※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Güçlü bir kol tarafından omuzlarından kavranıp döndürülen Subaru’nun gözleri irileşmişti.
Karşısında bulduğu demir miğferin—— yani Al’ın tavırları son derece beklenmedikti.
Subaru: “————”
Omzuna bastıran kolun uyguladığı gücü görmezden gelmekse nispeten zordu. Al’ın Subaru’nun kafasını duvara vurarak kendisine zarar vermesine mâni olma isteği açıkça hissedilebiliyordu.
Al: “Buna bir son vermelisin.”
Subaru: “…Ah.”
Derken bakışları buluştu ve baskıcı konuşma tekrarlanırken Subaru’nun ağzından bir nefes kaçtı.
Aynı saniyede bu eksantrik tavırları nedeniyle suçlanıyormuşçasına bir utancın sızısının midesinden yükseldiğini hissetti. Duvara karşı koşmak için tasarlanmış bir oyun karakterinden farkı yoktu.
Bu konuda hiçbir şey düşünmüyor oluşuyla birlikte içerisinde bulunduğu durum tam da buydu.
Al: “Şu yaptığından sonra geri zekâlı falan olursan gelip bana sızlanma. Yo, aslına bakarsan o hâle gelmene izin veremeyeceğim için seni durdurmaya geldim zaten.”
Subaru: “…Verdiğim rahatsızlık için özür dilerim.”
Al: “Bu resmiyet neden? Ayrıca sesin o kadar boğuk ki ödümü kopartıyorsun.”
Subaru’nun sesinin şaşırtıcı derecede boğuk olduğunu vurgulayan Al, bir kez daha onunla dalga geçiyordu.
Evet onunla, çünkü tam bir sinir krizi geçiren ve utanç verici tavırları tarafından ruh hâli bozulan kişi Subaru’nun ta kendisiydi.
Bu da çok doğaldı. Sonuçta onca insan dururken Rem, Subaru’ya demişti ki——
Al: “——O kızın söylediği şeyleri duymak bu kadar mı canını yaktı?”
Subaru: “——Hık.”
Al: “Of, korkunç! Bana öyle bakmasana. O bakışlarına bir son vermezsen gerileceğim.”
Subaru göğsüne mermi yemişçesine Al’a bakarken Al, yalnızca şakalaşıyormuşçasına omuz silkti.
Ve dik bakışları Al’ı geriletse de Subaru, aralarındaki mesafeyi kapatarak doğruca Al’ın az önceki sözlerine değindi.
Subaru: “Sen, bizi mi dinliyordun!..”
Al: “Kulak kabartmaya çalışmıyordum, anlarsın ya. Sadece seni çağırmaya geldiğimde önemli bir konuşmanın ortasındaydın, kardeşim. Ben de araya girmenin yanlış olacağını düşündüm.”
Subaru: “————”
Al: “Bana o güvensiz gözlerle baksan da yalan söylemiyorum. Neyse, işte sen o konuşmadan sonra dünyanın sonu gelmiş gibi yürümeye başlayınca ben de endişelenip peşine takıldım. Ve elbette ki…”
Diyen Al, miğferinin ön kısmını işaret etti.
Böylece Subaru’nun beklediği üzere korkularının yerinde olduğu anlaşıldı. Al onu yakından gözlemlediği için değil, Subaru’nun çaresizliği gün gibi ortada olduğu için bu sonuca ulaşılmıştı.
Al’ın işaret ettiği yere vurmasından kaynaklanan baş ağrısı, Subaru’nun gözlerini tuhaf bir şekilde devirmesine yol açarken,
Subaru: “…Rem.”
Al: “Hmm?”
Subaru: “Doğru ya, Rem’e ne oldu? Yani benimle konuştuktan sonra diyorum…”
Al: “Oha, oha, o kızın söyledikleri yüzünden girdiğin şok sana hafızanı mı kaybettirdi yoksa!? Bana bu kadar yüklenme, kardeşim. Hafızanı kaybedersen tek dostumu yitiririm.”
Al, eliyle kafasındaki miğferin metal tokasıyla uğraşarak bu yanıtı verdi.
Maalesef Al’ın korktuğu şey çoktan gerçek olmuştu. Gerçi az önce yaşanan şey de Subaru için en az hafıza kaybı kadar ağırdı, hâliyle zihinsel dengesinin bozulması kaçınılmazdı.
