※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Subaru: “————”
Aynaya yansıyan simasını gören Subaru’nun boğazı düğümlenmişti.
Tanıdık bir simaydı ama görmeye alışkın olduğunu söylemekten yana çekimserdi—— ki bu da şaşırtıcı olmasa gerekti, çünkü aynaya yansıyan yüzü geçmişin bir kalıntısıydı, yitip giden bir anıdan ibaretti.
——O yüz, genç Natsuki Subaru’ya aitti.
Subaru: “Bu, ne, ya…”
Aynayı tutan eli titriyor, genç oğlanın solgun yüzü inceden inceye, tekrar tekrar sarsılıyordu.
Aynayı tutmayan diğer eliyse kontrol etmek istercesine yüzüne uzanıyor ve anımsadığından ufak olan, genç yüzüne uyum sağlayan parmakları aynada beliriyordu.
Yüz hatlarına ve boyuna bakılırsa aşağı yukarı on yaşlarında bir Natsuki Subaru’yla karşı karşıyaydı.
Subaru, ortalamanın bir nebze üzerinde olan ve uzuvları tamamen geliştiğinde ortalama bir Japon boyutuna ulaşacak afacan bir çocuktu; ilkokul çağlarında tıfıl bir tip olduğuysa kesindi.
O zamanlarda arzusu olabildiğince hızlı büyümekti——
Subaru: “Bu ne lan—— Hık!?”
Aynaya yansıyan gözleri ve dudakları sabit duramıyordu ve bunun tek sebebi titreyen elleri değildi.
Aynı zamanda ruhunun gözlerine yansıyan bu anormal durumu inkâr ettiğine dair bariz bir belirtiydi.
Kâbus olarak adlandırılmaya değer bir manzaraydı.
Bu basitçe “gençleşmek” ise böyle bir şeyin varlığını düşleyen niceleri olduğu söylenebilirdi. Ama maalesef ki gençliğinin baharındaki Subaru’nun böyle isteklerle işi yoktu.
Muhtemelen böyle bir şey isteyecek olsa bile doğru zaman ve mekânı seçebilmeyi şart koşardı.
İşte bu olağanüstü hâl bu denli absürttü.
Subaru: “B-Ben bu şekilde kalamam ki… Hık.”
Subaru, uzun bir sürenin sonunda kendine gelerek yatak odasının kapısına doğru koşturdu.
Bu hanın konaklayanlara “gençleştirme” gibi bir avantaj sağlıyor olması mümkün değildi. Hâliyle doğal olan bunun düşmanca bir saldırı olduğunu varsaymaktı.
Subaru da bir an önce kendisiyle aynı handa konaklayan arkadaşlarına bu bilgiyi vermeli, bu engelin üstesinden gelmek için bir plan geliştirmeli——
Subaru: “Millet, başımız dertte! Bu işin aniliği sizi şaşırtabilir ama…”
???: “Oh, biliyordum, Subaru-chin de küçülmüş!”
Subaru: “NE?”
Subaru, normalden daha ağır ve uzak gelen kapı kulpunu çevirdiği ve büyük bir güçle açtığı saniyede karşısında beklenmedik bir manzara buldu—— Yo, aslında beklemesi gereken bir manzaraydı.
Yatak odasının açıldığı, birkaç kişinin toplandığı salonda onu karşılayan şey, neşeli bir gülümsemeyle el sallayan tatlı bir kızdı.
Berrak mavi gözleri ve karakteristik şekilde örülmüş altın rengi saçlarıyla—— apaçık, capcanlı duruluğu, Subaru’nun onu anılarındaki kadınla ilişkilendirmesini sağlıyordu.
Subaru: “M-Medium-san?..”
Medium: “Aynen öyle~! Uyandığımda minicik olma şaşkınlığını yaşadım! Ama Subaru-chin’in de minicik olduğunu gördüğüme sevindim. İki kafadarız!”
Sevinçle ellerini sallayarak bu cümleleri kuran kişi, çıplak teni ince bir kumaş parçasıyla örtülmüş, on iki on üç yaşlarında bir kız çocuğuydu—— ve kendisinin Medium O’Connell olduğunu söylüyordu.
Bir kadın olarak epey uzunken Subaru’yla aynı fenomene maruz kalmış, vücudu hatırı sayılır ölçüde ufalmıştı. Buna rağmen minik Subaru’dan yarım kafa boyu uzundu.
Öyle ya da böyle——
Subaru: “Bu kendine bir dost buldun diye sevinebileceğin bir durum değil… Uaah!?”
???: “Uuk!”
Subaru ilk şokunu atlatmaya çalışırken yan taraftan gelen bir darbeyle vücudu havalandı ve alabora olmuş göğsüne bastırıldı.
