Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 33 – “İblis Şehri Yolculuğu Zamanı”

Kısım VII, Bölüm 33 – “İblis Şehri Yolculuğu Zamanı”

1 Nisan 2023 235Okunma 35 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Volakiya Tahtını geri almak için elinin altındaki her şeyden faydalanacaktı. 

Yalnızca Guaral Kale Şehrini değil, Shudraq Halkını, İkinci Sınıf General Zikir’i ve tabii ki Natsuki Subaru’yu da kullanacaktı.  

Evet, Abel Subaru’nun teyidini yalnızca kafasını sallayarak onaylamıştı.  

Priscilla: “——Bu mesele çözüldü herhâlde.” 

Toplantının sona erdiğini gören Priscilla’ysa açtığı yelpazesiyle ağzını örterek bu şekilde mırıldandı.  

Tam da söylediği üzere toplantı konusu çözüme ulaşmıştı. Galibiyet koşulları herkes tarafından anlaşılmış, gelecekte izlenecek yollar belirlenmiş, bir sonraki istikamet ve amaç netleştirilmişti.  

Ve ardından—— 

Subaru: “Yalnızca seçilen birkaç kişi Kaos Alevine gidecekse geri kalanlar ne olacak? Şu anda sadece ben, Abel, Taritta-san ve Medium-san varız…” 

Al: “——Bu konuda bir şey söyleyebilir miyim?”  

Subaru: “Al?” 

Subaru sıradaki hedefleri olan İblis Şehri Kaos Alevi için son üyeleri belirlemek üzereyken Al devreye girdi.

Önce tek kolunu kaldırdı, sonra da o kolla ensesini kaşıyarak,  

Al: “Prenses, şu an için prangalarınızdan sıyrılabilir miyim? Kardeşimin grubuyla kalmak isterim.” 

Subaru: “Ueh?” 

Al: “Oh, hadi ama, sesin çatallaştı kardeşim. O kadar mı şaşırtıcı gerçekten?” 

Bu beklenmedik teklif karşısında Subaru’nun sesi çatallaşırken Al’ın boğazı titredi. 

Ancak Al bunu önemsiz bir şeymiş gibi dile getirse de Subaru öylece kabul edip geçemezdi.

Subaru: “Ne-neden?..” 

Al: “Sana her şeyi anlattım zaten, öyle değil mi? Sana yardım edeceğimi söyledim, kardeşim. Benim gibi eli ayağı tutmayan bir ihtiyarın bile bir şekilde yardımı dokunabilir.” 

Subaru: “Sen… Sen o kadar mı ciddiydin?” 

Al iriyarı omuzlarını silkerek cevap verirken Subaru, toplantıya katılmadan önce yaptıkları konuşmayı düşündü ve Al’ın buna olan bağlılığına bir kez daha şaşırdı. 

Subaru’yu cesaretlendirdiği doğruydu, ona moral verdiği doğruydu, onu ilerlemeye teşvik ettiği de doğruydu.  

Ama “iş birliği” yapacak kadar ileri gitmesini beklemiyordu.  

Al: “Heh, niye kaskatı kesildin ki? Teklifim seni o kadar mı etkiledi?” 

Subaru: “…Yo, ilk şaşkınlığımı bir kenara bırakacak olursam gücünü bilmemekle birlikte sen, ben ve Abel’le birlikte gruptaki kız erkek oranı korkunç olacak.” 

Al: “Seni umutlandırdıysam üzgünüm ama o amazon nee-chan’dan çok daha güçsüzüm!” 

Eliyle Taritta’yı işaret eden Al, gururlu bir şekilde son derece acınası biri olduğunu temin etti.  

Aslına bakarsanız Taritta, Shudraq Halkının en yetenekli kişilerinden biriydi fakat Dokuz İlah Generalden biriyle verilen mücadeleye tanık olmaları sonrası oldukça güvenilmez bir destek olduğu açığa çıkmıştı.  

Her hâlükârda—— 

Subaru: “Yine de bunu söylemene sevindim. Duyarlılığını kabul ediyorum.” 

Al: “Ha, hiç endişe etme kardeşim… Ha? Sadece duyarlılığımı mı? Teklifimi kibarca geri çeviriyor olabilir misin acaba? Bu defa birbirimize bağlı olmayacağımızı mı söylüyorsun?” 

Al’ın Subaru’nun yanıtı hakkında sayısız sorusu olsa da algılama şekli hatalı değildi. 

Subaru bu tekliften çok memnun kalsa da burası Volakiya İmparatorluğuydu. Her şeyden önce Al’ın bu savaşa katılması Flop ve Medium’dan da öte, bütünüyle şans eseriydi—— 

Priscilla: “——Al.” 

Al: “Evet, Prenses?” 

Subaru kendince bir sonuca varırken beklenmedik bir şekilde hemen yanından yükselen hoş bir ses, Al’ın ismini zikretti.  

O sesin sahibi elbette ki yuvarlak masada gururla oturan Priscilla Barielle’di. Kan kırmızı gözlerini kısmış ve duygusuz bakışlarını Al’a yöneltmişti. 

Ve sonra da az önce sıradaki hamlesini ilan eden takipçisi Al’a dedi ki:  

Priscilla: “Bana Kale Şehrinde eşlik etmeyi teklif eden sendin, öyle değil mi? Ve şimdi de soytarı arkadaşınla eğlenceli bir geziye gitmek için benden ayrılmak mı istiyorsun?” 

Al: “Bunun eğlenceli ve pervasızca bir gezi olacağını zannetmiyorum ama evet, plan bu. Yoksa beni özleyecek misin, Prenses? Bana sarılıp beni yanında tutmak istiyorsan buyur…” 

Priscilla: “Saçmalık.” 

Al: “Tabiiiii.” 

Al’ın tasasız yorumu alaylı bir söylemle yarıda kesildi ve omuzları çöktü. Zaten pek bir beklentisi yokmuş gibi görünüyordu. 

Bu sırada miğferinin üzerinden Al’ın kafasına gözlerini diken Priscilla, ufak bir nefes vererek, 

Priscilla: “——Elinden geldiğince iyi dans et.” 

Al: “Oh, anlaşıldı. Asıl Prenses, benim ve Schult’un yokluğunda dikkatli olmalı. Sonuçta Prensesin güzelliği dünyanın güzelliği.” 