Al, Subaru’nun ifadesindeki gerginliği görmüş olacak ki “Endişelenme” diyerek devam etti.
Al: “Betin benzin attıktan sonra bile düzgün cevaplar verdin, kardeşim. Yani kızın bir şeyden şüphelendiğini zannetmiyorum, tamam mı?”
Subaru: “Ah, demek öyle…”
Al’dan bu garantiyi işiten Subaru, ufacık, minicik bir rahatlama duydu.
Anlaşılan o ki Subaru’nun utanç verici davranışları Rem’in huzurundan ayrılışı sonrasında başlamıştı. Rem’in yanında kendisini tutmayı başardıysa onu endişelendirmemiş olmalıydı.
Her hâlükârda——
Subaru: “Al, az önce söylediğin şeyle… Ne kastettin?”
Al: “Ne dedim ki?”
Subaru: “…Ölmek istememi anlıyordun falan hani.”
Elini acıyıp ağrıyan alnına götüren Subaru, Al’ın sözcüklerinin ardındaki gerçeği sorguluyordu.
Al: “Ölmek istemeni anlıyorum. Ama bunu kaç kez yaparsan yap, bu yaşananların sonu gelmeyecek.”
Ölme isteğini anladığını ve ne yaparsa yapsın buna bir son veremeyeceğini söylemişti.
Dürüst olmak gerekirse bunun onu çok fazla rahatsız etmeyecek bir ifade olduğunu düşünmüştü. Ama aynı zamanda bu durumda Subaru’ya söylemek için fazla anlamlı bir ifadeydi de.
Öyle ki Al bu sözleri, Subaru’yu onu özel kılan Otoriteden haberdar olduğuna inandırmak adına söylemiş gibi gelmişti.
Al: “——. Oh, onu diyorsun.”
Subaru: “Evet, onu diyorum. Bu sözler… Fazla anlamlıydı. Sen…”
——Bir şeyler biliyorsun, öyle değil mi?
Subaru, Al’a şüphe dolu bir bakış attı. Ancak gözlerini ne kadar kısarsa kıssın o soğuk, çelik miğferin ardında gizli duygulara ve gözlere erişemiyordu.
Bu şekilde gözleri ve ifadesini gizleyen Al ise homurdanarak,
Al: “Bunu söylemek istemezdim ama yıllardır yuvarlanıp gidiyorum, haksız mıyım? Yine de bir zamanlar ben de senin gibi bir karmaşa içerisindeydim, kardeşim. ——Güzel bir kızın önünde ezik gibi davrandığım bile olmuştu.”
Subaru: “Ah?..”
Al: “O ‘ah’ da neyin nesiydi? Kendini koca bir aptal yerine koymak ve sonra da ölmek istemek her erkeğin geçtiği bir yoldur. Şahsen benim bu yaşta bile sık sık yaptığım bir şey. Bunu her yaptığımda da Prenses bana bir böcekmişim gibi bakıyor.”
Diyerek kıs kıs gülen Al, Subaru’nun omzuna hafifçe vurarak ona tipik bir abi nasihati verdi.
Bu nasihatin kapsamını ve Al’ın tavrını irdeleyen Subaru’ysa beni kandırmaya mı çalışıyor yoksa ciddi mi diye düşünerek gözlerini Al’a iyice dikti.
Al: “Hmm? Ne oldu, kardeşim?”
Subaru: “…Yo, yok bir şey.”
Ama Subaru Al’ın gerçek niyetini açığa çıkartmaya ne kadar teşebbüs ederse etsin o kara demir tarafından engellendiği sürece bunu başaramazdı.
O ana dek Al’ın giyim kuşam şeklini onun tuhaflıklarından biri olarak değerlendirip geçmişti. Fakat gerçek niyetini anlama teşebbüsüyle karşı karşıya geldikleri şu andan itibaren, bunun sandığından da sağlam bir koruma sağladığını fark ediyordu.
Öte yandan gereğinden fazla gerildiğini de düşünüyordu.
Subaru: “Bilmesine imkân yok, ha…”
Yani Al’ın yorumunun Subaru’nun dikkatini çekmesi bir tesadüften ibaretti.
