
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
???: “Tek bir avamı getirmek ne kadar zaman alabilir ki? Akıp giden zamanın değerinin senin ve benim için aynı olduğunu mu sanıyorsun?”
???: “Hayır, bu yüzden özür diliyorum ya zaten…”
Efendisinin dondurucu bakışlarıyla karşılaşan Al, somurtarak kafasını eğmişti.
Subaru’yla birlikte konferans salonuna döner dönmez bahsedilen azarı yemişti.
Görevinin asıl amacı Subaru’yu toplantı salonuna getirmekti, dolayısıyla planda olmayan bir konuşma yaptığı için azar yemesi mantıksız değildi. Evet, mantıksız değildi ama——
Subaru: “Priscilla, Al’ı bu kadar suçlama lütfen. Kabahat onda değil, bende.”
Priscilla: “Hmm. Siz iki soytarının önemsiz bir acı üstüne birbirinizi teselli ettiğinizden eminim. Alnın kızarmış, duvara falan mı vurdun?”
Subaru: “Durugörü mü var sende? Nokta atışı yapman korkutucu.”
Priscilla, Al’ı savunan Subaru’ya olanları görmüşçesine bir yorumla karşılık vermişti.
Subaru’nun çizdiği manzara öyle kolayca akla gelecek bir şey olmamalıydı ve Priscilla’nın öngörüsü karşısında ürpermemek elde değildi.
Her hâlükârda——
Subaru: “Konuşma bizsiz devam edememiş herhâlde…”
Priscilla: “Bir sonuca varmak kolay değil. Sen Abel’in strateji uzmanı değil misin sonuçta?”
Subaru: “Şey, umm…”
Priscilla’nın gözlerini kısarak attığı bakışları âdeta bedenine saplanan Subaru, göz ucuyla Abel’e baktı. Sandalyesinde kollarını önünde kavuşturmuş şekilde oturan Abel’se onun sorgulayıcı bakışlarını umursamadı.
Abel Subaru’ya strateji uzmanı muamelesi yapmakta çekimser olmalıydı ama bir kez Priscilla’ya açıkça böyle söylemişken sözünden dönemiyor olabilirdi.
Sonuç olarak Subaru olmadan toplantı sonuca bağlanamamıştı.
Subaru: “Düşünmeden hareket ederek kendi topuğuna sıkmıyor musun?”
Abel: “Sözlerinin değerini hesaba katması gereken sensin. Kelime seçimine bağlı olarak tüm büyük stratejiler akıllıca ya da aptalca olarak yorumlanabilir.”
Subaru: “Bana askerî strateji uzmanı dediğin için pişmanlık duyuyorsun, bu biraz sinir bozucu…”
Abel’in işgüzarca yanıtını işiten Subaru, uzun uzun iç çekti.
Sonra da toplantı salonundaki insanlara—— Abel, Priscilla, Zikir ve Reislik görevini üstlenmiş olan Taritta’ya baktı ve ardından tek gözünü kapattı.
Subaru ve Al’ın yokluğunda bir sonuca varabileceklerini düşünmemişlerdi——
Subaru: “Varamadığınız sonuç Priscilla’nın iş birliği yapması mı? Önceden ne demiştiniz, Priscilla’nın bir işbirlikçisi vardı sanki.”
Abel: “Olayları takip edecek beyne sahipsin anlaşılan. Tabii ki ondan bahsediyorum. ——En çok İlahi Generali toplayan kazanacaktı, hatırladın mı?”
Subaru: “Hı hı, ilkinin işe yaramazlığı yüzünden sıkıntı yaratacağı kısmı da geçmiştik.”
Onu saflarına katmazlarsa ve bir suikastçıya dönüşürse ellerinden hiçbir şey gelmezdi. Öte yandan onu saflarına kattıkları takdirde de pek bir katkısı olmazdı. Bu bir simülasyon oyunu olsaydı baş belası bir birim olacağı kesindi.
Bir müttefike dönüşse bile etkileyicilikten yoksun, düşmanlarına bırakıldığı durumda da ölümcül derecede zehirli hâle gelen biriydi.
Subaru: “Ama buradaki mesele nihai galibiyet. Priscilla ve işbirlikçilerinin desteği değil. Haksız mıyım?”
Priscilla: “——Hmm.”
Subaru hikâyeyi ustaca özetlerken Priscilla’nın boğazından küçük bir ses kaçtı.
Ve kıpkırmızı gözleri bir an için Subaru’nun gözlerine alışılmadık gelen bir merakla ışıldadı—— ki bu da birinin ilgisini çektiği, üstüne üstlük bu kişinin Subaru olduğunu düşündüren bir tepkiydi.
Fakat Subaru, ben özel bir şey yapmadım ki diye düşünüyordu.
Subaru: “Ne oldu?”
Priscilla: “Yok bir şey, bu kılığınla sönük göründüğünü sanıyordum ama yüzünde yeni bir ifade ve gözlerinde yeni bir ışıkla geri döndün. Üstelik kan dolaşımın daha iyi, yani görünüşün biraz farklı.”
Subaru: “…Sen bana, iltifat mı ediyorsun?”
Priscilla: “Dileğin buysa sevinçten zıplayabilirsin.”
Subaru: “O kadar ileri gitmem.”
İtiraz etmediğine göre bu, Priscilla’ya has bir iltifat olsa gerekti.
