Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 36 – “Kaotik İblis Şehri”

Kısım VII, Bölüm 36 – “Kaotik İblis Şehri”

1 Nisan 2023 194Okunma 32 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Rui: “Aah! Uuh!”

Rui, önlerindeki şehir manzarasını işaret ederek kıçını sürücü platformundan kaldırdı.

Subaru onu atın idaresini bozduğu konusunda uyarmak istese de dizginleri tutmakta olan Medium ondan önce davranıp Rui’yi omzundan tutup çekerek neşeli ama aynı zamanda kaba bir ses tonuyla, “Biliyorum, biliyorum!” dedi.

Esasında gözleri aynı manzarada olan Subaru da bir o kadar heyecanlıydı.

Subaru: “Demek İblis Şehri Kaos Alevi burası…”

Diyerek yutkunan Subaru, şaşkınlığının vücut diline yansımasına engel olamıyordu.

Lugunica’da Su Geçidi Şehri Pristella’nın doğal güzelliğinden büyülenmiş, Volakiya’da da mimari stillerin farklılığından etkilenmişti. Fakat karşısında beliren İblis Şehrinin manzarası, onlardan farklı bir etki uyandırıyordu.

Subaru’ya göre şehirler çok sayıda insanın birlikte yaşadığı yapılardı ve bu nedenle mimari için tek bir stil ve kurallar belirlenmeliydi.

Ama Kaos Alevi sokaklarında böyle bir birlik duygusu hissedilemiyordu.

Hiç şüphesiz ki “kaos” kelimesiyle taçlandırılmış bir şehre yakışan, çeşitli ve gelişigüzel ilkelerden oluşan bir derleme söz konusuydu.

Şehrin göbeğinde en çok göze çarpan yapı bulunuyordu: ateş kırmızısı, parlak bir boyayla boyanmış bir kale ve kaleyi çevreliyormuş gibi daire şeklinde genişleyen sokaklar. İlk bakışta Kraliyet Başkenti Lugunica’nın yapısına benzese de orada asiller, ortalama vatandaşlar ve fakirler arasındaki bariz ayrım fark edilebiliyordu.

Öte yandan Kaos Alevinde böyle bir ayrım yoktu.

Işıl ışıl binaların yanında harabeler uzanıyor, kısa kısa binaların olduğu sokaklarda bir anda o binaların iki katı uzunluğunda kuleler görünüyor, ıssız kum alanlar yemyeşil parklara komşu oluyordu.

Bu sokakların üzerinde rastgele bir araya getirilmiş sayısız kiriş ve yapı iskelesi bulunuyor ve uzaktan tüm şehir örümcek ağlarıyla kaplıymış gibi görünüyordu.

Bu, disiplinle, düzgünlükle veya genel olarak uygunlukla hiçbir ilgisi olmayan bir şehirdi—— bu şehri adlandırmanınsa tek bir yolu vardı. Kaos Şehri.

Subaru, tek bir bakışta buranın hiç şüphesiz kaosun hüküm sürdüğü bir yer olduğunu anlayabiliyordu.

Al: “——Bir “dev vuruşuyla” kolayca yıkılabilecek bir şehir gibi görünüyor, değil mi?”

Subaru’ya seslenen Al, elleriyle gölge ettiği gözlerini kısıp kargaşayı izlerken İblis Şehri manzarası hakkındaki düşüncelerini bu şekilde dile getirdi.

Önemsiz bir konu olsa da ellerini miğferin üzerine götürmesinin maksadı neydi ki?

Al: “Uzun bir süre Volakiya’da yaşadım ama ilk defa doğuya geliyorum, canlandırıcı oldu yani.”

Subaru: “Senin de mi Kaos Alevindeki ilk seferin? Bunca zamandır Volakiya’nın batısındaydın öyleyse?”

Al: “Daha ziyade batıdaki belli bir noktadaydım diyelim. Orada Gladyatör Adası denen bir gölün ortasındaki Kolezyumdaydım. Orada uzun bir süre gladyatörlük yaptım.”

Subaru: “Kolezyumda bir gladyatör ha…”

Subaru, Al’ın daha önce de tesadüfen duyduğu kariyerinin çalkantılı ihtişamı karşısında şaşırmıştı.

Al’ın kolunun kaybı gibi tereddütsüzce bahsettiği daha nice şeyin her biri son derece ciddiydi. Karşısındaki kişiyi rahatsız etmemek adına bu denli umursamazca, gelişigüzel şekilde bahsini açsa da——

Subaru: “Bu benim zihinsel yükümü hiç de azaltmıyor…”

Al: “Mh? Ne dedin, kardeşim?”

Subaru: “Yo, yok bir şey… Bu arada “dev vuruşu” nedir?”

Al: “Ha? Sizin memlekette öyle demezler miydi? Anlarsın ya, depremlerde falan işte?”

Alışılmadık ifadesi sorgulanan Al, kafasını eğerek Subaru’nun sorusuna soruyla karşılık verdi.

Al ve Subaru aynı memleketten gelse de bu memleket genel olarak dünyalarına atıfta bulunuyordu, yani elbette ki asıl memleketleri farklıydı.

Bununla birlikte iblislerle ilgili birçok atasözü varken Subaru, devlerle ilgili pek bir şey anımsayamıyordu.

Subaru: “Belki de bir beysbol takımıyla falan ilgilidir? Bu konuda pek bilgim yok.”

Al: “Oh, yo, emin değilim. Nerede duyduğumu hatırlamıyorum, beysbola pek düşkün olduğumu da sanmıyorum, ama…”

Subaru: “Anlıyorum. Evde bira içip beysbol maçı izlermiş gibi bir tipin var gerçi.”

Al: “Öncelikle ben ağzıma hiç içki sürmedim.”

Bu sözler üzerine Al ile acı bir gülümseme paylaşan Subaru, onun bu farklı dünyaya çağrıldığı yaşı hatırladı ve içinden “Evet, bu mantıklı” dedi.

