※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Subaru: “——Strateji toplantısı!”
Subaru, iğne atsanız duyulacak kadar sessiz odanın içerisinde kısa kolunu kaldırarak bu öneride bulundu.
Önerisine itiraz eden de olmadı. Herkes durumu tartışma ihtiyacı duyuyordu.
Elbette ki tartışma konuları Kızıl Lapis Kalesine yapacakları yolculuktu.
Subaru: “Mektubu yazan Abel ve dün kaleye giden bizler olmazsa olmazız…”
Kolları ve paçaları kırışmış kıyafetlerine bakan Subaru, bir elçi olarak gelen Tanza’nın Yorna’dan getirdiği mesaj üzerine düşünüyor ve kaşları çatılıyordu.
Abel’i doğrudan kaleye gönderme riskini almaya razıydı ama asıl endişesi, önceki günkü elçilerin de ona eşlik etmesi koşuluydu.
Yorna Abel’in peşinde ufalmış Subaru, Al ve Medium’u götürmesini hoş karşılar mıydı bilemiyordu. En kötü senaryoda buna bir eşek şakası gözüyle bakma ihtimali yüksekti.
Ona durumlarını anlatıp içtenlikle kalbine dokunmaya çalışma gibi bir alternatifleri de vardı ama——
Abel: “Rakibinin sıradaki hamlesini bilmezken elini göstermek tamamen mantıktan yoksun bir harekettir.”
Subaru: “Anlıyorum… Dünkü etkileşimimizden sonra Yorna’nın beni dinleyeceğinden bile emin değilim zaten…”
Abel tüm kartlarını açık etmeyi reddediyordu ve Subaru da bu noktada onunla hemfikirdi.
Dün bunu söylemekten kaçınmış olsa da Yorna hakkındaki izlenimi sorulduğu takdirde “şeytani bir kadın” demek geçerli bir tercih olurdu. Fahişeye benzer davranış ve konuşmalarıyla Subaru’nun gözünde erkekleri elinde oyuncak etme konusunda harikulade yeteneklere sahip, baştan çıkarıcı bir kadındı.
İblis Şehrinin Efendisi olarak teşkil ettiği tehlikenin yanı sıra İlahi General ünvanını almaya layık olduğu da ortadaydı.
Dokuz İlahi General arasından potansiyel bir müttefik olarak göz diktikleri ilk kişi oydu ama Abel’in de uyardığı üzere Yorna, durumlarını rahatlıkla açıklayabilecekleri biri değildi.
Al: “Ona içerisinde bulunduğumuz koşullarla ilgili istenmeyen mesajlar gönderip durursak ve o da bize seni sorarsa işimiz bitmiş demektir. Kılık değiştirme muhabbetleri hesaba katılınca “Ne cüretle bana yalan söylersin?” gibi bir şey derse ne yaparız, düşünsene.”
Subaru: “Bu sebeple suçlanacağımı düşünmek istemiyorum ama bu durumda loli formunda Natsumi Schwartz gibi davransam olmaz mı?..”
Taritta: “Bir saniye, bir saniye durun lütfen. Korkarım ki benim kafam giderek daha da karışıyor…”
Bir yalanı örtbas etmek için yeni bir yalan uydurmak oldukça yaygın bir çıkmazdı ama kılık değiştirme yalanını çocuklaştırıldıktan sonra bile kılık değiştirerek örtbas etmeye çalışmanın eşi benzeri görülmemiş olsa gerekti.
Al’ın miğferinin aksine peruğun boyutu küçültülebilirdi, yani kılık değiştirmek mümkündü ama o kadar ileri gitmeye gerek olup olmadığı hikâyenin gidişatına bağlıydı.
Medium: “Ee, ne yapacağız? Ateş Vakti çanına üç saat var, unutmadınız değil mi?”
Subaru: “…Kızıl Lapis Kalesine gitmek zorunda kalacağımızdan emin gibiyim.”
Medium, kollarında kendisini dinleyen Rui’yle kafasını eğerek bu soruyu sordu.
İkisi aynı ebattayken ve Rui de Medium gibi kafasını eğerken Subaru’nun kendi iç terazisine danışması gerekiyordu.
Taritta: “Her şeyden önce, Yorna’nın davetini reddetmek gibi bir seçeneğimiz yok, değil mi?”
Al: “Ehh, o mektubu okusun diye bin bir zahmete girdik. Teklifini kabul etmezsek dünkü gayretlerimiz de küçülmüş olmamız da nafile olur.”
Taritta: “Geriye yalnızca alınan hasar kalır yani…”
Al ve Taritta’nın söylemlerini başını sallayarak dinleyen Subaru da geri çekilmek gibi bir seçenek olmadığına inanıyordu.
Harcanan para geri alınıncaya dek geri adım atmamak; bu zihniyet, kumarda her şeyini yitiren insanlar için bir klişeydi. Bazı durumlarda mühim olan, daha fazla kayıp vermenin önüne geçmekti.
Bununla birlikte burada bahsedilen “kayıp”, Subaru ve diğerlerinin cüssesiydi.
Subaru: “Bunu ciddi bir şey olarak mı görmeliyiz, yoksa önemsiz bir şey mi?..”
???: “Gençleşmek yaşlanmaktan iyidir. Sonsuz yaşamın sırrı gibi bi şey değil mi bu?”
Subaru: “Evet, orası öyle ama——”
“Gençleşme” de bir bağlamda Ölümden Dönüş gibi bir şans artışıydı.
Kişi bir yetişkin olarak sahip olduğu deneyim ve bilgi birikimiyle çocukluğuna döndüğü takdirde zaman içerisinde bedenini en uygun şekilde geliştirebilir ve vazgeçtiği hedeflere yeniden ulaşmayı deneyebilirdi.
Bu şartlar altında ellerinde avantaj olarak kullanılabilecek noktalar olabilirdi, fakat——
???: “——Aklından bunlar geçiyo, di mi? Ama o kadar da basit değil, haksız mıyım? Öyle kolaylıkla kullanılabilecek bi şey değil, anlarsın ya.”
O saniyede üçüncü bir şahsın tartışmayı bölüşüyle Subaru’nun nefesi kesildi.
——Yo, yalnızca Subaru değil. Odadaki herkes kaskatı kesildi, o sesin sahibinin huzurunda kımıldayamaz hâlde donakaldı.