Bu baskı hissiyle birlikte de boğazından ezilmiş bir kurbağanınkini andıran tiz bir ses kaçtı.
Medium: “Ahh! Rui-chan, bunu yapamazsın! Subaru-chin ufacık bir şey!”
Rui: “Aa, uu!”
Medium: “Kya! Rui-chan’ı kaldıramıyorum çünkü ben de ufacığım~.”
Medium Subaru’nun göğsüne çöreklenen azılı canavarı çekmek için çırpınsa da ufalan kolları o şeytani ve acımasız varlığın vahşetini durdurmak için yetersizdi.
Tam da genç Natsuki Subaru’ya yazık olacak, yapılacak hiçbir şey yok derken——
???: “Rui, kes şunu! Subaru’yu ezeceksin!”
Rui: “Aahk.”
Keskin bir azar sesiyle birlikte Subaru’nun göğsündeki ağır canavar kaldırıldı. Ve sırt üstü yattığı yerden kafasını kaldıran Subaru, kendisinden uzaklaşmış olan Rui’nin yüzüne üzüntülü bir ifade yerleşmiş olduğunu gördü.
Onu koltukaltından tutup kaldıran kişi olan Taritta’ya gelince—— maviye boyanmış siyah saçlarına dek Subaru’nun anımsadığından hiçbir farkı yoktu.
Medium: “Haa~, Taritta-chan, teşekkürler! Benim gücüm yetmemişti~.”
Taritta: “Y-yo, bir şey değil… Subaru, sen iyi misin?”
Subaru: “Oh, evet, beni kurtardın… Senin aynı kalmış olmana çok sevindim, Taritta-san. Ve…”
Diyen Subaru, Medium’un uzattığı eli tutarak yerden kalkarken odanın gerisine doğru bakındı.
Oturduğu koltuktan az önce gerçekleşmiş olaylar silsilesini sessizce gözlemleyen, yüzü oni maskesiyle örtülü siyah saçlı adam—— Abel de oracıktaydı.
Onun değişmemiş olduğunu görmek içini rahatlatsa da hiçbir şekilde yardıma kalkışmamış olmasına yapabileceği birkaç yorumu vardı.
Subaru: “Abel’e bir şey olmamış…”
Görünüşü de yüzünü gizliyor oluşu da dünden farksızdı.
Şu an için bunun bir lütuf olup olmadığı muammaydı.
Ama yüzü örtülü olsa da maskesinin ardından yayılan hoşnutsuz hava, bu durumu hiç hoş karşılamadığını anlatmaya yetiyordu.
Hatta huzursuzluğunun ispatı olarak bakışlarını Subaru’ya çevirerek,
Abel: “Bu bir rezalet.”
Kurduğu tek bir cümleyle olanları hiçe saymayı başardı.
Subaru: “…Bence gayet tatlı ve etkileyiciyim.”
Patavatsız bir yorumla karşılanan Subaru da içgüdüsel olarak karşılık verdi. Yine de yaptığı şeyin alaycı bir yorum yapmaktan ibaret olduğunu gayet iyi biliyordu.
Kendisinin ve Medium’un başına gelen bu anormal durum Abel, Taritta ve Rui’yi etkilemediğine göre——
Subaru: “Durum böyleyse üçüncümüz de…”
???: “——Oh, dikkatini vermene sevindim, kardeşim. Beni unutmuş olmandan korkuyordum.”
Subaru: “——Hık!”
Subaru, tam da handa kalan son yoldaşını sorgularken yanıtını aldı.
Ve kaşık kadar açılmış gözleriyle, diğer yatak odasından çıkan koyu saçlı figüre döndü. Karşısında akranı denilebilecek, on yaşlarında bir oğlan vardı—— ve tuhaflığı oldukça göz alıcıydı.
Ne de olsa gizlemek istediği yüzünü yırtık bir kıyafetle sarıp sarmalamıştı.
Subaru: “Al, sensin değil mi?.. Yüzünü niye sardın ki?”
Al: “…Miğferim kafama olmuyordu. Düşünebildiğim tek şey de kafamı sarıp sarmalamak oldu. Kafaya takılacak bir şey yok.”
Subaru: “Kafana takma desen de elimde değil…”
Derken yüzünü örten genç Al, Subaru’ya sağ elini salladı.
Miğferine kıyasla daha az örtüldüğü için eskiden gizli olan toplu, siyah saçları açığa çıkmıştı. Bu hâli Subaru’ya oni maskesini takmadan önce yüzünü bir kumaşla saran Abel’i anımsatıyordu fakat Al’ın sarışı daha gevşekti.