Her hâlükârda bu küçük sohbetleri sırasında grubu taşıyan araç, İblis Şehrine, yani kaos şehrinin girişine yaklaşmıştı.

Şehre giriş çıkış denince ilk akla gelen şey de Guaral’daki kontrol noktalarıydı.

Şehrin biri kuzeyde, biri güneyde yer alan ana kapılarına kontrol noktaları kurulmuştu ve her birinde şehre girip çıkanların kimlikleri ile giriş çıkış sebepleri sorgulanıyordu.

Neticede Subaru ve diğerlerinin içeri sızmasına izin verdikleri için bu noktaların düzgün çalışıp çalışmadığı sorgulanabilirdi ama bu durumda Zikir’in sözleri dikkate alınmalıydı: “Natsumi ve diğerlerinin saf güzelliği askerlerin gözlerini kör etmiş olmalıydı.” Yani bu durum, tarafların ustalığının sonucu olarak değerlendirilmeliydi.

Ne olursa olsun bu tür kontrol noktalarının varlığı, Krallık ve İmparatorluğun ortak bir noktasıydı.

Lugunica’daki tüm şehirlerde bu tarz kontrol noktaları bulunurdu. Dolayısıyla Subaru bunun bir kader anı olduğunu düşünüp bir kez daha Natsumi Schwartz’a dönüşürken——

Muhafız: “——Girin.”

Medium: “Anlaşıldı! Teşekkürler.”

Rui: “Uuh!”

Arabanın etrafına şöyle bir bakınan adam, geçmelerine izin vermişti; sözüm ona şehir garnizonunun bir parçasıydı ve Tepegöz Kabilesindendi—— suratlarının ortasında tek ve büyük bir göz olan bir ırka mensuptu.

Subaru’ya kalırsa tek bir bakışla onlara geçme izni vermiş olması tam bir hüsrandı. O karakteristik tek gözü özel bir görüş gücüne sahip olabilir mi acaba diye düşünüyordu.

Subaru: “Belki de kapı muhafızlığına atanma sebebi budur, değil mi?”

Abel: “Anlaşılan bu olaya fazla anlam yüklüyorsun ama Tepegöz Kabilesinin o tarz bir gücü yok. Normal insanlardan biraz daha uzağı görebildiklerini duymuştum fakat genel anlamda gözlerinin işleyişinde bir farklılık bulunmuyor.”

Subaru: “Tabii ya! Aksi takdirde böyle şüpheli bir aracın geçmesine nasıl izin verebilirdi ki!”

Kendini kendi yöntemiyle ikna etmeye çalışırken elini çenesine koyan Subaru, duyduğu kaba sözler üzerine parladı.

Onun bu yüksek perdeden şikâyetini işiten karşı tarafsa hafifçe homurdanıp yüzündeki şeyin—— kırmızı oni maskesinin açısını ayarladı. Sonra da herkes koltuğuna çöktü.

Abel, İblis Şehrine vardıkları anda getirdiği maskesini suratına geçirmişti. Subaru’ysa bu hareketin muhafızların ve askerlerin şüphesini çekeceğini düşünerek isyan etmişti.

Fakat Abel maskesini indirmemiş, muhafızların onun öngördüğü gibi davranmasıysa Subaru’nun canını daha da çok sıkmıştı.  

Tabii ki Abel’den şüphelenmemiş olmaları iyi haberdi, ama…

Subaru: “Bu gerçekten ciddi bir mesele. Burada nasıl kurallar var ki şehrin ilk defans hattı olan kapı muhafızları bu hâlde?”

Taritta: “Natsumi’ye katılıyorum. Uzun kollu kıyafetler giyiyorum ve bu konuda tek kelime etmediler.”

Subaru: “Hmm… senin şaşkınlığının sebebi benimkinden birazcık farklıymış…”

Taritta da Subaru’yla hemfikirdi ve yanakları kaskatıydı fakat maalesef ki onun tecrübe ettiği kültür ayrılığı Subaru’nunkinden çok farklıydı.

Subaru’nunki daha ziyade şehrin işleyiş biçimiyle ilişkiliyken Taritta’nınki kendisini bir Shudraq olarak tanımlamasıyla bağlantılıydı.

Subaru: “————”

Bu da Subaru’ya İblis Şehrine varmadan önce kamp ateşinin etrafında yaptıkları konuşmayı hatırlatıyordu.

Taritta o olayın ardından endişe ve gerginliklerinden hiç bahsetmemiş olsa da bu, zincirlerinden kurtulduğu anlamına gelmiyordu. Kabile reisi olmak gibi belirleyici bir başarı elde etse bile endişeleri ortadan kalkmayabilirdi.

Subaru, mümkünse kafasını rahatlatacak bir karara varmasını içtenlikle umsa da——

Subaru: “Neyse, şimdilik İblis Şehri problemine odaklanalım.”

Özensiz kontrol noktasını aşan araba, kaotik ve düzensiz şehrin kendisi tarafından yutulmuştu.

Şoför platformunda oturan Medium ve Rui her adımdan etkilenerek tiz bağırışlar yükseltiyor ve Subaru da İblis Şehrinin dışarıdan görülemeyen, yalnızca içeriden algılanabilecek manzarasına tanık oluyordu.

Şehre girdiğinde dikkatini çeken ilk şey, eşi benzeri görülmemiş ırk çeşitliliğiydi.  

Kapıdaki tek gözlü muhafızın doğurduğu etki bir hayli yüksek olsa da şehre girer girmez o muhafızın varlığının pek de göz alıcı olmadığını fark etmişti.

En genel tabirle çok sayıda canavar-insan mevcuttu—— Ve bunlar yalnızca kedi köpekgillerle sınırlı değildi, irili ufaklı oluşlarıyla bariz farklar taşıyarak sokaklarda dolaşan tavşan ve aslangiller de vardı.