Al Ölümden Dönüşü biliyor olsaydı bunu Subaru’ya anlaşılması daha kolay bir yolla göstermeye çalışırdı. ——Bu Otoritenin, Ölümden Dönüşün varlığı bile son derece tehlikeliydi.
Ve bunun farkında olsaydı, tıpkı Roswaal gibi Al da kendisini ondan bahsetmekten alıkoyamazdı.
Aynı zamanda——
Subaru: “——Sanırım başka bir dünyaya çağrılan herkes bir güç edinmiyor.”
Subaru, Al’ın durumuyla ilgili detayları bilmese de bu varsayımı yapabileceğini düşünüyordu.
Çünkü ona öyle geliyordu ki Al özel bir güç taşıyor olsaydı—— sol kolunu yitirmesinin önüne geçebilirdi.
Örneğin Subaru benzer bir şekilde kollarından birini yitirseydi buna mâni olmak için Otoritesini kullanarak olayın öncesine——
Subaru: “…Geri mi dönerdim?”
Subaru, aklında bu düşünceyle sol kolunu seyretti.
Yalnızca varsayımsal olsa da gayet olasıydı. Her şeyden önce Subaru’nun vücudunu tamamen koruyarak bu günlere gelebilmiş olmasının tek sebebi, Ölümden Dönüşü tam anlamıyla kullanabilmesiydi.
Hayatını çalan çoğu döngüde bir kolunu veya bacağını yitirmişti.
O döngülerde Ölümden Dönüş yaşamadan hayatta kalabilmiş olsaydı eksik uzuvlarla yaşayacak bolca zamanı olabilirdi.
——Subaru, asla tamamen Ölümden Dönüşe güvenerek hareket etmemekte karar kılmıştı.
Peki öyleyse, hangi noktada ona güvenecekti?
Ölümden Dönüşü seçmeden önce kaç kolunu, bacağını, parmağını ya da gözünü yitirmesi gerekecekti? Her şeyden öte, ya kaybolan kendisinin değil de Emilia’nın veya Rem’in uzuvları olursa ne yapacaktı?
Subaru, Su Geçidi Şehri Pristella’da Ricardo’nun yitirdiği kolu için Ölümden Dönmemişti. Bugün de Mizelda’nın bacağı için o seçimi yapmamıştı.
Hâlbuki Otoritesini kullanarak daha iyi sonuçlar alabileceğini biliyordu.
Hâlbuki şimdiye kadar izlenen yolları keserek kol ve bacaklarını yitirenlerin sayısını azaltabileceğini biliyordu.
Subaru: “Ben…”
Al: “————”
Subaru: “Ben ikiyüzlünün tekiyim.”
Kendisine bahşedilen Otoritenin güçlü olduğunun bilincinde olan Subaru, kararlı bir adım atamıyordu.
Natsuki Subaru, fazlasıyla aciz ve bencildi.
İşte bu yüzden——
Subaru: “Rem de… Zuah?!”
Al: “Kötü bir döngüdesin, kardeşim.”
Subaru, Rem’in o son sözleri söylemesine müsaade etmişti.
Ama tam yeniden depresyona girecekken alnına güçlü bir fiske yedi. Ve yoğun acıyla gözleri yaşarırken “Ne, ne oluyor…” diyerek Al’a baktı.
Al: “Oh, amma da güzel bir ses çıktı. Ne oldu, yoksa alnını çarptığın yere mi vurdum? Pardon, pardon, öyle olsun istememiştim.”
Subaru: “Sorun yok… Yo, gayet de var, ne halt yiyorsun sen!”
Al: “Parmak fiskesi işte. Neyse, artık sorgulama gücü bana geçtiğine göre bundan böyle soruları ben soracağım.”
Al, şaşkınlığı acısından baskın çıkan Subaru’ya parmağını gösterdi ve o parmak burnuna doğru savrulan Subaru, istemsizce geri çekilerek ağzını sımsıkı kapattı.
Ardından Al, “Dinle” diye başlayarak,
Al: “O kızın sözleri seni neden bu kadar huzursuz etti? Yazık oluyor, sırf sana bir şeyler söyledi diye değer mi? Kendini hiç mi düşünmüyorsun?”
Subaru: “Şey, ben…”
Al: “Böyle bir şey yüzünden serseme dönmeni istemem. Bunu söylemek beni utandırsa da… sana dair beklentilerim var, kardeşim.”
