Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 39 – “Zalim”

Kısım VII, Bölüm 39 – “Zalim”

1 Nisan 2023 189Okunma 42 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Salon duvarındaki koca delikten dışarıya göz atan Kafma, tiksintiyle dudaklarını büzdü.

Ayaklarının altında rüzgâr esiyor, dumanlar usulca dağılıyordu. Kafma da kısık gözleriyle başarıyla salondan kaçan üçlünün gözden kaybolduğu binaya doğru bakıyordu. ——Kaçakları hiçbir yerde göremiyordu.

Kafma: “————”

Çatırdamaya yol açan o huzme yoğun bir sesle un ufak olurken fazla uzakta olması gereği direğin o küstah grubu ezdiğini umut etmek aptallık olurdu.

Ama——

Kafma: “Kaçmanıza izin vermeyeceğim. Ekselanslarına ettiğiniz saygısızlığın intikamını almak için ne gerekirse yapacağım…”

Olbart: “Yo, yo, bunu yapamayız. Kaçmak için bu fırsata varlarıyla yoklarıyla sarıldılar, öyle diil mi? Bu saatten sonra onları kovalamamız nafile olmaz mı?”

Kafma: “Üstat Olbart!”

Kaçakları takip etmesi engellenen Kafma, dişleri birbirine çarparak kendi etrafında dönerken onun bakışlarıyla karşılaşan ufak ihtiyar, “Oh, korkunç” diyerek olduğu yerde iyice ufaldı.

Bu tepkiyi gören Kafma da gözleri iyice irileşip öfke dolarak,

Kafma: “En başta o kızların gitmesine neden izin verdin ki zaten? Üstat olarak sen, onları göz açıp kapayıncaya dek yakalayabilirdin!”

Olbart: “Oh? Ben de senin için aynı şeyi söyleyebilirim. Hem pek öyle kolaya da kaçmadım. O miğferli genç adamın ilginç kozları vardı.”

Kafma: “…Genç adam mı, ben onun aslında çok da genç olmadığı izlenimini edindim.”

Olbart: “Bunun bi önemi yok ki. Benim gözümde çoğunuz emekleyen bebelersiniz. Siz doğduunuzda bile ihtiyardım ben.”

Kırışık suratını büzüştürerek gülümseyen Olbart, kendisini işaret ederek böyle söyledi. Kafma onun bu gamsız tavrına değinmek üzereykense “Ve” diye devam etti.

Olbart: “Unutmuş olabilirsin ama benim gözümün o tilki kızın üstünde olması lazımdı, diil mi? Ne zaman Ekselanslarına yüz çevireceğini bilemeyiz.”

Kafma: “Birinci Sınıf General Yorna… Doğru, pervasızlık ettim.”

Olbart: “Kakakakka, anladığın sürece sıkıntı yok.”

Kafma, bu bahsin açılışıyla soğukkanlılığını yitirdiği için kendinden utanmışçasına çöktü. Genç adamla ihtiyar arasındaki bu etkileşimde tehlikeli kişi olarak yaftalanan Yorna’ysa eliyle gözlerinin üzerini örterek,

Yorna: “Amma kabasınız. Benim gibi zarif bir kadından tehlikeli bir hayvan gibi bahsetmeniz ne büyük cüret… Hayatım boyunca hiç bu kadar aşağılanmamıştım.”

Kafma: “Siz kendinizi ne zannediyorsunuz!..”

Genç kadın ağlama numarasıyla karşısındakilerle alay ederek Kafma’nın öfkesini çekiyordu. Ancak onun sert bakışlarına maruz kalınca boğazını temizleyip elini gözlerine dokunacak şekilde usulca indirdi.

O anda kiserusunu da ağzına götürdü, ciğerlerini mor dumanlarla doldurdu, derin bir nefes vererek büyük bir duman öbeği çıkarttı. ——O duman da hafif bir dalgalanmayla duvardaki geniş deliğe doğru yol aldı.

Ve dalgalanan mor dumanlar hedefine ulaştığında akıllara zarar bir değişiklik gerçekleşti.

Yıkılan duvar, halüsinasyona çok benzer bir havayla onarıldı.

Kızıl Lapis Kalesinin zarar görüp çöken duvarlarında kullanılan ahşaplar bir canavarın yaralarının iyileşmesi misali kıpırdanıp kaynaştı. Evet, bu onarılmakta olan bir bina manzarasıydı ama tuhaf ve doğaüstü bir binaydı; verdiği izlenim inorganik bir şeyden ziyade canlı bir varlığa yakındı.

İşte bu gerçekçi olmayan sahne, duvarların yanı başındaki Kafma’nın yanakları gerilmiş hâlde geri çekilerek Yorna’ya dönmesine yol açtı.

Yorna: “Böylece her şey normale döndü… Yani mümkünse sen de kendine bir çekidüzen ver lütfen.”

Kafma: “Bu, General Yorna’nın…”

Vincent: “İnsan bu yüzden dikkatsizce İblis Şehrine bulaşamıyor işte… Ama bu, bu kadının teşkil ettiği tek tehdit değil.”

Kafma, dış duvarı onarmasının ardından koca bir gülümsemeye bürünen kadını soluksuz izliyordu.

Bu sırada az önceki hengâmede kılı bile kıpırdamayan Vincent, ürpertisini nihayete erdirecek bu cümleleri kurdu. Ve İmparatorluğun zirvesindeki adam, önce duvara bakıp sonra Yorna’ya odaklanarak,

Vincent: “Kaleden çıktılar. Senim ve benim koyduğumuz koşullar karşılandı.”

Yorna: “Eh, madem öyle, çabalarını görmezden gelmemiz hoş olmaz. Umarım anlayış gösterirsiniz, Ekselansları.”

Vincent: “————”

Yorna: “Elbette ki kendinizce bir fikriniz vardır, Ekselansları. Buna saygı duyuyorum. Ama unutmayın ki…”

Başından beri İmparatorun karşısında kendisine çekidüzen vermek için en ufak bir çaba sarf etmemiş olan İblis Şehrinin Efendisi Yorna Mishigure, sessizleşen Vincent’a gülümsedi.

Yorna: “Burası İblis Şehri, yani benim şehrim. ——O mavi delikanlının kılıcı bile bana erişemez.”

Bu beyan İblis Şehrinin Efendisi olarak normal olsa da muhatabı İmparatorken hiç de münasip değildi.

Tüm İmparatorluğa hükmeden Volakiya İmparatoru için tek bir şehir üzerindeki kontrolünü üstün gören Yorna’nın yaptığı şey, saygısızlıktan da öteydi.

Bununla birlikte Yorna Mishigure’nin ağzından dökülenler inkâr edilemezdi.

Çünkü bunu dile getirmekte haklı olsa da olmasa da söylediklerinin doğru olduğu herkesçe biliniyordu.

Yorna Mishigure, İblis Şehri Kaos Alevinde mutlak güç sahibiydi.

Bu nedenle——

Vincent: “Sana bir gece vereceğim.”

Bunu Volakiya İmparatoru için bir yenilgi olarak görmek, İmparatorun öngörü ve derin düşüncelerini göz ardı etmek olurdu. Lakin İmparatorun kara gözlerinin derinliklerinde gizlediği entrikaların ayırdına varmak, İmparatora yakın olanlar için bile kolay değildi.

Onların yalnızca Vincent’ın sözlerinin mantıksız veya yanlış olmadığına inanmaları gerekirdi.

Yorna: “Teşekkür ederim. Öyleyse vaktimi mektubu inceleyip yanıtlamaya ayıracağım.”

İşte böylece Yorna, Vincent’ın onayıyla yanıtını verdi ve sözleri hevesli görünürken tavrıyla yüzüne en ufak bir nezaket yansımadı.