Kötü filmlerden fırlamış bir katili andırıyordu.
Subaru: “…Miğferini takamayacağını biliyorum ama yüzünü örtmek zorunda mıydın ki?”
Al: “Oh, bu inceliksiz bir ifade oldu, kardeşim. Ben miğferimi laf olsun ya da tarz olsun diye değil, bir karmaşanın dışavurumu olarak takıyorum. Şu anda bir yetişkinin zihnine sahip bir çocuk olsam da bu, durumun gerçekliğini azaltmıyor. ——Kolum yeniden büyümüş falan değil. Bu da yüzümdeki yaraların da kaybolmadığı anlamına geliyor. Aynı şey senin için de geçerli, öyle değil mi?”
Subaru: “Şey…”
Al’ın bu sözleri söylerken kaldırmış olduğu sol kolunun—— değişmemiş ve üst kısmı kesik hâlde oluşu, mevcut durumla ilgili algısının doğru olduğunu kanıtlıyordu.
Evet, Subaru ve Al’ın yanı sıra Medium’dan oluşan bu üç kişi, istemeden gençleşmişti. Zaman geriye sarmamış, yalnızca bedenlerinde bariz bir değişim gerçekleşmişti.
Subaru: “————”
Al’ın sözlerini işiten Subaru da üzerine bol gelen tişörtünü kaldırarak eski yaralarının yerinde durduğunu teyit etti. Küçük bedeni gözlerini kaçırmak istemesine yol açacak bin bir çeşit yarayla kaplıydı. ——Yani bu farklı dünyada geçirdiği yıllar ortadan kaybolmamıştı.
O yaraların varlığına minnettar olacağı bir gün geleceğini asla hayal edemezdi.
Buna rağmen o yaralar Subaru’ya bir şey öğretmişti. O da yalnızca uzuvlarının küçüldüğü bir duruma düşmüş olduğuydu.
Bununla birlikte——
Al: “Uzuvlarımızın küçülmesi gibi talihsiz bir kader bizi rastgele bulamazdı.”
Medium: “Doğru~. Hmm, artık abime işinde yardım edemeyecek olabilirim. O çok çelimsiz biri, yani sorun büyük!”
Subaru: “O’Connell kardeşlerin işlerine ağır bir darbe indiği kesin ama…”
Bunun uzun vadeli iş planlarına gölge düşüreceği kesin olsa da kısa vadede yol açacağı sorunlar da ortadaydı.
Subaru’nun şu anki ana problemi şeklinin değişmesi nedeniyle üzerine uyan kıyafet bulamayışıydı. Fakat Al ve Medium için durum farklıydı.
Subaru: “Al, miğferim olmuyor demiştin, peki ya silahların?”
Al: “Sağlam tespit. Bu tatlı küçük kolla silah tutamıyorum.”
Medium: “Ben de iki kılıcı birden taşımakta zorlanabilirim. Yine de birini idare edebilecek olmalıyım… Ah!”
Subaru: “Dikkat et!”
Medium belindeki iki kılıçtan birini kınından çıkmasına ramak kala elinden düşürmüş ve Subaru’nun dizini yarmaya çok yaklaşmıştı.
Kılıcın kıl payı sıyırıp yere saplanışıysa Subaru’yu dehşete düşürmüştü.
Medium: “Vaauv, Subaru-chin, affedersin…”
Subaru: “Bi-bir yerimi kesmedi… yine de çok fenaydı.”
Medium somurtkan bir iç çekiş eşliğinde kılıcı yerden alarak dikkatlice kınına yerleştirdi.
Daha geçen gün özgürce kullandığı silahlar artık tamamen kullanılmaz hâldeydi. Ve bu, aktif olarak üstlendiği rolü savaşçılık olan Medium’u iliklerine dek sarsan bir krizdi.
Askerî güç bağlamında olmasa da Al için de aynı şey söylenebilirdi.
Subaru: “Bu da şu an için eldeki resmi savaş gücümüzün Taritta-san’dan ibaret olduğu anlamına mı geliyor?”
Medium: “Ne? Küçük olsam bile payıma düşeni yapacağım, hadi ama!?”
Subaru: “Azmini takdir ediyorum ama çalışma standartlarını karşılamıyorsun…”
Medium’un şevkini yitirmemiş olması iyi hoştu ama gerçekçi bir bakış açısı da gerekliydi.
Al ve Medium bu hâldeyken adamakıllı çarpışabilecek tek kişi Taritta’ydı. ——Ve yeteneklerinden emin olsa dahi düşman topraklarında bir başına gayret etmek zorundaydı.
Taritta: “Tek başıma mıyım?..”