Subaru: “——Beklentilerin mi?”
Subaru, hiç beklemediği bir konuşmanın içerisinde olmanın şaşkınlığını yaşıyordu.
Onun bu tepkisini gören Al’sa kafasını uzun uzun sallayarak, “Evet, bu doğru” dedi.
Al: “Pristella’da yaptığın o konuşmayı unutmadın, değil mi kardeşim?”
Subaru: “Oh, evet, unutmadım, ama…”
Al: “O zaman sana bu konuşmayı yaparsan ‘kahramanca düşler’ taşımak zorunda kalacağını söylemiş olduğuma eminim, kardeşim.”
Gergin bir ortamdı, Günah Başpiskoposları şehre saldırmıştı ve pek çok kişi zorlu şartlar altındaydı.
Subaru, bu durumda bir rol oynaması gerektiğinde Al’dan işittiği kelimeleri anımsıyordu, lakin bir sonraki adımı atamamıştı: o adım da “kahramanca düşlerdi”.
O, pek çok insanın umutları ve beklentilerinin yükünü taşıyan bir varlıktı. Kaybetmesine izin verilemezdi.
Herkesin olmasını arzuladığı o “kahraman” olmayı “düşlüyordu”.
Ve o sırada çok rahat bir şekilde karşılık vermişti.
——Yani her zaman olduğu gibi.
Al: “Yine aynı şey söz konusu. Bir kişi seni reddediyor, ee ne olmuş yani? Bu senin yaptıklarını değiştirmeyecek ki kardeşim, kararlılığını da tersine çevirmeyecek.”
Subaru: “————”
Al: “Dağılma, kardeşim. Haklarından gel, kardeşim. ——Beklentilerin karşılığını ver, kardeşim.”
Subaru’nun Su Geçidi Şehrindeki başarılarından haberdar olan Al, sırtını sıvazlıyordu.
Ne her şeyi unutmuş olan Rem ne bebekten farkı kalmayan Rui ne de Abel, Flop, Medium ve Shudraq halkı Subaru’nun başarılarından haberdardı.
Aslında Priscilla da yaşananları biliyordu ama Subaru, onun bunu hatırlıyor olduğundan şüpheliydi.
Al: “Ben unutmadım. Ve üzgünüm ama bu işin peşini bırakmayacağım, kardeşim.”
Subaru: “Demek bırakmayacaksın…”
Al: “Bunu kendin başlattın. Artık ölene dek koruman gereken bir saygınlığın var.”
Subaru: “————”
Al’ın kritik beyanı, bir kez daha Subaru’nun nefesini kesmişti.
Subaru, Su Geçidi Şehrindeki o yayının yalnızca gerginlik ve korkuya teslim olmaya çok yaklaşan şehir halkına değil, dünyanın kalanına da yayıldığını biliyordu.
Bu saygınlığı da ölene dek korumak zorundaydı.
Ve maalesef ki “ölüm”, Subaru’yu asla bulmayacaktı.
Dolayısıyla savaşmaya devam etmekten başka şansı yoktu.
Subaru: “…Sonsuza dek.”
Al’ın söyledikleri karşısında ağzından bir ses kaçan Subaru, elleriyle yüzünü örtmüş ve gözlerini kapatmıştı.
Konuşma başladı başlayalı zihninde aynı ölümcül kelimeleri işitiyordu. O yıkıcı kelimeler Subaru’nun kalbini paramparça ediyor, onu kendi kanında boğuyordu.
Rem: “——Çünkü, sen bir kahraman değilsin.”
Subaru: “Başından beri Rem’in ağzından çıkan tek bir şeyden güç alıyordum.”
Rem: “——Çünkü, sen bir kahraman değilsin.”
Subaru: “Rem bana inanıyordu, bocalamamamı sağlayan buydu. Mabet’te de Pristella’da da Pleiades Gözcü Kulesinde de…”
Rem: “——Çünkü, sen bir kahraman değilsin.”
Subaru: “Rem hiçbir şey hatırlamayarak uyanmıştı ama yine de mutluydum… her şeyi geri kazanmaya bir adım daha yaklaşmıştım ve artık daha da sıkı tutunma vaktiydi.”
Rem: “——Çünkü, sen bir kahraman değilsin.”
Subaru: “Bunlar benim ruhumu şahlandıran sihirli kelimelerdi.”
O bir kahramandı, Rem öyle söylemişti.
Bu kelimeler Subaru’nun her şeyi bırakıp kaçmasına mâni olmuştu, Rem derin bir uykuya daldığında dizlerinin bağının çözülmesini engellemişti, malikânedeki zorlu problemlerin ve Mabet’teki engellerin üstesinden gelecek gücü sağlamıştı, düşmanların eline düşen Su Geçidi Şehri Pristella’yı kurtarma çabalarında rol oynamıştı ve “hafızasını” yitiren bir Natsuki Subaru’nun ruhunu silkeleyip kendine getirerek Pleiades Gözcü Kulesini fethetmesine imkân tanımıştı.
İşte o kelimeler——
Rem: “Çünkü Subaru-kun, Rem’in kahramanı.”
Subaru, o kelimeler, o güven ve destek sayesinde bugünlere gelebilmişti.
Onların elinden alınmasının Natsuki Subaru için anlamıysa——
Al: “Madem öyle, onları geri kazanmak zorundasın.”
Subaru: “——Ha?”
Yüzünü örten Subaru, gözkapaklarının arkası denilemeyecek kadar derin bir karanlıkta boğulmakla meşgulken Al’ın söylediklerini işitip şaşırarak kafasını kaldırdı.
Al’ın suratının burnunun dibinde olmasıysa onu birkaç adım geriletti. Fakat Al, o birkaç adımı kapatıp yaklaşarak az önceki sahneyi tekrarladı.
Subaru’nun sırtı anında duvara yapıştı. Daha fazla kaçamazdı. Al, kaçacak yeri olmayan Subaru’yu itercesine kolunu uzatarak kaçmasına mâni oluyordu.
Ve sonra da——
Al: “Onları geri kazanacağız, kardeşim O kızın beklentilerini de senin özgüvenini de.”
Subaru: “Beklentiler ve özgüven…”
Al: “Saygınlığını korumak zorundasın. Savaşmak zorundasın. Bir şeyleri kaybetmeye devam etmeyi göze alamıyorsan, tek çaren dilediğince kazanmaya devam etmektir. İşte bu şekilde galip gelecek ve onları geri kazanacağız.”
Subaru: “————”
Al: “Beklentileri ve saygınlığı ancak daha iyi sonuçlarla geri kazanabilirsin. Defalarca tecrübe ettiğin için bunu biliyor olmalısın.”
Derken bir anda suratını daha da yaklaştırdı ve soğuk demir miğferini Subaru’nun alnına vurdu.
Fakat öyle güçlü ve içten bir yaklaşım içerisindeydi ki Subaru, alınlarının temas ettiğinin farkında bile değildi. Sözleri büyük bir etki doğurmuştu. Daha da önemlisi, birkaç kritik noktaya değinmişti.
Kaybedilen beklentiler ve saygınlık—— Subaru’nun bu konudaki en acı anıları elbette ki Kraliyet Sarayındaki gafına aitti.
O gün Emilia’nın güveni ve beklentisini yitirmiş, Kraliyet Adayları arasındaki değerini düşürmüştü. O güveni geri kazanabilmesini ise sonrasındaki eylemlerine borçluydu.
Tam bir çaresizlik içerisinde alnını duvara toslayıp durmasına değil.
Subaru: “…Aptal mıyım ben? Yo, tabii ki aptalım.”
Kraliyet Sarayında yaptığı o gaftan sonra hiçbir şey değişmemişti sanki, değil mi?
Subaru o zaman da önündeki muazzam acıdan kaçınmak için Wilhelm’den kendisini eğitmesini istermiş gibi yaparak o koca boşluğu görmezden gelmeye çalışmıştı.
Ama şu anda bu denli bir güçsüzlüğü göze alamazdı.
Rem’i korumak ve evine geri götürmek zorundaydı. O zamanların aksine şu anda bu amaçla kapısına gidebileceği hiç kimse yoktu. ——Rem’i kurtarabilecek tek kişi Subaru’ydu.
Ve Subaru, gerginlikle dolan ve tek bir anısı bile olmayan Rem’i rahatlatmak istiyorsa artık onun önünde en ufak bir acınası manzara dahi sergileyemezdi.
Her şeyi unutmuş olan Rem, Subaru’ya bir kahraman olmadığını söylese bile…
Subaru’ya büyük bir destek veren o kelimeler aynı surat ve ses tarafından geri alınsa bile…
Subaru: “——Ben Rem’in kahramanıyım.”
Evet, Natsuki Subaru’nun gerçek mizacı başını dik tutmak değil miydi?
Al: “…Biraz enerji topladın herhâlde?”
Subaru’nun kararlılığını işiten Al’ın sesindeki sertlik yok olmuştu. Onu “Hı hı” diyerek yanıtlayan Subaru’ysa o yakınlıkta gözlerini gözlerine dikerek,
Subaru: “Çok daha iyiyim. Ama artık geri bas, çekil hadi! Kabe-don falan, ne halt yemeye çalışıyorsun sen?”
Al: “Doğru ya! Kardeşim kadın kılığında, ben de tek kollu kırk yaşında bir adamım!”
Deyip içten bir kahkaha patlatan Al, elini duvardan ayırarak bir adım geri çekildi.
Görüş alanı açılan Subaru’ysa yalnızca önünün değil, ufkunun da fazlasıyla genişleyebileceğini hissetti.
——Tamamen dürüst olmak gerekirse Al’ın sözleri yalnızca ilkyardım görevi görmüş, hayati yara henüz bütünüyle kapanmamıştı.
Subaru, Rem’le buluştuğu takdirde dizlerinin titremeyeceğini, az önceki sözlerini tekrarlamasından korkmayacağını garanti edemezdi.
Henüz Ölümden Dönüş denilen Otoriteyi ne sıklıkla ve ne amaçla kullanacağına dair bir yanıta ulaşmış değildi.
Bunu kafasında ne kadar kurcalarsa kurcalasın o an gelinceye dek sonuca varamayacağından da emindi.
Ama açıkça söyleyebileceği bir şey vardı.
Natsuki Subaru’nun sahip olduğu bu kibirli Otorite, sırtında taşıması gereken “kahramanca düşlerin” gerçek olması için vazgeçilmezdi.
Bundan böyle, gelecekte de bununla nasıl başa çıkacağı konusunda kafasının karışmaya devam edeceğinden emindi.
Al: “Ohh, doğru ya, sana bir şey sormak istemiştim kardeşim.”
Subaru zihnini yenileme sürecinde bakışlarını ellerine çevirirken Al, ansızın Subaru’ya bakarak huzursuzca böyle söyledi.
O ana dek hiçbir çekincesi olmayan Al’ın bu tavrı karşısında şaşıran Subaru’ysa,
Subaru: “Bu kadar büyütülecek şey ne? Soracak bir şeyin varsa sorsana.”
Al: “Öyleyse soruyorum… Rem denen o kızla arandaki ilişki ne?”
Al, aklı almıyormuşçasına kafasını eğerek bu soruyu sordu. Bu noktada sorulması tuhaf kaçan bir soruydu.
Ama Subaru, hiçbir açıklama yapmamış olduğunu ancak Al’ın bu sorusuyla fark edebilmişti.
Al: “O senin İmparatorluktan beri peşinde gezdirdiğin yoldaşın, kardeşim. Ama yarı-elf kız da değil, sözleşmeli lolin de değil. Üstüne üstlük ona karınmış gibi davranıyorsun, haksız mıyım?”
Subaru: “Bunu işleri kolaylaştırdığı için yapıyorum ve Rem bundan hoşlanmıyor.”
Al: “Ama o kızın söyledikleri seni paramparça etti, kardeşim. ——Bu saçmalık da neyin nesi?”
Al, sesini biraz alçaltarak büyük bir ciddiyetle bu soruyu sordu.
Subaru’ysa kaşlarını çatarak Al ve Rem’in hiç karşılaşmadığından emin olmak adına anılarını taradı—— yani hiç değilse bu döngüde.
Öncelikle Subaru, Al’ın önünde bir kez olsun Rem’in bahsini bile açmamıştı. Hâliyle Al’ın onu tanımaması normaldi. Ama yine de sorusunda bir tuhaflık vardı.
Sebepse muhtemelen bu soruyu sorarken takındığı tavırdı.