Homurdanarak karşılık veren Subaru’ysa fikir değişikliğiyle bu övgüyü kabullendi.
Natsuki Subaru’yu destekleyen sözler bizzat Rem tarafından inkâr edilmişti.
Fakat Subaru, dizlerinin bağının çözüleceği bir vakit olmadığı konusunda cesaretlendirilmişti.
Subaru: “Ehh, hâl böyleyse toplantıya geç kalmamıza değmiş demektir.”
Priscilla: “Anlıyorum, soytarıların arasında geçen konuşmanın sonucu bir harikaymış. Karakterine aykırı bir şekilde dostane davranıyorsun, Al.”
Al: “Oi, oi, benim gibi nays bir adamın dostane davranması hiç de alışılmadık değil, Prenses.”
Priscilla onunla alay ederken Al, omuz silkerek karşılık verdi.
Subaru’ysa Priscilla’nın mı Al’ın mı doğruyu söylediğine karar veremedi.
Subaru’nun gözünde Al, onun vatanından gelen yegâne kişiydi ve çıkmaza girdiği anda onun sırtını sıvazlayıp ilerlemesini sağlayan biriydi. Ama anlayışsız yanlarının da var olduğu, herhangi bir duruma başkasının problemi gibi yaklaşarak kabalık ettiği zamanların bulunduğu doğruydu.
Subaru: “Bunu farklı bir dünyada uzun zaman geçirmenin artçı etkisi olarak değerlendirip mazur görebilirim.”
Al: “Az önce gerçekten üzücü bir şey mi söyledin sen? Belki de bana öyle gelmiştir.”
Al anlam verememişçesine kafasını eğse de Subaru, konunun geride kalmasına izin verdi.
Şu anda ne Priscilla’nın Subaru hakkındaki fikrini değiştirmesinin ne de Al’ın bu değişikliğe katkıda bulunmasının bir önemi vardı.
Subaru: “Yapmamız gereken şey tartışmayı sonuçlandırmak… ve Priscilla’nın gelecekte bizimle ilgili ne yapmak istediğini görmek. Konudan sapmayalım artık.”
Abel: “Oh, pardon. Konudan bu kadar kolay sapan birini askerî strateji uzmanı yapanda kabahat.”
Subaru: “————”
Subaru, hoşnutsuzlukla gözlerini kısıp alaycı bir yanıt veren Abel’e dil çıkartarak onu duymazdan geldi. Sonra da yeniden Priscilla’ya dönerek onu konuşmanın devamını getirmeye teşvik etti.
Subaru: “Ee, ne yapacaksın? Abel’in Priscilla ve işbirlikçilerinin desteği olsa da olmasa da İmparatorluk Başkentine bir saldırı gerçekleştireceğinden eminim…”
Al: “Prensesin desteği olsa da olmasa da saldırının kapsamı aynı olacak.”
Priscilla: “Siz soytarılar ne kadar da uyumlusunuz. Neyse, söylediğiniz şey doğru. Bu yüzden size gelecekte yardımcı olmam hususunda… Abel’in o yardıma layık olduğunu kanıtlaması için bir koşulun karşılanmasını isteyeceğim.”
Subaru: “Koşul mu?”
Priscilla: “Gayet basit. ——Dokuz İlahi Generalden biri sizin safınızda olmalı.”
Priscilla, Subaru’nun asık suratı karşısında bu koşulu açıkça dile getirdi.
Bu ön koşulu işiten Subaru ise “Dokuz İlahi General…” diye mırıldandı.
Absürt bir şart olmadığı kesindi.
Her şeyden önce, tahtı geri alma savaşında bir adım atmak isteyen kişinin çok sayıda İlahi Generali safına katması gerekiyordu. Priscilla da yalnızca o ilk adımı bekliyordu.
Aslında galibiyet koşullarını sağlayarak Priscilla’yı saflarına katabilmeleri büyük bir şans olurdu, değil mi——
Subaru: “Ama bu pek de hoplayıp zıplanacak bir koşul değil, haksız mıyım?”
Abel: “Tabii ki. Goz’un durumundan bihaber olduğum sürece beni koşulsuz şartsız takip edecek tek bir İlahi General bile olmayacak. Ayrıca kaybedeceği bir mücadeleyi vermeye gönüllü pek fazla eksantrik de yok.”
Subaru: “…Az da olsa kazanma şansı görmedikleri sürece kimse bu yola girmez yani.”
Abel trajik durumu açıklarken Subaru, zorlu bir ifadeyle kaşlarını çattı.
Abel, üzücü öz farkındalığı doğrultusunda—— İmparatorun prestiji Dokuz İlahi Generale yeterli gelmezken Priscilla ve işbirlikçilerinden olabildiğince destek almak istiyordu.
Hiç değilse böyle bir işbirlikçinin varlığı, Dokuz İlahi Generali ikna etme hususunda bir pazarlık aracı olarak kullanılabilirdi.
Bu noktada Abel’in elinde pek az şey vardı: gerçek İmparator olduğu yönündeki büyük iddiası, Shudraq Halkı ve Guaral Kale Şehrinin askerî gücü.
Subaru: “Tek bir şehir ve tek bir kabileyle İmparatorlukla savaşacağız dediğimizde bizi dinlerler mi merak ediyorum doğrusu.”
Abel: “Priscilla’yla işbirliği içerisinde olanlar… eğer rütbeleri Orta Sınıf Kont veya üzeriyse isimleri pazarlık aşamasında iş görebilir.”