Esasında Taritta’nın bu baskıyı kabul ettiği ortadaydı.
Bunun nedeniyse aksi takdirde paylaşma imkânı olan bir yükü artık kendi omuzlarında taşımaya mecbur olmasıydı.
Subaru bu konuda suçluluk duysa da——
Subaru: “Epey büyük bir yük olacak. Ama bu noktada ne yapabiliriz ki? Anlaşılan gözleri üzerimizde, peki Kaos Alevinden kaçmalı mıyız sizce?”
Al: “…Sence bunu yapan o seksi kale sahibi miydi, kardeşim?”
Subaru: “E yalnızca üçümüz etkilenmişiz.”
Al tarafından sorgulanan Subaru, sessizce kafasını sallayarak onay verdi.
Subaru, Al ve Medium’un tek bir ortak noktasının olduğu apaçık ortadaydı: üçü de önceki gün ulak olarak Kızıl Lapis Kalesine gitmişti. Hâl böyle olunca küçülen uzuvlarında Yorna’nın parmağı olmasından şüphelenmeleri son derece makuldü.
Abel: “Beklediğim kadar perişan olmadın anlaşılan.”
Derken Subaru ve Al’ın konuşmasını sessizce irdelemekte olan Abel, devreye girdi.
Evet, Subaru’nun yeni uyandığı sırada epey perişan olduğu doğruydu ama kendisiyle aynı duruma düşmüş olan Al ve Medium’a rastladıktan sonra o perişanlığı hatırı sayılır ölçüde atlatmıştı.
Medium’un da söylediği gibi onlara “kafadarlar” demek bile mümkün olabilirdi.
Yine de——
Subaru: “Belki şaşırmak ve paniklemek için doğru zamanlamayı tutturamamışımdır. Belki de bu bedende daha uygunsuz şeyler keşfettikten sonra boyumun ve kilomun önemini anlarım.”
Abel: “Boyun küçülse bile çenende bir değişiklik olmuyor.”
Subaru: “E uyum sağlamak ve kafamı çalıştırmak sayılı yeteneklerim arasında sonuçta.”
Subaru, durmaksızın gevezelik ettiği için giderek daha da küçümsense de umursamazca karşılık veriyordu. Sahiden de Abel’in oni maskesinin ardındaki bakışları sertleşiyor ve bariz bir öfkeyle “Çok konuşuyorsun.” diye mırıldanıyordu.
Ancak Abel, bununla kalmayarak sözlerinin devamını getirdi.
Abel: “Yorna Mishigure hakkındaki şüphelerini yok edebilirsin. Dönüşümünüz o şeyin kullandığı tekniğin ilkelerinden farklı.”
Subaru: “Emin misin?..”
Abel: “Bana kalırsa evet. İnanmaya değip değmeyeceğine karar vermekse sana kalmış.”
Diyen Abel, Subaru’nun taze şüphelerini doğruca reddetti.
Ancak bu reddedişin ardındaki sebep, içinde gizliydi. ‘İster inan ister inanma’ denilen Subaru’nunsa duyduğu hayal kırıklığıyla suratı asılmıştı.
Yine de çok geçmeden asıl konuya kafa yormaya başladı.
Subaru: “——. Anlıyorum. Peki Yorna değilse kimin işiydi bu?”
Abel: “Belki de Olbart Dunkelkenn’in işidir.”
Subaru: “Olbart mı… Dünkü ihtiyar mı?!”
Abel, memnuniyetsizliğini kalbine gömerek tahminlerine güvenen Subaru’ya mevcut durumun mimarının adını vermişti.
Ağzından dökülen o ad ise önceki gün Kızıl Lapis Kalesinde karşılaştıkları sahte İmparatorun korumasına, Dokuz İlahi Generalden biri olduğu söylenen ufak tefek bir ihtiyara aitti.
O, İmparatorluğun en güçlülerinden biri olarak Birinci Sınıf General rütbesini edinen kişilerin üçüncüsü olma şanına erişmiş bir adamdı. Hâliyle Subaru onun güçsüz, önemsiz biri olamayacağı beklentisindeydi ama——
Subaru: “Böyle saçma sapan durumlara yol açabilecek kadar manyak çıkmasını da beklemiyordum…”
Abel: “Yeteneğinin derinliğini bilemiyorum. Ama olanları inkâr edemezsiniz… Söz konusu birinin dış görünüşünü değiştirmek olduğunda Olbart’tan başka olasılıklar da mevcut.”
Subaru: “…Maalesef bu bir halüsinasyon falanmış gibi görünmüyor.”
Subaru çoktan yanaklarını çimdiklemeyi ve rüyaymış gibi gelen bu olaydan uyanıp kurtulmayı denemişti.