Al: “————”
İfadesi okunamıyordu. Ama Subaru, bakışlarındaki yoğunluğu hissedebiliyordu.
Bunun bir ciddiyet ve aciliyet işareti olduğunu sezebiliyordu. Az önceki etkileşimleri de dâhil olmak üzere Al’ın kısa sürede sergilediği bu yabancı yönleri Subaru’yu afallatıyordu.
Al Subaru’nun yegâne yurttaşıydı, ilgisiz, kaygısız ve ciddiyetsiz tavrıyla farklı bir dünyada hayatta kalabilmiş biriydi.
Onun bir dönüşüm geçirdiğini hisseden Subaru,
Subaru: “Rem benim… yoldaşlarımdan biri. Ama Oburluk Başpiskoposunun kurbanı oldu. Bu nedenle herkesin hafızasından silindi. Kendisinin bile.”
Al: “——Demek öyle oldu. Anlıyorum, anlıyorum, şimdi anlam kazandı.”
Subaru: “Anlam mı kazandı?”
Subaru basitçe gerçekleri ifade ederken Al, elini çenesine götürüp başını aşağı yukarı sallamaya başladı.
Al’ın dudaklarından dökülenler yüzünden Subaru’nun kafası yan eğilirkense Al, “Doğru” diyerek,
Al: “Canımı sıkan birkaç konu vardı. Onun benim tanımadığım bir kız olması lazımdı… ama tanıdığım bir kızmış gibi görünüyordu. Ufak bir bit yeniği gibi kafama takılıyordu.”
Subaru: “Onu tanımıyormuş ama aynı zamanda tanıyormuşsun gibi… Sen Ram’dan mı bahsediyorsun?”
Al: “Oh, evet, evet.”
Subaru ortaya çıkan bu beklenmedik bağlantı karşısında gözlerini kırpıştırırken Al’ın sesi titriyordu.
Ama bu, Subaru’yu Al’ın tutumuna ikna etmeye yetmişti.
Emilia Kampındakiler sağ olsun, Ram veya Rem’den biri unutulduğu takdirde insanların nasıl tepki vereceğini biliyordu.
Onu uzun bir süredir tanıyor olan Roswaal ve Frederica bile gerçek Rem’i görünceye dek onun varlığını tamamen unutmuş, yüz yüze geldikleri andaysa Ram’la ikiz olduklarına dair en ufak bir şüpheleri kalmamıştı.
Ram ve Rem, karakter ve nitelikleri haricinde gerçekten çok benziyordu. ——Yo, şaşırtıcı bir şekilde Subaru, son zamanlarda karakterlerinin de benzer olabileceğini düşünmeye başlıyordu.
Her hâlükârda şimdi Al’ın tuhaf hislerine anlam verebiliyordu.
Ram’ı tanıyan birinin ona tıpatıp benzeyen Rem’i görüp de şaşırmaması kaçınılmazdı.
Subaru: “Ama Ram’la tanıştığınızdan haberim yoktu.”
Al: “Tanışıyor sayılmayız. Ahbap falan değiliz, yani sadece, bir şekilde ufak bir bağlantımız oldu. Birbirimizi tanıyoruz diyebileceğim kadar değil. ——Demek ikiz kardeşler, ha? Yani sen de onları kavuşturmak istiyorsun.”
Subaru: “…Mhm, bu doğru.”
Subaru’nun bir numaralı önceliği Rem ve Ram’ı kavuşturmaktı.
Sonrasındaki ana hedefiyse Rem’i ait olduğu yere geri götürmek ve kendisiyle birlikte tüm Emilia Kampı tarafından hoş karşılanmasını sağlamaktı. Bunu yapmak istiyorsa Rem’in güvenini kaybetmeyi göze alamazdı.
Güvenini yeniden kazanmak ve elini tutmasını sağlamak için ne gerekiyorsa yapmak zorundaydı.
Al: “——Tamamdır, peki. Sana yardım edeceğim, kardeşim.”
Subaru bir kez daha önündeki büyük hedefe odaklanıp yumruklarını sıkarken hâlâ önünde olan Al, kendisine belirtilen koşulları düşünerek böyle söyledi.
Subaru’ysa ağzından istemsizce ve aptalca bir “Aeh?” sesi kaçırdı.
Al: “Kardeşim, az önce tarihin en aptal ciyaklamasını gerçekleştirmiş olabilir misin?”
Subaru: “Beni kendi hâlime bıraksana! Bir saniye, ne dedin sen? Yardım etmek mi istiyorsun? Kime yardım edeceksin?”
Al: “Senin için bunu yapacağım işte, kardeşim. Ve Prensesin bu konuda söyleyecek bir sürü şeyi olduğuna eminim ama ne yaparsa yapsın. Ben çoktan seni desteklemeye karar verdim.”
Subaru: “————”
Al: “Fakat sana ancak tek omuzla destek çıkabileceğim.”
Subaru: “Komik değil.”
Al bunları sinir bozucu bir coşkuyla söylemiş ve Subaru, hızla cevap vermiş olmasına rağmen afallamıştı.
Muhtemelen söyledikleri doğruydu. Ama Al’ın kalbine dokunan şeyin ne olduğunu bilmiyordu.
Subaru: “…Ram’ı tanıdığın için mi bana yardım edeceksin?”
Al: “Öyle değil. Desteklediğim kişi sensin, kardeşim. ——Her hâlükârda, bir kahraman olacaksan kızı ardında bırakamazsın. Bundan bahsediyorum.”
Subaru: “Kahraman olmaya çalışmıyorum ki…”
Al: “——Olacaksın. Natsuki Subaru bir kahraman olacak.”
Subaru’ya hayır deme fırsatı bırakmayan bir müdahaleydi.
Sessiz, güçlü bir beyandı ve içindeki ateş, Subaru’nun kalbini kavurmuştu.
Al: “…Sadece bir şakaydı.”
Fakat o yoğun şevk, Al’ın alaylı sesiyle dağılıp gitti.
Subaru durumdaki ani değişimin insafına kalırken ise Al, “Pardon, pardon” deyip elini sallayarak,
Al: “Ama bu gazla devam edelim, kardeşim. Sen ve ben gibi tembel insanların biraz blöf yapması iyidir.”
Diyen Al, arkasını dönerek neşeli bir yürüyüşle uzaklaşmaya başladı.
Onun heybetli adımlarının ardında kalan Subaru’ysa ona seslenerek,
Subaru: “Al. Az önce söylediklerin…”
Al: “Aman, şimdi aynı konulara hiç girmeyelim. Sonuçta hatırladığım kadarıyla buraya seni konferans salonuna çağırmak için gelmiştim, kardeşim. Prensesin bana zor anlar yaşatacağından eminim.”
Subaru: “————”
Al: “Hadi ama, acele et. Konuşma fırsatını her zaman buluruz.”
Diyen Al, kafasını çevirip omuz silkerek Subaru’ya koşmaya başlamasını işaret etti. Subaru bu hareketle hızlansa da endişelerini geride bırakmaktan başka çaresi yoktu.
Al’ın az önce söylediklerinin ne kadarını ciddiye alabileceğini bilmiyordu.
Buna rağmen “iş birliğine” gönüllü olduğu apaçık ortadaydı, bu da Subaru’ya iyimser olmak için hatırı sayılır bir enerji sağlıyordu.
Ki kendisini buna zorlasa bile iyimser olmak zorundaydı.
Ve bu yüzden de sırtını dik, kafasını havada tutup büyük adımlarla ilerlemeliydi.
Subaru: “Rem’in…”
——Kahramanı. Çünkü kendisini böyle gören kişiyi kaybetmişti.
△▼△▼△▼△
???: “——‘Kahramanca düşler’, ha?”
Hızla ilerleyen Al’ın çelik miğferinin içerisinde bu mırıltı yankılanıyordu.
Gözleri kapalıydı ve sesi dışarıdan işitilemeyecek, yalnızca kendisine yetecek düzeydeydi.
Ve bu kelimelerin, o kapalı gözlerin ardındaki karanlıkta yankılanmasına izin veriyordu.
Al: “Senin bir kahraman olmanı sağlayacağım, kardeşim. ——Yoo, Natsuki Subaru.”
#Al bu bölümde de ‘ben gizemli biriyim’ diye bas bas bağırıyordu. Ölmeden şu serinin üç beş gizemini daha çözmeyi umuyorum. Artık hayattaki gayelerimden biri de bu gerçekten 😀 Hadi bir sonraki bölümde görüşmek üzere!


