
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Medium: “Abimle bulunduğumuz yer gerçekten kötüydü.”
Gece vakti, kamp ateşinin etrafında toplandıkları sırada Medium, her zamanki ses tonuyla böyle söyledi.
Her daim neşeli ve cıvıl cıvıl olan Medium, asla sesinin tonunu düşürmezdi. Şu anda dudaklarından dökülen şeyse zamanında Flop’la kaldıkları yetimhaneye dair bir hikâyeydi.
Kardeşlerin kötü şartlarda büyümüş olduğu gerçeğini Flop’tan da işitmişlerdi.
İki kardeş, yetimlerin toplandığı bir tesiste her gün dayak yiyerek büyümüştü. Flop, talihsiz yetişkinlerin talihsiz çocukları dövdüğü bu dünyaya kin güttüklerini ve intikam yemini ettiklerini de anlatmıştı.
Medium: “Bana çok zor geldiği için abimin söylediği her şeyi anlayamıyorum. Ama o kocaman adımlarla ve göğsünü kabarta kabarta etrafta dolandıkça ona yardımcı olmak istiyorum.”
Subaru: “Söz konusu dünyadan intikam almak olsa bile mi?”
Medium: “Evet, tabii ki! Bunu nasıl yapacağını bilmiyorum gerçi.”
Mahcup bir gülümseme eşliğinde bağdaş kurup oturmuş olan Medium, Rui’yi kucağına almış, arkasından saçlarını okşuyordu.
Zaten en başta yetimhane mevzusunu açmış olma sebebi de çocuklarla ilgilenmekteki başarısıydı.
Subaru, her şeyi nispeten kabaca yapıyormuş izlenimini veren Medium’un Rui’yle bu kadar iyi ilgilenebilmesine şaşırmıştı.
Bu yüzden de ona çocuklara aşinalığının nereden geldiğini sormuş ve konu buraya gelmişti.
Medium: “O tesiste abim ve benim dışımda da çocuklar vardı, anlarsınız ya. Bazıları benden küçüktü ve ortam pek eğlenceli değildi, o yüzden hiç değilse saçlarının uzamasına imkân tanımak isterdim.”
Subaru: “Böylece ufaklıklarla ilgilenmekte iyi hâle geldin yani. E mantıklı, insanlarla ilgilenmekte de çok iyisin sonuçta.”
Medium: “Uhehe, öyle mi düşünüyorsun? Şey, madem öyle, yardım edebildiğime sevindim.”
Medium’un güzelim sarı saçları ışıldıyor, kamp ateşinin kırmızı ışıltılarını yansıtıyordu. Önündeki Rui de onunla aynı saç rengine sahipti ve ikisi, iki kız kardeş gibi görünecek kadar yakındı.
Flop’u değil de Flora’yı düşünecek olursanız onlara üç güzel kız kardeş bile diyebilirdiniz.
Subaru: “…Sana ve Flop-san’a böyle bir sorumluluk yüklemeyi düşünmemeliydim.”
Medium: “——? Natsumi-chan, bir şey mi dedin?”
Subaru: “Yo, yok bir şey. Yalnızca Medium-san’ın gerçekten bana çok yardımcı olduğunu düşünüyordum.”
O’Connell kardeşler ve Rui arasındaki uygunsuz bağlantı bir kenara bırakılırsa bu, sahte ithamlarla boşa harcanmış gibi görünen bir ifadeydi ama Subaru’nun şu anki hisleri gerçekten bu şekildeydi.
Medium ve Flop kardeşlerin varlığının hem askerî hem de duygusal anlamda çok yardımı dokunmuştu.
Onlar olmasaydı Subaru ve grubunun İmparatorluktaki yolculuğu çok daha kasvetli olurdu.
Subaru: “Bu açıdan senin de daha minnettar olman gerekmez miydi?”
???: “————”
Diyerek gözlerini kısan Subaru, ateşin hemen yanındaki Abel’i oltaya getirerek ondan bir yanıt almaya çalıştı.
Tuhaftır ki Abel yemeğini bitirir bitirmez istirahat etmek için çabucak arabaya dönmemiş, aksine sessizce orada kalmayı tercih etmişti. Ama ne dönen sohbete ne de Subaru’nun alaycı ve iğneleyici sözlerine odaklanmış görünüyordu.
Abel: “Medium, abinle sen nerelisiniz?”
Medium: “Ha?”
Buna rağmen Subaru’nun söylediklerine yanıt vermeyen Abel’in dudaklarından Medium’a yönelik bir soru döküldü.
Sorunun içeriğiyse az önce gerçekleşmiş olan konuşmaya dayanıyordu.
Gafil avlanan Medium’un iri gözleri iyice irileşirken ağzı açık kalakalmıştı. Anlaşılan Abel’in onunla bir konuşma başlatmış ve kendisini dinlemiş olduğuna şaşırmıştı.
Medium: “Abel-chin, benim ismimi biliyor muydun?”
Belli ki şaşkınlığının sebepleri bunlarla da sınırlı değildi.
Her hâlükârda Abel hafifçe iç çekerek karşılık verdi, çünkü Medium da tıpkı Al gibi saygısızca ve İmparator Ekselanslarını memnun etmeyecek cinsten bir hitap şekli seçmişti.