Priscilla: “Bunu duymama gerek yok. Sen beni ne sanıyorsun?” 

Al: “Elbette ki dünyanın merkezi olduğunu düşünüyorum, Prensesim, Priscilla Barielle.” 

Al gülünç bir ses tonuyla bu iddialı sözleri söyleyerek uçarı bir şekilde Priscilla’nın önünde eğildi. Sonra da kendi etrafında dönüp “Hadi gidelim” diyerek Subaru’ya elini kaldırdı.  

Subaru: “Ne, bu etkileşimle her şey sonuca bağlandı mı yani? Benim fikrim ne olacak?” 

Al: “Bu çekimserlik nereden çıktı ya? Moral bozuyor. Yoksa ihtiyar bir adam gibi kokuyorum da haberim mi yok? Benim yanımda durmak canını falan mı acıtıyor?” 

Subaru: “Ondan bahsetmiyorum. Yani şey, sana karar verme hakkını veren nedir?..” 

Al: “Yo, tabii ki reddetmekte özgürsün, anlarsın ya. Ama ben nasıl reddedebilirim ki? ——Prensesin seçimi sonuçta?” 

Diyerek çenesiyle yüzünü yelpazelemekte olan Priscilla’yı işaret etti.  

Bu krallara layık davranış, Al’ın sözlerinin ezici dayanağını teşkil ederken Priscilla’nın kararına karşı çıkmak nasıl da korkutucu olurdu kim bilir!  

Her hâlükârda, gelecekte bir belirsizliğe yol açacağı takdirde onu reddetmek gibi bir seçenek söz konusu değildi. 

Subaru: “Priscilla, ben…” 

Abel: “——Benim için sorun yok. Gerekiyorsa o da bizimle gelebilir.” 

Subaru: “Abel, lanet olsun, bana hiç de askerî strateji uzmanı gibi davranmıyorsun!” 

İşte böylece Subaru, tam da Priscilla’ya fikrini belirtmek üzereyken bir kez daha sırtından vuruldu.  

Subaru, lafını kesen ve rakibinin karşısında kollarını gururla önünde bağlayan Abel’e gözlerini dikti. Tıpkı Pricilla gibi o da isteklerini inatla elde etmeye meyilliydi.  

Ancak Subaru’nun işe alım koşullarının farklılığı nedeniyle ona doğrudan başvurmak dışında bir şansı yoktu. 

Subaru: “Fikirlerim dikkate alınmayacaksa askerî strateji uzmanı olmamın ne anlamı var ki?” 

Abel: “Bu kadar küstah olma. Fikirlerin dinlenmeye değer olursa onları dinlerim. Ama nihai kararı veren benim. Bu işi sana emanet etmem.” 

Subaru: “Gnnh, işçilerinin emeklerine konan ahlaksız bir patronsun yani?..” 

Abel: “Beni sözlerimi tekrar etmeye mecbur bırakma. ——Sonuç sana bağlı. Öyle olmalı.” 

Subaru: “————” 

——Tahtından indirilen İmparatorun arkasında hafife alınamayacak kadar akıllı biri vardı. Abel, bu izlenimi uyandıran bir Subaru’ya ihtiyaç duyuyordu. Ve bunu elde etmek için Subaru’ya prim verip biraz abartmaya razıydı. 

Fakat bunun bir masal yazmaktan farkı yoktu. 

Subaru: “Rol yapmak yetmez. Gerçek olmalı, aksi takdirde yitirdiklerimi asla geri alamam.” 

Abel: “——Öyleyse beni ve geri kalanları eylemlerine ikna etmeye çalış. Bunu başaramazsan ağzından dökülenler, büyük hırslar barındıran, aptalca ve hayal dünyasına ait sözlerden ibaret olur.” 

Subaru: “Piç, evet öyle yapacağım. Fayda sağlasın diye işe yarayan yaramayan her şeyi kullanacağım.”

Diyerek azı dişlerini sıkan Subaru, Abel’in soğuk, kara gözlerine bakarak yanıtını verdi.  

Aynı yöne bakıyor olsalar da birbirlerinin etrafında gardlarını indirebilecekleri bir ilişkileri yoktu. Onları birbirinden ayıran, Krallık ve İmparatorluk olarak farklı topraklara ayak basmalarından farklı ve daha büyük bir sebepti.  

Hâl böyle olduğu sürece Subaru, hayati bir noktada Abel’le anlaşmazlık yaşayabilirdi.

Ve bu gerçekleştiğinde Natsuki Subaru—— 

Al: “…İşe yaramayan şeyden kastı benimdir belki de ha, Prenses?” 

Priscilla: “Ahmak.” 

Priscilla’nın omuzları düşerek bu şekilde mırıldanan Al’a yanıtıysa bundan ibaret oldu.

△▼△▼△▼△

——İblis Şehri Kaos Alevi seferi üyeleri belirlenmiş, plan uygulamaya koyulmuştu.  

Abel: “Ben dönünceye dek Kale Şehri askerlerini toplayın. Yakın zamanda haber gönderirim.” 

Zikir: “Canım pahasına olsa bile bunu yapacağım.” 

Abel’den emir alan Zikir, tek dizinin üzerine çökerek saygıyla itaat etti. 

Beklenmedik bir şekilde kendisini kudretli İmparatorluğun düşmanı konumunda bulan Zikir duruşundan yana bir tereddüde düşmese de doğal olarak şehirdeki birliklerin tamamı için aynı şey söylenemezdi.  

Niyetlerinde birlik olup tek bir ordu şeklinde bir araya getirilmeleri için Generallerin çabası esas olacaktı. Bu bağlamda Zikir’in varlığı bir Iütuftu. 

Subaru: “Zikir-san, sana çok iş düştüğünü biliyorum ama…” 

Zikir: “Yo, bu bir General olarak benim oynamam gereken bir rol. Ve Kansız Kuşatmaya kıyasla bir hiç.” 

Subaru: “————” 

Subaru, güçlü ve gururlu bir gülümseme taşıyan Zikir’in sözleri karşısında başını öne eğdi.  

Subaru’nun sicili, bir kansız kuşatma planı yapıp, bunu gerçek kılabileceğini iddia etmek ve acınası bir şekilde başarısız olmak şeklindeydi. Bunun sonucunda Rem’in beklentilerini de karşılayamamış ve onu hayal kırıklığına uğratmıştı.  