Bahsi geçen kişiyse artan gerginliğe aldırış etmeyerek,
???: “Kendime çay yapma özgürlüğünü kullandım, isteyen olur mu?”
Ve doğal bir tonlamayla bu soruyu yönelterek dumanı tüten çaydanlığı kaldırdı.
Taritta: “——Hık!”
Hemen ardından Taritta, yaylı bir oyuncak bebek misali atıldı.
Saniyesinde yayını çekti ve okuyla karşılarında belirmiş olan kişiyi—— Olbart Dunkelkenn’i hedef aldı.
Hedefi fazlasıyla yakınındaydı, ne onun ıskalama şansı vardı ne de hedefinin kaçma ihtimali.
Lakin Olbart, lakayıt bir tavırla omuz silkerek “Hey hey” dedi.
Olbart: “Hey, hey, yapma, yapma ama. Sivri şeylerin üstüme doğrultulmasından hoşlanmam. Bilirsin ya, ihtiyarlar tuvalete daha sık giderler, bu yetmezmiş gibi bi de beni altıma mı işeteceksin? Burada tir tir titriyoruz zaten, di mi ama?”
Taritta: “Dalga geçiyor olmalısın!.. Sen de kimsin…”
Abel: “——Olbart Dunkelkenn.”
Taritta: “————”
Yaşlı adamın düşmanca ama umursamaz hâli Taritta’nın yüzünün öfkeyle kızartmasına yol açarken oni maskeli adam, kızın sorusu karşısında ona hükmedercesine Olbart’ın ismini dile getirdi.
Yaşananlardan hiç etkilenmemiş olan tek kişi, Abel, oni maskesini takmış hâlde koltukta oturarak yeni adamla bakışırken Olbart da buna karşılık olarak kalın kaşlarının altındaki gözlerini kısarak,
Olbart: “Ehh, dün ünlü olduğumu onaylamıştım zaten, o yüzden şaşırmadım ama sende de epey etkileyici bir yüz varmış, anlarsın ya. O yadigâr nerden?”
Abel: “Saçmalıklarına bir son ver, ihtiyar. Neden buradasın?”
Olbart: “Bugünlerde yalnızlık çekiyorum, çünkü gençler ihtiyarların gevezeliklerini dinlemek istemiyo. Köyümdeki insanlar da her geçen gün beni duymazdan gelmekte daha iyi oluyolar… Kakakakka!”
İhtiyarlığın getirdiği yalnızlıktan bahseden Olbart, koca ağzını açarak neşeyle gülümsedi.
Abel ve Olbart arasında geçen bu diyalog esnasında kenardaki izleyicilerin şaşkınlığı yavaşça dağılmıştı. Fakat gardlarını tamamen indirmeleri imkânsızdı.
Medium: “Ama İhtiyar, buraya nasıl girdin ki? Nöbet tutuyor falan değildik ama…”
Olbart: “Oh, bu ufaklık dünkü dansçıya benziyo sanki. Eh, İhtiyarın illa cevap vermesi gerekiyosa şöyle söyleyeyim. Geyik kızı içeri aldınız, di mi? Ben de onunla birlikte geldim işte.”
Medium: “Onunla birlikte mi? Tanza-chan’la mı?”
Olbart: “Kakakakka! Buraya girme şeklim bi sır. Shinobi sanatları bir nevi benim ticaret aracımdır.”
Medium’un basit sorgusu Olbart’ın şaşırtma amaçlı kahkahasıyla geride bırakılırken ihtiyarın bu konuda ne denli ciddi olduğu belirsizdi ama her hâlükârda “shinobi” bahsini bizzat açmıştı ve gerçek kimliğini gizlemek gibi bir niyeti yokmuş gibi görünüyordu.
Bu durumda tek başına yanlarına gelme sebebini açıkça sormak, onu sorgulayarak anlamaya çalışmaktan daha hızlı sonuç verirdi.
Subaru: “Ee…”
Olbart: “Hmm?”
Subaru: “Ee, yani gerçekten burada ne işin var?”
Olbart’ın bakışları kendisine ziyaret sebebini soran Subaru’ya çevrildi. Ve bir süre düşünürmüşçesine kaşlarını çatan ihtiyar,
Olbart: “Ah, ya, demek öyle? Sen dünkü kırmızılı kız mısın? Dansçıya benzeyen kızla tek kollu adamı karıştırmış olamam, bu beni cidden endişelendirdi bak.”
Diye bir itirafta bulunan Olbart, Subaru’nun kim olduğunu çözmekte zorlanmıştı.
Bunu duyan Subaru bakakalırken Al, gelişigüzel şekilde pozisyon alarak alaylı bir şekilde güldü. Sonra da maskesinin ardından boğazını temizleyerek normalden de kısık bir sesle,
Al: “…Kardeşim benim. Shinobi reisi bile kim olduğunu bilmiyormuş.”
Olbart: “Oh, ne kadar etkileyici, ne kadar etkileyici! Keşke benim köyümdekiler de bu dönüşümü öğrenebilseydi. Onlara ders vermeye ne dersin? Hoş karşılanırsın bak.”
Subaru: “Maalesef Natsumi Schwartz’ın takvimi epey dolu… Belki bir ara zaman yaratabilirim gerçi.”
Olbart: “Hoho, “belki” derken?”
Kılık değiştirişinin beklenmedik şekilde ilgi çekişi karşısında dudaklarını ıslatan ve boğazındaki susuzluk hissinin farkına varan Subaru gözlerini kıstı.
Bu saçmalığa inansa da inanmasa da Olbart’la doğrudan sohbet etme fırsatını eksiksiz şekilde değerlendirmek zorundaydı. Kendisinin ve diğerlerinin düştüğü anormal durumu çözmek için fırsat bu fırsattı.
Sonuçta Abel’e göre bu fenomenin sorumlusu, karşısındaki adamın ta kendisiydi.
Subaru: “Bu hâle gelmemizin sorumlusunu biliyorsan dürüst ol…”
Olbart: “Oh, şu mesele. O benim eserim. Shinobi sanatları ilgi çekici, öyle değil mi?”
Subaru: “————”
Diyen Olbart, herhangi bir pazarlık yapmaksızın sorumlunun kendisi olduğunu itiraf etti.