Abel: “İsimleri hatırlamak çocuk oyuncağı. Önemsiz takdirleri bırak da sorumu yanıtla. Flop ve sen nereden geliyorsunuz? O tesisin baş temsilcisi kimdi?”
Medium: “Temsilci mi? Müdürü mü diyorsun? Onun ismini hatırlamıyorum ama abim ve ben Eyburiku denen küçük bir şehirde yaşıyorduk.”
Abel: “Eyburiku… Batıdaki bir şehir. Bunu aklımda tutacağım.”
Medium: “——? Aklında mı tutacaksın? Neden ki?”
Abel: “Gereğini yapmak için. Doğrudan ya da dolaylı olarak.”
Abel’in yanıtı kısa ve öz olsa da gerçek niyeti muammaydı.
Medium’un suratına bir afallama yerleşmişti ve surat ifadesi aklında bin bir soru olduğunu anlatıyordu. Ve Abel de her zamanki kabalığıyla ortadaki gizemi çözmeye gayret etmiyordu.
Subaru da kendi adına olayı tamamıyla çözmüş olmasa da,
Subaru: “İnsanların sahici fikirlerini dinleyip ülke siyasetinde uygulamaya dökmek mi istiyorsun yani?”
Abel: “Ben o kadar takdire şayan biri değilim. Sana söylemiştim. ——Bu kesin ödül veya ceza meselesi.”
Başarılar ödüllendirilmeli, aptallıklar cezalandırılmalıydı.
Bir hükümdar olarak Abel’in mezhebi buydu ve bu, değişmez bir varoluş biçimiymiş gibi görünüyordu.
Shudraq Köyündeki Yaşam Kaynağı Ritüeli’ni düşünüyordu da orada da ölüm döşeğinde olan Subaru’dan son arzusunu duymaya çabalamıştı. O çabanın ardında da aynı inanç yatıyordu.
Yani——
Subaru: “——Başkalarının eli boş gelmesine katlanamayan birisin, değil mi?”
Abel: “Çoğu kişi bu dünyaya yoksul, eli boş gelir. Ellerine aldıkları ve birlikte öldükleri tek şeyse canlarıdır. Hâliyle insan kazandığı şeyden vazgeçmemeli.”
Subaru: “Bir İmparatorun ağzından dünyaya yoksul geldiğini duymak hoş olmadı.”
Çoğu kişi yoksul olur, yetersizlik ve yeteneksizliğinden yakınarak mücadele etmekten başka seçenekleri olmazdı. Hayatın böyle olduğunu bilir ama bunu şanslı olanların ağzından duymaya tahammül edemezlerdi.
Fakat Abel, bunu bir ironi olarak algılayan Subaru’yu umursamıyordu bile.
Abel: “——Ben de bir istisna değilim.”
Subaru: “——? Ne demek istiyorsun?”
Abel: “Pozisyonla birlikte belli bir sorumluluk da gelir. Kişi kaldıramayacağı bir yük taşıyorsa o yükün altında ezilenin aptaldan farkı yoktur. Karakter ve gurur yalnızca gündelik öz farkındalıkla gelişebilir.”
Bu soru karşısında Abel’in bakışları yavaşça Subaru’ya kaydı.
Ve ateşin yanında oturan Subaru’yu gözlemleyip incelemek istercesine kara saçları ve kılık kıyafetini süzdü.
Abel: “Sahte ve yapmacık kimlikler er ya da geç açığa çıkar. Kılık değiştirme konusunda bir hayli maharetli görünsen de bu kılıktan sıyrıldığında kendine gelmen çaba gerektirecektir.”
Subaru: “————”
Abel: “Sonuç verdiği sürece başkalarının ilgi duydukları şeylere müdahale etmem. Ama bu beyanla çelişmek istemesem de yanlış bir imajı dayanak noktası olarak görmek de tahammül edemeyeceğim bir şey. En nihayetinde tüm temel eğilir çünkü.”
Abel’in yakıcı bir meltemle yıkanan gözleri, soğuk bir gece kadar berraktı.
Seçtiği kelimelerse düşünceli veya anlaşılır olma gayretinden yoksundu. Bu nedenle Subaru, söylediklerinin ardındaki anlamı kısmen de olsa çözememişti.
Geriye kalan tek şey, yüreğinin duygusuzca aşağılanmış olmasından doğan acıydı.
Abel: “…Gereğinden fazla konuştum. Bundan sonrasını size bırakıyorum.”
Diyen Abel, ayağa kalkarak arabanın içerisinde gözden kayboldu.
Kalın kapı pat diye kapandı. Ve geriye sadece Subaru, Medium ve konudan bihaber Rui kaldı.
Subaru: “…Bu herifin nesi var böyle?”
Ardından Subaru, çenesini tutup acı bir surat ifadesine bürünerek bu kelimeleri geveledi.
Kötü kadın kahraman yüzünden acı çekmiş eziğin teki gibi değil miydi? Serinkanlı kadın askerî strateji uzmanı Natsumi Schwartz ondan çok daha dayanıklı ve uyumluydu.
Bu da Subaru’nun bitmek bilmeyen ‘sarsılmaz kalp’ arzusu ve taşıdığı o en güçlü kadın imajının neticesiydi.
Medium: “Natsumi-chan, sen iyi misin?”
Medium’un eli Subaru’nun çatışmalarla dolu kafasını usulca okşamaya başladı.
Sonra da ustalıkla yanına kaydı ve kalçasının yere değmesine izin vermeyecek şekilde çöküp oturdu. Elleri boyuyla doğru orantılı şekilde Subaru’nun kafasını rahatlıkla kavrayabilecek irilikteydi.
İşte o iri avuçlar, Subaru’nun kalbini samimiyetle, usul usul sarıp sarmalıyordu.
Subaru: “Hı hı, iyiyim. Yani, o herif çok üstü kapalı konuşmuyor mu… Sen ne söylemeye çalıştığını anladın mı, Medium-san?”
Medium: “Hmmm, hem de hiç anlamadım! Ama Natsumi-chan’ın acı çekiyormuş gibi göründüğünü fark ettim, elimden de ancak bu kadarı geliyor işte.”
Subaru: “Bu doğru değil…”
Medium: “Sorun yok, sorun yok, biliyorum! Ben koca bedenimle elimden gelenin en iyisini yapmakla ve zor işleri abime ve geri kalanlara bırakmakla yükümlüyüm.”
Medium hâlinden memnun bir şekilde gülümsüyor ve suratına en ufak bir sahtekârlık belirtisi yansımadan Subaru’nun kafasını okşamayı sürdürüyordu.
Eksikliklerinin farkında olsa da bunun canını sıkmasına izin vermemesi ve pozitif tavrını koruması, Subaru’nun takdir ettiği insanların ortak özelliklerinden biriydi.
Subaru: “Çok olgun birisin, öyle değil mi, Medium-san?”
Medium: “Daha önce hiç kimse bana bunu söylememişti! İyi bir abla olduğum ya da bir sürü şeyi sıkıntı çekmeden yiyip içebildiğim söylenirdi gerçi.”
Subaru: “Bunlar da senin iyi yönlerin, Medium-san.”
Medium: “Uehehe~”
Subaru, minnettarlığını ve hayranlığını tam anlamıyla kelimelere dökememenin hüsranını taşıyordu. Fakat Medium, onun bu boş iltifatlarını memnuniyetle kabul ediyordu.
Kucağına kıvrılmış olan Rui de onun neşesine eşlik ediyormuşçasına mutluydu.
Subaru’nun katlandığı onca zorluk ve gerginlikten koptuğunu hissedeceği kadar huzurlu bir andı.
Nihayet bu hayali kuracağı sakinliğe ulaşabilmişti.
△▼△▼△▼△
Titreşen alevleri izlerken zaman uzun uzadıya akıyordu.
Subaru: “————”
Dünya sessiz mi sessizdi, yalnızca yanan odunların çıtırtıları işitiliyordu.
Subaru, böyle boş zamanlardan hiç hazzetmezdi. Sersemce geçirdiği bu anlarda eziyet çektiğini hisseder, akıl sır ermez bir aciliyet duygusuna kapılırdı.
Bir uyuşukluk hâlindeymişçesine amaçsızca zaman geçirmesine izin verilip verilmediğini merak ederdi.
Tanımlanamayan kara bir gölge arkasından çullanır, samimiyetle omuzlarını sarmalar, inatla izini sürerdi.
Kulaklarını tıkasa, gözlerini kapatsa bile bu kâbusu ardında bırakması imkânsızdı—— Natsuki Subaru bundan kaçınmak için her şeyi denemişti.
Zaman zaman çok yönlülüğü ve kurnazlığıyla övülürdü.
Ama tüm bunlar sorumlulukları ve suçluluk duygusundan kaçınmak için birer bahaneydi.
Natsuki Subaru, bir dizi bahanenin sonucu olan bir kâğıt hamuruydu——
Subaru: “——Yalnızca bir bahaneden ibaret olmaması beni az da olsa rahatlatıyor.”
???: “Demek öyle…”
Subaru’nun hikâyesini dinleyen Taritta, başını sallıyordu.
Titreşen alevlerin öbür tarafındaki genç kız, yüzünde kırmızı bir ışıltıyla diz çökmüştü. Alevlerin kuvvetli parıltısı kahverengi tenine çok yakışıyordu.
Yakışmak demişken, Shudraq kimliğini gizleyen kılığından da bahsetmek gerekirdi.
Vücudundaki beyaz boyalar silinen ve medeni bir insan gibi giydirilen kız, uzun ve ölçülü bedeniyle erkek kılığındaki güzel bir kadını andırıyordu.
Fakat gece bekçisi olarak nöbetini tutarken ceketini çıkarıp kollarını kıvırışıyla zekidense vahşi bir izlenim veriyordu.
Taritta: “————”
Taritta, ortama çöken bu hafif sessizlikte düşüncelere dalmıştı.
Subaru’ya kendi şahsi koşullarından—— orijinal dünyasından bahsetmesi için musallat olmuştu; Subaru da hayatının en kasvetli ve ağır kısımlarını belirsizleştirmişti ama bu Taritta’yı nasıl etkilemişti?
Her şey Taritta’nın Subaru’yu ojelerini silerken görüp “Makyaj yapmayı nerede öğrendin?” diye sormasıyla başlamıştı.
Makyaj ve kılık kıyafet değişimi Subaru için büyük bir mesele değildi.
Lisenin ilk yılını kargaşa içerisinde geçirmiş, sonra da lise hayatının geri kalanında muhteşem bir geri dönüş yapmak için bu zorluğu bir eğlence olarak benimsemişti.
Subaru: “Ben biraz titiz biriyimdir, o yüzden bir şeyi yapacaksam… adamakıllı yapmak, sunduğum şeyden utanmamak isterim.”
Her alanda olduğu gibi sanatın gelişmesinde de pek çok öncünün çabaları rol oynuyordu.
Subaru’nun lise hayatı, bundan utanmadığını gösterme girişiminin neticesi olarak sona ermişti. Ve o günden sonra bir daha asla kadın kılığına girmeme kararı almış olsa da düştüğü durum buydu.
İnsan, sonuna ulaşıncaya dek hayatta neyin faydasını göreceği asla bilemezdi. ——Bu, ölse de hayatının sonuna ulaşamayan Subaru için bilhassa geçerliydi.
Subaru: “Oh, hiç komik değil——”
Taritta: “…Natsumi’nin tavrı, bunu kıskanıyorum.”
Subaru: “N-neeeeee?”
Taritta: “Ne-neden bu kadar şaşırdın?..”
Subaru: “Oh, yo, çok sık duyduğum bir şey değil de…”
Oldukça ciddi bir şoktu ve Taritta’yı da afallatmıştı.
Fakat sahte göğüslerine bastıran Subaru’nun zihnindeki şok geride kalmıyordu. Objektif davranacak olursa kendisinin hiç de kıskanılmaya değer bir pozisyonda olduğunu düşünmüyordu.
Bu kısmen kendi bakış açısından kaynaklansa da bu farklı dünyaya geldi geleli—— hatta geriye dönüp bakıldığında daha öncesindeki hayatı da bir dizi başarısızlık ve hayal kırıklığıyla doluydu.
Dürüst olmak gerekirse Emilia’yla karşılaşmış olmasaydı işleri değiştirme fırsatı bulabileceğinden bile şüpheliydi.
Subaru, yaşadığı tüm rastlantı ve mutluluklarını, onu ara sokaktaki haydutlardan korumaya çalışan Emilia’ya borçlu olduğuna inanıyordu.
——O anı hâlâ Emilia’nın zihninde değildi tabii.
Taritta: “Kendimi bildim bileli ablamın ardında gizlenerek büyüdüm. Ablamı hepimiz tanıyoruz, hâliyle er ya da geç Reis olacağından hiç kimsenin şüphesi yoktu. Benim de aynı şekilde.”
Subaru: “Taritta-san…”
Taritta tereddüt ederek kendinden bahsetmeye başladı.
Subaru’ysa ilk etapta sırf kendisinin itirafına karşılık olsun diye bahsetmek istemediği şeylerden bahsetmeye başlamasın diye onu durdurmaya niyetlendi. Taritta onu makyaj ve kılık değiştirme becerileriyle ilgili sorgulamış ve Subaru da ona kendinden, şahsi problemlerinden bahsetmişti. Onu aynı şeye zorlamayaysa hiç niyeti yoktu.
Ancak Taritta’nın nemli gözlerini, titreyen sesini ve asık yüzünü fark ettiği anda duraksadı.
Konuşuyordu, çünkü canı anlatmak istiyordu, Subaru’ya hissettirdiği buydu.
Taritta: “Ablamla aramda üç yaş vardı. Ama ablamı gözümde o kadar büyütme sebebim aramızdaki üç yaş değil. Haklıyım, değil mi?”
Subaru: “————”
Taritta: “Ablamın on yaşındayken yapabildiği şeyleri aynı yaşa geldiğimde yapamamıştım. Yani mevzu yaş farkı değildi, onda farklı olan bir şeyler vardı. O şeyin ne olduğunuysa bilemiyorum.”
Taritta’nın ağzından dökülen her bir kelime, Subaru’nun yüreğine saplanıyordu.
Bu, bir yerlerde işittiği ama aynı zamanda asla kimselere bahsini açmadığı bir hikâyeydi.
Olağanüstü bir abladan kaynaklanan aşağılık kompleksi, Rem’in beslediği bir histi.
Benzemek istediği kişiden kaynaklanan bir aşağılık kompleksiyse Subaru’nun acısını çektiği bir şeydi.
Taritta: “Ablam neden Reis olarak beni seçti ki? Kendimi o role yakıştıramıyorum.”
???: “——E o adamın çocuğu, sonuçta.”
İnsanın kendisine duyduğu hayal kırıklığı. Kıymet biçilen birinin beklentilerinden kaynaklanan suçluluk hissi.
Bu duygulara yenik düşmesine ramak kalan Taritta, bu yolculuğa baş koymuştu. Eski Reis olan Mizelda, tahtı geri alma amaçlı yolculuğunda Abel’e yardımcı olma sözü vermişti.
Belki de bu, Taritta için hem kendisini tanıyıp kabul etme yolculuğu hem de üzerine binen beklenti yükünden kaçmanın bir yoluydu.
Taritta: “Bu yolculuk sırasında bir yanıt bulmak zorundayım. Yo, kararlılığımı perçinlemek zorundayım.”
Subaru: “Kararlılık mı… Kabile reisliğini devralma kararlılığı mı?”
Taritta: “————”
Subaru’nun sorusu, Taritta’nın küçük çenesini sallayışıyla onaylandı.
Bir yanıta ulaştığını söylemek uygun olmazdı ama kendisini münasip bir kadere hazırladığını söylemek mümkündü. ——Kabilenin bir sonraki reisi olma görevi ona Mizelda’nın emanetiydi. Subaru, Taritta’nın olayı bu şekilde algıladığının farkındaydı.
Genç kız, reisliği devralmanın kaçınılmaz olduğuna inanıyordu.
Bunu reddetme imkânının olmadığı inancını taşıyordu. Ona göre bu ablası tarafından verilen bir sorumluluktu ve klanın gelecek nesline liderlik etmesi gerekiyordu——
Subaru: “Kaçsan bile…”
Taritta: “Eh?”
Subaru: “Kaçsan bile sorun olmaz bence. Bunun için seni suçlamam.”
Taritta’nın suratındaki şaşkın ifade, bu sözleri duymayı beklemediğinin göstergesiydi.
Konuşmanın akışı bu şekilde olsa da Taritta, Subaru’ya en samimi düşüncelerini açmıştı. Durumu, güvensizlikleri, küçük omuzlarında taşıdığı sorumluluk, hepsi gözle görünürdü.
Aynı zamanda fazlasıyla sorumluluk sahibi biri olduğu, kendi kendini cezalandırdığı ve bununla başa çıkmakta zorlandığı da aşikârdı.
Belki Subaru’nun ‘topla kendini’ deyip onu bir başına alamadığı bir kararı alması için cesaretlendirmesini diliyordu. Belki de gururla ve utanmaksızın kadın kıyafetleri giyinen Subaru’nun özgüvensizlik diye bir şey olmadığı konusunda ona öğüt vermesini istiyordu.
Ama Subaru’nun söylediği şey, beklentilerine aykırıydı.
Subaru: “Buna katlanamıyorsan, sana daha uygun başka bir şey olduğunu düşünüyorsan, eşyalarını toplayıp arabadan ayrıldığın takdirde seni suçlamayız. Hiç değilse ben suçlamam.”
Taritta: “A-ama, ben gidersem, gücümüz…”
Subaru: “Tabii ki bu beni endişelendirir. Ama elimden geleni yaparım.”
Taritta: “————”
Subaru, belli etmese de böyle bencilce şeyler söylediği için içten içe kendisiyle alay ediyordu.
Abel’in bu etkileşimi duyduğu takdirde hiç memnun olmayacağı kesindi. Taritta, kendisinin de belirttiği gibi güç eksikliği çeken grupları için mühim bir askerî değer taşıyordu.
Bu hem bu yolculuktaki grupları hem de bir bütün olarak toplulukları için geçerliydi.
Her şeyden önce onları bırakıp gitmesi iyi sonuç verir miydi bilemiyordu.
Taritta: “Bana ihtiyaç duyulmadığını söylüyorsun…”
Subaru: “Yo, bu çok yanlış bir düşünce. Taritta-san’ın hem kişilik hem de güç anlamında bizimle kalmasını çok isterim. Ama bunda diretmem bencillik olur, haksız mıyım?”
Taritta: “Bencillik…”
Subaru: “Çünkü sana ben yaşayabileyim diye hissizleşmeni söylemiş olurum.”
Tecrübeli ve iyi kalpli biri olarak Subaru, Taritta’yı bunu yapmaya zorlayamazdı.
Daha önce bu karanlık yerden çıkma fırsatı tanınmış olan Subaru, kendisinden daha yaşlı ve muhtemelen bu konuda daha deneyimli olan Taritta’ya sanki kıdemli olan kendisiymişçesine böyle söylemişti.
——Bir başkası olamazsın.
İster kan bağı taşıdığın biri olsun, ister en yakının. Ne kadar arzularsan arzula, ne kadar kıskanırsan kıskan ya da kalbine ne kadar kazırsan kazı. Bir başkası olamazsın.
Subaru: “ ‘Kendimizden’ başkası olamayız.”
Subaru da kendinden başka bir şey olamamıştı, olamazdı ve hiç değilse sevebileceği, rahat edebileceği, güvenebileceği bir şey olmalıydı.
Tekrarlanan hüsranlardan, cesaret kırıklıklarından ve küçük bir başarı hissinden sonra kozadan çıkacak bir kelebek misali.
Subaru: “…Can sıkıcı, değil mi?”
Diye fısıldarken sesi öylesine kısıktı ki Taritta’ya bile ulaşmamıştı.