Vincent’ın her iki muhafızı da -Kafma ve Olbart- Yorna’nın tavrıyla ilgili kendince bir fikre sahipti. Onun bunu yapmasına müsaade etme sebepleriyse üçlünün kaçmasına izin verdikleri için kendilerini suçlamalarıydı.

Zaten Vincent onay verdikten sonra geri adım atarak hiçbir şey elde edilemezdi.

Kafma: “Ancak bu tavırlarınız mazur görülemez. Bunu tekrarlamaya devam edeceğim.”

Yorna: “Kuhu. Bana o korkutucu gözlerle bakmayı sürdürürsen titremeyi kesemeyeceğim. Üstat Olbart, bu konuda benim için bir şeyler yapabilir misin acaba?”

Olbart: “Bu işi bana mı yıkacaksınız? Ben önünde kısacık bi ömrü kalmış ihtiyarın tekiyim, siz gençlerin yaşlı nesle kibar davranması lazım. Bi saniye, belki de çoğu kişiden iyi niyet görmek için harika bi fikir bulmuşumdur? Benim çağım mı yaklaşıyo ki?”

Kafma: “Üstat Olbart!”

Kafma, Olbart’ın muzip söylemi karşısında öfkeye kapılarak sesini yükseltti.

Bunu bir gülümseme eşliğinde izleyen Yorna’ysa kiserusundan yayılan dumanları dağıttı. Generalleri gözlerini kısarak seyreden Vincent da burnundan bir nefes vererek hafifçe homurdandı.

Ve sonra da kendisinin son eşlikçisine—— Kafma ve Olbart’ın aksine Vincent’tan daha çok kılını kıpırdatmamış olan şahsa döndü.

Vincent: “Hiç sesin çıkmıyor. Senden beklenmeyen bir şey.”

???: “…Sahiden öyle, değil mi? Eh, bazı kişilerle karşılaşacak olsaydım işler karışırdı.”

Böylece buruk bir gülümseme sunan genç bir adamın sesi işitildi.

Gencin kafasına, yüzünün diğerleri tarafından görülmesini engelleyen mavi bir başlık örtülüydü. Bu onun için normal bir şeydi ancak cüppesinin yakasını her zamankinden de fazla sıkmasının, az önce orada bulunan konuklarla bir ilgisi olmalıydı.

İç çeken adam, sessizleşen İmparatorun gözleri önünde omuz silkerek,

???: “Bu İblis Şehrinde çenemi tutmam gerektiğini düşündüm. ——Yıldızların arzusu da bu anlaşılan.”

Vincent: “Yıldızların arzusu mu? Saçmalık.”

???: “Buna saçmalık dememenizi yeğlerim.”

Omuz silken adam, Vincent’ın umursamaz sözcükleri karşısında sırıttı.

Ve acı bir gülümseme eşliğinde devam etti.

???: “Ekselansları ciddi olup yıldızların arzuları doğrultusunda ilerleseydi buraya dek gelmiş olmazdı, haksız mıyım?”

Vincent: “Seni ahmak, kalbimde neler yattığını bildiğine mi inanıyorsun?”

???: “Saçmalamayın lütfen.”

Vincent kollarını kavuşturup sesini bir nota alçaltırken genç adamın omuzları düştü.

Ve Vincent bakışlarını genç adamdan—— Yıldız Gözlemcinden ayırarak üç isyancının kaçmış olduğu noktanın, çoktan kapanmış duvarın ötesindeki göğe doğru gözlerini kıstı.

Sonra da——

Vincent: “——Yıldızların arzuları saçmalıktan ibaret.”

Kimsenin işitemeyeceği o mırıldanma bir fısıltı misali belirdi ve yitip gitti.

△▼△▼△▼△

Subaru: “Öhööhö! Kahk! Hapşuu!”

Subaru, yoğun toz bulutlarının içerisinde aksırıp tıksırıyor, çaresizce ciğerlerini zorluyordu.

Ardından düşüşün etkisiyle sırtı ağrır hâlde yaralarını bulmak için etkilenen noktalarının üzerinde avcunu gezdirdi. Elini korka korka geri çektiğindeyse kana bulanmamış olduğunu gördü; yalnızca biraz hırpalanmıştı. Bu bir mucizeydi.

Yıkılan binadan çıkan yapı malzemelerinin veya çöken kirişlerin parçalarının vücuduna saplanıp hayati organlarını parçalamış olma olasılığı yüksekti. Şansı amma da yaver gitmişti!

Subaru: “Buna ayıracak vaktimiz yok… Medium-san! Al!”

???: “Be-ben buradayım… Ooofooff.”

Kafasını sallayarak düşüncelerini dağıtan Subaru, yanında olması gereken iki kişiye seslendi. Hemen yanındaki molozun altından gelen yanıtı işittiği andaysa yoldaşlarını aramak için telaşla enkazı dağıtmaya koyuldu.

O enkazın altındaki Medium da öksürükler arasında gözlerini kırpıştırdı.

Medium: “Uaah, öleceğimi sanmıştım! Sen iyi misin Natsumi-chan?”

Subaru: “Medium-san ve Al’ın koruması sayesinde bir şekilde üstesinden geldim… Medium-san, yaralandın mı? Acıyan bir yerin var mı?”

Medium: “Uhyahyahya, gıdıklandım~! Bir şeyim yok, bir şeyim yok! Ben iyiyim!”

Omuzları ve sırtı yoklanan Medium, olduğu yerde kıpırdanarak Subaru’nun göğsüne doğru çekildi.

Ne blöf yapıyor ne de yalan söylüyordu; anlaşılan onun da fark edilir bir yarası yoktu. Yani her ikisinin başına da muazzam birer talih kuşu konmuş olmalıydı.

Subaru: “Al——”

Bu sırada henüz yanıt vermemiş olan Al’ı arayan Subaru, gözleriyle etrafı tarıyordu.

Toz bulutları nihayet dağıldığındaysa boş bir ahıra düşmüş olduklarını fark etti. Anlaşılan Kızıl Lapis Kalesinin yanındaki bina, Fırtına Atlarının tutulduğu bir depoydu.

Subaru’nun grubunun büyük bir yükseklikten gerçekleştirdikleri çaresizce düşüşü sağ atlatabilme sebebiyse onlara minder görevi gören samanlardı. O samanlar olmasaydı Subaru korkunç bir ölüm tadarak domates misali paramparça olur, etrafa saçılırdı.

Şifa büyüsünün çok nadir kullanıldığı -Rem hariç- Volakiya’da ağır yaralanan kişilerin kurtarılamama ihtimali yüksekti. Bu bağlamda İmparatorluk ortamı Lugunica’ya kıyasla ölüme çok daha elverişliydi.

Elbette ki bu tehlikenin her şeyden önce İmparatorluğun ‘en güçlü olan hayatta kalır’ ideolojisinden kaynaklandığı söylenebilirdi.

Medium: “İşte orada! Al-chin!”

Subaru loş ışıklı odaya bakınıp düşünürken yanı başındaki Medium, zıplayacakmışçasına hareketlendi.

Sonra da düşüşün etkisiyle devrilmiş olan bir aracın yanına eğildi. Birbirlerine dolanarak düştükleri ağır saman yığınının altında bir hareketlilik vardı.

Subaru telaşla yanına koştururken o ve Medium, samanları karıştırmaya başladı. Ve en nihayetinde samanların altında gevşek, kalın bir kol bulan ikili, onu yukarı çekti.

Ardından——

Al: “Yeoch! Sağ kolum da kopacak şimdi!”

Subaru: “Hiç komik değil!”

Medium: “Ama Al-chin de hayatta! Bu harika!”

Subaru nahoş şakası yüzünden Al’ı azarlasa da Medium’un sözleri rahatlatıcıydı.

Ancak samanlıktan çekilip alınan Al’ın vücudu korkunç durumdaydı. Mucizevi bir şekilde bir iki sıyrıkla kurtulan Subaru ve Medium’un aksine Al’ın bedeni kesikler ve yara berelerle doluydu.