Herhangi bir büyü ya da uyuşturucunun algısını bozup ona halüsinasyon gösteriyor olma olasılığı sıfırdı. Kol ve bacaklarının gerçekten kısa olması ve Rui’nin gücüyle ağırlığına karşı koyamaması oldukça iyi bir kanıt teşkil ediyordu.
Bedenlerindeki fiziksel etkilerin yanı sıra Subaru’nun kıyafetleri ve Al’ın miğferinin büyüklüğü de görmezden gelinemezdi.
Muhtemelen Abel de buna ihtimal vermiyordu. Ne de olsa Subaru’nun ortada sahici, gerçek bir şey var şeklindeki ısrarına karşı çıkmak için özel bir çaba sarf etmiyordu.
Subaru: “Her şeyden önce kuyruğumuzu kıstırıp kaçmamızın gerekmemesi iyi bir şey… Ama şu işe bak ya. İmparator Abel bile o ihtiyarın nasıl çarpıştığını bilmiyor mu yani? Kimin nesi bu adam?”
Abel: ““Shinobi” adlı özel bir teknikte ustalaşmış bir grubun başı.”
Subaru: “Shinobi mi… O bir ninja mı?”
Abel: “——O da ne?”
Diyen Abel, kaşları çatık hâlde istemsizce ağzından bir şeyler kaçıran Subaru’yu sorguladı.
“Shinobi” kelimesini işiten herkesin aklına ilk olarak aynı anlamı taşıyan “ninja” kelimesi gelirdi. Hâlbuki bu kelime Abel’e yabancı ve tuhaf gelmiş gibi görünüyordu.
Subaru’daysa tıpkı Kararagi lehçesini ve Wafuu tarzı mimariyi ilk öğrendiği zaman olduğu gibi kendi dünyasına ait bir şeyle karşı karşıyaymış ya da onun belli belirsiz bir kalıntısıymış izlenimi uyandırıyordu.
Subaru: “Bu shinobiler ninjutsu yapıyorlar mı ya da gece karanlığında casusluk yapmak için gizleniyor veya insanlara suikast düzenliyorlar mı?”
Abel: “Daha önce ninjutsu diye bir şey duymadım ama shinobiliğin ana görevlerini anlamışsın… Bunun vatandaşların kulağına kolay kolay ulaşmayacak bir bilgi olması lazımdı gerçi.”
Subaru: “Benim memleketimde de benzer bir şey var, bizdekilere ninja diyorlar. Öyle değil mi, Al?”
Al: “Hmm? Hı hı, öyle. Harika bir mizah anlayışına sahip dört kaplumbağa işte.”
Al da Subaru’yla aynı hisse kapılmış olabilirdi ama onun yanıtı Subaru’nunkinden biraz farklıydı. Bahsettiği şey geçmişte popüler olan bir çizgi filmin karakterleriydi, Subaru’nun da onları sevmediği söylenemezdi gerçi.
Her hâlükârda, detaylara girse bile Abel kendisini anlamazdı ki bunu lüzumsuz bir konu olarak gördüğü de ortadaydı, bu yüzden detay vermeye kalkışmadı.
Derken Medium, iri gözleri iyice açılmış hâlde “Oh!” diyerek,
Medium: “Bunu dünkü Dede yaptıysa o anda olmuş olabilir! Hani tam kaleden kaçarken, hatırlasana…”
Subaru: “Kaçarken mi?.. Ah.”
Medium: “İkimiz de göğsümüzden vurulmuştuk ya!”
Medium’un çığlığı biraz yanıltıcı olsa da Subaru neler olduğunu anlayabilmişti.
Önceki gün Kızıl Lapis Kalesinden kaçtıkları sırada—— Yorna’nın rezil şartlarını yerine getirme amacıyla hayati tehlike arz eden bir mücadele içerisine girmişlerdi.
Subaru ve grubu sahte İmparatorun koruması olan Kafma’nın dikenlerinden kurtulup kaçma teşebbüsüyle kalenin duvarlarını parçalamış ama peşlerinden atılan Olbart’ın darbesine maruz kalmışlardı.
Fakat İlahi Generalin saldırısı Subaru’nun grubuna hiçbir zarar vermemişti.
——O anda her şey iyi hoştu. Ama bunun zararsız bir hamle olması mümkün değildi.
Subaru: “Yine de böyle bir şeyi tahmin edememek normal tabii!.. Ee, bu durum benim ve Medium-san’ın başına gelenleri açıklar, peki ya Al? Sen niye küçüldün?”
Al: “Üzgünüm kardeşim. Ben de atlamadan önce o ihtiyarla biraz çatıştım. Bir noktada beni de vurduysa şaşırmam. Yaralarım beni öldürmediği sürece sayılmaz diye düşünmüştüm.”