Fakat Zikir, Subaru’nun emeklerini gülümseyerek karşılıyordu.  

Zikir: “Cesaretin kırılmasın, sen Kansız Kuşatmayı teklif ettin, Ekselansları da bunu onayladı. Ve gerçek şu ki ben ve astlarım, tek damla kan dökülmeden sizin safınıza katıldık.” 

Subaru: “Tek damla kan dökülmeden, bu…” 

‘Abartılı bir ifade’ diyecekken Zikir’in koluna sarılı bandajı görünce kelimeler boğazında düğümlendi. Fakat Zikir’in yanakları gevşedi ve sonra da kendi bandajını zorla sıyırıp açtı. 

Kanlı bandaj kalktığında da kolundaki yara gözler önüne serildi.  

Zikir: “Bir Asker için bu yalnızca bir sıyrıktan ibaret. Ayrıca kendinle gurur duymalısın. Çünkü senin çabaların neticesinde Ekselansları adına savaşacak General ve Askerlerin sayısı azalmadı.” 

Subaru: “————” 

Zikir: “Sen sana düşeni yaptın. ——Natsumi Hanım.” 

Subaru, Zikir’in ağzından dökülenlere doğru düzgün bir karşılık veremeyeceğini biliyordu.  

Fakat onu açıkça övememekle birlikte Zikir’in karakterinde övülecek bir şeyler bulma konusunda yeni bir düşkünlük geliştirmişti ve onun ölmesine izin vermemenin bir başarı olduğunu düşünmeye başlıyordu. 

Derken—— 

???: “——Gitmek istediğine emin misin?” 

Subaru: “————” 

???: “Yo, bunu söylemem saçmaydı. Unut gitsin.” 

Diyen Rem, gözleri bitkinliğini gizleyemez hâlde kafasını salladı. 

Rem, Belediyenin girişinde değneğine yaslanmış hâlde dikiliyordu. Yolculuk kıyafetlerini giyinmemişti, hâlâ yaralılara yardım etmek için koşuşturan bir şifacı kılığındaydı. 

Yani Rem, Guaral’da kalacaktı.  

Ve Kaos Alevi yollarına düşecek olan Subaru’yla geçici olarak ayrılacaklardı. 

Subaru, bu ayrılık öncesinde kendisini görmeye gelen Rem’in yorumuna gülümsedi. Bunun endişeden kaynaklandığını biliyor olsa da kendisine mâni olamıyordu.  

Subaru: “Ehh, her şey güllük gülistanlık olmasa da senin hakkında bir şeyleri unutmamı söylemen biraz ağır geliyor.” 

Rem: “Oh, onu kastetmemiştim…” 

Subaru: “Çünkü sıkılan bir boğaz ve kırık bir parmak bile olsa senden bana kalan her şey, yokluğunda yaşayamayacağım kıymetli birer anı.” 

Rem: “Ha?” 

Amacı Rem’le alay etmek olmasa da buz gibi bakışlarla delinip geçildiğiyle kalmıştı.  

Volakiya’ya gönderildi gönderileli etkilendiği olayları düşününce zihninde beliren anıların pek çoğu güçlü bir acı ve ıstırap sancısı taşıyordu. 

Elbette ki kalbinin derinliklerinde biriktirdiği, Rem’le anlaşmaya varması ve onun tarafından umursanması gibi pek çok umut ve neşe dolu anı da vardı. 

——Ama en acı verici anılar da onlarla aynı yerdeydi.  

Rem: “Gergin değilsin… İyi misin sahiden?” 

Subaru: “Bilirsin ya, sürekli gergin olmak insanı tüketiyor… İyi misin diye soruyorsan aklımda çok fazla şey var cevabını veririm. Elimde olsaydı sonsuza dek senin yanında kalırdım.” 

Rem: “Haa.” 

Subaru: “Ne kayıtsız bir cevap! Yo, beni duymazdan gelmediğine sevindim aslında…” 

Rem’in baştan savma tavrı canını yaksa da dudaklarından dökülenler gerçek hisleriydi.  

Rem’i Guaral’da bırakmak, son dakikada inen büyük bir darbe olmuştu. Dürüst olmak gerekirse hâlâ az önceki beyanını geri alıp Rem’i narin kollarından tutup peşinde götürmek istiyordu.  

Rem Natsuki Subaru’nun kollarının uzanabileceği, onu zorluklardan, yangınlardan ve başına gelebilecek her kötü şeyden koruyabileceği mesafede olsa ne iyi olurdu!  

Subaru: “Açıkçası seni sağlam bir kordonla mütemadiyen kendime bağlı tutmak bile isterdim.” 

Rem: “Sen ciddi misin?..” 

Subaru: “Kısmen.” 

Rem: “————” 

En sonunda bir “Ha?” bile duyamayacağı noktaya gelmişti.  

Elbette ki bu istekte ciddi olduğu takdirde reddedileceğini biliyordu, o yüzden konunun geçip gitmesine izin verdi. Her daim güvende olduğunu bilebilmek için Rem’i kendisine bağlı tutabilmesi gerçekten iyi olurdu. 

Duruma bağlı olarak Pleiades Gözcü Kulesinde uyandırdığı güce başvurmak zorunda da kalabilirdi—— 

Subaru: “Cor Leonis’i nasıl kullanacağımdan da emin değilim gerçi…” 

Subaru’nun Pleiades Gözcü Kulesinde edinmiş olduğu yeni Otorite, Cor Leonis—— kendisi merkezde olmak üzere belirli bir çaptaki müttefiklerinin konum ve durumlarını belli belirsiz de olsa algılamasını sağlayan bir güçtü. Cor Leonis, Subaru’nun arkadaşlarının yükünü üstlenip onları sağlıklı tutmasına da imkân tanıyordu.  

Belki de Rem’in hasarlı bacaklarının yükünü üstlenmek ve onun tüm enerjisiyle dağda bayırda koşmasını sağlamak için de bu gücü kullanabilirdi.  

Tabii Rem’in bu şekilde kendisinden uzaklaşmasını istemezdi.  

Subaru: “————” 

Rem: “Hey, bir anda neden bu kadar canın sıkıldı?” 