Priscilla: “Size benden merhamet beklemeyin diyorum. Belirli bir cömertlik düzeyine sahibim ama dilencilere merhamet etmem.”
Derken elini çenesine götüren Priscilla, cılız umutlarını kolaylıkla ayaklar altına aldı.
Hâlihazırda farkında oldukları üzere Priscilla’nın fikrini değiştirmesine imkân yoktu. Öyleyse tek yapmaları gereken, doğrudan onlara sunulan koşul üzerinde çalışmaktı.
Zikir: “Tüm saygımla araya giriyorum ama, Ekselansları, belki de Birinci Sınıf General Cecilus’u yardım etmesi için safımıza çekmeliyiz?”
Subaru: “Zikir-san, başarı oranımız nedir?”
Bu sözlerden sonra odaya ağır bir sessizlik çökerken tüm beklentilerin kaynağı Zikir oldu. Fakat o, Subaru’nun beklenti dolu bakışları karşılığında kafasını sallayıp “Hayır” dedi.
Zikir: “Ekselanslarının daha önce belirttiği gibi, mevcut güç dengesi göz önüne alındığında, bizimle iş birliği yapmayı düşünen herhangi birinin kafası düzgün çalışmıyordur. Dolayısıyla…”
Subaru: “Dolayısıyla?”
Zikir: “Korkarım ki yalnızca kafası düzgün çalışmayan kişilere güvenebiliriz ki Birinci Sınıf General Cecilus da bunun bir örneği…”
Subaru: “Ah, yani Zikir-san da o kişinin kafadan çatlak olduğunu düşünüyor.”
Sıkıntılı bir ünü olan Cecilus, Zikir’in yalnızca deliliği nedeniyle saflarına katabileceklerini düşüneceği kadar çetin cevizdi.
Bununla birlikte, gerçekten de başka şansları yoksa ilk iş olarak bir noktada saflarına katmayı düşündükleri baş belasının ayağına gitmek zorunda kalabilirlerdi.
Subaru: “Mesele şu ki Cecilus nerede? O kişi normal şartlarda nerede yaşıyor?”
Abel: “Çoğunlukla Arakiya’nın Başkentteki evinde yaşıyor.”
Subaru: “Anlıyorum, Arakiya’nın evi… bir saniye ya, neden ki?”
Bu kelimeler açıkça söylenirken Subaru, Abel’in ağzından çıkanları anlamakta birkaç saniye gecikti.
Ve Priscilla bile içeriğin tuhaflığı karşısında hoşnutsuzlukla kaşlarını çattı.
Subaru’nun duyduğu kadarıyla Cecilus Birinci, Arakiya’ysa İkinciydi.
Subaru: “Yani Cecilus denen tiple Arakiya sevgili falan mı?”
Eğer hâl böyleyse Arakiya’yı püskürten Subaru ve diğerlerinin vereceği izlenim daha kötü olamazdı.
Yani Subarugiller, Birinci ve İkinci Sınıf Generalleri başarıyla düşman edinmişti.
Ancak Abel, Subaru’nun sorusunu kafasını sağa sola sallayarak yanıtladı.
Abel: “Hayır, öyle değil. Arakiya Cecilus’u öldürmek için fırsat kolluyor ama onu öldürmeye kalktığı her seferde etrafındakiler zarar görürse bunu başaramaz. Ben de bu yüzden Cecilus’a bu emri verdim.”
Subaru: “Hangi emri?”
Abel: “Bu her hâlükârda yaşanacaksa Arakiya’nın peşine düşmesinin kolay olacağı yerlerde bulunmasını.”
Subaru: “…Peki?”
Subaru, somut bir açıklama yapılsa bile aralarındaki ilişkiyi anlamakta zorlanıyordu.
Ne kendi Generallerinin birbirlerini öldürmelerine göz yumma mantalitesini anlıyordu ne de birinin kendisini öldürmeye kalkışacak bir kişiyle aynı evde yaşamasına akıl sır erdirebiliyordu.
Her şeyden önce——
Subaru: “İnsan kendisini öldürmeye çalışan biriyle nasıl yaşayabilir ki?..”
Subaru, bu soruyu sorduktan sonra tuhaf bir şey söylediği hissine kapılmış ama o tuhaf hisse bir yanıt bulmayı başaramamış, sorusunu da çabucak unutuvermişti.
Her hâlükârda artık Cecilus’un İmparatorluk Başkentinde yaşadığı biliniyordu.
Subaru: “Yani Cecilus’u safımıza katmanın tek yolu İmparatorluk Başkentine gitmek… Hey, Başkente dek gitmenden yana bir sorun çıkmayacağından emin misin?”
Abel: “Tabii ki değilim. Mevcut durumda Başkente yaklaşmamın kendi idamıma gitmemden bir farkı olmaz. Üstelik Cecilus’un şu anda Başkentte olduğundan bile emin değilim.”
Subaru: “Öyleyse hiç şansımız yok…”
Söz konusu Volakiya İmparatorluğuyla ilgili bir konu, hatta genel olarak askerî meseleler olduğunda Subaru’nun bilgi birikimi hiçbir işe yaramıyordu.
Gerçi bunu öneren ilk kişi yetkili bir subay olan Zikir olmuştu, hâliyle üretebildikleri iyi fikirlerden biri olduğu söylenebilirdi.
Yani bu fikir reddedildiyse Abel’in yolu umut vadetmiyor demekti.
Subaru: “…Yine de şimdi çıkmaza girme zamanı değil.”
Karanlık ve ağır bir his, Subaru’nun göğsüne çöreklenmeye başlıyordu.
Acı tatlı bir durgunluk misaliydi, kafasını duvara çarpsa bile silinmeyecek cinsten bir çaresizlik yığınıydı, Rem’in Subaru’dan umudu kesmesinin artçı etkisi gibi bir şeydi.
Subaru, bu yüzden Rem’in güvenini yitirmişti.
Ve bu çıkmazdan bir an önce kurtulup yeniden Rem’in güvenini kazanmak zorundaydı. Bu uğurda boşa harcanan her saniye pişmanlıktı.
Abel: “——Bir yol var aslında.”
Derken Subaru’nun dişlerini gıcırdatışı, Abel’in dudaklarından dökülen kelimelerle bir son buldu.
Ve tek gözünü kapatan Abel, darbe yemişçesine yukarılara bakan Subaru’ya dönerek dedi ki——
Abel: “Şu acınası ifadene çekidüzen ver, onu görmekten bıktım usandım. Bir fikrim var diyorum.”
Subaru: “Üzgünüm ama yüzüm ortada bir dayak olmadıkça karakter katma sınırlarına ulaşmış durumda. Bu suratlar arasındaki değişkenlik de umurumda bile değil. Bir fikrim var derken ne kastediyorsun?”
Abel: “Kısmen Zikir’in fikri aslında. Bir kısmını çalacağım.”
Zikir: “Benim fikrim mi? Onur duyarım, ama hangi fikirden bahsediyorsunuz?..”
Kalın kaşlarını çatan Zikir, fikrinin kullanılacağını duymanın şaşkınlığını yansıtıyordu.
Subaru’nun da tıpkı Zikir gibi kafası karışmıştı. Her şeyden önce Zikir’in dile getirdiği fikir, Birinci sıradaki Cecilus’u saflarına katmalarıydı.
Başkente gidemedikleri sürece bu fikri elemeye mecburlardı ve Subaru, bu fikirde kullanılabilir başka bir nokta olduğunu zannetmiyordu.
Ancak Abel, bu düşünceleri benimseyen Subaru karşısında burnundan bir nefes verip “Hmm” diyerek,
Abel: “Cecilus’la konuşma şansına sahip değilim ama Zikir’in söylediği üzere ——Kafası düzgün çalışmayan biriyle bir şansımız olabilir.”
Zikir: “——Hık! İmkânsız… Ekselansları, bu çok tehlikeli! Tekrar düşünün lütfen!”
Subaru: “Eh? Eh? Eh?”
Abel’in cüretkâr sözcükleri beti benzi atan Zikir tarafından şiddetle reddedilmişti.
Zikir’in bu sağlam kararlılığıysa Subaru’nun gözlerinin bir o yana bir bu yana gitmesine yol açıyor, yaşananların şaşkınlığını taşıyordu.
Zikir olup bitenleri anlamış gibi görünse de Subaru’nun aklı almıyordu. Konuşmanın akışına bakılırsa deli birinden bahsediyor olmaları gerekiyordu——
Subaru: “Kimsenin sevmediği Birinci Sınıf General Cecilus’tan daha deli biri mi var?”
Zikir: “Ben onlara deli demezdim! Ama o kişi çok tehlikelidir!..”
Al: “…Ehh, Afro General için söylediklerini anlayabiliyorum ama konuşmanın gidişatına göre o da Dokuz İlahi Generalden biri, haksız mıyım? Onu geride bırakırsak bel bağlayabileceğimiz başka biri kalır mı? Seçici olacak durumda değiliz.”
Zikir: “Orası doğru, ama…”
Subaru ve Al her iki taraftan bastırırken Zikir, gönülsüz bir ifadeyle sessizleşti.
Ve iyi huylu Zikir’in bu şekilde acı çektiğini gören Subaru, yanlış bir şey yaptıkları hissine kapıldı.
Esasında sorun, insanları Zikir’in acı çekmemesini imkânsız kılacak şekilde kilit pozisyonlara yerleştiren Abel’in personel yönetiminde yatıyordu.
Bu da insanları yalnızca becerilerine dayanarak bir göreve atamanın trajedilere yol açabileceğinin güzel bir örneğiydi.
Subaru: “Bu açıdan Lugunica bayağı iyi yönetiliyordu… Aşağılık bir kodamana hiç rastlamamıştım… Yo, Emilia-tan için kötü şeyler söyleyen bir ihtiyar vardı gerçi, ama…”
Geriye dönüp bakınca bu kısmen Kıskançlık Cadısına duyulan aşırı korkudan kaynaklanan bir beyandı.
Subaru o sıralar bu koşullardan bihaber olan ve yalnızca pervasızlıkla donanmış şekilde insanlara meydan okuyan aptal bir kahramandı. Şu anda tıpatıp aynı durumla karşılaşacak olsaydı çok daha iyi tepki verebilirdi.
Elbette ki Subaru’nun Emilia’nın kötü itibarı yüzünden insanlara meydan okumaması gibi bir seçenek hâlâ mevcut değildi.
Subaru: “Ee, Zikir-san’ın ıstırabının sebebi kim tam olarak?”
Abel: “Bu aptalca ifade şekli de neden?”
Abel, Subaru’nun sorusunu kindar bir bakışla karşıladı.
Abel: “Sorunu yanıtlayacak olursam, bahsettiğimiz kişi İblis Şehri Kaos Alevinde bulunan Yorna Mishigure.”
Subaru: “Yorna Mishigure…”
Şehrin ismi tanıdık gelmese de bahsi geçen kişi tanıdık gelmişti.
Yorna Mishigure, listede sıralanan Dokuz İlahi Generalden biriydi ve Subaru sanıyordu ki bu kadının lakabı——
Subaru: “Rengârenk gibi bir şeydi, değil mi?”
Al: “Bu işte iyisin, kardeşim. Tek seferde nasıl ezberledin hiç bilmiyorum.”
Subaru: “Mangalarda idari düzeydeki karakterlerin lakaplarını ezberlemek hoşuma giderdi. Bu arada bu Yorna kişisi Zikir-san’ın…”
Derken göz ucuyla Zikir’e bakan Subaru’nun sesi kesildi.
Çünkü Zikir’in beti benzi atmış, elleriyle yüzünü örtmüştü.
Zikir: “Dokuz İlahi Generalden Yedincisi, Birinci Sınıf General Yorna Mishigure…”
Subaru: “O kadar mı tehlikeli biri? İsmi kadınsı gelmişti aslında, ama…”
Eğer verilen izlenim doğruysa, Zampara olarak tanınan ve yalnızca kadın kılığına girdiği hâlde Subaru’ya dahi centilmen gibi davranan Zikir’in bile korktuğu bir kadın olmalıydı.
Subaru, karşısında nasıl birini bulacağını hayal dahi edemiyordu, fakat——
Zikir: “Güzel bir kadın. Bunun yalnızca benim düşüncem olmadığından, herkesin katılacağından eminim. Fakat Birinci Sınıf General Yorna’nın küçük… yo, küçük değil, daha ziyade mazur görülemez bir sorunu var.”
Subaru: “Ee, neymiş o sorun?”
Zikir: “——İsyankârlık.”
Subaru ve Al: “Ha?”
Zikir’in ağzından dökülen kelimelerle birlikte Subaru ve Al’ın tepkileri üst üste bindi.
Ve Zikir, yanlış duyduğundan şüphelenen Subaru’yu dehşete düşürecek şekilde yüzü elleriyle örtülü hâlde, sesi titreyerek konuşmaya devam etti.
Zikir: “Birinci Sınıf General Yorna Mishigure defalarca başkaldırmış ve İmparator Vincent Volakiya’nın saltanatını tehdit etmiş biri.”
Subaru: “E böyle birini de ordu generalliğine atayamazsınız ama!”
Böylece Subaru’nun öfkeli sesi ikinci kez konferans salonunda yankılandı.
△▼△▼△▼△
Priscilla: “——Bu mesele çözüme kavuştu herhâlde.”
Dokuz İlahi Generalle ilgili saçma sapan bilgiler verilişinin ve Subaru’nun öfkeli bağırışının ardından Priscilla, tartışmanın sonlanışına tanık olduğuna karar vererek bir çırpıda yelpazesini açıverdi.
Dürüst olmak gerekirse bu Subaru’nun itiraz etmek istediği bir sonuçtu ama——
Abel: “Başka bir seçeneğimiz yok. An itibarıyla Dokuz İlahi General arasından bize katılma ihtimali olan tek kişi Yorna Mishigure.”
Subaru: “En başta senden hoşlanmadığı için sana karşı başkaldırmamış mıydı?..”
Zikir: “Yo, aslına bakarsanız bu tam olarak doğru sayılmaz… Onun aklından neler geçtiğini anlamak benim için imkânsız en azından.”
Subaru: “Zikir-san öyle diyorsa doğru olmalı…”
Güvenilir Zikir’in ağzından dökülenlerden sonra Subaru’nun şüphelerini geri almaktan başka çaresi kalmamıştı.
Bu konuşmayı işiten Abel’se onaylamaz bir homurdanış eşliğinde,
Abel: “Sen ve senin bu Zikir’in fikrini dinlemekteki gönüllülüğün ne iş?”
Subaru: “Fikir aynı olduğu sürece kimin söylediği önem taşıyor. Sen benim gözümde Zikir-san’dan daha inanılası olduğunu mu sanıyorsun?”
Abel: “Anlıyorum. Peki ya Zikir ölürse?”
Subaru: “Zor bir iş olsa da ben de seni öldürürüm!”
Subaru, Abel’in böyle rahatsız edici bir şey söylemesine lanet okuyordu.
Sadakati hesaba katılınca Zikir, Abel’den böyle bir emir aldığı takdirde ciddi ciddi intihar edebilirdi. Subaru da bunun önüne geçmek için gücünün elverdiği her şeyi yapardı.
Her hâlükârda——
Subaru: “Saçmalıklar bir yana, Kaos Alevi denen yer… nerede ki? Guaral’a uzak mı?”
Abel: “Konum olarak değil. Seçmek için uygun bir yer olmasının ikinci bir sebebi de bu. Buranın güneydoğusunda… ve Buddheim Ormanının güneyinde.”
Subaru: “Anlıyorum, gerçekten de öyleymiş…”
Masadaki harita üzerinde konumu gören Subaru, Abel’in açıklamasına ikna olmuştu.
Kaos Alevi denilen yer, Shudraq Halkının yaşadığı ormanın güneyindeydi—— aralarındaki mesafe orman ile Guaral arasındaki mesafeden fazla olsa da Başkent ya da ücra batı topraklarından çok daha gerçekçi bir hedefti.
Subaru: “Peki ya İblis Şehri denilme sebebi ne…”
Priscilla: “İçin rahat etsin, avam. Küçük kalbini sıkıştıracak bir sebebi yok. Kadim çağlardan beri pek çok ırkın kaos içerisinde yaşadığı bir yer. Volakiya, Lugunica’ya kıyasla çok daha fazla ırka ev sahipliği yapar ama Kaos Alevi bilhassa eklektik bir karışımdır.”
Subaru: “Kaos içinde… ve adı İblis Şehri.”
Bu sözcüklerden sonra “kaos” kelimesinin şehirle bağlantılı olması da isminin içerisinde “kaos” kelimesinin yer alması da anlam kazanıyordu.
Bunun farklı bir dünya olduğu hesaba katılınca bir tesadüften ibaret de olabilirdi.
Abel: “——İblis Şehrinde Dokuz İlahi Generalin Yedincisi Yorna Mishigure’yi safıma katacağım. İş o noktaya geldiğinde… yüreğini açabilecek olduğundan eminim, Priscilla.”
Priscilla: “Peki. Ben son derece asil ruhluyumdur. Sonradan yeni koşullar eklemem.”
Subaru: “Stokta cömertlik kalmadı gibi bir şeyler diyordun sanki… Aman neyse.”
Priscilla’nın delici bakışlarını üzerinde hisseden Subaru, bu gereksiz beyanını anında geri aldı.
Ve plan güzelce netlik kazanırken——
???: “——Abel, lütfen beni de yanına al.”
Subaru: “Taritta-san?”
Taritta, bir anda ayaklanarak Abel’den bu ricada bulundu.
Toplantı sırasında Kuna’nın koltuğuna otursa da o ana dek tek kelime bile etmemişti.
Muhtemelen bir anda Reis pozisyonunu üstlendiği için kafası karışıktı ama gözlerini Abel’e dikip baktığı şu saniyede bile yüzüne derin bir aciliyet duygusu hâkimdi.
Dudaklarından dökülen rica Abel’in koyu gözlerinin kısılmasına yol açarken,
Abel: “Ne yapacaksın ki? Ablandan Shudraq Reisi ünvanını miras aldın. Özgüvenin ne hâlde olursa olsun bu gerçek değişmeyecek.”
Taritta: “Biliyorum, biliyorum. Ablamın bana verdiği pozisyonu reddedemem. Ama ben Shudraqlara liderlik edecek kadar güçlü değilim…”
Derken kafasını öne eğen Taritta, dudaklarını ısırıyor ve ellerine bakıyordu.
Boş ellerinde sıktığı şey, Subaru’nun kalbinde taşıdığıyla aynı olsa gerekti—— yani kendisine işkence eden bir çaresizlik hissi.
Taritta: “Benim… Reis pozisyonunu gururla taşımak için bir fırsata ihtiyacım var.”
Abel: “——Kaos Alevine seyahat etmek isteme sebebin bu mu?”
Taritta: “Evet, bu… olmaz mı?”
Taritta’nın sesindeki güç, bu sözlerin ardından özgüvenini yitirmişçesine azalmıştı.
Ancak Subaru, Taritta’nın taşıdığı gerginliği de arkasında ne yattığını da anlayabiliyordu.
Şef pozisyonunun ani değişimiyle birlikte Taritta büyük bir rol oynamaya zorlanmıştı ama bu rolün gerektirdiği güce sahip olduğundan emin değildi.
Dolayısıyla aradığı şey, başarılı bir deneyimdi. Kendi kendini ikna etmek için gereken sonucu bizzat alabileceği, kendisini değerli hissedebileceği bir başarı hikâyesine ihtiyacı vardı.
——Subaru’nun aradığı şey de tam olarak buydu.
Subaru: “Abel, ona katılıyorum. Böyle bir zihniyetle Mizelda-san’ın yerine geçse bile potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştirebileceğini zannetmiyorum…”
Abel: “————”
Subaru: “Ayrıca yolculuk boyunca bir eşlikçi veya müttefike ihtiyacımız olacak zaten, haksız mıyım? Taritta-san’ın bu işin altından kalkabileceğini biliyoruz. Biz birlikte bir şehri… kadın kılığında basmış insanlarız.”
Taritta: “Natsumi…”
Subaru, cümlesinin ortasında bir değişikliğe gitse de istediği şeyi dile getirmişti.
Taritta’ysa Subaru’nun kendisine arka çıkmasından çok etkilenmiş görünüyordu. Evet, Subaru onun çabalarından acı verici bir şekilde haberdardı ve bu yüzden onun yanında olmak istiyordu.
Abel: “Shudraqlar senin yokluğunda ne yapacak peki?”
Taritta: “Ablamın bir süre daha devam etmesini sağlayacağım, Kuna ve Holly de ona çokça yardımcı olacaktır. Guaral’ı korumak adına fazla kişiyi uzaklaştıramayız.”
Abel: “Öyleyse sessizliğini korurken bunları düşünüyordun?”
Taritta’nın frenlenmemiş yanıtını işiten Abel, düşüncelerini bu şekilde değerlendirdi.