Konuşurken anımsadığı şey, Abel’in birkaç saat önce aynı ateşin etrafındayken bahsettiği idealdi. Yoksulların çoğu boş elleriyle neye tutunur, neyle yaşar, onu sorguluyordu.
Söyledikleri özünde Subaru’nun anlatmaya çalıştığı şeyle örtüşüyor gibiydi.
Taritta: “————”
Bu sırada Subaru’nun anlattıklarını dinleyen Taritta’nın gözleri yaşarıyor, tereddüdü daha da yoğunlaşıyordu.
Bu tereddüdün varacağı noktayı belirlemek Taritta’ya kalmıştı ama Subaru, seçimi her ne olursa olsun ona saygı duyması gerektiğini biliyordu.
Subaru, kendisine yüklenen beklentilerden ve onlara göre yaşamamanın doğurduğu suçluluk hissinden kaçmıştı.
Hatta bu farklı dünyaya çağrılışının kaçma arzusunu benimsemiş biri tarafından tasarlanmış bir eylem olduğundan bile şüphelenmişti.
Elbette ki anne babasıyla, yani gerçek anne babasıyla vedalaşamama sebebi de buydu——
Subaru: “Anlarsın ya, benim kaçabilmiş olmam bir kurtuluştu.”
Natsuki Subaru kendisini odasına kilitleyip beklentiler ve suçluluk arasında ilelebet mahsur kalmış olsaydı şu anki duygularına erişemezdi, hiç değilse bu kadarı kesindi.
Yine aynı Subaru olurdu ama kendisiyle uğraşıp didinir, kalbini zorlama ve başkaları için bir şeyler yapma ya da başkalarına bir şeyler sunma fırsatı bulamazdı.
Yani savaşmaya hazır oluncaya dek kaçmakta hiçbir yanlışlık yoktu.
Burası, herkesin savaşmama seçimini yapabileceği bir dünya olmalıydı.
Taritta: “Özgüven ve kararlılık…”
Subaru: “Ne?”
Taritta: “Özgüven ve kararlılık eksikliği çekiyorum. Ama hepsi bu da değil…”
Subaru’nun kendi tecrübelerine dayanan hikâyesini dinleyen Taritta, dudakları titreyerek mırıldanmaya başladı.
Öylesine güçsüz bir mırıltıydı ki kelimeleri kamp ateşinin çatırtıları tarafından bastırılıyordu. Ya da belki de güçsüzlüğünü anlattığı andan çok daha keskin duygularla doluydu.
Taritta: “Büyük bir hata yaptıysam, bunu nasıl… telafi ederim?”
Subaru: “Hata ve telafi mi… Taritta-san?”
Taritta: “————”
Sorusu tekrarlanırken Taritta’nın ağzından ufak bir “Ah” nidası kaçtı.
Gözleri irileşti ve Subaru, o gözlerdeki pişmanlığı gördü. Tıpkı eski bir hatasından bahsettiği gibi bunu Subaru’ya söyleme hatasının da pişmanlığını duyuyordu.
Görünüşe göre Taritta, bu büyük hatayla ilgili ağır bir suçluluk hissediyordu.
Kendisini ablasıyla kıyaslamanın doğurduğu çaresizliğin yanı sıra ablasının varlığı da karar vermesine mâni olan bir faktörmüş gibi görünüyordu.
Taritta: “Söylediğim tuhaf şeyleri… unut lütfen.”
En sonunda ulaştığı şey, anlatılmamış hikâyesinin anlatılamayacağı neticesiydi.
Subaru, Taritta’nın ses tonu ve ifadesine bakarak henüz bir yanıta varmamış olduğunu görebilse de bunu, onu konuşmaya zorlayamayacağının işareti olarak yorumluyordu.
Eğer sonunda içini dökme ihtiyacı duyduğunda yanında olabilseydi——
???: “——Kardeşim, vardiya değişikliği vakti.”
Subaru bu sonuca varırken araba tarafından bir ses yükseldi.
Seslenen kişi, kalın boynunu bükerek ağır ağır kamp ateşine doğru yaklaşan Al’dı. Gece nöbeti üç saatte bir dönüşümlü yapıldığı için Subaru’nun vardiyası sona ermişti.
Subaru: “Abel ve Rui’nin bu rotasyonun bir parçası olmamasından memnun değilim, ama…”
Al: “Kes şunu, kes şunu hadi. Abel-chan tahta dönünce onu gece vardiyasında çalıştırdık diye bizi idam ettirirse korkunç olur.”
Subaru: “Kin tutma bahsini açacaksak kaç kere kafamı kestirmesi gerekir hiç bilemiyorum.”
Al: “Madem farkındasın, tavırlarını kontrol altında tut lütfen. Senin etrafında olmak beni de geriyor çünkü.”
Subaru’nun gevezeliklerini işiten Al, makul bir şikâyette bulundu.
Her hâlükârda Subaru, Abel’in tavırlarından yakınmaya devam edecekti. Çünkü onun bu denli kibirli ve acımasız olmasının sebebi bugüne dek kimsenin ona karşı çıkmamış olmasıydı.
Subaru gerçek bir gücü olmayan bir kaçak olsa da Abel’in karakterini mümkün olduğunca düzeltmesi gerekiyordu.
Subaru: “Aksi takdirde bizim yardımımızla tahtına dönse bile yakında ikinci bir isyan çıkar ve bu defa kellesini yitirir.”
Al: “Aynen, o iş sende. Prensesten de görebildiğin üzere ben ‘bırakınız yapsınlar’ tarzı bir adamım.”
Al, elini şöyle bir sallayarak Subaru’nun fikrini değiştirme düşüncesini bir kenara attı.
Al’ın bu güvenilmez hâlleri karşısında iç çeken Subaru’ysa bir kez daha Taritta’ya döndü. Ve gözlerini ateşe dikerek düşüncelere dalıp gitmiş olan kıza, “Taritta-san” diye seslenerek,
Subaru: “Burası sana emanet. Al’ın cinsel tacizlerini ya da aptalca şakalarını katlanılamaz bulmaya başlarsan bana hemen haber ver lütfen.”
Taritta: “Cinsel tac?..”
Al: “Prensese davrandığım gibi davranmayacağım herhâlde! Bu bir yakınlık ve samimiyet meselesi, ayrıca doğru yer doğru zaman lazım.”
Subaru: “Bu da benim iyi olmadığım bir şey.”
Taritta kısık bir sesle konuşurken Al, masumiyetini bağıra çağıra ilan etti.
İkisini kıyaslayan Subaru’ysa ayağa kalktı ve eteğinin ucuyla poposundaki tozları silkelerken Al’ın kulağına fısıldadı.
Subaru: “Taritta-san senden hayatla ilgili bazı tavsiyeler isteyebilir. Bunu yaparsa ona tecrübeli bir lider olarak rehberlik et lütfen.”
Al: ““Tecrübeli lider” kulağa benim tam tersimmiş gibi geliyor, haksız mıyım? Böyle şeylerden aktif olarak kaçıp dururken başkalarının hayatlarından sorumlu olamam ben.”
Subaru: “Bu senin güçsüzlüğünün üstesinden gelme fırsatın. Acı biber gibi düşün.”
Acıyla arası iyi olmayan Emilia ve Beatrice de cesur mücadele ruhlarını yitirmeden hoşnutsuzluklarının üstesinden gelmenin yollarını arıyordu.
O ikisi şimdilik birlikte tek bir mücadele vermiş olsa da Subaru, mücadeleye devam ettikleri takdirde bir gün galip gelebileceklerine inanıyordu.
Subaru: “O yüzden sen de elinden geleni yap, Al.”
Al: “Bana mı öyle geliyor, yoksa pek yankı uyandıramadın mı?..”
Az önce söylenenler hiç değilse Subaru’ya ilham vermek için yeterli koşulları sağlıyordu, dolayısıyla sorun bu sözlerden hiç etkilenmeyen Al’da olmalıydı.
Taritta: “Natsumi, seninle… yarın görüşürüz.”
Subaru: “——Hı hı, yarın görüşürüz.”
Taritta, nöbeti Al’a devredip arabaya yönelen Subaru’ya bu şekilde seslendi.
Yarına dair bu cılız ama net vaatse Subaru’ya genç kızın sözlerini kabul edip onunla bir kez daha yüzleşeceğine dair bir umut verdi.
Kaçıp gitmek kötü bir şey değildi. Kaçmanın neticesinde elde edilebilecek bir güç vardı.
Ama kimileri de kaçmak yerine savaşarak güç kazanır ve sorunların üstesinden gelebilirdi.
Ve Subaru, Taritta’nın da böyle biri olduğunu umuyordu.
Subaru: “————”
Arabaya dönen Subaru, karanlık mekândaki dingin havayla karşılandı.
Arabanın içi basit bir perdeyle ikiye ayrılmış, ön ve arka kısımlar kadın ve erkeklerin uyuma alanları hâline getirilmişti. Erkekler önde, kadınlar arkadaydı ama şaşırtıcı bir şekilde tüm grup çıt çıkarmadan uyuyordu.
Şu anda dinlenen kişiler Abel, Medium ve Rui’ydi ve Medium ile Rui’nin Abel’e rağmen sessizce uyuyor olması Subaru’yu nispeten şaşırtmıştı.
Görgü kurallarına aykırı olduğunu bile bile onların uyku düzenlerini sorgulayan Subaru, Medium’dan neşeli bir “Çok sesli horlarsan insanlar nerede olduğunu anlar.” yanıtı almıştı.
Bir süre sonra da tüccar olarak yaptıkları seyahatlerde de tesiste geçirdiği günlerde de durumunun kötü olduğunu öğrenmişti.
Yani zorunluluktan edinilmiş bir yetenek söz konusuydu.
Bu bağlamda Abel’in sessiz uykusunun ardındaki sebep de aynı olsa gerekti.
Subaru: “…Uyurken bile iğrenç görünüyorsun. Yüzünü mü karalasam acaba?”
???: “——Hayırdır, bana bayağı kaba bakışlar atıyorsun?”
Subaru: “——Hık.”
Abel, arabanın ayrılan alanının ortasında uyuyordu. Onun uykulu yüzüne göz ucuyla bakan Subaru’ysa bu ani ses karşısında irkildi. Neredeyse kendisini tutamayıp çığlığı basacaktı ama son anda kendisini dizginlemeyi başararak, “Uyanık mıydın?” demekle yetindi.
Subaru: “…Nöbet işi bize düşünce en azından bundan biraz faydalanırsın diye ummuştum.”
Abel: “Bir gözü açık uyumak bir Volakiya Hanedanı geleneğidir. Ben de bu kuralın bir istisnası değilim.”
Subaru: “Tek göz açık mı, film mi bu ya… Bir saniye, ciddi misin sen?”
Abel: “Ne diye sana aptalca bir şaka yapayım ki?”
Abel’in tek gözü kapalı şekilde umursamazca bir çıkış yapışı Subaru’nun nefesini kesti.
Kara gözlerindeki ışık, bu sözlerin yalan olmadığını kanıtlıyordu.
Suikastçıların tek gözleri açık uyumak gibi bir alışkanlığı olduğundan bahseden eski bir film vardı.
İnsan beyninin yapısı bunun zor olduğunu ortaya koysa da Abel’in sahiden yaptığını görmek Subaru’ya bunun imkânsız olmadığını öğretiyordu.
Ama görmekle inanmak bir değildi.
Subaru: “Niye doğru düzgün uyumuyorsun ki? Uykunda sana zarar vereceğimizi mi düşünüyorsun?”
Abel: “Ufak da olsa ihtimal ihtimaldir. Dikkatsizlik yüzünden canımdan olamam.”
Subaru: “Dikkatsizlik mi!..”
Bu tarafsız yanıtı işiten Subaru, sesi titreyerek pencereyi işaret etti.
Araba penceresinden görünen tek şey, uzaklardaki kamp ateşinin ışığıydı. An itibarıyla iki kişi, yani Al ve Taritta, o ateşin başında nöbet tutarak potansiyel tehlikeleri gözlüyordu.
Elbette ki bu aynı zamanda kendilerinin de güvenliği içindi ama——
Subaru: “——Bunu ne halt yemeye yaptıklarını sanıyorsun?”
Abel: “————”
Subaru: “Onca şeyden sonra hâlâ bizim yanımızda iki gözünü birden kapatamıyor musun yani?”
Natsumi Schwartz’ın derisi soyuluyor, yerine çarpık bir ifadeyle Natsuki Subaru beliriyordu.
Bu değişimle yüzleşen Abel’in net duruşuysa değişmiyordu. Geçmişte de olduğu gibi sol ve sağ gözünü sırasıyla kırpmaya devam ediyordu.
Bu kırpışların sayısı bile minimaldi ki bu da iki gözünü birden kapatıp uyuyamamasıyla aynı sebeptendi.
Yaşam Kaynağı Ritüeliyle birlikte hayatlarını riske attıkları gün, dansöz kılığında Guaral’a sızdıkları gün ve arabaya binip hedeflerine doğru yola koyuldukları gün derken hiçbir şey değişmemişti.
Subaru, başarısızlığın bir seçenek olmadığı durumlarda temkinli davranan insanlara sempati duyardı.
Peki ama Abel neden hiç değilse düşman bölgeye girmeden önce birazcık gevşemek için çaba sarf etmiyordu?
Abel, kaşlarını çatan Subaru karşısında tek gözünü kapattı. ——Yalnızca tek gözünü.
Evet, gözünü kapattı, kollarını kavuşturdu, sırtını koltuğuna yasladı ve homurdandı.
Abel: “Varoluş biçimimi değiştirmek gibi fikirlere kapılma. Haddini bil.”
Subaru: “————”
Abel: “İblis Şehrine yaklaştık. Sen kendine düşeni yap. Bundan fazlasına ne göz koyarım ne de müsaade ederim.”
Subaru, karşı çıkamayacağı bu kopuşa dilini şaklatarak tepki verdi.
Az da olsa ilerleme kaydedebileceğini düşündüğü zamanlar olsa da faydası yoktu.
Subaru: “Oh, tabii… Oh, tabii ya! Şimdi gidip öyle bir horlayacağım ki!”
Deyip sinirle sesini yükseltse de Abel’den tepki gelmedi.
Ve can sıkıntısıyla kaşlarını çatarak Abel’den olabildiğince uzağa yerleşti, kıyafetlerini rahatlattı ve peruğunu bozmama gayretiyle uzandı.
Bir an için Abel’e isyan etme maksadıyla uyanık mı kalsam diye düşünse de bunun ne işe yarayacağını ya da doğru bir hamle olup olmayacağını bilemedi. En sonunda da gözleri kapanarak uyku âlemine daldı.
Böylece araba yolculuğu çeşitli sorunlar, gerginlikler ve ilişki değerleriyle devam etti.
——Ve grubun İblis Şehri Kaos Alevine varmasına ramak kaldı.
#Bu arada sıradaki bölüme geçmeden önce Abel’in şu tavırlarından gına geldi, hiç değilse birazcık yumuşamasını umuyorum ve Taritta’nın bahsettiği pişmanlığın, hatanın ne olduğunu da çok merak ediyorum demeden geçemeyeceğim. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!