Sözlerinin devamını yutan Subaru’ysa hafifçe yutkundu. Ve onun kaskatı kesilişini izleyen ihtiyar, acımasızca kahkahayı basarak açıkça,
Olbart: “Sizi kazara öldürmüş olsaydım söyleyeceğiniz hiçbi şeyi duyamazdım ve başım büyük bi derde girerdi, diil mi? Hâl böyle olunca insanı öldürmeden köşeye sıkıştırmanın pek çok yolu oluyo. ——İlgi çekici, di mi ama?”
Dedi ve ılımış çayından bir yudum aldı.
△▼△▼△▼△
——Subaru, Al ve Medium “çocuklaştırmaya” maruz kalmıştı.
Ve Dokuz İlahi Generale aşina olan Abel’in söylediğine göre sorumlunun Olbart olduğu kesin sayılırdı.
Bununla birlikte suçun bizzat sorumlusu tarafından itiraf edilmesi farklı bir şaşkınlık sebebiydi. Hele bir de söz konusu kişinin hiç gücenmemiş ve hâlinden tamamen hoşnut olması…
Herkes: “————”
Olbart: “Oioi, birbirimize böyle korkutucu bakışlar atmamalıyız. İhtiyarlara eziyet etmek diil özen göstermek gerekir, bunu size öğretmediler mi?”
Odadaki gerginlik bir kez daha tavan yapıyor ve Al, Medium ve de yayını hâlâ indirmemiş olan Taritta ağır ağır pozisyon değiştiriyordu.
Bilhassa Al, giriş kapısının önüne geçerek Olbart’ın kaçış rotasını bozmaya çalışıyordu.
Yine de ufalmış bedeniyle ve kıymetli kılıcını gönlünce kullanamazken her daim pusuda olan o shinobi liderini durdurma hayalleri kurmuyordu.
Rui: “Uu…”
Olbart: “Sen benimle hiçbi ilgisi olmayan bi ufaklıksın, di mi? Ona rağmen bana böyle bakman birazcık kalbimi kırıyo. İhtiyar adamların tatlı kokusu hoşuna gitmiyo mu yoksa?”
Abel: “Benimle oyun oynama, Olbart. Sana son bir kez soruyorum. Seni buraya getiren nedir?”
Abel, kendisine hırlayan Rui’nin gönlünü almaya çalışan Olbart’a bu soruyu yöneltti. Sonra da omzunun ardından bakıp oni maskesinden bile hissedilebilen sertlikte bir havayla,
Abel: “Bu İblis Şehrinin Efendisi olan Yorna Mishigure’nin ne düşündüğünü biliyorsun. O, bu kişileri elçi olarak kabul etti. Onlara dokunulmaması gerektiğini net bir şekilde dile getirdi.”
Subaru: “B-bu doğru! Bize dokunmayacaktın, dünkü oyunun amacı buydu! Biz de canımızı riske attık! Ama buna rağmen bize vadedilenden farklı bir muamele görüyoruz!”
Olbart: “Oioi, heyecana kapılıp ortalığı karıştırıyosun, haberin olsun.”
Abel’in agresif hamlesini fırsat bilen Subaru da Yorna’nın geçen günkü açıklamasını yineledi. Evet, Subaru Olbart’ın da dediği gibi dünkü ruh hâline dönecek kadar ileri gitmiş olabilirdi ama bu, gerçeği değiştirmiyordu.
Yorna Subaru’nun grubunu elçi olarak kabullenmiş ve Tanza da kimsenin onlara rahatsızlık vermesine müsaade edilmeyeceğini söylemişti.
Bunu kulak ardı etmek, Yorna’ya yönelik bir düşmanlık sergilemek anlamına gelirdi.
Abel: “Elbette ki niyetin İblis Şehrini yok etmekse bu senin zerre kadar umurunda olmaz.”
Subaru: “…Bunu hiç düşünmemiştim.”
Abel’in yaptığı bu ekleme, Subaru’nun kaynayan kanının donmasına sebep oldu.
Sahiden de Olbart’ın dâhil olduğu sahte İmparator grubu, Subaru ve grubu karşısında Yorna’yla pazarlık yapma hakkından feragat etmişti. Bunu kötü bir hamle olarak gördükleri takdirde öfkelenip işi bozmaları da imkân dâhilindeydi.
Bu durumda Dokuz İlahi Generalden biri olan Yorna’yı çeşitli bağlamlarda karşılarında bulmaları kaçınılmazdı——
Abel: “Onu yok etme niyetiyle meydan okuyacak olursan kendin yok olmaktan kaçınırsın. Tabii ki bu işten hiç zarar görmeden kurtulamazsın.”
Olbart: “…Ehh, o tilki kızla baş etmek zor. Ama maskeli gençlerin aklımı okuması da hiç eğlenceli değil.”
Subaru: “Maskeli, genç…”
Olbart parmaklarıyla çenesini kaşıyarak acı çekiyormuş gibi davranıyordu. Onun ağzından dökülenleri işiten Subaru’ysa göz ucuyla Abel’i izliyordu.
Abel’in tavrında bir değişiklik olmasa da Subaru, bu etkileşimin her adımında geriliyordu. ——Neticede Olbart Dokuz İlahi Generalden biriydi.
Ve elbette ki Vincent Volakiya’yı, yani Abel’i defalarca görmüş olması gerekiyordu.
Hâliyle şu anda yüzü maskeyle örtülü olsa da ne konuşma tarzını ne de ses tonunu değiştirmiş olan Abel’le görüşen Olbart’ın onun gerçek kimliğini çözmesi hiç şaşırtıcı olmazdı.
Olbart: “————”
Fakat durumu asil bir tavırla karşılayan Abel, herhangi bir gerginlik belirtisi vermiyordu.
Olbart’ta da Abel’in gerçek kimliğini çözdüğüne dair bir işaret yoktu. Hâl böyle olunca Subaru onu teşhis edemiyor ve içindeki korkularla hareket etmekten başka çaresi kalmıyordu.
Her hâlükârda——
Subaru: “Senden hâlâ yanıt alamadım, Olbart-san.”
Olbart: “——Sadece ihtiyarın teki olarak görülmeye kıyasla bu muamele çok daha iyiymiş gibime geldi. Bu yüzden kız numarası yapma meselesinin peşini bırakıcam.”