Sonra da parmağıyla usulca şakağına vurarak,
Abel: “Kaos Alevine yalnızca birkaç kişiyle gideceğiz. Elbette ki Yorna Mishigure’yle görüşeceğim takdirde benim varlığım zaruri. Fakat saldırıya geçmeyeceğiz.”
Subaru: “Yani en fazla bir eşlikçi alabiliriz…”
Abel: “Öyleyse seni de listeye ekliyorum, Taritta. Geri kalanlar——”
???: “——Kulağım sizdeydi!”
Abel’in konuşmasının orta yerinde kapı büyük bir güçle itilip açılırken birileri büyük bir şevkle içeriye daldı.
Gelen kişi Flop O’Connel’dı, yani İmparatora arsızca yeni arkadaşım diyen ve onun sözünü bölmekten yana hiçbir korku duymayan başarılı tüccar!
İşte o tüccar, odadaki herkesin bakışlarını üzerine toplarken homurdanarak sözlerine devam etti.
Flop: “Taritta Hanım, böyle zorlu bir role gönüllü olma şevkinizden çok etkilendim! Bana kalırsa birdenbire büyük bir rol üstlenmek adına kendinizce bir yol bulmanız harika!..”
Taritta: “Ah, teşekkür ederim, çok teşekkür ederim, Flop…”
Flop: “Sizi ve Köy Şefi-kun yolculuk boyunca güvende tutmak adına bir öneride bulunmak isterim. ——Bence kardeşim Medium’un da sizinle gelmesi iyi bir fikir olacaktır!”
Parmağını havaya kaldıran Flop, kuvvetle bu fikri öne sürdü.
Subaru’ysa onun bu şevkine kapılarak neredeyse istemsizce kafasını salladı ama durup bir düşününce son derece ani bir öneriydi.
Subaru: “Ee, aklındaki nedir?”
Flop: “Evet, evet, bu soruyu bekliyordum. Şimdi size Medium’u önermemin ardındaki sebepleri sıralayayım! Her şeyden önce, yetenekli ve etkileyicidir. Üstüne üstlük tatlı dilli biridir!”
Subaru: “Tatlı dilli!..”
Flop: “Kulağa hoş gelecek ve anlaşılır cümleler kurar, yani yolculuğunuz boyunca yalnızlık çekmezsiniz. Utangaç değildir, yani herkesle anlaşabilir. Ee ne dersiniz, tam bir cevher değil mi?”
Beyaz dişlerini sergileyerek kardeşini öven Flop’un pazarlama stratejisinin üçte ikisi Medium’un insanların gönlünü hoş tutmasına yönelikken tek geçerli kısım “yetenekli” olmasıydı.
Esasında Subaru bu noktanın doğruluğunu bizzat teyit etmişti, yine de——
Subaru: “Peki bundan Medium-san’a bahsettin mi?”
Flop: “Hayır, bahsetmedim! Ama şimdi bahsedeceğim, sıkıntı yok yani!”
Subaru: “…Sıkıntı olmayacağından emin misin?”
Bu ne seyahat danışmanlığı ne de eğlence vaadiydi.
Hayatını riske atacağı bir rol üstlenecekken bunu sonradan tartışmak anlamlı olacak mıydı? Bu durum kardeşlerin ilişkisini zedelerse Subaru’nun gerçekten canı yanardı.
Gerçi onları birlikte gülüp geçer ve bunu hiç sorun etmezken gözünde canlandırabileceğinden de korkuyordu.
Subaru: “Diyelim ki Medium-san sıkıntı etmedi, bu durumda sen ne dersin Abel?”
Abel: “——Onun doğru yetenekleri taşıdığına tanık oldum. Rolünün gereğini yerine getirdiği sürece bir itirazım olmaz.”
Flop: “Öyleyse içiniz rahat etsin! Kız kardeşim kendisine yapması söylenen şeyi yapmak için her şeyini ortaya koyan biridir! Ama dikkatli olun, bir şey söylenmediği sürece kendisini fazla kaptırmaz.”
Deyip ellerini kalçalarına yerleştiren Flop, neşeli bir kahkaha attı. “Hahahaha!”.
Onun bunu dile getirme biçiminden ve Abel’in tavırlarından anlaşılan bir gerçek vardı. ——Flop, bu seferki Kaos Alevi yolculuğunda onlara eşlik etmeyecekti.
Subaru: “Ama… Medium-san, bizimle gelmek zorunda değil, anlarsın ya.”
Flop: “Aptal olma, Danna-kun, benim bir amacım var. Alınması ve layığının yapılması gereken bir intikam söz konusu.”
Subaru: “…Oh, doğru.”
Flop’un ağzından dökülenler tehlikeli kelimelerdi ama Subaru, ardında riskli düşünceler olmadığını, aksine neşeli Flop’un bile bağışlayamayacağı kadar büyük bir saçmalığa yönelik olduklarını biliyordu.
Flop’un bu dünyada eşi benzeri görülmemiş olan iyiliği—— Subaru’nun ona bu kadar güvenmesinin ve bugüne dek onunla bunca vakit geçirebilmiş olmasının sebebi buydu.
Flop: “Aynı şey kız kardeşim için de geçerli. Kardeşimle gayemiz de yolumuz da aynı. Eğer sizi, Oka-san’ı ve Köy Şefi-kun’u terk edecek olursam bundan böyle başımı dik tutamam.”
Subaru: “——Gözlerim yaşardı. Bu gidişle sana âşık olacağım.”
Flop: “Hahaha, bu kılıkta senden bu sözleri işitmek yürek burkucu, Danna-kun! Ama bunu yapamazsın, çünkü Oka-san için hoş olmaz. Yine de hislerini kabul ediyorum!”
Bu itirafla baş etme şekli bile havalıydı ve Subaru için bunu takdir etmemek mümkün değildi.
Belki de Medium, Flop’un söylediğini yapmaya razı gelirdi. Başka bir deyişle Kaos Alevine yapacakları yolculuktaki yoldaşlarından biri Medium olurdu.
Flop: “Taritta Hanım, kız kardeşime iyi bakın. Hey, benimle iyi anlaştığınıza göre kardeşimle de iyi anlaşacağınıza eminim aslında.”
Taritta: “Ta-tabii… Siz de kendinize iyi bakın lütfen…”
Flop: “Hm? Tamamdır, Zikir-san ve diğer Shudraqların yanında elimden gelenin en iyisini yapacağım!”
Taritta huzursuzlanıp başını eğerken Flop, kendi göğsüne bir tokat indirdi.
Subaru’ysa yüzünde bir gülümsemeyle boğazını temizledi.
Subaru: “Bu arada, ben…”
Abel: “Seni arkamda bırakacağım.”
Subaru: “——Hık.”
Abel: “Gerçekten böyle bir şey söyleyeceğime inandın mı?”
Subaru teyit almaya çalışırken Abel tatsız bir numara yaptı.
Subaru’ysa bu onu öfkelendirse de onunla gitmek istiyormuş gibi bir tepki vermesi gereği kendisini tutmak için gayret edip dişlerini sıkarak sessizliğini korudu.
Ve Subaru’ya sırıtarak bakan Abel, “Ama maalesef” diyerek lafa girdi.
Abel: “Sen çoktan bir pazarlık kozu hâlini aldın. Yorna Mishigure’yi safımıza katmamız gerektiği sürece senin varlığın olmadan hiçbir konuşma gerçekleştirilemez.”
Subaru: “Her şey bitince kesinlikle kafanın ortasına yumruğu indireceğim, ama… bana pazarlık kozu mu dedin sen?”
Abel: “Guaral’ın düşüşü senin tasarımındı. Bu koşullar çok yakında öğrenilecektir. Bunun gerçekleştiğinden emin olacağım.”
Subaru: “Ne?”
Abel’in bu sözlerle ne kastettiğini anlayamayan Subaru, afallamış durumdaydı.
Kale Şehrinin düşüşünü Subaru’nun planladığı şüphesizdi ama bunu duyurma zahmetine girmenin nasıl bir avantaj sağlayacağını anlamıyordu.
Temel olarak, hafife alınmak Natsuki Subaru’nun başlangıç noktasıydı.
Priscilla: “——Ona Abel haricinde faydalanılacak biri daha olduğunu düşündürmeliyiz.”
Subaru’nun sorusunu dobra bir şekilde yanıtlayan Priscilla oldu.
Bu sözleri işiten Subaru’ysa yavaşça olayı idrak etmeye başladı.
Priscilla: “Elbette ki bu düşünce yalnızca bu avam kapsamıyor. Buddheim Ormanının Shudraq Halkı ve Guaral Kale Şehrinin savunucusu İkinci Sınıf General Zikir Osman da pazarlık konusu olabilir. Ama en iyileri…”
Abel: “Şehri indirmekte yardımcı olan askerî strateji uzmanı olacaktır… Söylediğim gibi, İmparatorlukta gücü olana saygı duyulur. Mesele yalnızca kaba kuvvet değil, zekâ da saygıyı hak eder.”
Subaru: “————”
İşte bu yüzden Natsuki Subaru’nun bir değeri vardı. Abel ve Priscilla bunu temin ediyordu.
Dürüst olmak gerekirse Subaru’nun gözünde bu oldukça karmaşık bir değerlendirmeydi.
Bir yandan kendisine bu kadar değer biçilmesi canını sıkıyor, bir yandan da bunun abartı olduğunu düşünüyordu. Açıkçası bu yüksek değerlendirmeye rağmen Rem’in güvenini yitirmişti ve altındaki zeminin çöktüğünü hissediyordu.
İmparatorlukta gördüğü değer ne kadar yüksek olursa olsun Rem’in duyacağı güvenin yanında bir hiçti.
Bu nedenle Abel ve Priscilla’nın yorumu kalbine dokunmamıştı.
Yine de——
Subaru: “Madem işe yarıyorum, öyleyse hava hoş. Benden faydalan. Karşılığında…”
Abel: “Karşılığında?”
Subaru: “Mutlaka İmparator tahtını geri alacaksın. Ve bizi sağ salim yuvamıza ulaştıracaksın.”
Subaru, taviz vermeyeceği tek şeyin bu olduğunu ciddiyetle belirtti.
Bunu duyan Abel’in gözleri hafifçe irileşti ve uzunca bir soluk verdi.
Abel: “Dile getirmene lüzum yok. ——Yapmam gereken şey bu zaten.”
Sonra da dudaklarından bu yanıt döküldü.

Priscillanın Subaruya söylediği avam ne demek bilen var mı
Basit insan, alt tabaka insan anlamına geliyor. Kendisini her şeyin sahibi olarak gördüğü için Subaru gibi insanlar alt tabaka oluyor.