Al, geçici süreliğine de olsa Kafma’nın dikenlerini ve Olbart’ı durdurmuştu. Son anda Subaru ve Medium’un ardından gerçekleştirdiği atlayıştaysa düşman tarafından rahatlıkla takip edilebilecek pozisyondaydı.

——Yani onun bedenindeki yaraların her biri, aslında Subaru ve Medium’un alması gereken yaralardı.

Subaru: “————”

Al: “Mesele nedir, kardeşim… Depresif bir ifaden var.”

Subaru: “Şey, yalnızca…”

Al: “Hepimizin o ipsiz atlayışı sağ tamamlaması bir mucizeydi. Yine de bana öyle bakman sırtımdaki yaralar konusunda daha iyi hissetmemi sağlamıyor. Bir kılıç ustası için utanç verici bir şey, anlıyor musun?”

Usulca omuzlarını çeviren Al, Subaru’ya cesaret verircesine böyle söyledi.

Bu tavır karşısında nefesi kesilen Subaru’ysa hızlıca bir onay vererek “Sanırım öyle.” dedi.

Al tüm bunlar bir başkasının problemiymişçesine gamsız davranmaya çalışsa da hücum ve savunma süresince sergilediği tüm çabalar Subaru’ya olan samimiyetinden kaynaklanıyordu.

Onun amacına sempati duyuyor, ona yardım etme sözünü tutuyordu.

Evet, bu amaçla Subaru’nun hayatı için savaşmaya bile razı olan o adam, Al’dı.

Subaru: “Hakkında yanılmışım…”

Al: “Ha?”

Subaru: “Senin her daim ilgisiz ve sorumsuz, her konuda ciddiyetsiz ve güvenilmez biri olduğunu zannediyordum.”

Al: “Oi oi.”

Subaru: “Ama benim için hayatını riske attın. ——Bunu unutmayacağım.”

Diyerek elini sahte göğsünün üzerine koyan Subaru, Al’a sahici düşüncelerini aktardı.

Al olmasaydı Natsuki Subaru şu anda hayatta olmayacaktı. Bu nedenle bundan böyle Al’ın yaptığı iyiliği unutmadan mücadele edecekti.

Her an hayatı sona erebilecek olsa bile——

Medium: “Natsumi-chan, Al-chin, fazla oyalanırsanız…”

Subaru: “Tamam tamam, biliyorum. Bir an önce şuradan çıkalım hadi. Aksi takdirde Al’ın fedakârlığı boşa gidecek.”

Al: “Fedakârlık değildi!”

Subaru, Medium’un teşviki üzerine koluyla yüzünü silerek güçlü bir yanıt verdi.

Tesadüfen üçü de hayatta kalmış olabilirdi ama henüz rahatlamak için çok erkendi. Hiç değilse Yorna ve Vincent’ın koyduğu koşullar sağlanmış olsa da Kafma ve Olbart’ın geri adım atıp atmayacağı muammaydı.

Bundan emin olacakları ana dek hayatta kalma mücadelesi vermeleri gerekecekti.

Subaru: “Artık gitmeliyiz. Kendimizi gizlemeli ve yanıt alm…”

???: “——Bu konuda endişelenmenize gerek yok.”

Subaru: “——Hık!?”

Subaru, tam da Al’a omzuyla destek verip yürümek üzereyken birinin seslenişini işitti.

Ve gafil avlanıp bir anda ellerini çekişiyle ona yaslanmakta olan Al’ın devrilip “Guoh!” diye feryat etmesine yol açtı. Fakat onun için endişelenmeye ayıracak vakti yoktu.

Çünkü Subaru’nun grubunu ikinci bir yüzleşme bekliyor ve ahırın girişinde yeni bir figür dikiliyordu.

Subaru: “Sen…”

???: “Sizi karşılamakta geciktiğim için özür dilerim. Bendeniz Yorna Mishigure-sama’nın hizmetkârı, Tanza.”

Başını saygıyla eğerek bu kelimeleri dile getiren kişi, karakteristik kimonosu ve geyik boynuzlarıyla—— Yorna’nın yanındaki geyik kızdı.

İsminin Tanza olduğunu söyleyen kız, Subaru ve Al’ı korumak istercesine önlerine geçen Medium’u baştan ayağa süzdükten sonra kafasını salladı.

Tanza: “Paniğe gerek yok, her şey yolunda. Kötü bir niyetle gelmedim.”

Medium: “Gerçekten mi? Ama hem buranın hem de efendinin kalesinin duvarlarını yıkmadık mı?”

Tanza: “Kale de ahır da Yorna-sama tarafından onarılacaktır. ——Yorna-sama sizleri birer ulak olarak kabul etti. Bundan böyle hiç kimse işinize karışmayacak.”

Medium’un gerginliği Tanza’nın son sözleriyle ortadan kalktı. Fakat genç kızın yüzü bu rahatlamayla gevşerken Subaru’nun izlenimi tam tersi yöndeydi.

Yorna’nın duvarları ve ahırı onaracak olması bir kenara, asıl soru sonrasında neler olacağıydı.

Subaru: “Kimsenin işimize karışmayacağını söyleyerek büyük bir vaatte bulundun. Ama İmparator Ekselanslarının orada olduğunu biliyoruz, haksız mıyım?”

Subaru, Medium’un ardında durup korunurken iyi bir izlenim vermekten yana hiç endişe duymuyordu.  Ardından Tanza’nın gri gözlerini üzerinde hissederek bir adım öne çıktı.

Tanza, tatlı suratının aksine duygularını hiçbir şekilde belli etmeyen bir kızdı. Cana yakınlığın kamuroluğun hayati bir parçası olması gerekirken bu kızın tavırları Subaru’ya bir oyuncak bebeği anımsatıyordu. 

Subaru: “En azından İmparator Ekselanslarına zarar verdiğimiz kesin… ve bunu görmezden mi geleceksiniz? Leydi Yorna öyle mi söyledi?”

Tanza: “Evet. Burada, İblis Şehrinde hiç kimse Yorna-sama’ya karşı gelemez. Vincent-sama’nın da bunun farkında olduğuna inanıyorum.”

Subaru: “Oh…”

Tanza’nın yanıtı mutlak bir kesinlikle aleni gerçekleri aktarmıştı. Bunu duyan Subaru’ysa söylemek üzere olduğu şeylerden vazgeçti.

Ardından tüm grup, az önce aşmış oldukları ahır tavanının ötesine bakarak Kızıl Lapis Kalesinde en ufak bir hareketlilik olmadığını teyit etti. Edindikleri kısa izlenime göre Kafma çoktan peşlerine düşmüş olmalıydı.

Subaru: “Bu bile olmadığına göre… Sana inanabiliriz anlaşılan.”

Tanza: “Vincent-sama da geri dönecek. Ve mektubunuz yarın yanıtlanacak.”

Subaru: “…Anlaşıldı.”

Tanza: “Öyleyse sağ salim dönmenizi diliyorum.”

Tanza, iç çeken Subaru karşısında saygıyla eğilerek üçlü gruba arkasını döndü.

Kendisine verilen ufacık görevi eksiksiz şekilde yerine getirmişti ve şimdi de Yorna’nın yanına dönüyor olmalıydı. Ancak Subaru, onun uzaklaştığını görür görmez ansızın “Tanza-san” diye bağırdı.

Tanza da durup arkasını döndü. Ve o duygusuz, oyuncak bebek misali suratı izleyen Subaru,

Subaru: “Yorna-sama senin gözünde nasıl biri?”

Bu sorunun ardındaki sebep, Subaru’nun Yorna hakkında çok fazla izlenim edinmiş olmasıydı.

Vincent’ın sahtekâr olduğundan habersizken böyle davranıyorsa gerçek İmparator Abel’e de aynı şekilde davranıyor olmalıydı.

Subaru, yalnızca güçlü bir kadın olduğu iddiasıyla saygısız ve kaba davranışlarını görmezden gelmenin adil olmadığına inanıyordu ancak neden böyle davrandığı konusunda da net değildi.

Yorna’nın Abel’e beslediği his neydi, sevgi mi, nefret mi?

Subaru ve diğerlerini mücadeleye teşvik ettiği gerçeği de işin içine girince yüreğinden geçenleri anlamak neredeyse imkânsız hâle geliyordu.

Bu nedenle——

Subaru: “Bunu yanındaki birinden duymak isterim. Yani Yorna Mishigure-sama hakkındaki izlenimlerini.”

Tanza: “O sevgi dolu bir kadın. Müttefiklerini sever ve düşmanlarından nefret eder. ——İblis Şehrinde yaşayan her şeyin sevgilisidir.”

Subaru: “————”

Tanza hiç tereddütsüz yanıt verirken ilk defa gözlerinde bir duygu belirtisi görüldü.

O belirti hızla kaybolsa da Subaru, onun belli belirsiz bir tutku olduğunu hissederek tek kelime edemedi.

Ve böylece genç kızın yürüyüp gidişini izlemekle yetindi.

İstediği cevabı alıp almadığı sorgulansaydı alamadığını söylemek zorunda kalırdı.

Yorna hakkındaki gizemli izlenimleri daha da yoğunlaştığıyla kalmıştı. Tanza’nın sözlerinde bir yalan belirtisi bulamıyordu. Fakat onun sevgi dolu bir kadın olduğuna inanmakta zorlanıyordu.

Subaru ve grubu İblis Şehrine girdikleri andan itibaren onun insafına kalıp elinde oyuncak olmuştu.

Al: “Tanrım, gitti ya… Ee, şimdi ne yapacağız?”

Subaru: “… Geri dönmekten başka şansımız yok. Şimdilik Tanza-san’ın söylediklerine güvenecek ve yarın bir yanıt almayı bekleyeceğiz.”

Subaru, Tanza’nın gözden kaybolduğu ahırda poposunun üzerine düşmüş olan Al’a yeniden omzuyla destek verdi.

Ve onun ağırlığını destekler hâlde bir kez daha Kızıl Lapis Kalesine baktı.  

Subaru: “Şaşaalı, göz alıcı bir kale… ‘Rengârenk’ten kasıtları bu mu acaba?”

Diye kendi kendine mırıldanan Subaru, Tanza’nın söylediklerinin doğru olduğunu fark etti.

Mavi ile kırmızı arasında gidip gelen bu tuhaf kale, artık yaratmış oldukları delikten yoksundu. Gözlerini ne kadar zorlarsa zorlasın o deliğin gölgesini dahi göremiyor, ondan bir eser bulamıyordu.

△▼△▼△▼△

Abel: “Anlıyorum, demek o geldi, ha.”

Subaru: “Söyleyeceğin bir şey var mı? Belki satır arasında üzgünüm, özür dilerim veya lütfen beni bağışlayın falan dersin hani?”

Hana geri dönmelerinin ardından Abel, mektup vukuatıyla ilgili haberleri almıştı. Ve o ilk yanıtıyla kaşlarını fena hâlde çatarken ondan bir cevap almak için bastıran Subaru’nun suratı nefret doluydu.

Ancak oni maskesini kuşanmış olan Abel, buna rağmen can sıkıntısı içerisinde Subaru’nun yüzünü avcuyla iterek,

Abel: “Niye özür dilemek zorunda olayım ki? İyi iş çıkarmışsınız. Ben de tam sizi başarınız için övecektim.”

Subaru: “Övecektin!? Övecektin, öyle mi!? Bana o küçümseyici tavırla ve bu söylemlerle gelme! Beni övmene gerek yok, ben yalnızca yapılması gerekeni yapıyorum. Hey, siz ikiniz!”

Al: “Beni bu işe karıştırma.”

Subaru memnuniyetsiz Abel’e duyduğu öfkeyle isyan ederken yoldaşlarından destek bekledi. Fakat Al, ayaklarını yere yaymış yatar hâlde elini sallayarak “Bana biraz huzur ver.” demekle yetindi.

Açıkça ortada olduğu üzere işin en büyük kısmını Al üstlenmişti. Ve yaralı bedeniyle ilgilenme işini Taritta’ya bırakınca onca bandajdan mumyaya benzemeye başlamıştı.

Siyah miğferi ve tüm bedeninini kaplayan bandajların birleşimiyle doğan görünümünün gerçeküstülüğüyse inanılmazdı.

Taritta: “Natsumi ve Medium’un iyi olmasına sevindim. Gerçekten sizinle gelmeliymişim, çok endişelendim.”

Subaru: “Hey, bunu duydun mu? Doğru yanıt bu işte. Bir İmparator olarak Reis görevini üstlenen Taritta-san’ı örnek almaya ne dersin?”

Taritta: “Lütfen kes şunu, ölüp gideceğim şimdi…”

Yüksek pozisyonlardaki insanların nasıl bir zihniyet benimsemesi gerektiğini açıklayan Subaru tarafından iyi bir rol model olarak övülen Taritta, beti benzi atmış şekilde kafasını sallıyordu.

Ancak genç kadının ifadesi korku doluyken Subaru, hüsrana uğramadan edemiyordu. Şu Abel’e haddini bildirebilecek hiç kimse yok muydu sahiden?

Böyle anlarda insanların savunmasızlığından faydalanmaktan başka çaresi olmamasından utanç duyuyordu.

Rui: “Uu! Auu!”

Medium: “Ah! Rui-chan, bunu yapamazsın! Görüyorsun ya, Natsumi-chan ve diğerleri şu anda önemli bir konuşmanın ortasında!”

Rui: “Uu! Uu!”

Derken Subaru’nun düşünceleri yan odadan gelen tiz bir çığlıkla dağıldı.

Ve o odanın girişine şöyle bir göz attığında Rui ile Medium’un itişip kakışmakta olduğunu gördü. Elbette ki Rui’nin Medium’a direnebilmesine imkân yoktu, yani aralarındaki şey daha ziyade bir yetişkinle çocuk arasındaki sumo güreşine benziyordu.

Böylece Rui çok geçmeden yakalanarak bir kez daha bitişik odanın içerisinde gözden kayboldu.

Rui: “Aauu!”

Subaru: “…Şiişşşşt, orada ne haltlar dönüyor? Geldim geleli üstüme atlamaya çalışıyor.”

Al: “Nedense en çok sana bağlıymış gibi görünüyor, kardeşim. Benim suratıma bile bakmıyor. Bana bağlanmasını istediğimden değil tabii.”

Subaru’nun iç çekişlerini işiten Al, ucuz bir cadılar bayramı kostümünü andıran son hâliyle homurdandı. Yanı başındaki Taritta’ysa memnuniyetle alnını sildi, estetik anlayışı çok da kötü sayılmazdı.

Emilia ve Beatrice’le aşık atabilecek birini bulmuş olan Subaru, onları daha da çok özlemeye başlıyordu. ——Yo, yalnızca onları değil, sınırın ötesindeki herkesi özlüyordu.

Çok yakında Volakiya’ya gönderilişinin üzerinden yirmi gün geçmiş olacaktı.

Beatrice ve Ram var olduğu sürece Subaru ve Rem’in güvende olduğunu teyit edebilirlerdi ama hepsi bundan ibaretti; bundan öte bir bilgi veremeyecek olmaları iyice can sıkıcıydı.

Subaru, bir an önce Emilia ve diğerleriyle buluşmanın bir yolunu bulmayı diliyordu.

Subaru: “Ama bu maskeli adam tüm önemli kısımları bizden gizleyip duruyor…”

Abel: “Hmm, beni işaret edip maskeli mi diyorsun? Ben maskeliysem size ne demeli? Bir ahmak ve bir soytarı olabilir mi?”