Subaru: “Yok bir şey, yalnızca kendimden tiksiniyordum.” 

Rem bu noktaya değinirken Subaru asık suratını ellerinin arasına alarak iç çekti.  

Rem’i yerinde tutan, Subaru’dan uzaklaşmasına mâni olan şeyin sakatlığı olduğu kafasına dank etmişti. Subaru ve Rem’in ilişkilerinin sonlanmasını engelleyen şeylerden biri, Rem’in ondan kaçamıyor oluşuydu.  

Ve Rem’in formunda olmaması, Subaru’ya kendisini şanslı hissettiriyordu.  

Subaru: “Rem bu yüzden bana güvenemiyor işte.” 

Subaru her daim yalnızca kendisini düşünüyordu. 

Daha iyi biri olmayı diliyordu. Kibar, zeki ve güçlü olmayı arzuluyordu. Herkesin iyiliği için çaba harcıyordu ama Kulede kendisine bir kez daha dönüp baktıktan sonra bunun yeterli olmadığını biliyordu.  

——Rem’in inandığı Natsuki Subaru’yu geri getiremiyordu. 

Rem: “Um?..” 

Subaru: “Pardon, birazcık hislendim.” 

Rem: “His-ne, şimdi mi?” 

Subaru: “Endişelenme. Yalnızca Al’ın ve… memleketimdekilerin anlayabileceği bir tabir.” 

Rem hafiften kaşlarını çatarken Subaru, omuz silkerek bu yanıtı verdi. Fakat Rem, içinde büyüyen hislere engel olmak istercesine gözlerini ovuşturarak alnındaki kırışıklıkları yok etti. Şu anda içinde pek çok çelişki olmalıydı. Subaru’yu uğurlamaya gelmek için bile epey kafa yorması gerekmiş olmalıydı.  

Subaru: “Uzun süreliğine gitmiyorum, çünkü senin yokluğuna fazla dayanamam.” 

Rem: “…Yine aynı şeyi yapıyorsun işte.” 

Subaru: “Agh, ciddiydim ama… Rahatsızlık duymana sebep oluyorsam elimden geldiğince kendimi dizginlemeye çalışırım.” 

Rem: “Ama kendini durdurmaya çalışmayacaksın, değil mi?” 

Rem’in diktiği gözlerle karşılaşan Subaru’nun omuzları vicdan azabı etkisiyle çöküyordu.  

Elbette ki Rem’i gücendirmek ya da rahatsızlık duymasına yol açmak istemiyordu. Ama bu, ona beslediği güçlü hislerin dışavurumuna engel olmuyordu.  

Rem’i hayal kırıklığına uğratan Subaru ne derse desin durum buydu.  

Subaru: “İyi şanslar, yakında döneceğim. Ve iyi haberler getireceğim.” 

Rem: “…Hı hı, Abel-san, Medium-san ve Taritta-san’ın dönüşünü bekleyeceğim.” 

Subaru: “Al neyse de ben ne olacağım?” 

Rem: “————” 

Subaru emin olmak adına böyle dese de Rem’in bakışlarındaki soğukluk varlığını koruyordu.  

Bununla birlikte Subaru, verdiği yanıtla son derece acınası bir duruma düşmüş olacak ki Rem bir süre sessiz kaldı, sonra da pes etmişçesine ufak bir nefes vererek şöyle dedi:  

Rem: “Sana inanıp inanmamak hakkında konuşabilseydim çok daha iyi olurdu.” 

Subaru: “İnanıp inanmamaktan bahsetmiyorsun…” 

Rem: “O şeytani kokun hâlâ silinmedi ama sorun bu değil.” 

Subaru: “Sorun bu değil mi?..” 

Rem’in soluk mavi gözleri aynı şeyi yapmayı sürdürüyor, içlerindeki şüphe ışıltısı silinmiyordu. 

Geçici olsa bile birbirlerinden ayrı düşeceklerdi. Rem’in güvensizliği—— Subaru bunun Guaral’daki hatasından kaynaklandığını bilmesine rağmen bundan az da olsa kurtulmak istiyordu.  

Bunu kendisinden ziyade şehirde bekleyecek olan Rem’in iyiliği için istiyordu.  

Subaru: “Bak ne diyeceğim, Rem, elimden geleni yapacağım. Hissettiğin gerginliği ya da o şey her neyse, ondan kurtulmana nasıl yardım edebilirim?” 

Rem: “…Şey, öyleyse neden hâlâ bu kılıktasın?” 

Subaru: “Eh!?” 

Rem küçümseyici gözlerle böyle söylerken Subaru, kafasını eğerek kendine bir baktı.  

Uzun kara saçlardan oluşan bir peruk, kusurları örten beyaz pudra, vücut hatlarını gizlemek için özenle tasarlanmış bir kıyafet ve aşırıya kaçmayan takılar—— 

Subaru: “Bunda bir tuhaflık mı var?..” 

Rem: “Bir tuhaflık bunda hiçbir tuhaflık olmayışı, diğer bir tuhaflıksa Kale Şehrinden ayrılıyor olmana rağmen hâlâ bu kılıkta olman. Bunun için nasıl bir savunman olacak?” 

Subaru: “Ama sana bunun yapılması gereken bir şey olduğunu açıklamıştım!” 

Rem’in gözlerindeki hararetin dinişini izleyen Subaru, Natsumi Schwartz performansını sürdürürken tiz bir sesle bağırdı. 

Rem’in güvensizliğinde bu kılığın da rol oynaması tamamen beklenmedik bir şey olsa da Rem’e belirttiği üzere bunun ardında iyi bir sebep vardı. 

Subaru: “Rem, sana dün de söylediğim gibi biz komşu bir ülkenin vatandaşlarıyız. Ve ismim açığa çıkacak olursa bu ülkede başım derde girer. Bu yüzden bunu yapmak zorundayım. Gerçek ben olamam, Natsumi Schwartz olmaya mecburum!..” 

Rem: “Hah, anlıyorum.” 

Subaru: “Güvensizliğini hiç de ortadan kaldırmayan bir yanıt!” 

Rem’in bakışlarının sıcaklığı hiç değişmiyor, aksine daha da güvensiz hâle geliyordu.  