Dükkân açmış bir grup sürüngen görünümlü kertenkele adam, çok sayıda kolu olan bir kabile üyesi ve bir moda ifadesi veya ırksal bir özellik olması muhtemel, alışılmadık derecede uzun saçlı bir grup kurt adam.

Bu konuda düşünen Subaru, yürüyen gerçek bir taşa benzeyen bir ırkın ve vücut parçaları başka bir ırkınkiyle karışmış gibi görünen bir canlının da farkına varıyordu.

Subaru: “————”

Bu anlamsız ırk karmaşası karşısında nutku tutulmuştu.

Elbette ki Kraliyet Başkenti Lugunica’da da benzer yankılar uyandıran, kendisine farklı bir dünyaya geldiğini fark ettiren manzaralarla karşılaşmıştı. Ama sonrasında, bu dünyada yaşamak için gerekli bilgileri edindikçe, yarı insanları çevreleyen karmaşık koşulların bir kısmına hâkim hâle gelmişti.

Mesela Emilia’nın bir yarı elf olduğu için dışlanmasına dayanarak bu dünyanın yarı insanlar için pek elverişli bir ortam olmadığı anlaşılabiliyordu.

Yani iyisiyle kötüsüyle, farklı olanları dışlayıp uzak tutma geleneği dünyalar değişse de değişmiyordu.

Bunun sonucunda görünüşleri karakterlerini fazlasıyla yansıtan pek çok yarı insan, beladan uzak durmak için insanların yerleşkelerinden ayrılarak bir başına kalıyordu, hiç değilse Subaru’nun işittiği kadarıyla hâl böyleydi.

Garfiel ve diğerlerinin yuvamız dediği Mabet de bunun bir örneğiydi.

Peki ya Subaru’nun gözlerinin önünde uzanan Kaos Alevinde durum neydi?

Subaru’yu yan yana ve önyargısız şekilde yaşayan türlerin çeşitliliği haricinde en çok etkileyen şey, bu türlerin sergilediği duruştu.

Sırtları dikti ve hepsi de gururla kendi türünü ortaya koyuyordu.

Canavar adamlar pençelerini ve dişlerini içe kıvırıp saklamıyor, kertenkelegiller pullarını cilalamıyor, anormal görülenler ise yüzlerini ve vücutlarını bezle kapatmıyordu. ——Subaru için tüm bunlar bir acayipti.

Abel: “Buradaki kanunları sorguladığını mı söylemiştin?”

Bir anda yükselen bu ses, suratında oni maskesiyle koltuğunda oturmayı sürdüren Abel’e aitti.

Yalnızca Medium değil, Subaru, Al ve hatta Taritta bile merakla platformdan dışarı bakınırken çehresini gizlemekte olan İmparator, bu sözlerle Subaru’nun dikkatini çekerek konuşmayı sürdürdü.

Abel: “Gördüğünüz üzere burada mevcut olan şey kanunsuzluk. Ne tür bir yasanın hüküm sürdüğünü sorarsanız, cevabım maddi olmayan bir tür olacaktır. Burası düzenin doğasıyla alay eden bir yer, bir ahlaksızlık şehri diyebiliriz.”

Subaru: “Ahlaksızlık derken?.. İnsanların etkilendiği şeye bile çomak sokmayı başardın yani.”

Abel: “Etkilenmek mi? Bu manzara sende büyük bir etki mi uyandırdı? Senin gibi bir yabancıdan da bu beklenirdi sanırım.”

Abel, Subaru’nun söylediklerine yüzünü hafiften ekşitip ince omuzlarını silkerek karşılık verdi.

“Yabancı” kelimesinin bir kez daha “buraya ait değilim” hissi uyandırdığı Subaru’ysa birkaç gün önce arabada yaşamış oldukları tartışmayı hatırladı. Gerçi bu konuda duygulanan tek kişi Subaru’ydu ve muhtemelen karşı taraf buna bir tartışma denmesine gülüp geçerdi.

Al: “Ama düzensizliğin kendisinin düzene dönüşmesi kavramı bu şehre uymuyor mu? Sen ne düşünüyorsun, Abel-chan?”

Abel: “Düzenin doğasını sorgularsanız, bu şehrin düzensiz olup olmadığını anlarsınız. ——Öncelikle düzenin özünün nerede olduğuna inanıyorsunuz?”

Al: “Bana felsefe yapma… Pas geçiyorum, kardeşim!”

Subaru, epey hızlı pes eden Al karşısında tek gözünü kapattı.

Ancak o, gururdan yoksun Al’ın aksine o kadar kolay beyaz bayrak kaldırmaya gönülsüzdü. Böylece kollarını önünde kavuşturdu, boynunu eğerek uzun saçlarının omuzlarına doğru savrulmasına izin verdi ve sonra da,

Subaru: “Düzenin özü bu değil, biliyorsun. Herkes anlaşıyor işte! Önemli olan uyum!”

Abel: “——Düzenin özü aynı olmaktır.”

Abel, Subaru’nun kulağa ilkokul öğrencisi gibi gelen yanıtına hiç karşılık vermeden böyle söyledi.

Sonra da kaşlarını çatarak konuşmasını sürdürdü.

Abel: “Aynı değerleri paylaşan birçok varlık mevcuttur. Bu değerler doktrinler veya inançlar, hedefler veya kişisel çıkarlar olabilir. Birey olarak değil de grup olarak birbirinden sapmayan kimliğe düzen denir. Bu düzenin temeli üzerine inşa edilen şeyse senin bahsettiğin boş hayaldir.”

Subaru: “Boş hayal mi… Barışın bu kadar saçma bir şey olduğunu mu düşünüyorsun?”

Abel: “Mücadele kaçınılmaz bir insani içgüdüdür. Bunun silahı kılıç değil, dil ya da ülke olsa bile öz aynı kalır. Ancak düzen, çöküşten uzak bir ortamı şekillendirmek için mükemmel bir mekanizmadır. ——Bakın.”

Diyerek çenesini kaldıran Abel, Subaru ve diğerlerini pencereden bakmaya yönlendirdi.

Koltuğunda otururken, pencereden bakma zahmetine dahi girmeden varlığına duyduğu güvenle sunduğu o şey—— İblis Şehrinin sembolü olan kırmızı kaleydi.

Abel: “Soytarının da dediği gibi, bu şehirde düzensizlik denen bir düzen söz konusu. Ve şehrin sayısız türün bir arada var olmasına rağmen çökmeme sebebini teşkil eden de bu.”

Subaru: “O kale… Yo, o kalenin içerisinde…”

Abel: “——Yorna Mishigure.”

Abel’ın sesi Subaru’nun hafifçe titreyen kulak zarlarına hücum etti.

Ve maskesinin ardından ifadesi okunmayan Abel, bu ismi dile getirdi. Peki ama Dokuz İlahi Generalin en sorunlusunun varlığı hakkında ne düşünüyordu? Yani tahtı geri alması için vazgeçilmez olduğu söylenebilecek o kişi hakkında?

Çeşitli şeylerin hem yatay hem de dikey olarak birbirine yakın olduğu İblis Şehri; birlik duygusu olmayan insanların gelip gidebildiği bir yer.

İşte bu şehrin merkezindeki kale, kucağına varmış olan İmparatorun grubuna âdeta tepeden bakıyor, parlak dış duvarları gizemli bir ışık saçıyordu.

△▼△▼△▼△

——Yorna Mishigure hakkında önceden verilen bilgiler çok azdı.

Dokuz İlahi Generalden biri, Volakiya İmparatorluğunun en güçlüsü ve yedincilik rütbesini almış biriydi.

İmparatorluğun bir generali olarak görev yapmasına ve İmparatorun kılıçlarından biri olarak görülmesine rağmen birçok kez isyan ederek ülkeye gereksiz yere kaos getiren bir serseri mayındı.

Başkalarıyla iletişim kuramayan İmparator adına Subaru’ya Dokuz İlahi General hakkında bilgi sağlayan kişi Zikir olmuştu ancak insanlığından belli belirsiz bahsettiği iki kişi Yorna ve Birinci rütbeli Cecilus’tan ibaretti.

Özetle——

Subaru: “İmparatorluğun en çılgın erkek ve kadınları arasında böyle tanınan biri yani?..”

Bu sözler, Subaru’nun sahte göğüslerine bir ağırlık bindiriyordu.

Şu anki mücadeleleri kadınla pazarlık etmek olsa da en nihayetinde adamla da yüzleşmek zorunda kalacaktı. Üstelik o adamı müttefikleri yapamadıkları takdirde yitireceklerine kesin gözle bakabilecekleri bir anlaşma da söz konusuydu.

Aynı şeyleri söylemeye başladıkça aklına Abel’in düzenle ilgili sözleri gelse de,

Subaru: “Düzenden uzak olanlarla baş etmemiz gerekiyor, öyle değil mi?..”

Hafiften başı ağrımaya başlayan Subaru, bu şekilde mırıldanırken parmaklarıyla alnındaki bir öbek saçı okşadı.

Abel’in muhakemesi bir İmparatordan beklenileceği üzere son derece ilgi çekici olsa da Yorna’yı ele geçirmede faydalı olup olmayacağı tartışmaya açıktı.

Bununla birlikte yalnızca zekice bir şey söyleyerek Subaru’ya hâkimiyetini kanıtlamaya çalışmıyor, aksine başka bir şey aktarmaya uğraşıyordu. ——O şey de İblis Şehrinin düzeniydi.

Kaos Alevi, kaotik ve düzensiz şekilde insanlar ve eşyalarla dolup taşıyor gibiydi ama böylesine karman çorman bir yığının içerisinde bile parçalanıp gitmeyen bir “düzen” mevcuttu.

Ve Abel bu düzenin Yorna Mishigure olduğunu ilan etmişti.

Başka bir deyişle Yorna, tüm bu düzensizliği bir araya getirip çığırından çıkmasını önleyecek yetenek ve ustalığa sahipti.

Abel’in geçmişinde birden fazla isyan olan tehlikeli bir asi olmasına rağmen onu İlahi Generallikten çıkarmama, hatta idam ettirmeme sebebi de buydu.

Al: “Ama onun serseri bir mayın olduğuna eminim ve kısa çubuğu çekmek istemem, kardeşim.”

Subaru derin düşüncelere dalmışken rahatça bağdaş kurmuş olan Al, gülerek böyle söyledi.

Subaru, ahşap zeminde kambur şekilde oturan Al’a göz ucuyla bakarak hafifçe nefes verdi. Al’ın sakinliğinin günü kurtardığı zamanlar da olsa da bu, duruma göre değişiyordu.

Subaru: “Al, kendine hâkim ol lütfen. Ne zaman, nerede, hatta kim tarafından izleniyor olabileceğini hiçbir zaman bilemezsin. Ayrıca, bana kardeşim demeyi de bırak lütfen.”

Al: “Tavrımdan ve duruşumdan bahsetmen iyi hoş da sana… kardeşim dışında ne diyebilirim ki? Bacım gibi yazılan ama kulağa kardeşim gibi gelen bir şey mi bulayım?”

Subaru: “Bu Kanji olmadan anlatılamayacak bir şey değil mi?”

Japon dilinin ifade çeşitliliğinin güzelliği akıllara durgunluk veriyor olsa da şu anda Subaru ve Al arasında, yalnızca ikisi tarafından anlaşılabilecek konuşmaların sayısını artırmanın bir anlamı yoktu.

Şu anda ihtiyaç duydukları şey, birbirlerine seslenmelerinin bir yoluydu.

Subaru: “Diğerlerine Medium-san, Taritta-san ve Abel’e de “chan” diyorsun, bana da o şekilde hitap etmen daha doğal olmaz mı?”