Subaru: “Olbart-san!”
Subaru, cesaretini yitirip soruyu geçiştiren Olbart’a daha sert bakışlar atmaya başlarken bunu gören Olbart, ellerini kaldırıp “Tamam, tamam” diyerek,
Olbart: “Eylemlerinizin mükafatı tam da söylediin gibi. Tilki kız da Ekselansları da benden bu işe karışmamamı istediler.”
Subaru: “Madem öyle…”
Olbart: “Ama şöyle de bi şey var, anlarsın ya. Ben sizinle dünkü oyun sona ermeden önce oynadım, öyle diil mi? Ee, bu durumda ne olacak? Dövüşürken aldığınız kılıç yarasıyla ölünce şikâyet edemiyosanız benimle uğraşırken küçüldünüz diye de şikâyet edemezsiniz.”
Subaru: “Laf cambazlığı yapma!..”
Olbart: “Hadi ya, öyle mi yapıyorum cidden? ——Ama bunu değiştiremezsin, di mi?”
Kendi kurnazlığına gülen Olbart karşısında kaşları çatılan Subaru, ne diyeceğini bilemez hâldeydi.
Olbart sahiden de itiraf ettiği üzere laf cambazlığı yapıyordu. Ama öte yandan argümanı doğruydu.
Biri pazarlık veya ateşkes öncesinde aldığı yara yüzünden hayatını kaybederse ateşkes sonrasında bu trajedinin sorumlusunu suçlamanın hiçbir anlamı olmazdı.
Bununla birlikte Subaru, yaralanma ile “çocuklaştırılma” arasında büyük bir fark olduğu düşüncesindeydi.
Olbart: “Bu yüzden sizi düzeltmekle tilki kızın emirlerinin bir olmadıını düşünüyorum. Beni anlıyo musunuz?”
Subaru: “————”
Olbart: “Kakakakka! Bu kadar ciddileşme ya. Tatlı suratın mahvoluyo… Demek o güzel yüz makyajın oynadığı bi oyundan ibaretmiş, ha! Beni kandırdın, oltaya getirdin.”
Olbart parmak uçlarıyla bardağını çeviriyor, içindeki çayı dökmeden akrobasi yeteneklerini sergiliyordu. Bu esnada kolay kolay karşı çıkılamayacak sözler sarf ediyordu; her birini tecrübenin sağladığı hassas bir özenle seçiyordu.
Ancak giderek daha da gerginleşen Taritta ve kaçış rotasını engellemeye çalışan Al ve diğerleri ellerinden gelenin en iyisini yapsa bile ona boyun eğdirmeleri söz konusu olamazdı.
Bu kurnazlığın altından kalkabilecek tek bir kişi varsa o da——
Abel: “Kendini kaptırma, Olbart.”
Evet, sahiden de yalnızca oni maskeli adam, onun dolup taşan hırsı ve kurnazlığına bir son vermeye kalkabilirdi.
Duruşu hiç değişmeyen Abel, giderek sertleşen ve soğuyan bakışlarıyla Olbart’ın bardağıyla oynamayı kesmesine sebep oluyordu.
Abel: “Az önce sana amacını sordum. Cevap veresin gelene dek seni daha kaç kez sorgulamam gerekecek?”
Olbart: “Karşımda ifadesini göremediğim bi genç olunca mutlaka gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıkları görmek istiyorum. Sakıncası yoktur umarım.”
Deyip tek gözünü kapatan Olbart, Abel’in dominant havasını alaylı bir şekilde karşıladı. Sonra da kafasını kaşıyarak, “Boşa harcayacak zamanı olmayan bir adamsın”,
Olbart: “Tilki kızın yanı sıra Ekselansları da size el sürmememi söyledi, o yüzden buraya icabınıza bakmaya gelmedim. Ama her hâlükârda düşman olacaksak sizi birazcık güçsüz düşürmemin bi mahsuru olmaz, di mi?”
Al: “…Bizi küçültmenin sebebi bu olabilir ama onca yolu çay içmek için gelmemişsindir.”
Olbart: “Miğferin kafana oturmayınca zorlanmaya başladın anlaşılan, evlat. Yine de tahmininde haklısın. Aman neyse, dürüst olmak gerekirse buraya söyleyeceklerinizi duymaya geldim.”
Subaru: “…Söyleyeceklerimizi mi?”
Bardağı tutmayan eliyle kulağını kaşıyan Olbart, bu soruya kafa yoran Subaru’ya başıyla onay vererek, “Aynen öyle” dedi.
Sonra da kulağını kaşıdığı parmağıyla pencereyi işaret ederek,
Olbart: “Dün kalede sergilediğiniz performans beni sersemletmediyse kahrolayım. Ama Ekselanslarına bulaşmaya çalışan çok kişi oldu ve şu ana dek hiçbiri başarılı olamadı. Bu yüzden size neden o tehlikeli çizgiyi aşmaya kalktığınızı sormak istedim.”
Subaru: “…Cevabını alınca ne yapacaksın?”
Olbart: “Oh? Tabii ki bi karar vericem. Ve yalan söylemediinizden emin olmak için de bi şeyler yapıcam.”
Olbart içten kahkahası esnasında kocaman açtığı ağzından tükürükler saçarken Subaru’nun kaşları çatıldı.
Bir süre önce işittiği üzere Olbart’ın tavrını kötü bir tercih olarak göz ardı etmek kolaydı. Ama bu konuşmaya öylece son vermek mümkün değildi.
Olbart, Abel’in tahtı geri alması ve Subaru’yla diğerlerinin çocuklaştırılmasına yol açan shinobi tekniğinin ortadan kaldırılması için yardımı gereken bir İlahi Generaldi.
Yani——
Subaru: “…Bu bir fırsat, değil mi?”
İlahi Generaller, bırakın safınıza katmayı, iletişim kurmanızın bile zor olduğu şahıslardı.
Ama her ne sebeple ise şu anda Kaos Şehri hem Efendisi olan Yorna’ya hem de karşılarındaki Olbart ile İmparatormuş gibi davranan Chisha’ya ev sahipliği yapıyordu.
İnisiyatifi eline almış olan Chisha’nın oluşturduğu muhalefeti ikna etmek kesinlikle imkânsız olsa da——
Subaru: “Abel’in dünkü çıkarımları doğruysa Olbart-san’ın düşman olduğu kesin değil demektir.”
——-
Abel’e göre hâlihazırda düşmanın piyonlarına dönüşmüş durumdaki İlahi Generallerden biri olan Olbart için hâlâ umut vardı. Ve Subaru, Yorna’yla müzakere etme noktasına gelmeyi başardığı için Abel’in muhakemesinin doğru olduğunu söylemek durumundaydı.
Onun fikirlerine inanıldığı takdirde de Olbart’ın pozisyonunu tartışmaya yer olmalıydı.
Fakat Olbart’ı saflarına çekmeleri için——
Subaru: “————”
Subaru sessizce Abel’i izliyordu.
Oni maskesi takan ve onurlu duruşunu koruyan adamın, Abel’in kimliğini ortaya çıkarmak—— İşte Olbart’ı fethetmek için ifşa edilmesi gereken en önemli bilgi buydu.
Ve açıkçası Subaru, Olbart’ın aklını çelebilecek başka bir bilgiye sahip değildi.
Subaru: “————”
Subaru’yla göz göze gelen oni maskeli Abel, en ufak bir tepki vermiyordu.
Maskenin ardında gizli olan yüzüne yansıyan duyguları gözlemlemek imkânsızdı. Ancak o denli zeki bir adamın Subaru’nun düşündüğü şeyleri düşünememiş olması da mümkün değildi.
Bu noktada karşı tarafa, yani Olbart’a içini ne denli açabilirdi?
Subaru odak noktanın bu olacağını düşünüyordu ama Abel’de hiçbir hareket olmadığına göre kendisi fazla mı hızlı gidiyordu? Yoksa o, başına gelecekleri mi bekliyordu?
Her hâlükârda, Olbart’ı saflarına katabildikleri takdirde Subaru’nun “çocuklaşma” sorununun, güçsüzlüklerinin ve Dokuz İlahi General mücadelesinin hakkından gelmenin bir yolu bulunurdu.
Bu durumda hamle yapmanın tam zamanı demekti——
Olbart: “——Bilirsiniz ya, tuhaftır ama insanların yüzleri beklenenden daha fazla şeyi ele verir, öyle diil mi?”
Subaru: “Hmm?..”
Olbart: “Bakışların, yüzünün gerilişi, kaslarının hafifçe kasılışı… Bunlar varken ağzın laf yapmasa da olur.”
İki parmağıyla şakaklarına vuran Olbart, işte böyle söyledi. Ve nefesi kesilmiş olan Subaru’ya bakarak kafasını salladı.
Olbart: “Mesela dansçıya benzeyen kız, yay kullanan kıza güveniyo. Kafasına bez sarmış olan gençle ufaklık sana güveniyo. Ve yay kullanan kızla sana gelince… Ehh, siz ikiniz de o maskeli gence güveniyosunuz.”
Subaru: “——Hık.”
Olbart: “Her bi çift gözün ana hedefi görülebiliyo. ——İnsan güçsüz düşünce bu daha da bariz hâle geliyo, haksız mıyım?”
Beyaz dişleri parlayarak böyle söyleyen Olbart’ın ağzından dökülenler Subaru’nun zihnine saplanıp kaldı.
Ve iyi huylu bir ihtiyar gibi görünen bu adamın doğası hakkında fena hâlde yanıldığını idrak etti.
Olbart, Subaru ve diğerlerini konuşturma maksadıyla “çocuklaştıran” kişinin kendisi olduğunu açıkça belli etmişti.
——Onlarla “müzakere etmeye” çalıştığınıysa asla dile getirmemişti.
Subaru: “Sen buraya, konuşmaya gelmedin mi yani…”
Olbart: “ ‘Konuşmaya’ gelmekle ‘dinlemeye’ gelmek benzer ama aynı zamanda farklı şeyler, öyle diil mi? Bu şekilde sohbet etmenin bi mahsuru yok, anlarsın ya? Ama…”
Subaru: “————”
Olbart: “Gördüğünüz gibi ben aynı zamanda shinobi reisiyim ve zamanımı köyümdeki vatandaşları temsil ederek geçiriyorum. Bu sebeple… İşkence bile etmediim birinin sözüne güvenemem, çünkü bu çok tehlikeli olur.”
Diyen Olbart, anlayışlı ihtiyar havasını yitirmeden, shinobiliğin yazılı olmayan kurallarına uygun bir şekilde düşüncelerini dile getirdi.
Bu dünyanın soğukluğu ve sertliği kesinlikle Subaru’nun bildiği “ninja” dünyasınınkine benziyordu.
Ancak kurgu hâlinden zevk alma hissi, ona bizzat maruz kalma hissinden çok farklıydı.
Ve——
Olbart: “Güvenecek kimsesi olmayan kibirli tavırlarıyla lider olan maskeli genç, di mi? Müsaadenle bi şey sorucam, seni o tilki kızı baştan çıkarmaya iten neydi?”
Abel: “——Bu işe yaramazsa başka ne yapılabilirdi ki?”
Olbart: “O durumda başka bi yol bulman gerekecekti, diil mi? Ama bu işe karışmama engel olunduğu için yapabileceğim pek bi şey yok.”
Olbart, dikkati ve gözleri Abel’in üzerinde iken omuz silkti. Elbette ki shinobi lideri olan Olbart’ın diğerlerini gözden kaçıracağına inanmak zordu.
Onlara bakmıyor olsa da ne Al’ı ne de Taritta’yı ihmal ediyordu.
Tabii üzerine doğrultulmuş bir yay olsa bile ona saldırma niyetini göstermek Subaru için de diğerleri için de akıllıca olmazdı.
Yorna’nın emri doğrultusunda birer elçi olarak Kaos Alevinde hoş karşılanacaklardı.
Bunun şehirde bir kargaşaya yol açtıktan sonra da geçerli olup olmayacağı ve Yorna’nın kötü niyetli ziyaretçilerle nasıl başa çıkacağıysa tam bir muammaydı.
Başka bir deyişle şu anda hem Subaru hem de Olbart için bir açmaz söz konusuydu.
İkisinin de birbirlerini süzüp zarar vermeye hazır olduklarını ilan etmekten başka şansı yoktu.