Fakat bu, Subaru’nun durumunu ve kendisine verilen rolü ölçüp biçtikten sonra ciddiyetle aldığı bir önlemdi. 

——“Natsuki Subaru” ismi Volakiya İmparatorluğunda saygınlık kazanamazdı. 

Natsuki Subaru zaten Emilia’nın Şövalyesi olarak Lugunica Krallığında önemli bir rol oynuyordu. Başka bir deyişle, şu anda yaptığı şey yadsınamaz şekilde komşu ülkenin içişlerine müdahale şeklinde tanımlanabilirdi. 

Subaru: “Komşu ülkenin içişlerine müdahale etmenin de hiç etkileyici bir yanı yok.” 

Hâl ne olursa olsun Subaru’nun eylemlerinin sonuçları ve sorumluluğu yalnızca Subaru’yu bağlamıyordu. ——Emilia’nın başına da açıkça dert açabilecek şeylerdi. 

Hükümdar olma yolunda ona yardım sözü veren ve bağlılık yemini eden Şövalyesi olarak Emilia’nın bu işe sürüklenmesine asla izin veremezdi.  

Subaru: “Bu noktada devreye Natsumi Schwartz giriyor. Natsumi’nin ne kadar ünlendiğinin bir önemi yok. Natsumi bir anda Volakiya İmparatorluğunda beliren siyah saçlı güzel bir kızdan ibaret olacak.” 

Rem: “Bitti mi?” 

Subaru: “Daha değil, hayır! Ayrıca, bahse girerim… Natsumi Schwartz ismi Lugunica’daki arkadaşlarımın beni tanıması için bir şans yaratacaktır.” 

Aslında “Natsumi Schwartz” adını seçmesinin ana nedeni buydu. 

Volakiya İmparatorluğundaki bu vukuat Subaru’nun kadın kılığına girip kendisine “Natsumi Schwartz” dediği ilk sefer değildi. Roswaal’ın Malikanesindeyken de gösteri değil de—— zorunluluktan kadın kılığına girdiği olmuş ve gerçek kimliği Emilia haricinde herkes tarafından öğrenilmişti.  

O seferde de aynı takma adı kullanmıştı. Başka bir deyişle Abel’in umduğu gibi İmparatorlukta ünlenecek olursa ve “Natsumi Schwartz” ismi kulaktan kulağa yayılırsa Emilia ve grubunun Subaru’yla diğerlerinin İmparatorluğa gönderildiğini anlama imkânı doğardı.  

Dolayısıyla—— 

Subaru: “Zorunluluktan bu kılıktayım.” 

Rem: “——. ————. ————————. Anlıyorum.” 

Epey vakit alsa da Rem’in yaklaşımını anlamış olmasından memnundu. 

Her hâlükârda Subaru’nun kılık değişiminin bir müddet daha devam edecek olma sebebi buydu. Bu işi uzatarak Rem’in güvenini baltalamak istemese de bu duruma bağlı olacaktı.  

Subaru: “Rem, bir sorunun olursa Flop-san veya Zikir-san’la konuşursun. Bir erkek için zor gelirse Mizelda-san ve diğerleri de burada olacak. Her şeyi kendine saklama.” 

Rem: “Bunu senin söylemen hiç mantıklı değil ama yine de dikkate alacağım… Sen de Abel-san veya Medium-san’ın canını sıkmamaya çalış lütfen.” 

Subaru: “Sadece arkamı kollamaya bakacağım.” 

Medium ve Taritta neyse de Abel’e yük olmamak için uğraşmayacaktı.  

Abel de arada bir havalı tavrından sıyrılmalı ve ter dökmeliydi.  

Vedalar edilip uyarılarda bulunulduğuna göre artık ayrılma vaktiydi.  

Yolculuktan önce ayrılmanın zorluğunu bastıran Subaru—— 

Subaru: “Rem, o kız nerede?” 

Rem: “Rui-chan’ı mı diyorsun? Sanırım Utakata’yla birlikte…” 

Subaru: “Anlıyorum.” 

Rem: “…Gidip onu getirmemi istemiyorsundur herhâlde?” 

Sesinin tonu alçalan Rem, sorgulayıcı bir bakış atıyordu.  

Subaru’nun niyetinin bilincindeymişçesine, hoş bir ses tonu taşımıyordu. Aksine kökleşmiş bir rahatsızlık ve tatsızlık barındırıyordu.  

Yoğun programlarında çok az etkileşimleri olmasına rağmen Belediyedeki mücadelelerden bu yana Subaru’nun Rui hakkındaki şüpheleri değişmemişti. Hatta o şüpheler hiçbir şekilde dinmemiş denilebilirdi. 

Rui Rem ve Utakata’ya çok bağlıymış, Shudraqlar ve diğerleriyle de iyi anlaşıyormuş gibi görünse de gerçek mizacını ne zaman ve nerede açığa çıkartacağı belli olmazdı.  

Bu bağlamda Subaru’nun Rui’yi arkada bırakma konusunda endişeleri vardı.  

Ama şöyle de bir şey vardı ki—— 

Rem: “Guaral’ı indirme görevi boyunca ona bakmaktan kaçındın zaten, haksız mıyım?” 

Subaru: “————” 

Rem: “Onca zaman sonra hiçbir şey değişmedi.” 

Rem’den bu sözleri işiten Subaru’nun verebileceği hiçbir karşılık yoktu.  

Rui herhangi bir şeye kalkışacak olsaydı bunu yapması için pek çok fırsat doğmuştu. Yani muhtemelen o konuda temkinli olmanın faydası yoktu.  

Subaru: “Kuna ve diğerlerine şimdilik gözlerinin üzerinde olmasını söyledim bile.” 

Rem: “İnatçı…” 

Anlık bir fısıltı olsa da işitmeyi başaran Subaru, bir müddet bunun üzerine düşündü. 

En başta Rui’nin gerçek mizacı ve tehlikeli güçlerini Rem’e açıklamama sebebi, Rem’in bu hikâyeye inanmak için hiçbir dayanağının olmamasıydı. Rem’in güvenini yitirip Rui’nin durumundan bahsederek onu uzaklaştırmaksa Subaru’nun hiç istemediği bir şeydi.  

Peki ya şimdi? 