Al: “Öyleyse, Natsumi-chan nasıl? Oha, tüylerim diken diken oldu!”

Subaru: “Dürtülerine hâkim ol lütfen! Soğukkanlılıktan o kadar yoksunsun ki…”

Subaru, grubun lideri olarak, sağ kolundaki diken diken olmuş tüyleri gösteren Al’ı azarladı.

Bunu dile getirmek tuhaf olsa da kaçınılmazdı, çünkü bu defa personel seçiminde sahici kıdemleri bir rol oynamamıştı. Ve oynamak zorunda olduğu rolün ağırlığı gereği Al’ın davranışlarını dizginlemek, Subaru’nun yapması gereken bir şeydi.

Her hâlükârda——

Subaru: “——Kızıl Lapis Kalesine giriş yaptık bile.”

Subaru, ağzından çıkmayan bu fısıltıyla zihnindekileri düzene sokmaya başladı.

Evet, Subaru ve diğerleri şehrin Efendisi Yorna Mishigure ile bir görüşme yapmak istedikleri için çoktan İblis Şehrinin merkezindeki Kızıl Lapis Kalesine bir davet almıştı bile.

——İblis Şehrine girmelerinin ardından her şey hızlıca ilerlemişti.

Fırtına Atı ve araçlarıyla konaklayabilecekleri bir han bulmuş, bir oda tutmuş ve Yorna’yı saflarına katma amaçlarına yönelik eylemlere girişmişlerdi.

Bahsi açılmışken, yolculuk esnasında atılacak adımları netleştirdikleri için bu eylemlerden yana hiçbir tereddüt söz konusu olmamıştı.

Gerçekleştirilen eylemlerse——

Abel: “Bunu kalenin efendisi, Yorna Mishigure’ye ilet. Yanıt verecektir.”

Diyen Abel, Subaru’ya bizzat yazdığı bir mektubu teslim etmişti.

Mektubu içeren zarf, açılmasını imkânsız kılan balmumu ile kapatılmıştı. Önemli belgelerin, kaynaklarının kanıtı olarak balmumu sertleşmeden önce aile armasını taşıyan bir yüzük vb. ile damgalanması adettendi.

Fakat Subaru’ya verilen mektubun mühür mumunda böyle bir kanıt yoktu.

Abel: “Beraberimde getirdiğim İmparatorluk sembollerinin ikisi de parçalandı. Biri senin tarafından yok edildi, diğeri de Guaral Belediyesinde.”

Subaru: “Oh… Yaşam Kaynağı Ritüeli ve Arakiya Paniği, doğru. Ama mektubun kaynağını gösterecek hiçbir şeyimiz olmadıkça okuyacağından şüpheliyim. Okusa bile bize inanır mı ki?”

Abel: “Gereksiz endişelere mahal yok. Mektubun içeriğini seninle paylaşacak değilim ama okuduğu takdirde yazan kişinin ben olduğumu anlamasını sağladım.”

Subaru: “Anlıyorum… Bu arada, oraya bizzat gitmen daha güvenilir bir hava vermez miydi?”

Subaru, mektubu cebine koyduktan sonra açıkça böyle söylemişti.

Mektubu teslim etmesinin istenmesinin nedeni, Abel’in ona kaleye dek eşlik etmeyecek olmasıydı. Aslında kimliğini ve içerisinde bulunduğu koşulları ifşa etme pahasına da olsa oraya gidecek olması tüm sorunlarını tek seferde çözebilirdi.

Her şeyden önce Abel’in yanlarında olma sebebi Yorna’yla doğrudan pazarlık yapmak değil miydi?

Yani teknik olarak Abel ha kaleye gelmemişti, ha başından beri Guaral’da kalmıştı, ne fark ederdi ki?

Subaru: “Bana kalırsa Guaral’da kalsaydın yolculuğumuz çok daha rahat geçerdi, yol üzerindeki kontrol noktaları yüzünden gerilmemize de gerek kalmazdı…”

Abel: “Saygısızlığın sınır tanımıyor, öyle değil mi?”

Subaru: “Tek başına tüm havamızı bozuyorsun çünkü…”

Açıkçası havalarını bozan tek kişi Abel değildi; Rui de bu konuda ondan farksızdı.

Ama Subaru, o noktada Abel’e küçümseyici bir yorum yapmak istediği için zihnini bulandırmakta bir uzman olan Rui’yi bir kenara bırakmıştı.

Abel: “Bunu söylememe gerek olmamalı ama elbette ki Yorna Mishigure ile bizzat konuşacağım. Bununla birlikte bu kadar erkenden girişimi yapmam uygun olmaz. Bunu sen de algılayabiliyor olmalısın.”

Subaru: “Algılamak… Oh, tabii ya, aynen öyle.”

Abel’in oni maskesinin ardından aktardığı huysuzca sözleri, Subaru’yu barışçıl bir şekilde ikna etmişti.

Konusu açılınca anımsadığı üzere karşılarında daha önce defalarca isyan etmiş bir rakip vardı. Ve Yorna’nın isyan etme sebebinin Abel’in hükümdarlığından duyduğu memnuniyetsizlik olma ihtimali yüksekti.

Hâliyle Abel ile Yorna arasındaki ilişki suyla yağ, bazen de ateşle barut gibiydi. Her hâlükârda Abel’i şimdiden İblis Şehrine dek sürüklediği kesindi.

Abel: “Şu an için sana düşen iş, mektubu Yorna Mishigure’ye teslim etmek. Ama o mektubun benden… İmparatordan geldiğini gizli tutmalısın.”

Subaru: “Ha, niye ki? Bunu belirtmezsem kapıdan çevrilmez miyim?”

Abel: “Ne olur ne olmaz. Mektubu okumana izin verdiğin için başına bir kötülük gelmez ama sen mektubu teslim etmeden onun aklından neler geçtiğini bilemem. Bu yüzden yaratıcı olmalısın.”