Ve böylesine ekstrem bir arafta——
Subaru: “…Öte yandan bu koşullar altında nasıl bir hazırlık yapabilirim ki?”
Mevcut durum üzerine düşünen Subaru, bir kez daha zihninde doğmuş olan boşluğa bu soruyu yöneltti.
Ve yine bir kez daha, “Bu bir fırsat değil mi?” düşüncesi açığa çıktı.
Yorna ve sahte İmparator tarafından eli kolu bağlanan Olbart, yeni bir düşmanlık belirtisi sergileyemezdi.
Subaru, onun hangi tarafa meyilli olduğunu çözmeye çalışıyordu; eğer karşı tarafa meyilliyse bu zamanlamaya uygun şekilde hareket etmeleri gerekiyordu, çünkü ikinci bir şansları olmayabilirdi.
Herkes: “————”
Zaman ağır ağır akıp gidiyordu.
Bu gergin durumun yanı sıra Yorna’nın belirttiği üzere Ateş Vakti çanının ne zaman çalacağı meselesi de vardı.
Yani her saniye kıymetliydi. ——Ne kadar vakit harcarsa ömrü o kadar kısalacaktı.
Taritta’nın sessizlik içerisinde yayı tutan parmakları titriyor, Al ve Medium’sa kesik nefesler alıyordu. Mucizevi bir şekilde Rui bile homurdanmakla yetiniyordu, Olbart’ın teşkil ettiği tehlikeyi içgüdüsel olarak hissediyor olabilirdi.
Belki de ortalığı karıştırma kararı alamıyorlardı. Bunu yapabilecek tek bir kişi varsa o da——
Subaru: “——Abel.”
Abel: “————”
Subaru sessizce Abel’e seslendi.
Onu duyan Abel’in oni maskesinin ardından dikkatini verdiği barizdi. Bakışlarını örten maskeden gözlerini görmek mümkün olmasa da ilgisi Subaru’nun üzerindeydi.
Hislerini çözmekse imkânsızdı. ——Ancak Subaru, niyetini sezebiliyor, tahmin edebiliyordu.
Subaru: “Bu kişi İmparator, Vincent Volakiya.”
Olbart: “…Ahhn?”
Böylece Abel’in bakışlarına karşılık vererek bu beyanda bulundu ve Olbart’ın tek kaşını kaldırmasına sebep oldu.
Subaru’nun söylediklerinden şüphe duyan ihtiyarın uzun, gür kaşlarının gizlediği gözler faltaşı gibi açılmıştı. Bu doğal bir tepki olsa da Subaru’nun beklediğinden çok farklıydı.
Demek ki beklediği yanıtı almak için daha derinlere inmesi gerekecekti.
Subaru: “Maskeli gencin kim olduğunu ve burada olma amacımızı bilmek istiyordun. Yorna’yı görme sebebimizi de, değil mi? İşte yanıtın…”
Olbart: “Oioi, hiç komik değilsin, haksız mıyım?”
Subaru: “Komik olmaya çalışmıyordum zaten. ——Abel.”
Bir an için ne diyeceğini bilemeyen Olbart’ın sesinde bir şaşkınlık mevcuttu.
Bunu net bir şekilde algılayan Subaru, odanın ardındaki Abel’e seslendi. Abel o ana dek Subaru’nun söz ve eylemlerine herhangi bir itirazda bulunmamıştı.
Derken narin parmakları sessizce yüzüne uzandı. Ve sonra da——
Olbart: “——Hadi canım.”
Olbart’ın karşısında o gizli sima belirirken dudaklarından bir şaşkınlık nidası döküldü. Evet, gerginleşen gözlerini Olbart’a dikmiş olan kuzguni saçlı o yakışıklı—— İmparatorun, Vincent Volakiya’nın ta kendisiydi.
Olbart: “Ekselansları? Ama bu çok tuhaf, değil mi? Peki öyleyse, benim yanımdaki——”
Abel: “O yıllanmış beynini çalıştır, Olbart Dunkelkenn. Tüm yanıtlara sahipsin. Tek yapman gereken onları açığa çıkartmak.”
Olbart: “Ekselanslarının yüzüyle tam da Ekselansları gibi konuşuyorsun… Ah, demek öyle.”
İlk başta afallamış olsa da ihtiyar shinobinin toparlanması çok sürmedi.
Yüzünü gözler önüne sermiş olan Abel bir İmparator olarak hükmünü verirken Olbart da sahip olduğu bilgilerle mevcut durumla ilgili bir hükme varıyormuş gibi görünüyordu.
Ardından elini çenesine götürerek,
Olbart: “Demek ki o Chisha. Her şeyi kontrolü altına almış… Bu farklı bi mesele gerçi. Böyle bir şeye izin vermek hiç size, İmparatora göre bi şey değil, diil mi?”
Abel: “Benim zihnimin derinliklerine göz atabileceğini mi zannediyorsun?”
Olbart: “Oh, çok korkunç, çok korkunç.”
Diyen Olbart, Abel’in yanıtı üzerine kavruk bir ses eşliğinde ellerini havada salladı.
Açıkçası Olbart’ın da belirttiği üzere Abel’in durumu kesinlikle sarsıntılıydı ama bu abartılı blöfü bunu yansıtmıyordu.
Her hâlükârda Olbart’ın ifadesindeki değişimi görmek Subaru’nun omuzlarındaki gerginliği yatıştırmıştı.
Evet, Olbart durumu anlamıştı.
Abel İmparatorluk tahtından indirilmişti ve Vincent, yani ona eşlik eden kişi sahte İmparatordu.
Olbart: “Kafamı karıştıran bir sürü şey netleşti şimdi. Yo, bi anda o tilki kızı görmeye bizzat gelme sebebinizi hâlâ merak ediyorum.”
Subaru: “Tüm bunlar… sizin tarafınızın eylemlerini sınırlamak içindi.”
Olbart: “Hahaa, aslına bakarsan biz ihtiyarlar için siz zeki gençlerin fikirlerine ayak uydurmak zor. Genç, zeki, yakışıklı, bu kadarı aşırı açgözlülük bence. Sence de öyle diil mi? Öyle diil mi? Sen de çok gençsin sonuçta. Oh, o benim yüzümdendi gerçi! Kakakakka.”