Al: “Bana kalırsa hepimiz ucuz cadılar bayramı kostümleri giyinmiş gibiyiz, haksız mıyım?”

Al’ın söyledikleri Subaru’nun az önceki düşüncelerini tuttururken bu ifadeyle Abel’in değindiği noktanın birleşimi Subaru’nun “Grr” diyerek dişlerini gıcırdatmasına yol açtı.

Sahiden de kadın kılığındaki Subaru, oni maskeli Abel ve bandajlarla sarılarak miğfer takmış olan Al, bir kostüm partisinin katılımcılarını andırıyordu. Bu da bir şekilde Kaos Alevini yansıtıyordu; pek çok ırkın birbirine karıştığı bu mekânda bireyselliklerinin gömülmesini engellemeye çalışıyorlarmış gibi bir hâlleri vardı.

Elbette ki Subaru’nun kılık değişimi pratik bir amaç uğrunaydı ve kaçınılmaz bir şeydi.

Subaru: “Neyse! Kalede Yorna-san’la görüşebildim ama İmparatorun grubuna da denk geldim… O senin dublöründü, değil mi?”

Ellerini çırparak böyle söyleyen Subaru, konuşmanın akışını zorla eski hâline döndürdü.

Kimseler kulak misafiri olmasın diye sesini kısık tutmaya özen gösterse de etrafındakilerin işitilmesi gerekenleri eksiksiz şekilde işitmesini de istiyordu.

Buna karşılık Abel, oni maskeli kafasıyla onay verip “Aynen” diyerek,

Abel: “Görünüş olarak bana benzeyen birçok kişi olsa da benim kimliğime bürünme işlemini gerçekleştirebilecek pozisyonda sadece tek bir kişi var. ——Chisha Gold.”

Subaru: “Chisha Gold… Dokuz İlahi Generalden biri. Doğru hatırlıyorsam Beyaz Örümcekti, değil mi?”

Abel: “Doğru. Oldukça akıllı ve büyük bir orduya komuta etmekte mükemmel. Ve de…”

Al: “Abel-chan’a ihanet eden ilk kişi.”

Yatağın üzerinde oturarak kollarını önünde kavuşturan Abel, Al’ın son yorumunu sessizce onayladı.

Evet, Chisha Gold, Dokuz İlahi General arasındaki ilk haindi ve Abel’in fazlasıyla güvenmiş olması gereken biriydi. O Abel’in yedeğiydi—— yo, artık yedek olmaktan çıkmış, İmparator koltuğuna oturmuştu.

Subaru: “Chisha… Sence sahte İmparatorun İblis Şehrine gelme sebebi nedir?”

Abel: “Bana karşı verilen savaşı kazanmanın şartlarını anlıyor.”

Subaru: “Safında en çok İlahi Generali toplayan kazanır.”

Galibiyetin anahtarı, Volakiya İmparatorluğunun gücünün sembolü olan Dokuz İlahi Generali toplamaktı.

Subaru ve diğerleri de bu anahtar uğruna Kaos Alevine gelme zahmetine girmişti. Fakat Abel’in yanıtına bakılırsa ortada tek bir amaç olabilirdi.

Subaru: “Yani onlar da mı Yorna Mishigure’yi saflarına çekmeye çalışıyorlar?”

Abel: “Buna inanmak zor. Yorna Mishigure… O adam Yorna’nın ikna olacağına veya anlaşmaya varacağına inanacak kadar pervasız biri değil.”

Subaru: “——? Öyleyse burada ne işleri var?”

Abel: “Orası bariz. ——Benim İblis Şehrine geleceğimi biliyordu.”

Abel’in yanıtını işiten ve idrak edemeyen Subaru’nun kafası karışmıştı.

Bir o kadar afallamış olan Al da elini kaldırıp “Abel-chan” diyerek,

Al: “Gerçekten de sahte İmparatorun Abel-chan’ın Kaos Alevine geleceğini öngördüğünü mü söylüyorsun? Bu doğruysa başımız dertte değil mi?”

Abel: “O benim düşüncelerimi hatırı sayılır bir doğrulukla öngörebilir. Sonuçta benim tahttan ayrılışımın ardından belirdiğim yerle birlikte Kale Şehrinin işgali, üstüne bir de Dokuz İlahi Generalle ilgili düzenlemeler derken… İblis Şehrinin kritik bir konum hâlini alması gayet doğaldı.”

Subaru: “Bunu bile bile… Yo, yok artık!”

Abel’in tasasız sözcükleri karşısında gözleri faltaşı gibi açılan Subaru, titreyen parmağını kendisine sessizce bakmakta olan Abel’e doğrultarak,

Subaru: “Bizim sahte İmparatora denk gelmemizi bekliyordun, değil mi? Onunla bizzat karşılaşmaktan kaçınmak için de sen handa kaldın…”

Abel: “Ahmak. Bunu yapmamın ne anlamı var ki? Kontrolünün altındaki piyonların sayısı direnç göstermeksizin azalırsa çoktan kazanılmış bir Şatranj maçında bile zafere giden yolu baltalarsın.”

Subaru: “…Ehh, o kadarı doğru sanırım ama…”

Mantıklı gelmeyen tek nokta, Abel’in kendisine zarar verecek bir hamle yapmasıydı.

Yine tek sorun bunun çürütülememesiydi ve hâl böyle olduğu sürece Subaru’nun ‘Abel kötü niyetli bir dalavereci’ şeklindeki komplo teorisi, kelimenin tam anlamıyla komplo teorisi olarak yaftalandığıyla kalıyordu.

Her hâlükârda——

Subaru: “Neyse! Konumuza dönelim, ne demek istiyorsun şimdi? O sahte İmparator Yorna-san’ı safına katmaya ikna edemeyeceğini biliyordu. Buna rağmen sen geliyorsun diye İblis Şehrine mi geldi…”

Abel: “İnisiyatif alacak ve Vincent Volakiya ile Yorna Mishigure arasındaki ilişkiyi baltalayacak. Böyle bir olaydan sonra Kızıl Lapis Kalesinin zirvesine ulaşmam kolay olacak mı sizce?”

Al: “Oh, bu biraz… Ne sinsi bir herifmiş, oy!”

Al başını sallayıp onaylarken Subaru da hemfikir oluyor ve öfkeleniyordu.

Nihayet Abel’in ne söylemeye çalıştığını anlıyordu. Başka bir deyişle Vincent’ın amacı Yorna’yı ne dost ne düşman kılmak, geçersiz bir oya dönüşmesini sağlamaktı.

Bunun için de bizzat kaleye gitmiş ve İmparatorla yapılacak görüşmelerin kesin bir şekilde sona erdirilmesini planlamıştı.

Subaru: “…Yani bir gün geç varacak olsaydık…”

Abel: “Planları başarılı olacaktı. Sıkıntılı bir süreç olabileceğini bu yüzden söyledim işte.”

Subaru: “————”

Subaru, inceleyici gözlerini kırpmaksızın Abel’i izliyordu.

Demek ki az önceki etkileşimleri Abel’in takdirini belirtme şekliydi. Durum buysa bir patron astlarını övmekte ancak bu kadar kötü olabilirdi.

Yani Subaru’nun kendi kendisinin sırtını sıvazlaması bile Abel’in iltifatından daha çok etki ederdi.

Subaru: “Aferin bana… Al ve Medium-san’a da!”

Al: “Oh? Oh, aynen, aferin bize.”

Medium: “Eveeeett~. Natsumi-chan’ın iğneli sözleri bir harika!”

Böylece birlikte ölümün üstesinden gelen ve daha da birlik olan üçlü, birbirini övdü. Bu esnada Abel’in aksine Subaru, Taritta adına üzülüyor, onun gruptan dışlandığı için kendisini yalnız hissettiğini biliyordu.

Subaru: “Ama keşke önceden bana söyleseydin dediğim pek çok şey var. Mesela Yorna-san’ın sana karşı bazı hisleri olduğunu bilebilirdim.”

Al: “Oh, bunu ben de söylemek istiyordum. Sana yalvarıyorum Abel-chan. Doğuştan yere bakan yürek yakan biri olmana diyeceğim yok ama bu durumda yakışıklılığının vergisini ödemen lazım.”

Abel: “Gerçekten neden bahsettiğini anlamıyorum, soytarı. Ayrıca yanlış anlamışsınız.”

Al: “Ne demek yanlış anlamışız? Ben yalnızca aradaki gerçek etkileşime bakarak konuşuyorum.”

“Gerçek etkileşim” Yorna ve Vincent arasında yaşanmış olsa da Yorna’nın işveli bakışlarının hedefinin Abel olduğu doğruydu.

Ancak Abel, Subaru ve Al’ın ısrarları karşısında derin bir nefes alarak,

Abel: “Yorna Mishigure’nin aklındaki kişi ben değilim. Volakiya İmparatoru.”

Subaru: “…E o da sen değil misin? Sakın bana aslında sahtekâr olan benim, gerçek İmparatorsa diğeri deme?!”

Kızıl Lapis Kalesinde doğan şüpheler bir an için yeniden doğarken Subaru, şaka yapıyor olmalısın dercesine gözlerini Abel’e dikti. Lakin Abel, “Akıl alır gibi değil” diyerek,

Abel: “Her şeyi duyduğun gibi algılama. Benim Volakiya İmparatoru olduğum doğru, bununla birlikte “Volakiya İmparatoru” yalnızca beni ifade etmiyor. Geçmişte de Volakiya İmparatorları oldu, gelecekte de olacak.”

Subaru: “Bu…”

Subaru Abel’in özlü açıklamasını sindirip gözlerini devirirken yanı başındaki Al aptalca bir “Haaaah~?” sesiyle birlikte,

Al: “Yani diyorsun ki Yorna-chan’ın hedeflediği şey Abel-chan’ın zenginliği ya da statüsü?”

Abel: “Detaylara girmeyeceğim ama meselenin bu olduğundan oldukça eminim. Onun arzuladığı şey İmparatorluğun zirvesi… yani Volakiya İmparatorunun en gözde metresi olmak. O kişi ben olmasam da bir şey değişmez.”

Subaru: “…Senin adına biraz üzüldüm galiba.”

Abel: “Kendi kafanda kurduklarına dayanarak bana acıma.”

Bu bir bağlamda aşk için açıkça tanımlanmış bir ön koşuldu.

İmparatorun en gözde metresi—— Başka bir deyişle Yorna’nın amacı İmparatorun karısı olmakmış gibi görünüyordu. Bu pozisyonda İmparator olmadan da hem kuvvet hem de finansal güç anlamında İmparatorluğa hükmedebileceği kesindi.

Ve İblis Şehri Kaos Alevine hükmetmek, o güzelim tilki kadının açgözlülüğünü doyurmak için yeterli değildi.

Taritta: “Hazır bahsi açılmışken, mektupta ne yazmıştın?”

Al: “Ehh, belki de bize katılırsa onu karısı yapacağını falan yazmıştır. Bana kalırsa işi halletmenin en kısa yolu bu, hem kadın da çok güzel.”

Subaru: “Güzelliği o ele avuca sığmaz hâlini telafi etmeye yeter mi bilemiyorum doğrusu…”

Subaru, güzel bir kadın oluşunun bencilliği ve kötü karakterini bir nebze tahammül edilebilir hâle getirebileceğini düşünse de bir yere kadardı.

Priscilla da Yorna da su götürmez güzelliklerdi ama Subaru her ikisiyle de evlenmezdi. Kaç hayat yaşarsa yaşasın daimî bir anksiyete hâlinde günlerini geçirme zorluğunu üstlenemezdi.

Abel: “Mektubumun içeriğini açıklamaya niyetim yok. Fakat beklentilerinizi karşılıksız bırakmayacağının garantisini verebilirim.”

Subaru: “Garanti ancak ortada bir güven bağı varsa verilebilir… Aman neyse, şimdi hiç oraya girmeyelim. Bunu dile getirmenin gereği yok. Sustuk, sustuk!”

Diyerek ellerini çırpan Subaru, konuyu zoraki olarak o noktada sonlandırdı.

Ve Abel bu tatmin etmeyen sonuç karşısında kendisine onaylamaz bakışlar atarken de Al’a dönüp “Bu arada” diyerek yeni bir konu başlığıyla devam etti.

Subaru: “Orada bir İlahi General vardı, ona Olbart demiştin. O Zalim Yaşlı Adam’dı, değil mi?”

Al: “Evet, oydu. O ihtiyar bizler için kötü haber demek. Zamanında bir sürü tiple tanıştım ama o, denk geldiklerim arasında bambaşka bir düzeydeydi.”

Subaru: “O ihtiyar, rakibin safına geçmiş midir peki sizce? Eğer öyleyse Arakiya, Chisha derken üçüncü biri de çoktan kapılmış demektir.”

Dokuz İlahi Generalin çoğunluğunu elde tutmak için beşini saflarına katmaları gerekliydi.

Ama Subaru ve diğerleri daha ilkini saflarına katma mücadelesi verirken karşı tarafta çoktan üç İlahi General olmuştu bile.

Al: “Bu arada daha önce duyduğum kadarıyla ihtiyar 3. sıradaymış. Ayrıca 2. sıradaki Küçük Hanım Arakiya ve 4. sıradaki Chisha da o tarafta.”

Subaru: “İlk sıraların çoğunu kapmışlar!”

Al’ın iç karartıcı raporunu işiten Subaru, bu şekilde bağırdı.

Bu sıralama güce dayanıyorsa taraflar arasındaki güç farkı çoktan umutsuz hâle gelmiş demekti. Yorna 7. sırada olunca Subaru’nun gerilmesi kaçınılmazdı.

Abel: “Böğürüp durma… Olbart muhtemelen diğer tarafla ilişki içerisinde değildir. Şu anda yalnızca bir İlahi General olarak İmparatorun emirlerine itaat ediyordur.”

Subaru: “…Peki bunu neye dayanarak söylüyorsun?”

Abel: “Olbart Dunkelkenn de hamleleri öngörülemeyen bir adamdır. Mevcut durumu değiştirmek isteyen kişi, zafere giden yoldaki pürüzleri kaldırmalıdır. Arakiya’yı etkilemek zor bir iş olabilir ama Olbart’ı kapana kıstırmak da kolay olmayacak.”

Subaru: “Yani diyorsun ki sonuç olarak Dokuz İlahi Generali tam anlamıyla kontrol etmek mümkün değil?..”

Başka bir deyişle, iktidar dizginleri elinde tutamadığı için onun yerini alan kopyası da dizginleri tutamayacaktı.

Bu, Subaru’nun sevinecek hiçbir nokta bulamadığı ve onu yaşanacaklar konusunda tedirgin eden bir konuşmaydı.

Taritta: “Yani Olbart isimli ihtiyar için yerimiz var.”

Abel: “Doğal olarak müzakere masasında yeterli hareket sağlanmalı. O, ihtiyaçları ve beklentileri olan kurnaz bir ihtiyardır. Hele bir durum netleşsin, ne sunacağımıza karar veririz.”

Subaru: “…Oh, bu arada, sen onu tanıyordun Al, değil mi? Aranızda nasıl bir ilişki var?”

Subaru’ya kalırsa Olbart’la müzakere etmek istedikleri takdirde en iyi seçenek Al’dı.

Kalede Al ve Olbart arasında gerçekleşen konuşma, bu ihtimali gözler önüne sermişti.

Subaru: “Gladyatör Adası mıydı? Orada yaşanan olayın çözülmesinde rol oynadın demek…”

Al: “Oh, evet. Eklenecek pek bir şey yok gerçi. Sekiz yıl önce, henüz Volakiya’da bir gladyatör olduğum sıralarda kendimi adadaki bir isyanın içerisinde buldum. Adadaki gladyatörler bir ölüm maçı sırasında bir Kontesi rehin alıp serbest bırakılması için talepte bulundular.”

Subaru: “Kulağa büyük bir olaymış gibi geliyor… Ve sen de bu olayı çözdün mü yani, Al?”

Al: “Açık konuşmak gerekirse olayı Küçük Hanım Arakiya’yla birlikte çözdük, o zamanlar henüz bir loliydi tabii. Sözüm ona rehin alınan Kontese gelince… Neyse ona dair detayları sonra konuşuruz.”

Hikâyenin ikinci yarısını geçiştiren Al, tuhaf bir şekilde boynunu kaşıdı. Bahsetmesi zor bir olaya benziyor fakat gizli detaylar verilmeden de işin özü anlaşılabiliyordu.

Özetle Al, İmparatorluktaki bir olayı çözmüş ve ödülünü almak için sekiz yıl beklemişti. Bu da Subaru ve diğerlerinin canlarını koruyarak amaçlarını yerine getirebilmesini sağlamıştı.

Subaru: “Ödülünü gerçekten bu şekilde mi kullanmak isterdin ki?”

Al: “Başka bir yerde kullanma fırsatı bulacağımı sanmıyordum, o yüzden neden olmasın dedim. Dürüst olmak gerekirse bu kadar harika bir öngörü olacağı hiç aklıma gelmezdi. Zamanındaki uyuşukluğuma teşekkür etmek istiyorum.”

Al neşeli bir şekilde kıkırdadı, görünüşe göre Subaru’nun daha fazla utanmasının önüne geçmek istiyordu.

Subaru bu düşünceliliği için minnettar olurken Abel, “Demek öyle” diyerek kafasını salladı.

Ve oni maskesini çenesinden tutup usulca yukarı kaldırıp çıplak yüzünü Al’a ifşa ederek,

Abel: “Tahta çıkışımın hemen ardından Gladyatör Adasında çıkan kargaşada çabalayan bir gladyatör olduğu kulağıma gelmişti. Ödül talep etmediğini de duymuştum… O sen miydin yani, soytarı?”

Al: “Öyleymişim demek ki. Bunun İmparatorun kulağına kadar ulaşmış ve unutulmamış olması daha da şaşırtıcı. Seyahatlerimiz sırasında yaptığımız önemsiz sohbetlerin de hepsini hatırlayacaksın sanırım.”

Abel: “Büyük bir başarıydı. ——Seni hizmetlerin için ödüllendirmeliyim. Ne olursa olsun.”

Al: “Oh…”

Abel söylediklerinde ciddiydi ve sergilediği gerçek yüzü sarsılmaz bir samimiyetle süslenmişti.

Abel’in “mutlak ceza veya ödül” inancı bir kez daha İmparator görünümüne bürünmesini sağlamıştı. İmparator olarak yetiştirilme tarzı gereğince başarıları için ödül talep etmeyenleri göz ardı edemezdi.

Al da bu sefer ödülünü almadan geçip gidemezdi.

Abel: “Her neyse, artık mektup yerine ulaştığına göre yarın gelecek yanıtı beklemekten başka çaremiz yok.”

Subaru: “Aynen öyle, değil mi? Yapabileceğimiz hiçbir şey yok… Bu arada Yorna-san’ın hizmetlisi olan kız, sahte İmparatorun grubunun bize el süremeyeceğini söyledi.”

Abel: “Bunu söyleyen Yorna Mishigure ise şüphelenmeye gerek yoktur.”

Abel, Tanza’nın verdiği güvenceyi hiç tereddütsüz kabullenmişti. Henüz dile getirmediği, Subaru ve diğerlerine iletmediği bir şeyler varmış gibiydi.

Ancak——

Subaru: “Bana anlatmanı istesem bile…”

Abel: “Neleri anlatıp neleri anlatmayacağıma ben karar veririm. Yalnızca altından kalkabileceğin kadar şey bileceksin. ——Hiç değilse şimdilik.”

Subaru: “Hiç değilse şimdilik… Hah.”

Subaru’nun konuşma tarzı bir an için orijinal hâline dönerken kalbinde şekillenen ihtilaf için kendini azarladı.

Aslında Abel iş birliğine yanaşmıyor işte diyerek bunu kolayca geçiştirebilirdi. Ancak o da mağlup olmamak istiyordu. Nasıl Subaru her şeyini veriyorsa, Abel de her şeyini veriyordu.

Bu yaklaşım Subaru’nun arzulayacağı bir şey olabilirdi fakat yine de Abel’e ayak uyduramıyordu.

Al: “Öyleyse bugünlük bu kadar, ha? Neyse ki canımızı kurtarabildik, yarın da onlarla iletişime geçebileceğiz. Ayrıca rakibimizin gol atmasını da engelledik, yani iyi iş çıkardık bence.”

Al yüksek sesle böyle diyerek Subaru ve Abel arasındaki hassas atmosferi dağıttı.

Ve bunu hesaba katan Subaru da başını sallayarak “Sanırım öyle” dedi.

Olağandışı koşullara rağmen, Al ve Medium sayesinde Yorna Mishigure’u kazanma yolunda ilk adım atılmıştı.

Bu saatten sonra yarın Yorna’dan gelecek yanıtı beklemekten başka seçenekleri yoktu.

Subaru: “…Hâliyle çok yorgunum.”

Bugün için yapılacak hiçbir şey kalmadığı sonucuna vardığı gibi üzerine bir ağırlık çökmüştü.

Gerginliği yatışmış olmalıydı ki vücudu bitkinliğinin farkına varabilmişti. O zorlu yolculuktan hemen sonra kaleye gitmek zorunda kalmaktan Yorna ve sahte İmparatorla karşılaşmaya dek pek çok şeyi barındıran önemli bir mücadele sona ermişti.

Sağ kolu bindirdiği baskı nedeniyle ağrıyor ve pervasızca kullandığı kırbacıyla ilgilenmesi gerekiyordu.

Neticede büyük bir görev sonrası bedeniniz ve alet edevatınızla ilgilenmeniz önem taşırdı.

Subaru: “Aman neyse, çok uykum geldi…”

Düşüp duran kafasını tutan Subaru, sersemce kendi kendine mırıldanırken onun hâlini gören Taritta, “Natsumi” deyip destek olarak,

Taritta: “Önemli bir görevi tamamladın. Ben ekipmanınla ilgilenirim, sen bu gece erkenden yat uyu lütfen. Gece nöbetini de ben hallederim.”

Subaru: “Bu şehirde gece saldırılarına karşı temkinli olmak öyle kıyamet sonrası işi ki…”

Taritta’nın düşünceli teklifine usulca gülümseyen Subaru, söyleneni yapmakta karar kıldı.

Ve derin bir nefes vererek kendisine tahsis edilen odaya yöneldi. Fakat bunu yaptığı anda——

???: “Uu!”

Subaru: “Yine mi sen…”

Yan odaya geçerek ondan ayrılmış olması gereken Rui, Subaru’yu bekliyormuşçasına saniyesinde üzerine atıldı. Subaru’ysa onun kollarını tutarak sergilediği bu tavrı tamamen bıkıp usanmış şekilde ellerini kafasına koyarak karşıladı.

Söz konusu Rui olmasa ilgi çekmeye çalışan bir çocuğun isteklerinden rahatsızlık duymazdı. Ama bilhassa bu kadar yorgunken Rui’nin karşısında gardını indirmek zordu.

Sessizce parmağını Rui’nin alnına koyan Subaru, kızdan bir “Ua” sesi yükselterek o beyaz alına bir fiske attı.

Subaru: “Sana ayıracak vaktim yok. Hadi kenara çekil lütfen.”

Rui: “Aa, uaa!”

???: “Of, yine yataktan çıkmış! Affedersin, Natsumi-chan. Hey, Rui-chan, buraya gel! Sen benimle kalacaksın!”

Alnını tutan Rui’nin bedeni, arkasından uzanan Medium’un kollarıyla kavrandı. Ardından Rui, bacaklarını çırpıp Subaru’ya doğru koşma mücadelesi vermeye devam etti.

Derken bedeni bir kez daha kapının ardında gözden kayboldu ve bu defa verdiği huzursuzluk kesin olarak son buldu.

Subaru: “Püfff, bu da neydi şimdi…”

Al: “Sana iyice bağlanmış, kardeşim. Değil mi? Olup bitenleri idrak edemese de senin ölüme yaklaştığını hissediyor.”

Subaru: “————”

Al haklıysa Rui’nin davranışları Subaru için duyduğu endişeden kaynaklanıyordu.

Ancak Subaru, duygusal olarak bunu kabullenmekte zorlanıyordu. Rui masum bir çocuk gibi davranıyor olsa da içinde bir şeytanlık, affı mümkün olmayan bir kötülük taşıyordu.

İnatla buna inanmak, Subaru ve Rui arasındaki ilişkinin temel dayanağıydı.

Subaru: “Abel, ben odama gidip dinleneceğim. Eğer…”

Abel: “Hiç zahmet etme. Herhangi bir kriz anında senin varlığının pek faydası dokunmaz.”

Subaru: “Her şeyi Taritta-san’a yıkma. Tüm gece baskınlara karşı tetikte olun.”

İlgiden yoksun bir yanıt alan Subaru da sert bir yanıt verdi.

Tüm bunların ortasında kalan Taritta’nın paniklemiş hâline üzülüyordu ama şu an için dinlenmeye gitmeden önce yapılması gereken her şey yapıldığı için rahatlamış durumdaydı.

Subaru: “Makyajımı ve kıyafetlerimi çıkaracağım… ve kütük gibi uyuyacağım.”

Böylece odasına geçen Subaru, kafasını hafifçe sallayarak soyunmaya başladı.

Artık Shudraq Köyünden ayrıldığı için peruğunu onarması kolay olmayacaktı. Yani onunla büyük bir özen ve dikkatle ilgilenmeliydi, hâliyle süreç oldukça hassastı.

Önce peruğunu ince bir fileye bastırarak yıkadı, sonra da çıkarmış olduğu kıyafet ve ayakkabılarını temizledi.

Bu ufak işlemden sonra da yatağına gömüldü.

Ve gözlerini kapatarak bilincinin usulca yitmesini bekledi.

Subaru: “Öyleyse, yarın…”

Koşullar bir kez daha gelişmişti.

Durum değişirse gördüğü şey de değişirdi. Gördüğü şey değişirse, önünde bir yol açılırdı. Önünde bir yol açılırsa, amacına yaklaşırdı. Yani ayrı düştüğü insanlara.

Subaru: “Rem, Beako… Emilia, tan…”

Yüreği acıyan Subaru, başka bir ülkenin topraklarında sevdiklerinin isimlerini sıraladı.

Ve onların isimlerini, onlarla kavuşmayı düşleyerek dalıp gitti——

△▼△▼△▼△

???: “————”

Bilinci ağır ağır uyanmaya başladı ve Subaru, ranzanın üzerinde gözkapaklarını açtı.

Genellikle pek kolay uyuyamazdı ama dün gece öylesine yorgundu ki misler gibi uyumuştu. Hatta uykusu öyle derindi ki rüya gördüğünü bile anımsamıyordu.

Bunun yorgunluğunu büyük ölçüde geçireceğini düşünüyordu ama——

Subaru: “Ne?”

Subaru’nun uyanmasına sebep olan şey yeterince dinlenmesi değil, gürültülü bir varlıktı.

Subaru’nun uyuduğu odanın kapısının dışında enerjik bir ses ve varlık mevcuttu. Bu da onun için alarm görevi görerek uyanmasına yol açmıştı.

——Gürültülü bir atmosfere uyanmak hiçbir zaman iyiye işaret olmazdı.

Kapalı perdelerin ardından sızan sabah güneşi, sabahın erken saatleri olduğunu anlatıyordu.

İblis Şehrinin çoktan gürültülü bir hâl almış olan atmosferini hisseden Subaru, ne yapacağını bilemez hâlde, bir kenarda kurumakta olan peruğuna baktı.

Şu ana kadar yaşananlar düşünülürse yeniden Natsumi Schwartz kılığına girmesi gerekirdi.

Ama kapının arkasındaki durum acilse kılık değiştirmeye ayıracak vakti yok demekti. Bir müddet düşünen Subaru, birinci önceliğinin durumu anlamak olduğunda karar kıldı.

Yanlış sonuca varmış olma ihtimali yüksekti. Gerçekten mühim bir mesele olsaydı şimdiye Al, Medium, Taritta ya da Abel hariç herhangi biri Subaru’yu uyandırmış olurdu.

Dolayısıyla——

Subaru: “Ah!?”

Aklında bu düşünceyle yatağından inmeye çalışan Subaru, tepetaklak yere devrildi.

Darbe gözlerinin önünde kıvılcımlar çakmasına yol açarken de bana ne oldu şaşkınlığını yaşadı. Hasta falan değildi, yerde bıraktığı kıyafetlere de basmamıştı.

Yalnızca yüksekliği yanlış hesap etmişçesine ayağı zemini ıskalamıştı.

——Evet, Subaru’nun bacakları yatakla yer arasındaki mesafeyi kapatamamıştı.

Subaru: “Saçmalık…”

Subaru bacaklarının kısalığından sık sık yakınsa da bu durum gündelik hayatına engel olacak noktada değildi. Kısa bacaklarına rağmen on sekiz yıldır bu vücutla yaşıyordu.

Bu düşüncelerle otururken o kadar da çuvallamış olamayacağını idrak etti.

——Tuhaftır ki dün geceye kıyasla odadaki her şey gözüne daha bir büyük geliyordu.

Subaru: “Hey, heyhey, ne biçim bir şaka bu…”

Yanakları gerilen ve sesi titreyen Subaru, eliyle suratına dokundu. Ve kalbi yüksek sesle çarparken kımıldanarak kocaman kıyafetlerinin içerisindeki kol ve bacaklarını yokladı.

Ardından elini çantasındaki aynaya götürdü. Makyaj yapıp hazırlanmak için ayna hayati önem taşıyordu, dolayısıyla neler olduğunu görmek için aynada kendisine bakmalıydı ve bunu yaptığı anda——

Subaru: “Bu ne lan?..”

Aynadaki yansımasına bakan Subaru, dehşet içerisinde mırıldandı.

Ellerinde titreyen aynadaki yansıma, Natsuki Subaru’dan başkası değildi.

Ancak——

Subaru: “————”

——O yansıma, on yaşlarındaki Natsuki Subaru’ya aitti.

#Tekrar merhaba arkadaşlar! Evime döndüm, döner dönmez de bilgisayarın başına geçtim ve sürpriz sonlu bölümümüzü tamamladım. Subaru’nun bir anda 10 yaşında uyanmasının sebebi ne olabilir, diğerleri de mi küçüldü, o gürültülerin kaynağı bu mu, tam da mektuba yanıt beklerken yaşadıkları bu olay nasıl çözümlenir, tüm bunlar gerçek olmayabilir mi vb. biiiir sürü soruyu cevaplamak için bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
1 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
Akhan
Üye
6 Ekim 2026 00:10

Çeviri için teşekkürler. İhtiyarın büyüsünün ne işe yaradığı belli oldu sanırım.