Subaru: “Yaratıcı…”

Subaru, karşısına beklenmedik bir zorluk çıkaran Abel’e şaşkınca bakakalmıştı.

Abel’se ifadesi hâlâ maskesinin ardında gizli şekilde kollarını kavuşturarak,

Abel: “Bu şehre bakarsan, onun mizacını da hoşlandığı ve hoşlanmadığı şeyleri de nasıl tarttığı hakkında kabaca bir fikir edinebilirsin. Onun ilgisini çekmek için sahip olduğun tüm cesareti kullan.”

Subaru: “Söyleme şeklinde bir pislik seziyorum!”

Abel: “Bir b planım var ama onu kullanmamayı yeğlerim. Uzun süre bekleyemem. Amacım hesaba katılınca daha yürünecek uzun bir yolumuz var. Bunu anlıyor musun?”

Subaru: “Gerçekten kendini beğenmişin tekisin, değil mi?..”

Abel’in talimatlarını verme şekli, Subaru’nun suratının ekşimesine, dudaklarının kıvrılmasına yol açmıştı.

O an için Yorna’nın yanına geçip Abel’e karşı bir isyan başlatmaktan hiç korkmuyordu. Ve zihninde bunu canlandırarak Yorna’yla iyi anlaşabileceğini düşünüyordu.

Her ikisi de İmparator Ekselanslarına yönelik hüsranlarını anlattığı takdirde sıkı dost bile olabilirlerdi.

Subaru: “…Ehh, bu çizgide ilerleyeceğim öyleyse.”

Abel: “İlham gelmiş gibi görünüyor ama pek uygun bir şeye de benzemiyor.”

Subaru’ya kalırsa asıl uygunsuzluğu başlatan kişi olarak Abel’in ağzından dökülen bu sözlerin ikna edici hiçbir yanı yoktu.

——İşte bu sohbet sonrasında Subaru ve diğerleri, İblis Şehrinin merkez üssüne, yani Yorna Mishigure’nin ikametgahı olan Kızıl Lapis Kalesine doğru yol almıştı.

Abel’in talimatları doğrultusunda onun ismini hiç anmadan kaleye götürülmüşlerdi.

Ve bu biraz alışılmadık bir hamle olsa da Yorna’nın kapı muhafızları kadar umursamaz olan özel askerleri de Subaru ve diğerlerine kaleye girerek Yorna’yla yapacakları görüşme için beklemelerini buyurmuştu.

An itibarıyla Subaru ve grubu, kalenin efendisi Yorna hazır oluncaya dek kaledeki ahşap zeminli, büyükçe bir bekleme odasında zaman öldürüyordu.

Bekleme odasında muhafız yoktu ve istedikleri zaman girip çıkmakta özgürlerdi.

Güvenlik sisteminin eksiklik ve gevşekliği, bir yabancı olarak Subaru’yu germeye yetiyordu. Her şeyden önce işler öylesine sorunsuzca ilerliyordu ki aklı almıyordu.

Subaru: “Tabii ki böylesi işimize gelir ama… Birinci Sınıf General var ya da yok, ziyaretçileri bu şekilde kaleye almaları suikasta davetiye çıkarmak değil mi?”

Al: “Resmen silahlarımıza bile el koymadılar. Onlarla girebilirsiniz demeleri beni şaşırttı.”

Medium: “Ehh, niyetimiz şiddete başvurmak falan değil ya. Sinirlenecekleri bir şey yok.”

Subaru ve Al, kaledekilerin cömertliktense savunmasızlık kokan bu tepkilerine şaşırmıştı. Arkalarında sakince oturan Medium ise bu konuşma karşısında gürültülü bir kahkaha patlattı.

Mesaj iletmeleri adına Kızıl Lapis Kalesine gönderilen üç elçi, Subaru, Al ve Medium’du. Geri kalan kişiler, yani Abel, Taritta ve Rui ise onları handa bekliyordu.

Abel kaleye gelemeyeceği için birinin geride kalıp onu koruması gerekiyordu.

Ve Subaru da akla gelebilecek hiçbir senaryoda işe yaramayacak olan Rui’yi korumak için bir ellerini boşta bırakma zorunluluğundan kaçınmak isteyince gruplar bu şekilde bölünmüştü.

Subaru: “Bu kalenin sahibinin sıra dışı şeylerden hoşlanma ihtimalini de düşünmedim değil.”

Hâl böyleyse ormandan zar zor ayrılan Shudraq Halkı, Yorna’nın dikkatini çekebilirdi. Subaru bu sebeple Taritta’yı üyelerden biri yapmayı da değerlendirmişti.

Fakat Abel ve Rui’yi handa yalnız bırakmak gibi bir seçenek söz konusu olmayınca ortaya çıkan sonuç, Taritta’nın son derece zahmetli bir yükle geride kalması olmuştu.

Al: “Sıra dışı şeylerden hoşlanıyor olsa bile şehirde onca ırk varken Taritta-chan gibi birkaç kişi sıra dışı kaçar mı ki?”

Subaru: “Evet, ben de aynı şeyi düşündüm. Bu yüzden bu planla ilerledik zaten.”

Medium: “Natsumi-chan, ne kadar cesursun! Beni şaşırttın, Al-chin’i de.”

Al: “Aynen, Al-chin de çok şaşırmıştı.”

Subaru’nun utanmazca Medium’dan faydalanan Al’a yönelik çekinceleri olsa da Medium, gururlu bir şekilde “Değil mi ya?” dedi.

İsmini vermeden Abel’in mektubunu iletmesi beklenen Subaru, parlak bir fikir bulmuştu.

Muhtemelen bu şekilde kaleye girmelerine izin verilme sebebi de fikrinin çok başarılı olmasıydı.

Subaru: “Fethimiz için ipucu, “Abel’e sinir oluyorum.”.”

Medium: “Haha, Natsumi-chan, Abel’e sataşıyorsun, değil mi? Bana kalırsa bu harika.”

Subaru: “Harika mı? Ben mi? Yoksa Abel’in korkunç karakteri mi?”