Olbart kahkahalara boğularak söyledikleri hiç komik olmasa da karşısındakileri güldürmeye çalıştı.
Bu manzara karşısında yanakları gerilen Subaru’ysa derin bir nefes alarak bir anda Taritta’ya döndü.
Shudraq savaşçı hâlâ temkinli şekilde yayıyla Olbart’ı hedef alıyordu. Subaru da onun savaşçı hâlinden sıyrılmasını sağlamak ve durumun kontrolünü geri kazanmak niyetindeydi.
Subaru: “Taritta-san, artık yayını indirebilirsin. Olbart-san…”
Olbart: “Oh? Yo, indirmene gerek yok, öyle diil mi? O kızın düşman olmadığından emin olmadığı birinin önünde gardını indirmesi imkânsız bence.”
Subaru: “Ha?”
Subaru’nun Taritta’yı gardını ve yayını indirip konuşmaya ikna etme çabalarını baltalayan kişi bizzat o yayın hedefi olan Olbart olmuştu.
Yaşlı adam Taritta’nın temkinliliğini doğal karşılıyor ve Subaru’nun anlam veremediği o “doğallığı” inkâr etmek adına herhangi bir girişimde bulunmuyordu. ——Başka bir deyişle ondan kaynaklanan tehlike azalmamıştı.
Ama bu durumda——
Subaru: “Hadi konuşalım artık…”
Olbart: “Beni duymadın mı sen? Sizi dinledikten sonra kararımı vericeğimi söyledim. Ve verdim de.”
Subaru: “————”
Subaru’nun boğazı düğümlenirken karşısındaki Abel’in tavrında hiçbir değişiklik yoktu.
Yalnızca sessizce dilini şaklattı ve,
Abel: “Hangi yöne gideceğini bilemediğim kozlardan biriydin ama demek kararın bu, ha.”
Olbart: “Bu sana yakışmadı, Ekselansları. Yo, oynayacak kozunun kalmamış olması ölümcül bi şey… Ve sana daha en başından şanslı bir el dağıtılmadı. Biliyor musun, her zaman denemek istediim bi şey vardı.”
Abel: “Ha, nedir acaba?”
Olbart’ın planı hazırdı ve shinobi lideri, tahtından indirilen İmparatorun sözleri karşısında kahkahayı basmıştı.
“Zalim Yaşlı Adam” ünvanını taşıyan bir adama uygun bu kahkaha eşliğinde de,
Olbart: “Fazla ömrü kalmamış ihtiyarın teki olarak İmparatoru öldürüp şanlı bir ölüm tatmayı tüm kalbimle denemek istemişimdir.”
Herkes: “——Hık.”
Bu acımasızca sözler dudaklarından döküldüğü saniyede, son derece gergin atmosfer içerisinde bir hareketlilik başladı.
Ve Taritta, Al ve Medium üçlüsü aynı saniyede her birine verilmiş olan “savaşmak yok” emrine itaatsizlik ederek Olbart’ın amacını yerine getirmesine engel olmak adına harekete geçti.
Ancak——
Olbart: “Dün senin nasıl bi numara yaptıını anlayamamıştım, tek kollu. Ama ufalınca işlemez oldu, öyle diil mi?”
Al: “Ka… Hık.”
Olbart: “Gençleşince daha ileri yaşlarda edindiin yetenekleri kullanamıyosun.”
Diyen Olbart, boynunu kütleterek ellerini salladı.
Ve parmak uçlarından kanlar sıçrarken burnunun dibinde bir trajedi yaşanan Subaru’nun gözleri faltaşı gibi açıldı.
Olbart’a boyun eğdirme çabasıyla öne çıkan Medium ve Al’ın boyunlarında bir kesik açılmıştı ve kanları fışkırıyordu. Şelale misali akan kanlarsa ufacık bir çocuk bedeninden onca kan nasıl çıkar merakı uyandırıyordu.
Al: “Çıh, ah… Hık”
Olbart: “Görünen o ki son umut ışığına tutunamiycaksın. Yine de numaranı nasıl yaptıını öğrenemeden işini bitirmiş bulundum, cidden öyle oldu, ha. Batırdım, batırdım.”
Al, kanlar fışkıran yarasını tutarak çömelmişti. Medium ise gözleri boş bakmaya başlayarak hareketsiz şekilde yere serilmekteydi.
İkisinin de geri dönüşü olmayan hayati bir yara aldığı apaçık ortadaydı.
Olbart’ı indirmeye hazır tek kişi olan Taritta’ya gelince——
Subaru: “——Ah.”
Subaru, neden onun yayından bir ok çıkmamış olduğunu merak ediyordu.
Ve gerçekleşmiş olması gereken saldırının gerçekleşmemesinin doğurduğu şüpheyle bakışlarını o yöne çevirdi.
Taritta duvara mıhlanmıştı.
Bir kadın için uzun kaçan ince bedeniyle duvara yaslanmış, bedeni oraya yapışıp kalmıştı. Hareket edememe sebebiyse göğsünün ortasına fırlatılmış olan bir silahtı—— yani bir shuriken.
Evet, o yıldız şekilli silah bir şaka misali Taritta’nın göğsüne saplanmış, onu şişleyerek duvara mıhlamıştı. Kalbi paramparça olan kızın anında ölümü tattığı kesindi.
Abel: “——Müdahale etmemeniz söylenmişti, buna rağmen kendinize hâkim olamadınız.”
Ölümle dolup taşan odanın içerisinde ansızın bir adamın sesi yankılandı.
O sesin sahibi, korkunç bir hızla cesetlerle dolan odada dikilen Abel’di. Koltuğundan kalkmış ve delici gözlerini tüm bu ölümlerin mimarı olan Olbart’a dikmişti.
O bakışlara maruz kalan Olbart ise yanaklarına sıçrayan kanları parmağıyla silerek,
Olbart: “Aynen. Ölmeden önce biraz havai fişek patlatayım dedim. Tüm zamanların en büyük İmparatorunu öldürmekten ve bunun için idam edilmekten her zerremle memnun olacağım.”
Abel: “Bu yıkıcı zevklerinin farkına varamamışım. Benim dikkatsizliğim.”
Olbart: “Kakakakka! Yo, yo, yo, yaşlılık hayallerim fark edilseydi utancımdan yaşayamazdım zaten.”
Al hareketi kesmişti, Medium ve Taritta da nefes alıp vermeyi.
Bu şartlar altında İmparatorla emir kulu arasında geçen konuşma Subaru’ya başka bir dünyaya aitmiş gibi geliyordu. Ama hayır, öyle değildi. Bu konuşma gerçekti. Gerçekti, hem de bunaltıcı şekilde.
Evet. Bu, Subaru’nun yanlış bir seçim yaptıktan sonra ulaştığı gerçeklikti.
Olbart: “Ekselanslarıyla işim bitince Chisha’nın yanına döneceğim. Onun ölümümle güzelce ilgileneceğinden eminim.”
Subaru: “Ben… Hık.”
Olbart: “Oh? Oh, sen hâlâ burdaymışsın.”
Olbart, çok geç konuşmuş olan Subaru’yu işitip etrafına dönerek sonun geldiğini belirten atmosfere daldı.
Ardından kaskatı kesilmiş olan Subaru’yu kontrol altında tutmak adına bir çırpıda boynunu çevirdi. Ve sırasıyla ölüp gitmiş olan Al, Medium ve Taritta’ya bakarak,
Olbart: “Durum ortada. Onlar beni öldürmeye çalıştılar, ben de onları öldürerek karşılık verdim. Ama senin ölmen için bi sebep yok, öyle diil mi? Kanundan kaçmak gibi bi niyetim de yok, yani seni susturmam da gerekmiyo.”
Subaru: “Da, ah…”
Olbart: “Oh, sanırım yine fazla ileri gittim ve çok konuştum. Söyliycek bi şeylerin olduğu ortada, hadi aç bakalım ağzını. Ben önünde kısa bi ömür olan ihtiyarın tekiyim, yani çok fazla bekleyemem, anlarsın ya?”
Olbart kendi ritmiyle ağır ağır konuştukça Subaru’nun düşünceleri rengini yitiriyordu. ——Yo, aslında kırmızıya bürünüyordu. Ve bu Al’la diğerlerinin kanının mı yoksa öfkenin mi rengi sorusunun cevabını Subaru bile bilemiyordu.
Ama yine de ne olursa olsun, her hâlükârda, burada, asla——
Abel: “——Aptal.”
Derken Abel’in dudaklarından bu aşağılayıcı kelime döküldü.
An itibarıyla bakışları Subaru’nun ensesini delip geçiyor olmalıydı. Onun keskin bakışlarının doğurduğu baskıyı hisseden Subaru’ysa sözlerinin doğruluğunun katiyetle farkına varıyordu.
Bu noktada Abel için öne çıkmanın hiçbir anlamı yoktu.
Al, Medium ve Taritta ölmeden önce bu şekilde harekete geçebilmiş olsaydı belki bir şeyleri değiştirmek mümkün olabilirdi.
Rui: “Uu!..”
Olbart: “Oioi, benimle hiçbi bağlantısı olmayan o küçük kızı bile kullanıyo musun yani? Ekselanslarının bu tarzından kadınlar ve genç kızlar nefret ediyo olmalı.”
Rui, ellerini alnına götürmüş olan Olbart’ın önünde dikiliyordu. ——Yo, aslında önüne geçtiği kişi Olbart değil, Subaru’ydu.
Subaru Abel’i koruyordu, Rui de Subaru’yu ve üçü birlikte düz bir hat oluşturuyordu.
Saçma sapan, etten bir kalkana dönüşmüşlerdi.
Olbart: “Ekselanslarının yalnız ölmesi gerektiini düşünmüştüm.”
Abel: “——Her şey hesaplandığı gibi gitmiyor.”
Olbart: “Kakakakka!”
Abel’in bu noktada çenesini tutamamış olması Olbart’ın alaycı ve gürültülü kahkahasıyla karşılanırken ihtiyar shinobinin gözlerine ne Subaru’nun ne de Rui’nin varlığı yansıyordu. Ama düşmanca niyetlerle karşısına geçenleri görmezden gelecek kadar iyi biri de değildi.
Bu sebeple——
Subaru: “——Seni asla affetmeyeceğim.”
Diyen Natsuki Subaru’nun genç bedeni kanlar fışkırtarak soğuk bir kan havuzuna batıyor, hırsını doyurma girişimi esnasında acımasızca kahkahalar atan shinobinin yüzünüyse zihnine kazıyordu.
Ve sonra da——
△▼△▼△▼△
Kanlar akıyor, yarasından sıcak bir hissiyat yayılıyordu.
Sonu gelmez bir sıcaklık taşıyordu, derken o sıcaklık ansızın bedenini terk etti.
Hızla akan bir şeyler onu yuttu, boğdu, görünmez kıldı ve sonra da okyanusun derinliklerine battıktan sonra yapacağı şey, yapacağı şey——
Subaru: “————”
Yitirdiği kanlar Subaru’nun bedeninde dolaşmaya, kulakları kuvvetle çınlamaya başlıyordu.
İşitme duyusunun aşırı derecede keskinleştiği hissiyatına sessizliğin içerisinde akan kanların kakofonisi eşlik ediyordu. Tüm vücudu bu hengâmeyi tadarken düzensiz soluklar veriyordu.
Arka dişlerini şiddetle birbirine bastıran Subaru, duyduğu o belli belirsiz acı ve kayıp hissi yüzünden etrafını doğru dürüst göremiyordu.
Hangi noktaya döndüğünü öğrenmek istiyordu——
???: “Kendime çay yapma özgürlüğünü kullandım, isteyen olur mu?”
Derken yükselen acımasız ve unutulmaz bir ses, Natsuki Subaru için yeni bir mücadelenin başlangıcını duyurdu.
#Epeydir bir ölüm vukuatımız olmamıştı. Açıkçası ihtiyarın gelip herkesi öldürmesini de hiç beklemiyordum ama hakikaten isminin hakkını veren biriymiş. Yine de kayıt noktası başarılı bence. Konuşmanın başına döndüler, yani baştan yaşamaları gereken bir aksiyon yok. Yalnızca bu konuşmayı doğru bir seyirde ilerletebilmeleri gerekiyor. Belki de Abel’in gerçek kimliğini açıklamamak daha makul olabilir. Bakalım Subaru bu sefer nasıl bir strateji izleyecek, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!