Diyen Al kısık bir sesle—— ya da hiç değilse sesi henüz oturmamış bir oğlanın çıkarabileceği en kısık homurtuyla ettiği hata için kendisini suçladı.
Ama kendisini suçlaması doğru değildi. O, payına düşeni yaparak Subaru ve Medium’un o çaresizce durumdan kurtulmasını sağlamıştı. Aynı şey Medium için de söylenebilirdi.
Yani kafasını çalıştırması gereken kişi Subaru’ydu.
Savaşta bir faydası dokunmuyorsa hiç değilse tüm ihtimallerin bilincinde olması gerekirdi.
Bunu başaramamasının sonucu da Abel’in deyimiyle bu “rezalet” olmuştu işte.
Subaru: “Rem’in beni bu hâlde görmesine izin veremem… Beako’nun boyunda olursam Emilia da bana iyice çocuk muamelesi yapar.”
Al: “Ben küçülmüş olsam bile Prensesin bana Schult-chan’a yaptığı gibi sevgiyle yaklaşacağını sanmıyorum, bu gelişme kimin işine yarayacak hiç bilmiyorum yani.”
Taritta: “Herkesin bu kadar sakin olması beni şaşırtıyor… Ben hâlâ afallamış durumdayım…”
Subaru ve Al ufalan bedenlerinden bahsederken beti benzi atmış olan Taritta, içinden geçenleri dile getirdi.
Rui’nin kollarında çırpındığı Taritta’nın geriye kalan tek savaş gücü hâlini almış olmaktan kaynaklanan şaşkınlığı aşikârdı. Zarar görmekten kurtulduğu için suçluluk duyarmış gibi bir hâli vardı.
Neticede mevcut durumda fiziksel ve zihinsel olarak normalliğini koruyan tek kişi Taritta’ydı.
Subaru: “Dürüst olmak gerekirse biraz şakaya vurmazsam çığlık atmaya başlayacakmışım gibime geliyor.”
Taritta: “Ö-öyle mi?”
Subaru: “Aynen… O kadar rezil bir durum.”
Subaru çocukluk bedenine dönmemişti.
Kendi bedeni, isteği dışında yeniden şekillendirilmişti. Benlik tanımının dağılmış olmasıysa mide bulandırıcıydı.
Subaru: “————”
Subaru şu ana dek bu dünyada bin bir türlü şey deneyimlemiş olduğu için kendisiyle bir hayli gurur duyuyordu.
Ölüm deneyimi en ekstrem düzeyde olsa da son bir buçuk yılda tattığı bu yoğun deneyimlerin zenginlik, tat ve yoğunluk anlamında sıradan bir insanla kıyaslanamayacak kadar zengin olduğunu söylemek gayet mümkündü.
Şu andaysa bedeninin yeniden yapılandırılması nedeniyle bu deneyimlere kıyasla tarifsiz bir tiksinti duyuyordu.
Subaru: “Şehvetin kurbanlarından biri olmak böyle hissettiriyor demek…”
Ufak, ince omuzlarına sarılarak dişlerini sıkan Subaru’nun zihninde kanat sesleri yankılanıyordu.
O kanat sesleri Su Geçidi Şehrinde Şehvet Günah Başpiskoposunun otoritesine yenik düşen kurbanlara—— sineğe dönüştürülmüş ve hâlâ kurtarılmayı bekliyor olanlara dair anılarına aitti.
Olduğundan farklı bir şeye dönüştürülmüş olan o kişilerin trajedisi, Subaru’nun kendi durumlarına ilişkin zayıf kavrayışının kolaylıkla ötesine geçiyordu.
Böyle hisler uyandıran bir eylemin kendisine gelince——
Abel: “——Acımasızlık demeden geçemeyeceğim.”
Kollarını önünde kavuşturan Abel, içinden geçenleri isabetle tahmin ederek Subaru’nun nefesinin kesilmesine yol açtı.
Ve onun kararsız bakışlarına karşılık vererek,
Abel: “Olbart’ın lakabı Zalim Yaşlı Adam… Ve isminin hakkını vererek her türlü özel operasyonu yerine getirmek için acımasızca shinobi sanatlarına başvurur.”
Al: “Özel operasyon, ha? Hedefini bebeğe dönüştürmek gibi saçma sapan görevler mi alıyor yani?”
Abel: “Böyle absürt talimat mı olur? ——Gerçi bu faciaya tanık olduktan sonra imkânsız olduğunu söyleyemem sanırım.”
Al: “————”
Abel’in Al’a verdiği yanıt, gülüp geçilemeyecek bir ağırlığa sahipti.
Açıkçası Subaru, Al ve Medium bu denli gençleşmişken Olbart’ın tekniklerinin bağlam ve kapsamını tahmin etmek dahi imkânsızdı.
Ve durumu kavradıkları o an için en endişe verici mesele de şuydu——
Subaru: “Bunu geri alamayız, değil mi?..”
Abel: “Kesin konuşamam ama sizi normale döndürmenin bir yolu olduğu varsayımını makul buluyorum.”
Subaru: “Sa-sana bunu düşündüren nedir peki?”
Abel: “Birini anında öldürmek yerine zehirlemenin tek mazereti onlarla pazarlık etmektir.”
Abel’ın spekülasyon ve gerekçelerini işiten Subaru da başka bir şey söylemesine gerek kalmadan ikna olmuştu.
Kolaylık olsun diye “çocuklaştırma” denilebilecek bu fenomen—— bir zehirleme eylemine benzetilebilir ve karşı tarafın niyeti ani bir cinayetten kaçınmak olabilirdi.
Bu, bir çeşit imtiyaz alma stratejisiydi.
Taritta: “Yani karşı taraf bir şekilde iletişime geçerse…”
Abel: “Tekrar edeceğim. Kesin konuşamam. Ama——”
Abel nefesini tutmakta olan Taritta’ya bakarak fazla umut beslemenin zararlı olacağını duyurdu. Ve tam konuşmaya devam etmek üzereyken…
——Odanın kapısı tıklatıldı.
Subaru: “——Hık.”
Az önceki konuşma gereği herkesin dikkat ve gerginlik konusu kapı olurken Subaru da onları “çocuklaştıran” Olbart’ın iletişime geçmiş olabileceğini düşünerek kaskatı kesilmiş durumdaydı. Ancak——
???: “——Sabah sabah rahatsızlık verdiğim için üzgünüm. Ben Yorna Mishigure-sama’nın ulağıyım.”
Kapıdan gelen ses, o noktada hayal kırıklığı yaratmıştı.
Gerilimin ağır ağır dağılmasının sebebi de bu hayal kırıklığıydı. Öte yandan Subaru, geç de olsa Yorna’nın ulağının dünkü mektuplarına cevap getirdiğini idrak ediyordu.
Bunun yanı sıra o cevabı getiren kişinin sesini de tanıyordu.
Medium: “Bu o dünkü geyik kızın sesi, haksız mıyım? Baksanıza, Tanza-chan işte.”
Subaru: “Öyle görünüyor. İyi. Öyleyse içeri girmesine izin verebilirim… değil mi?”
Parmağını kaldırmış olan Medium’u başıyla onaylayan Subaru, kızın odaya girmesini isteyip istemediğini sormak için Abel’e döndü. Abel’se Subaru’nun bakışları karşısında bir anlığına duraksadıktan sonra usulca başını salladı.
Ve bu işareti alan Subaru, gidip ziyaretçilerini karşılamak için kapıya yöneldi.
Taritta: “Yo, ben yapacağım.”
Taritta, inisiyatif alıp Subaru’nun önüne geçti. Ve Rui’yi Medium’a emanet ederek Subaru ve diğerlerini kapıdan uzaklaştırdı.
Bu konuyla ilgili olarak tehlike duygusundan yoksun tarafın Subaru olduğunu söylemek gerekirdi. Hiç aklından geçirmemiş olsa da o kapıyı korunaksız şekilde açamazdı.
Ve şu anki ufak hâliyle, temkinliliğinin savunmasızlıktan hiçbir farkı yoktu.
Tanza: “Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim. Yorna-sama’nın mesajını iletmeye geldim.”
Tıpkı düşündükleri gibi, eğilerek kapı pervazına attığı adımla kendisini gösteren kişi, geyik kız Tanza’ydı.
Dün olduğu gibi kimonosunu giyinmiş şekilde odaya giren kız, kendisini karşılayanlarla göz göze gelerek duraksadı.
İfadesiz kızın, odadaki alışılmadık çoklukta çocuk hakkında ne düşündüğü belirsizdi. Bununla birlikte en uzun süre incelediği kişinin oni maskeli şüpheli adam olduğu dikkate alınmalıydı.
Öyle ya da böyle incelemesini tamamlamasının ardından,
Tanza: “Dünkü elçilere ne oldu?”
Subaru: “Ah… Bir süreliğine dışarı çıktılar, onları çağırmalı mıyım?”
Tanza: “——Hayır, sonrasında iletmeniz yeterli.”
Tanza’nın ilgisi odanın gerisindeki Abel’e kayıp duruyordu.
Abel çocukluğunda onun iyi bir hizmetçi olduğunu düşünür ama ilgisini çeken bir şeyden gözlerini ayıramamak gibi beklenmedik ölçüde sevimli yanları da bulunurdu.
Her hâlükârda getirdiği raporun Subaru ve diğerlerinin üzerinde muazzam bir etkisinin olacağı kesindi.
Hepsi de sessizce bir gerilim eşliğinde Tanza’nın ağzından dökülecek kelimeleri bekliyordu.
Ve sonunda——
Tanza: “Yorna-sama mektubu okumasının ardından sizlere resmi bir yanıt verecek. Bu nedenle hepinizin Kızıl Lapis Kalesine rapor vermenizi rica ediyorum.”
Subaru: “Okudu mu yani?..”
Subaru, Tanza’nın eğilerek verdiği raporu duyup rahatlamıştı.
Kabalık olsa da Yorna’nın yaşanan onca şeyden sonra bir hevesle mektubu yırtıp atmasının imkânsız olmadığından şüpheleniyordu.
Onunla baş etmenin de sinir küpü bir kediyle veya Priscilla’yla baş etmekle aynı güvensizlik hissini uyandırdığı söylenebilirdi. Kesin bir yaklaşım benimseyemeyen Subaru’nun edindiği izlenim buydu.
Al: “Prensesle baş etmenin zor olduğunu inkâr edecek değilim ama o bile doğru zamanda doğru şeyi yapmayı bilir… Şey, bundan çok da emin değilim gerçi.”
Subaru’nun surat ifadesinden düşüncelerini çözen Al, Priscilla’yı savunmaya kalksa da yarı yolda vazgeçmişti ki bu da onun da uzun bir süredir tanıdığı Priscilla’yla baş etmekte zorlandığının göstergesiydi.
Her hâlükârda yaklaşmakta olan durumun bir açıdan sorunsuzca ilerlediğini görmek Subaru’nun içini rahatlatmıştı.
Böylece ellerindeki ana problem, Subaru ve diğerlerinin çocuklaşması hâlini almıştı——
Tanza: “Mektubu yazan Üstadın ve dünkü elçilerin yarın kaleye gelmesini umut ediyorum.”
Subaru: “——Gueh.”
Tanza: “——?”
İstemsizce yükselen o homurtuyu işiten Tanza, yuvarlak kaşlarını bükerek kafasını eğdi.
Subaru da onun içindeki hengâmeyi çözmesine izin vermemek adına candan bir gülüşmemeyle kafasını sallayıp “Yok bir şey, yok” diyerek Tanza’nın şüphelerini dağıtmaya çalıştı.
Tanza’ysa tatmin olsa da olmasa da kafasını doğrultarak,
Tanza: “Ateş Vakti çanı çaldığında Kızıl Lapis Kalesinde sizi bekliyor olacağız.”
Abel: “Detayları anladım. Peki. Artık gidebilirsin.”
Tanza: “——Tabii, affedersiniz.”
Belirlenen zaman—— Ateş Vakti çanı, kabaca öğlen olarak yorumlanabilirdi.
Yorna’yla buluşma koşullarını bilgilendiren Tanza, bir reverans sonrası odadan ayrılmak için arkasını döndü. Ancak Subaru arkasından “Pardon” diye seslendi.
Tanza: “Evet, mesele nedir?”
Subaru: “Ne olur ne olmaz diye emin olmak istedim de. Ana davetli mektubu yazan kişi, dünkü elçilerse ekstra, değil mi? Başka bir deyişle elçiler çeşitli sebeplerden ötürü katılamayacak olursa…”
Tanza: “Yorna-sama elçilerin de davet edilmesini istedi.”
Subaru: “————”
Tanza: “Bu İblis Şehrinde Yorna-sama’nın sözünü dinlemekte başarısız olmamanızı umarım.”
Tanza’nın sesi yavan olsa da bu, mutlak ve sarsılmaz bir iradenin hatırlatıcısıydı.
Subaru, bu sözleri ardında bırakarak uzaklaşan elçiyi izleyerek kapıyı kapattı. Sonra da derin bir nefes alarak arkasını döndü.
Ve——
Subaru: “…Sizce bu hâldeyken az önce sunulan şartları sağlayabilecek miyiz?”
Değişmiş olan kollarını uzatarak bu soruyu yöneltti.
#Bizimkilerin düzelmek için yarına kadar vakti var. Peki bu bir günlük süre içerisinde Olbart’la görüşüp onu ikna etmeleri mümkün mü? Olbart gerçekten de onları düzeltebilir mi? Eğer düzeltebiliyorsa bunun için ne talep edecek? Bu soruları cevaplamak için bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