Medium: “İkisi de!”

Subaru: “Sen de az cesur değilsin, Medium-chan.”

Elini neşeyle kaldıran Medium, Subaru ve Abel arasındaki ilişkiye hafiften dokundu.

Evet, Subaru ve Abel arasındaki ilişki pek de su ve yağ misali değildi ama aynı doğrultuda ilerlemekten başka şansları yoktu; bu nedenle yürüdükleri doğrultuda omuz omza veriyorlardı.

Daha yakın bir ilişki açısından bunun, zamanında Julius’la arasındaki ilişkiye benzer olduğu söylenebilirdi.

Bununla birlikte Subaru, Pleiades Gözcü Kulesinde yaşananları hesaba katarak artık Julius’a büyük bir inanç besliyordu. ——Tabii bunu ona hayatta söylemezdi, hatta tavırlarıyla belli etmeye bile niyeti yoktu.

Subaru: “Bu da o kadar kolay değil gerçi.”

Açıkça belirtmek gerekirse artık rekabetlerinin sonlandığı ve uzlaşmaya vardıkları söylenebilirdi.

Ancak bu uzun bir yolun ve üstesinden gelinen makul miktarda yokuş ve zirvenin sonucuydu.

İlişkileri geliştirmek basit bir girişim değildi.

Her iki taraf da hiç değilse daha iyi hâle getirmeye istekli olmadıkça zorlu bir yol asla düzleşemezdi.

Tek bir taraf düzeltmek için çabalarken diğeri onu çiğneyip harap ettiği müddetçe bu hiçbir şekilde mümkün olmazdı.

???: “——Sabrınız için teşekkürler. Ulaklar, bu taraftan.”

İşte bu acı duygusallık, bekleme odasında beliren bir hizmetkârın sözleriyle kesintiye uğradı.

Ortaya çıkan kız, onları bu odaya yönlendiren kızla aynıydı—— yani koca boynuzları olan bir geyikgildi. Başındaki boynuzlar haricinde büyük oranda insana benzeyen bir yarı insandı.

Hâlâ ergenlik çağlarında olan kız, ince bedenini kimonoyu andıran bir kıyafetle sarmalamıştı ve uzun etekleri yerlerde sürünerek Subaru ile grubuna yol gösteriyordu.

O kişinin hareketleri ve zarafeti, benzer bir şeyi anımsayan Subaru’nun bildiklerini hafiften karıştırıyordu.

O bunun sebebine parmak basamazken onlara rehberlik eden genç kız, grubu Kızıl Lapis Kalesinin üst kısımlarına—— daha doğrusu en üst kata doğru ilerletiyordu.

Kalenin inşası Subaru’nun görmeye alıştığı Batı tarzı kalelerden ziyade bilgisi dâhilindeki eski moda Japon kalelerine daha yakın olduğu izlenimini veriyordu. Doğal olarak kullanılan malzemeler ve mimari tarz farklıydı fakat iç mekân ve zeminin büyük açık alanlarla tasarlanma şekli, bu izlenime yol açıyordu.

Bunun bir sebebi de onlara rehberlik eden kız gibi daha nicelerinin etrafta kimonoyla dolaşmasıydı.

Her hâlükârda, Yorna’yla görüşecekleri odaya yönlendirilen Subaru ve grubu, uslu uslu genç kızı takip ediyordu.

???: “Burada bekleyin lütfen. ——Yorna-sama birazdan burada olur.”

Subaru: “Tabii, teşekkürler… Oh?”

Genç kıza rehberliği için teşekkür eden Subaru, salona girdiği gibi başını önüne eğdi.

Bunun sebebiyse kendisinden önce salona girmiş olan davetlilerin varlığıydı. ——Avluda, üçlü grup arka taraftan girdiği esnada farklı yönlere bakmakta olan farklı kişiler de mevcuttu.

Ancak bu kişilerden hiçbirinin kalenin efendisi Yorna olmadığı, odanın uzak ucundaki sandalyenin boş olduğu gerçeğinden anlaşılıyordu.

Subaru: “Oradaki kişiler …”

???: “Onlar da sizler gibi Yorna-sama’yla görüşme talep eden kişiler. Yorna-sama kaprisli biridir, o yüzden herkesi tek seferde görmek ister.”

Subaru: “Hı hı…”

Subaru, genç kızın kayıtsız sözlerini başıyla onaylamakta zorlanarak ufak bir ses çıkarmakla yetindi.

Bu makul olmamakla kalmayıp mantık çerçevesine de uymayan bir düşünceydi. Her şeyden önce, böyle bir ortam ayarlansa bile bu görüşmeler, birbirlerinin kim olduğundan bile bihaber kişiler için son derece tuhaf kaçacaktı.

Sonuçta yabancıların işitmesini istemedikleri şeyleri konuşacakları anlar da gelecekti.

Al: “Ve biz de tam olarak buyuz, Natsumi-chan.”

Subaru: “…Bana böyle seslenmeye devam edersen benim de tüylerim diken diken olacak.”

Düşünceleri anlaşılıp yanıtlanan Subaru, Al’a böyle söyledi.

Getirdikleri mektubun detayları belirsiz olsa da Abel’in tahtından inmeye mecbur bırakılarak yaşadıklarını anlattığı ve tahtı geri almak için Yorna’dan iş birliği talep ettiği şüphesizdi.

Yorna’nın kişiliği hakkında hiçbir fikirleri olmadığı için mektuba vereceği tepki de meçhuldü. Hiç değilse Abel, mektubu okuduğu takdirde onlara bir kötülük etmeyeceğini söylemişti.

Hizmetkâr: “İçeride bekleyin lütfen. Yorna-sama geldi.”

Fısıldaşan Subaru ve Al’ı duymazdan gelen rehber kız, eğilerek geri çekildi.