İlişkileri ilerleme kaydetmişti ve Rem, soğukça olsa da Subaru’yu dinliyordu. Belki de artık Rui’nin gerçek mizacından bahsettiği takdirde o kadar katı olmayabilirdi. 

Subaru: “…Yo, aptalca bir şey yapma.” 

Diye düşünen Subaru, kafasını sallayarak belli belirsiz şeklinde aklına giren fikri reddetti.  

Rem Subaru’ya inanabilirdi ama bunun bir anlamı olmazdı. Rui o ana dek gerçek rengini hiçbir şekilde belli etmemişti. Subaru Rem’le konuştuğunda bunun gerçekleşeceğine inanmak da zordu. Durum değişmeyecekti.  

Bu sadece Subaru’nun kendisini daha iyi hissetmesini sağlayacaktı ama karşılığında Rem’in gerginliği çoğalacaktı.  

Buna gerek yoktu. 

Rem: “…O suratının hâli ne öyle?” 

Subaru: “Pardon, sadece Rem’in hayatında yalnızca talih kuşları olsun diye umuyordum.” 

Rem: “Ha?” 

Subaru içinde yükselen sıcaklığa hâkim olmaya çalışırken Rem’in gözleri daha da kısılıyordu.  

Ancak Subaru bir şey söylemeye çalıştığı takdirde konuşma uzadıkça uzayacaktı.  

???: “——Kardeşim! Gitme vakti geldi.” 

Diyen Al, arabadan sarkarak tek elini salladı.  

Subaru’nun arkasında bir araba ve o arabası çeken, en az onun kadar iri ata benzer bir canavar bulunuyordu—— yolculuklarına eşlik edecek bu canavarın ismi Fırtına Atıydı.  

Rem: “Onun Volakiya’da nadir rastlanır bir cins olduğunu duymuştum, yalnızca Generallere veriliyormuş herhâlde…” 

Subaru: “Zikir-san ödünç verdi. O da bir dişi, o yüzden tutarlı…” 

Rem: “Tutarlı mı?..” 

Rem Subaru’nun söylediklerine pek ikna olmamışçasına kafasını eğdi. 

İyi ya da kötü, Subaru’nun sözlerine verdiği tepki buydu. Bu mutlu koşullar bir müddet beklemek zorundaydı.

Al: “Oiii, kardeşim?” 

Rem: “Um, Al-san sana sesleniyor.” 

Subaru: “Aynen, biliyorum. Bunun farkındayım…” 

Rem: “——?” 

Subaru: “Ama ayakkabılarımın tabanları senin yanından ayrılmakta ve yerden kalkmakta zorlanıyor… Ooff, oof, oooof!” 

Derken değneğin ucuyla dürtülen Subaru’nun yere yapışıp kalmış ayakkabı tabanları güzelce yerinden ayrıldı. Ve iki üç adım ilerleyerek Rem’le arasında bir mesafe bırakmak zorunda kaldı.

Böylece aralarındaki mesafe gerçeklik kazandı. 

Subaru: “Rem, sana defalarca söyledim ama…” 

Rem: “Dikkatli olacağım. Temkinli de olacağım. Başım derde girerse başka birine dönüşeceğim. Hadi güle güle.” 

Subaru: “Ahh…” 

Kabaca uğurlanan Subaru’nun omuzları çöktü, rengi soldu. Gözlerini ona diken Rem’se derin bir iç çekiş eşliğinde,

Rem: “Kendine iyi bak ve iyi bir yolculuk geçir. Geri dönmeni bekliyor olacağım.” 

Subaru: “Oh…” 

Rem: “Bir anda ortadan kaybolmayacağım… Senin dışında güvendiğim insanlar var.” 

Eklemesini de yaparken Subaru, buna dikkatlice kafa yordu.

Sonra da Rem’in rahatsızca kaşlarını çatışı karşısında bir iki kez kafa sallayarak,

Subaru: “——Ben kaçtım!” 

Dedi ve elini uzun uzun sallayarak Rem’le vedalaştı.

△▼△▼△▼△

???: “————”

Araba yola koyulmuş, Kale Şehrinin ana kapısından çıkarak gözden kaybolmaya başlamıştı.

İstikamet şehrin güneydoğusu, İmparatorluğun en güçlü fertlerinden birinin bulunduğu İblis Şehri Kaos Aleviydi ve odak noktaları da o kişiyi saflarına katılmaya ikna edip edemeyeceklerini görmekti.

Dürüst olmak gerekirse mevzu birini aralarına katmak olunca Subaru’yu götürme seçimi sorgulanasıydı.

???: “…Senin çaba gösterdiğin konusunda herkesin hemfikir olacağına eminim.”

Değneğine yaslanan Rem, kısık gözleriyle artık görülemeyecek kadar uzaklaşmış olan arabanın ardında bıraktığı izlere bakıyordu.

Subaru ayrıldıkları ana dek şakalaşma havasındaydı. Bin bir türlü mazeret sıralamıştı ama Rem’in tek düşünebildiği, onun kadın kılığında olmaya son vermek istemediğiydi.

Elbette ki bu, sıraladığı tüm mazeretlerin yalan olduğuna inandığı anlamına gelmiyordu.

???: “Gittiler. Gürültücülerin yokluğunda şehir biraz daha havadar olacaktır. Geriye iyi haberlerle mi, Abel’in kellesiyle mi dönerler kısmından pek emin değilim gerçi.”

Rem: “——Priscilla-san.”

Öylece dikilen Rem’in arkasından ansızın bir ses yükseldi.

Ve Rem arkasına dönmeye gerek bile duymadan kırmızılar içerisinde, canlı bir izlenim veren güzel bir kadın—— yani lüks elbisesi ve vahşi güzelliğini tedbirli bir şekilde sergileyen Priscilla, yanı başında belirdi.

Rem, Arakiya’nın Belediye saldırısı esnasında yarattığı tahribatın ardından hayatını kurtardı kurtaralı Priscilla’yla konuşmamıştı.

Dolayısıyla ansızın belirip kendisiyle konuşması, kafasının daha da karışmasına ve afallamasına yol açıyordu.

Rem: “…Çok teşekkür ederim.”

Priscilla: “Hmm, bu minnettarlığın sebebi nedir?”

Rem: “Dün Belediyede yaşananlar. O kadından, Arakiya’dan kurtuldum. Yalnızca ben değil, geri kalanlar da aynı şekilde. Sizin sayenizde.”

Priscilla: “Bir sürü hayat kurtardın diyorsun yani? Bana kalırsa o hayatların kurtarılması senin emeklerin sayende. Ölmekte olanları kurtarmak için yetenek ve becerilerinden faydalandın. Benim onlara merhamet etmek gibi bir niyetim yoktu. Eylemlerimi yönlendirme özgürlüğünü kullanma.”

Rem: “Öyle bir niyetim…”

‘Yoktu’ demeye çalışan Rem, kendi kendine durup düşündü.

Başkalarının eylem, niyet ve düşüncelerini tahmin etmek ve onları da kendi kalıbına sokmaya çalışmak gibi kötü bir alışkanlığı vardı. Buna dair pek çok anısı vardı, yalnızca Priscilla’yla sınırlı değildi.

Ve hafızasını yitirdiği hesaba katılınca yalnızca iki haftadır yaşıyor sayılırdı.

Rem: “————”

Priscilla: “Karşılık olarak hiçbir lafın olmayacak mı yani? Bu da son derece sıkıcı bir karar, haksız mıyım?”

Rem: “…Üzgünüm. Haklı olduğunuzu düşündüm. Ama size minnettar olduğum gerçeğini de çarpıtamazsınız herhâlde?”

Priscilla: “Hoh?”

İlgisi çekilen Priscilla, yakasından bir yelpaze çıkarttı. Sonra da uyumlu bir şekilde açarak şekilli dudaklarını ardında gizledi.

Fakat açıkta kalan gözlerinde gizlenmesi mümkün olmayan bir hoşnutluk ve fırsat parıltısı mevcuttu.

Priscilla: “Kendini kaybettiğini duymuştum ama… Bana ne cüretle karşılık verirsin?”

Rem: “Kendini kaybetmek tam olarak doğru bir tabir değil. Hatırlayamıyor olmam kaybolduğum anlamına gelmez.”

Bir elini göğsüne götüren Rem, Priscilla’nın sözleri karşısında kendisini savundu.

Gerçekten de kaybolmuş olsaydı kimsenin erişemeyeceği bir düşten farkı kalmazdı. Fakat Rem’in kayıp anıları yitip gitmemişti. Rem’in içerisinde olmasalar da onlara kavuşmak için çaresizce bir gayret veren Subaru’nun içerisinde varlıklarını koruyorlardı.

Subaru’nun söyledikleri doğruysa bir ikiz kardeşi de vardı.

O kardeşte ya da Subaru’nun bahsettiği ama henüz görmemiş olduğu arkadaşlarında hafızasını kaybetmeden önce olduğu kişiye dair bir iz bulup bulamayacağını merak ediyordu.

Eğer içindeki her şeyin kaybolduğu ve her şeyin hiçbir şeyin olmadığı bir noktadan yapılandığına ikna olabilseydi——

Rem: “——Bunu yapabilseydim kalbim bu kadar acımazdı.”

Priscilla: “————”

Rem: “Her saniye, her an bunu hatırlıyorum. Onun gözlerine baktığım her seferde beklentilerine ihanet ettiğimi biliyorum.”

Elbette ki Subaru bunu bilerek yapmıyor olmalıydı.

Yaydığı koku öylesine yoğun ve kuvvetliydi ki ona bakmakta bile zorlanıyordu—— ve bunu her yapışında suratını çaresiz bir hâlde buluyordu.

O çaresizliğin kaynağı da geride kalan değil, yitip gitmiş olan Rem oluyordu.

Rem: “Ne kadar da bencilim. Kendimden tiksiniyorum…”

Bu yüzden kendisinden ayrı düşmek istemeyen o kişiye ondan ayrı düşmenin içini rahatlattığını söyleyememiş, bunu yapmakta zorlanmıştı.

Ve yalnızca rahatlamamış, bu tiksinti hissine de kapılmıştı.

Priscilla: “——İsmim ne demiştin?”

Rem: “Eh?”

Priscilla: “İsmin diyorum. İsmini de yitirdiğini söylemeyeceksindir herhâlde? Gerçi isimsiz değilsin, birilerinin sana isminle seslendiği kesin. Evet, eminim ki…”

Diyen Priscilla, sorusuna cevap bulma arzusuyla kafasını hafifçe kaldırarak bir müddet boşluğa baktı.

Belki de Rem’in ismini hatırlardı. Rem, orada bulunduğu kısa süre içerisinde bile onun çok zeki biri olduğunu sezebilmişti.

Ama aynı zamanda çok da kabaydı.

Bu yüzden——

Rem: “——Rem.”

O kasten yanlış isim vermeden önce ismini belirtti.

Anılarını yitirse ve onların geri döneceğine dair bir emare olmasa, geçmişte tanıdığı insanlardan ayrı düşse de hiç değilse son iki haftadır işitip alıştığı isim gerçekti.

Priscilla: “İlginç.”

Bu yanıtı işiten Priscilla kısaca mırıldandı.

Sonra da yelpazesini pat diye kapatıp ucuyla usulca Rem’in çenesini kaldırdı. Kan kırmızı gözleriyle delip geçilen Rem’se o yakıcı bakışların boğazını kavurduğunu hissetti.

Ama kelimelere dökemese de karşılığını gözlerinin içine dikkatle bakarak verdi.

Priscilla: “Rem, seni bir müddet yanımda tutacağım.”

Rem: “…Yanınızda mı?”

Priscilla: “Bir geçmişin ve hırsın olabilir ama yeteneğin yok. Çirkin şifa büyün benim tarafımdan ölçülü olarak eski hâline döndürülecek. Böylece göze çarpan bir şey hâlini alacak.”

Rem: “!—— Bana şifacılığı mı öğreteceksiniz?”

Priscilla: “Saçmalık. Şifa sanatları konusunda en ufak bir geçmişim yok. Ben yalnızca güzel şeylerden anlarım. Gördüğüm zaman eksiklerini çözeceğim.”

Rem: “————”

Gelen yanıt Rem’in beklediği gibi değildi ama ya beklediğinden fazlası ya da çok aykırı bir yanıttı.

Bununla birlikte Rem’in şu anki tek yeteneği—— yani başkalarını iyileştiren şifa büyüsü kullanılabilir hâle gelecekse Priscilla’nın sözüne güvenmeye değerdi.

Keşke daha çok gücüm olsaydı, diye düşünüyordu. Bu Rem’in eksikliğinden pişmanlık duyduğu bir şeydi.

Rem: “Ama, Priscilla-san, siz üssünüze geri dönmeyecek miydiniz?”

Priscilla: “Dönmeyeceğim. Al’ı da Abel’in peşine yolladım. Ona koştuğum şartları yerine getirip getiremeyeceğini öğrenmemiz çok sürmeyecektir. Burada bekleyeceğim. Bazı rahatsızlıklar olacaktır ama… onları çözmesi için Schult’u çağıracağım.”

Rem: “Ha, haa…”


Rem kalbinde duyduğu hissin kaynağından bihaberdi ama Priscilla, Guaral’da kalmaya karar vermişti. Her hâlükârda onun akıl hocası olmasının faydasını görürdü.

Zaten bu şehirde hâlâ Rem’in güçsüz şifa becerilerine ihtiyaç duyan pek çok kişi vardı. Onlarla ilgilenmeden şehirden ayrılamazdı.

Priscilla: “Şimdi, karar verildiğine göre benim için bir oda hazırla. Detaylarla Schult’un ilgilenmesine izin vereceğim ama bugünü ve yarını geçireceğimiz bir yerimiz olmalı.”

Rem: “Anlaşıldı. Hemen hazırlatacağım.”

Priscilla mekân sahibiymiş gibi emirlerini sıralasa da Rem, itaatsizlik etmek istemeyerek onay verdi.

Priscilla insanların kendisine itaat etmesini sağlamayı bilirdi, Rem de yapılması gerekenler emredilince direnç gösteremezdi.

Böylece elinde değneği ve telaşlı adımlarıyla Belediyeye döndü ve Priscilla’nın konaklaması, odasının ayarlanması meselesini Zikir’e danışmayı düşündü.

Shudraq Halkı şehir hayatına adapte olmadığı için onca şeyi Zikir’in başına yıkma konusunda kendisini kötü hissediyordu.

Ancak Zikir, bir kadın tarafından istenen herhangi bir şeyi reddetmeyen ya da imkânsız olduğunu iddia etmeyen bir adamdı.

???: “Ah, Ree, işte buradasın.”

Rem: “Utakata-chan.”

Belediyeye girerek Zikir’in bulunduğu ofise yönelen Rem, koridor penceresinden dışarı bakan bir kıza—— Utakata’ya denk geldi.

Ve Rem’in varlığını fark eden Utakata, ona dostane bir şekilde gülümsedi. Rem de kendisini ona gülümseyerek karşılık vermekten alıkoyamadı, yanakları gevşedi.

Rem: “Pardon, biraz meşguldüm de.”

Utakata: “Uu iyi durumda, hatta gayet sakin. Ben asıl Taa için endişeleniyorum. Yalpalayıp duruyor.”

Rem: “Taritta-san, değil mi…”

Şefliğe yeni atanan Taritta, Subaru ve diğerlerine yolculuklarında eşlik ediyordu.

Ve genç Utakata’nın gözünde bile bu ani görev karşısında âdeta ezilmiş, sarsılmış görünüyor olmalıydı. Yine de kendi yolunu araması ve özgüven kazanmak için ilk adımı atması takdire şayandı.

Rem olduğu yerde ezilip büzülür, elimde hiçbir şey yok diye sızlanırken etrafındaki insanlar onu geride bırakarak ilerlemeyi sürdürüyordu.

Sızlanıp durarak dünyaya lanetler okumak, diğerlerini de peşinde dibe çekmek istemediğiyse kesindi.

Rem: “Taritta-san iyi olacak. Utakata-chan, diğerleri ve ben de Taritta-san dönünceye dek burayı koruyacağız.”

Utakata: “Mhm, anlaşıldı! Ree, güvenilir birisin.”

Rem: “Öyle miyim acaba… Sen öyle deyince kendime güvenim biraz daha arttı.”

Utakata’nın gösterişsiz sözcükleri Rem’in yanaklarının bir nebze gevşemesine yol açtı.

Derken Rem, bir tuhaflığın farkına vararak etrafına bakındı. Koridorda dikilerek pencereden dışarı bakan Utakata yalnızdı. Ve etrafta kimsecikler yoktu.

Bir çocuğun tek başına ortalıkta dolanmasına uygun olmayan bir ortamdı ama yanında bir yetişkin yok diye onu suçlamaya çalışmıyordu. ——Mesele daha mühimdi.

Rem: “Yalnız mısın, Utakata-chan? Rui-chan nerede?”

Rui, uzun bir süre kendi hâline bırakılmış olsa da Utakata’ya epey düşkün hâle gelmişti.

Benzer yaşlarda iki kız olarak aralarında hoş bir arkadaşlık varmış gibi görünüyordu ki Utakata’nın yalnızlığının bu denli rahatsız edici olma sebebi de buydu.

Mutlaka gereğinden fazla kafa yoruyordu, ama——

Rem: “Rui-chan seninle değil mi?”

Utakata: “Evet! Rui gitti bile.”

Rem: “…Ne?”

Rem, Utakata’nın söyledikleri karşısında kaskatı kesilirken kafası yana eğildi.

Ve aklı bir anlığına çalışmayı keserken Utakata’nın söylediklerinin ardındaki gerçeği idrak etmek için beynini zorladı.

Rui onunla değildi, bu da demek oluyordu ki Utakata’nın kastettiği şey——

Rem: “R-Rui-chan——”

Utakata: “Mm, gitti! Uu arabaya binmesine yardım etti.”

Ve cesur, cüretkâr Shudraq kızı, tamamen umursamaz bir tavırla, göğsünü gururla kabartarak Rem’e böyle söyledi.



#Rui gitti mi? Nereye? Hangi arabaya binerek? Subarularla birlikte mi, yoksa bambaşka bir yere mi? Kafamda deli sorular. Bu arada Rem’in Subaru’ya bakmaktan kaçınmasının ikinci bir sebebini de bu bölümde öğrenmiş olduk. İnşallah zamanla o tanıyıp bildiğimiz Rem’e ya da hiç değilse benzer bir versiyonuna kavuşacağız. Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar