinde olduğun söylenebilir. Ama doğan gereği açgözlüsün. Senin için bu pozisyon bile tatmin edici olmaktan uzak.”
Olbart: “Ehh, ihtiyar muamelesi görmek o kadar fena diildi ama insana açgözlü ihtiyar denilmesi pek hoş diil sanki. Kakakakka!”
Abel, gördüğü kadarıyla Olbart’ın karakterini analiz ediyordu.
Olbart ise koca bir gülümseme eşliğinde mutlu mesut onu dinliyordu ama o shinobinin derinlerinde, onca kişinin arasından Abel’in bile hesap edemediği bir karanlık mevcuttu.
——Yo, yanlış hesap ettiği demek daha doğru olurdu.
Olbart: “Ee? Benim gibi huysuz bir adam ne ister peki?”
Abel: “——Birincilik koltuğunu.”
Olbart: “————”
Abel, konuşmasını kısık ama sarsılmaz bir sesle yapmıştı.
Bu konuşma işitildiği saniyedeyse Olbart’ın nefesi, birbirine sürten ölü yapraklar misali kesildi. Ve uzun, yoğun kaşlarının altındaki gözlerini kısan ihtiyar, Abel’le göz göze geldi.
Subaru, shinobinin aklından neler geçtiğini bilmiyordu ama Abel’in değindiği şeyin Olbart’ın aklını kurcaladığına emindi.
Ancak bu——
Olbart: “Tek kollu genç, tuhaf bi hareket yapayım deme. Sen de öyle okçu kız, soluk alıp verişin yapacağın şeyi çok belli ediyo.”
——Olbart’ın dikkatinin dağıldığı ya da herhangi bir fırsat doğduğu anlamına gelmiyordu.
Olbart yüzü hâlâ Abel’e dönük şekilde böyle söylerken Al ve Taritta ikilisi yutkundu.
Muhtemelen Olbart’ın Abel’e odaklanışıyla küçük bir fırsat yaratmaya çalışıyorlardı. Fakat bunu akıllarından geçirmiş olmaları bile yıllara dayalı bir gözlem yeteneği olan Olbart’ın gözünden kaçmamıştı.
Al: “——Hık, kafanın arkasında da gözün mü var senin?”
Olbart: “Yalnızca yeterince hünerli olmadıını söylüyorum. Aradaki fark tecrübede, tecrübe önemli. Ama benim bakış açıma göre çoğu insan tecrübesiz zaten. Bu yaşlı bi adamın çiğnenemeyecek teorisi.”
Al’ın homurdanışı karşısında dişlerini göstererek sırıtan Olbart’ın gözleri Abel’in üzerinden bir an olsun ayrılmıyordu.
Al ve Taritta’nın kalkışacağı her bir numaradan kafasını dahi çevirmeden kurtulabilirdi. ——Bunu kelimelere dökmüyor olsa da üstün bir insan pozuna bürünmüş olması aklından geçenleri belli ediyordu.
Ayrıca şu anda bu durumu tersine döndürecek bir güçleri veya kozları da yoktu.
Subaru: “Al.”
Diye seslenen Subaru, kafasını sallayarak Al’a bu meseleye karışmamasını tavsiye etti.
Subaru Al’ın güç ve becerilerini tam anlamıyla çözememiş olsa da büyük ihtimalle savunmada uzmanlaşmış yetenekli bir savaşçıydı. Arakiya’yla verilen savaştan ve dün kalede yaşananlardan sonra savunan tarafta olmasına rağmen düşman saldırılarından sağ çıkabilme becerisi Subaru’nun bile takdir etmesini gerektirecek düzeydeydi.
Ama maalesef “çocuklaşmış” hâldeyken bu beceriden tam anlamıyla faydalanamıyor ve sonucunda canından oluyordu.
Olbart: “Birinciliği hedeflediiimi söyleyerek beni şaşırttın bak. Neden bi anda böyle çılgınca bi şey söyledin, maskeli genç?”
Abel: “Apaçık ortada. Sendeki hırs yalnızca artan yaşın yüzünden dinecek kadar sığ değil. ——Shinobiler beden ve zihinlerini ekstreme zorlarlar ve pek azı böyle bir süreçte başarılı olur. Senin liderleri olduğuna değinmeyeyse lüzum yok… Hırsını doyurduğun vakit, sen ölünceye dek gelmeyecek.”
Olbart: “Hmm.”
Kollarını önünde kavuşturan Olbart, Abel’in söyledikleri karşısında kısaca başını salladı.
Bu asıl konunun kaçırıldığı şeklinde de yorumlanabilirdi ama yanıtsız kalışı, Abel’in savının inanılırlığını arttırıyordu.
Aslına bakarsanız Subaru, Abel’in savının doğru olmadığını biliyordu.
Olbart’ın asıl niyeti ve shinobi reisinin nihai hedefi, “İmparatoru öldürmek” idi. Dokuz İlahi Generalin bir numarası olmak değil.
Bununla birlikte Olbart’ın tepkisi, Abel’in söylediklerinin çok da yanlış olmadığının göstergesiydi.
Nihayetinde değindiği şey, Olbart’ın içerisindeki “açlıktı”.
Abel, bu açlığın Olbart’ın içerisinde bulunduğu Dokuz İlahi Generalliğin en önemlisi olan Birincilik ünvanına yönelik olduğunu tahmin ediyordu. ——Ki bu tahmin mantıksız da değildi.
Olbart, shinobi lideri olarak emrinde pek çok astı olan, upuzun bir ömür yaşamış ve artık ihtiyarlığı yüzünden bir nevi prangaya vurulma yükünü taşıyan bir Birinci Sınıf Generaldi—— Peki hayatı boyunca kazandığı her şeyi bir kenara atmak pahasına olsa bile kendi İmparatorunu öldüren shinobi olarak adını tarihe yazdırma arzusunun farkına hangi noktada varmıştı?
Abel başkalarını hiç düşünmeyen kibirli ve benmerkezci biri olsa da Volakiya İmparatoruydu—— ve İmparatorluk tahtında oturan varlık olarak yaşamının korunması öncelikliydi.
Kaybıyla birlikte İmparatorlukta büyük bir istikrarsızlık yaşanacağının bilincindeydi.
Volakiya İmparatoru Abel’in sahip olduğu kaçınılmaz farkındalık buydu. Ve yine bu, onunki kadar güçlü olmasa da diğer insanların da sahip olması gereken bir sorumluluk duygusu olmalıydı.
——Ancak Olbart Dunkelkenn, bu duyguya sahip değildi.
Onun hırsını tatmin etmek uğruna ölmekten yana bir sıkıntısı yoktu. Etrafındakilerin başına dert açacak olsa bile fark etmezdi.
Bu olağanüstü yıkım düşüncesi, Olbart’ın karanlığıydı ve Abel bu karanlığın bilincinde değildi.
Ancak——
Subaru: “——Olbart-san, sen Birincilik koltuğunun peşinde değilsin, İmparatorun peşindesin, öyle değil mi?”
——Natsuki Subaru, Olbart Dunkelkenn’in karanlığına aşinaydı.
△▼△▼△▼△
——Bir an sonra ortamın rengi, kokusu ve hissiyatı değişti.
Olbart: “————”
Olbart, düşmanlıklarına bir şeyleri halledebilme yetisinin eşlik ettiği Al ve Taritta ikilisine doğru dönmeye bile tenezzül etmezken çocuklaşmış Subaru’nun sözleri karşısında gözlerini ona dikti.
Evet, bir elinde fincanını tutup diğer eliyle çenesini sıvazlarken dönüp Subaru’ya baktı.
Çünkü az önce söylediği şeyin araya kaynamasına müsaade edemezdi.
Olbart: “Evlat, yine durduk yere araya girdin, beni şaşırtıyosun.”
Subaru: “Bir anda konuşmuş olmam mı seni şaşırttı? Yoksa söylediğim şey mi?..”
Olbart: “Doğru tahminde bulunduun için şaşırıp şaşırmadıımı mı soruyosun? Tahminin doğru olsaydı çok tehlikeli bi herif olurdum, kakakakka!”
Subaru: “————”
Olbart, ağzını koca koca açıp haz dolu bir kahkahayla Subaru’nun sözlerine gülüp geçmeye çalışıyordu. Ancak Subaru, onun içten içe o kadar da sakin olmadığından emindi.
Subaru’nun tek yaptığı, uzun süredir var olan o hırsı dile getirmekti.
Ve bu hırs, eyleme dökülünceye dek Abel’in gözlerinin bile göremediği bir karanlığın ürünüydü.
Al: “İmparatoru hedefleyip öldürmek mi? Kardeşim, bu senin için bile çok uçuk oldu.”
Subaru: “Hiç mantıklı değil, evet, bunun farkındayım. Kötü şöhret edinmekten başka bir faydası da olmaz, öyle değil mi?”
Olbart: “Ehh, hiç tanınmamaktansa kötü şöhretli olmayı yeğleme fikrini anlamıyorum diyemem. Ama tek kollu gencin de dediii gibi bu biraz uçuk bi fikir.”
Subaru: “Ama açıkça reddetmiyorsun da Olbart-san.”
Olbart Al’ın dile getirdiği şüphelere katılırken Subaru, Olbart’ın üstüne gidiyordu.
Dürüst olmak gerekirse bunu yaparak tehlikeli bir bölgeye adım attığını biliyordu ama bunu yapmamak gibi bir seçeneği yoktu.
Abel Olbart’ı lafa tutarken Subaru bu konu üzerine kafa yormuştu.
Olbart’ın kendi hükümdarı olan İmparatoru öldürmek gibi bir hırsı olduğu sürece ne Abel’in gerçek kimliğini açıklayabilir ne de şu anki İmparatorun aslında sahtekâr Chisha olduğu söylenebilirdi. Bu pazarlık kozunun ortadan kaybolduğu kesindi.
Subaru da bu durumda Olbart’ın ellerinin Abel’in maskesine uzanmasına mâni olmak adına önceki “müzakerelerine” taban tabana zıt bir yöntem geliştirmişti——
——Yani bu defa kendi elleri yerine Olbart’ın elini açık edeceklerdi.
Subaru: “Amacımız dün kalede belirttiğim gibi. Şu anda İmparatorluk tahtında oturan Vincent Volakiya’yı tahtından indireceğiz. Bu senin amacınla da örtüşüyor olmalı.”
Olbart: “Hey hey, beni hainin teki gibi göstermesene! İnce bi buz üstünde yürüyosun evlat, beni o kadar korkutuyosun ki altıma işememe ramak kaldı.”
Subaru: “Ama ne inkâr ediyorsun ne de gerçekleri söylememe mâni oluyorsun. Sen İmparatorluğun Birinci Sınıf Generallerinden birisin.”
Subaru, yalnızca parmak uçlarıyla yakaladığı bu olası geleceğe tam anlamıyla ulaşmak için adım adım ilerliyordu.
Elbette ki bu, Olbart’ın teşkil ettiği tehdidin sona erdiği ya da tehlikenin azaldığı anlamına gelmiyordu. Tek bir yanlış hamlede ortalığın kan gölüne döneceğinin tamamıyla bilincindeydi.
Fakat şu anda bu tarz bir konuşmanın mümkün olduğuna ikna olmuş durumdaydı.
Olbart ancak Abel’in gerçek kimliği ifşa edildikten sonra harekete geçme kararı almıştı.
Abel’i öldürüp yaşama amacını yerine getirmek, Olbart için bir nevi intihar göreviydi.
Bu inanç olmadığı takdirde müzakereler esnasında öfkesine yenik düşmeyecekti.
Aslında en ufak bir sorumluluk duygusu veya sadakatten yoksun, hırsından gözü dönmüş bir canavar olsa da sahte İmparator tarafından verilen “müdahale etmeme” emrine sadakatle itaat eden bir İlahi General rolünü oynayacaktı.
Olbart: “Durum şu ki Ekselansları, burnunun dibinde ona savaş ilan etmiş olmanıza rağmen size müdahale etmememi emretti. Ben söz konusu İmparator olunca deliye dönen Kafma gibi diilim. Bu şehirde tilki kızı düşman edinmek akıllıca olmaz.”
Beklenildiği üzere Olbart, Subaru’nun küçültücü denilebilecek sözlerine rağmen güç kullanmaya teşebbüs etmiyordu.
Bununla birlikte Subaru’nun ısrarına da çok sıcak bakmıyordu ve doğal olarak bu tavırları, Abel, Al ve diğerlerinin shinobinin bahsi geçen absürt hırslarının gerçek olup olmadığını sorgulamasına yol açıyordu.
Ve——
Abel: “——Kalbinde yatan, kestiremediğim o art niyet bu olabilir mi öyleyse?”
Olbart: “Tanrım, bi türlü anlamıyosunuz. Bu gidişle pes edicem ve sizinle konuşmanın bi faydası olmadığını düşünücem.”
Şüpheli grup arasında bu inanılmaz detayları kabullenen ilk kişi Abel oldu.
Onun gözlerindeki delici ışıltıların hedefi olan Olbart ise bundan hoşlanmıyormuşçasına bir mazeret uydurdu. Sonuçta daha en başta Subaru ve grubuna kalbini açması için hiçbir sebep yoktu.
Doğal olarak onun bu tavırları Al ve diğer savaşçıları gerdikçe geriyordu——
Olbart: “Kesin şunu, kesin şunu, bi savaş başlatacak olursanız kaybeden siz olacaksınız. Size söylüyorum, şiddete başvurmama sebebim iyi biri olmam diil, böyle bi emir almış olmam, tamam mı? İlk hamleyi siz yaptıınız takdirde karşılıını vermeye hazırım.”
Taritta: “Gah… Bu doğru olabilir…”
Henüz savaşmamışlardı ama bir şeylere kalkıştıkları takdirde en başa döneceklerdi. Olbart’ın uyarısıyla yanakları gerilen Taritta, kıstığı gözleriyle Subaru ve Medium’a baktı.
Bunu gören Olbart da onaylarcasına kafasını sallayarak,
Olbart: “Ufalanları düzelt diyosun, di mi? Ama bu biraz açgözlülük olmuyo mu sence de? Ben hiçbi şey yapmadan gitmeyi düşünüyorum, tamam mı?”
Medium: “Ama İhtiyar, bizi sen küçülttün, öyle değil mi? Bizi normale döndürebilecek başka biri var mı ki?”
Olbart: “Bu konuda hiç düşünmemiştim cidden… Kızım, sen aslında kaç yaşındasın?”
Medium: “Ben mi? Kaçım ki, yirmi herhâlde?”
Olbart: “Öyleyse belki bir on yıl kadar beklersen normale dönersin? Emin diilim gerçi.”
Medium elini kaldırıp bir soru sorarken aldığı kaba yanıt karşısında yanakları kızardı. Olbart’ın her zamanki şaşırtıcı tavırları gündemde olsa da yanıtı, Subaru ve diğerleri için can sıkıcıydı.
Ama ondan zorla yanıt alacak ya da yaptığı şeyi düzeltmesini sağlayacak bir yol olmadığı ortadaydı.
Lakin——
Subaru: “Öylece toplanıp eve dönemeyeceğini biliyorsun. Olbart-san, senden bir müddet daha bizimle kalmanı istemek durumundayım…”
Olbart: “Ama ben kalmak istemiyorum. Siz bana ihtiyarın teki gibi davranıyosunuz ve ben de önünde kısa bi ömür kalmış bi ihtiyar olarak o kısacık ömürde kiminle konuşacağımı seçme hakkına sahibim.”
Abel: “——Öyleyse sana İmparatoru öldürme fırsatı sunacağım.”
İşte o anda Subaru, atmosferdeki ani değişim karşısında soluksuz kalarak bu cümleyi kurmuş olan Abel’e baktı.
Abel’in yaptığı şey kendi hayatını teraziye koymaktı ve bu söylemi Olbart’ın “Oioi” diyerek kafasını kaşımasına yol açtı.
Olbart: “Çıkarımınızın yanlış olduunu daha kaç kez söylemem gerekecek? Hafızanızın benden de kötü olması berbat diil mi?”
Abel: “Amaçladığın şey İmparatorun canını almaksa geçmişte pek çok fırsatın oldu. Ama bu fırsatları değerlendirmedin. ——Sebep de İmparatoru koruyan Yang Kılıcının Ateşiydi.”
Olbart: “Oh…”
Abel: “O ateşin üstesinden nasıl geleceğini açıklayabilirim.”
Bunu duyan Olbart’ın ifadesi değişti, o ana kadarkinden oldukça farklı bir çehreye büründü.
Kaşlarını çattı ve bariz bir şaşkınlıkla oni maskeli Abel’i izledi. Abel’se koltuğundan kalkarak tüm görkemiyle karşısına dikildi.
Subaru: “Yang Kılıcının, Ateşi…”
Subaru, bunun ne anlama geldiğinden emin değildi.
Ancak Olbart için öylesine şok edici bir bilgiydi ki karşı tarafın o ana dek yansıttığı tüm duyguları aşarak onu sahiden çözebilmesi mümkün hâle gelmişti.
Konuşmaya bakılırsa ortada Volakiya İmparatorunu koruyan bir tür sır vardı ve Olbart’ın bugüne dek hırsını tatmin edememiş olma sebebi buydu.
Abel’se bu prangaları aşıp üstesinden gelmeye yönelik bir yöntem vadediyordu.
Olbart: “——Tek yaptıının yüzünü gizleyip ihtiyarları umursamamak olduunu düşünmüştüm ama kimin nesisin sen? Böyle meselelerin şakası olmaz.”
Abel: “Böyle bir noktada şaka yapan, safsatalar üreten birinin bu kudretli İmparatora başkaldırabileceğini mi zannediyorsun gerçekten? Eğer öyleyse ya akıl sağlığından yoksun bir deli ya da çok sinirli, mühim bir adam olmalıyım.”
Olbart: “Ve sen her ikisi de değilsin, di mi?”
Abel: “Hâliyle.”
Abel, Olbart’ın sorusuna tutarlı bir şekilde yanıt verdi.
Subaru, ciddi miydi, yoksa rakibini mi kandırıyordu sorusuna cevap veremiyordu. Belki de Abel denen adam sahiden mühim biriydi ya da delinin teki ya da her ikisi birden.
Olbart: “————”
Her hâlükârda Olbart, Abel’in yanıtı karşısında bir süre sessizleşti.
Gür kaşlarını çattı, artık iyice soğumuş olan fincanını dudaklarına götürdü. Sonra da boşalan fincanı kibarca yanındaki sehpaya yerleştirerek,
Olbart: “Ateş Vakti çanından bahsediyordunuz sanırım.”
Subaru: “Ha?”
Bu ani soru karşısında Subaru’nun ağzından aptalca bir ses kaçtı.
Ancak Medium saniyesinde “Doğru~” yanıtını vererek kafasını salladı. Ve ufalmış olan bedeniyle pencereyi, yani ötesindeki Kızıl Lapis Kalesinin görkemini işaret ederek,
Medium: “Yorna-chan bizi bekliyor, yani küçük kalmayı sürdürürsek başımız derde girecektir.”
Olbart: “Yorna-chan! Kakakakka! Cidden gözü pek birisin, küçük kız.”
Medium: “——?”
Medium’un Yorna’ya “chan” şeklinde hitap edişini işiten Olbart, hayretler içerisinde kafasını eğdi.
Sonra da artık sakinleşmiş şekilde onunla aynı şeyi yapıp parmağıyla işaret ettiği Kızıl Lapis Kalesine baktı ve “Haklısın” diye mırıldandı.
Olbart: “Ekselansların canına göz dikip dikmediim bi kenara, Volakiya İmparatorunu koruyan Yang Kılıcının üstesinden nasıl gelineceğini öğrenmek kesinlikle ilgimi çeker.”
Subaru: “——Hık! Madem öyle…”
Olbart: “Oh, hadi ama, daha çok erken. Evet, seni umutlandıran benim ama aklımda bi sürü şey var. ——Öyleyse, bi oyun oynamaya ne dersiniz?”
Subaru: “…Oyun mu?”
Olbart: “Hı hı, bi oyun. Bu hoşuna gider, di mi? Evlat.”
Olbart parmağını Subaru’nun burnunun dibine doğrultarak böyle söylerken Subaru, geriye doğru eğildi.
Gözleri bu harekete tam anlamıyla ayak uyduramayınca da olduğu yerde kaskatı şekilde kalakaldı.
Olbart, başlangıç olarak bir tür koşul ya da bir “oyun” öne sürüyordu.
Subaru’ysa yok olmaktan kurtulmanın ve bu durgunluğa bir son vermenin yolu bu oyundan mı geçiyor bilemiyordu ama——
Subaru: “Ya hayır dersek?”
Olbart: “Bu durumda istediiniz hiçbi şeyi elde edemezsiniz.”
Subaru: “————”
Olbart: “Bu arada, madem istediimi sandığınız şeye sahipsiniz, öyleyse shinobi tekniklerimin ardı arkası kesilmiycektir.”
Olbart, yanıt apaçık ortadaymışçasına bu acımasızca beyanda bulundu.
Bu sırada gülümsüyordu; solgun, bulutlanmış gözlerinin derinliklerinde titreşen karanlık duygularsa insanın içini ürpertiyordu.
Dışarıdan barışçıl ve uyumlu bir konuşma gerçekleşiyor gibi görünse de esasında acımasızca başkalarının hayatını gasp ettiği shinobi tekniklerini kendine saklıyordu.
Abel: “Aklında hangi oyun var?”
Şartlarını dile getirdiği anda onunla karşılaşmaktan kaçınmak imkânsız hâle gelmişti. Abel de aynı şeyi sezmiş olacak ki bunu açıkça dile getiremeyen Subaru’nun aklındaki soruyu seslendirdi.
Ve Olbart, kafasını sallayıp onay vererek “Doğru ya” dedi.
Olbart: “Tilki kızın davetine fazla vaktiniz kalmadı ve bana da sizin işlerinize burnumu sokmamam söylendi, yani benim de biraz acelem var… Oh, bu harika olur.”
Subaru: “Kimin için harika, Olbart-san? Bizim için mi?”
Olbart: “Her ikimiz için de.”
Subaru’nun bitkin sorusunu sırıtarak karşılayan Olbart, ellerini gösterdi.
Sonra da kendilerini hazırlayan Subaru ve grubuna dönerek şöyle dedi:
Olbart: “——Ebelemece.”
Herkes: “————”
Olbart: “Eskiden köyümdeki gençlerle oynardım. Kavraması kolay, öyle diil mi?”
#Ebelemece mi? İşin içinde bir bit yeniği olmasa bile tıfıl ihtiyar Olbart ve çocuklaşmış grubun ebelemece oynadığını düşündükçe içim ürperiyor 😀 Bu oyun talebinin altından ne çıkacağınıysa çok merak ediyorum. Subaru’nun bu seferki stratejisinin işe yarayıp yaramayacağını da. Pek yakında cevap alacağız sanırım. Bu arada sıradaki bölüm epeyce uzun, o yüzden üçe böleceğim. Bu hafta içi ilk kısmını mutlaka atarım, hadi orada görüşmek üzere!