Elbette ki onu durdurmaları durumda bir değişiklik yaratmayacaktı. Ona bu emri veren kişi efendisi Yorna ise bunun için genç kızı suçlamak anlamsızdı.

Medium: “Ee, ne yapacağız?”

Medium, bağlı saçlarını savurup kafasını eğerken ellerini belindeki iki kılıca götürdü.

Sessizce Subaru ve diğerlerinin planlarına uyum sağlıyor oluşu onu şaşırtıcı bir şekilde makul hâle getirmişti. Çekincesiz ve duygusal biri izlenimi uyandırmasına rağmen kendisine verilen talimatlara itaat ediyordu.

Belki de bu, Flop’la birlikte yaptıkları yolculuklarda kendisine düşen payın sonucuydu.

Subaru, onun bu dobra ve dürüst yanıtı karşısında gözlerini ovuşturdu, kafasını salladı ve “Bu konuda yapabileceğimiz hiçbir şey yok.” diyerek odaya adımını attı.

Subaru: “Yine de mektubu vermeden önce odayı boşaltmasını isteyelim. Reddedilebiliriz ama durum ortada. Denemekten zarar gelmez.”

Al: “Onun yerinde Prenses olsaydı hoşuma gitmedi diyerek kafanı bedeninden ayırabilirdi, biliyorsun değil mi?”

Subaru: “Bana böyle örnekler verme lütfen…”

Böylesine ekstrem bir örnekle karşılaşan Subaru, yine o denli ekstrem olması muhtemel Yorna karşısında biraz daha temkinli hâle geldi.

Ve o salona giriş yapmaktan yana tereddüt ederken Al, onu omzundan iterek,

Al: “Endişelenme. Söyledim ya. Sana yardım eli uzatacağım. Bugün karde… Natsumi-chan’ın başının derde girmesine izin vermeyeceğim.”

Subaru: “Al… Beni geren sensin zaten.”

Diyen Subaru, Al’ın omzundaki eline doğru sert bir bakış attı. Al’sa aceleyle elini geri çekti ama iyisiyle kötüsüyle, o omuzlar gevşemişti.

Böylece Subaru Al’ın duyarlılığına minnet duyarken üçlü grup salona giriş yaptı.

Geniş salondaki atmosfer, tatami hasırlarının olmaması haricinde, tarihi dramalarda kale efendisinin kullarıyla konsey toplantısı yaptığı tatami odalarına benziyordu.

Aşağıdaki oturma alanlarında efendilerinin yukarıda belirmesini bekleyen ulaklar da bu izlenimi kuvvetlendiriyordu.

Subaru: “Şimdilik burada bekleyelim, olur mu?”

Diyerek salonda ilerleyen Subaru, kendisinden önce gelen konukların karşısına yerleşti.

Onların önüne veya arkasına geçmek garip gelmiş, bu yüzden arada hafif bir mesafe bırakarak salonun karşı tarafında pozisyon almıştı. Tarihi dramalarda kulların kale efendisinin sol ve sağına konuşlanıp salonun ön kısmını açık bıraktığı tuhaf bir kalıp görülürdü. Ve böylece bir uyum sağlanırdı.

Bu tesadüfü tuhaf bulan Subaru, onlardan önce gelen gruba şöyle bir göz attı.

Diğer grup dört kişiydi ve onların da silahları üzerlerindeydi. Aralarında tek bir tanesinin silahı yoktu, o da diğer üçlünün biraz ilerisinde oturuyordu.

Belki de o kişi temsilciydi, diğer üçü de korumaları.

Subaru: “Hepsi de Al’dan daha güvenilir görünüyor…”

Diyen Subaru, göz ucuyla üç korumaya bakıyor ve Al’ın az önceki endişelerini ayaklar altına alıyordu.

Ardından bunun kaba olduğunu düşünse de bakışlarını koruma grubundan ayırarak onlar tarafından korunan kişiye doğru kaydırdı.

Nasıl biriydi de Yorna’yla görüşmeyi arzuluyordu ve sebep neydi——

Subaru: “——Hık.”

İşte tam da o anda yaşadığı şaşkınlıkla boğazı düğümlendi, yanakları ve boynu kaskatı kesildi.

İşitilmesi zor bir ses çıkarıp paniklemiş bir hâlde kafasını çevirirken bahsi geçen kişi o sesi işiterek bakışlarını Subaru’ya çevirdi.

Ancak Subaru’nun başını öne eğdiğini ve önlerindeki yükseltilmiş koltuklarla aynı hizada olduğunu gördüğü anda ilgisini çekmemiş, dikkati dağılmışçasına kafasını çevirdi.

Bunu hisseden Subaru da kalbi patlarcasına atarken hafifçe bir nefes aldı.

Bu esnada arkasında olup da onu bu hâlde görmeyi garipseyen Al ve Medium ikilisi de çok geçmeden onu sarsan tecrübeyi deneyimledi.

Olay şuydu——

Subaru: “…Benimle kafa buluyor olmalısın.”

Subaru’ya acı acı sitem ettiren şey, yalnızca beş metre ötesinde Yorna Mishigure’nin gelişini bekleyen kişinin——

——Orada olmayan Abel’le aynı görünüme sahip olmasıydı.



#Abel’in oraya gelmiş olmasına ihtimal vermiyorum. Tatsız bir hareket olurdu, gerçi Abel de tatsızlıkların adamı ama kendisini tehlikeye veya zora sokacak bir şey yapmaz bence. Öyleyse Abel gibi görünen bu kişi Abel’in dublörü mü? Yani şu anda tahtta İmparatormuşçasına oturan kişi mi? Ve eğer öyleyse birazdan gerçekleştirecekleri görüşme nasıl şekillenecek? İşler ilginç bir hâl alıyor. Bu arada bir sonraki bölüm biraz gecikecek, şu üç dört gün bazı işlerim var. Bir aksilik çıkmazsa pazartesi veya salı hiç bölmeden tam bölüm hâlinde atacağım, haberiniz olsun. Tekrar görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar