※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Dokuz İlahi Generali safına katmak; işte İmparatorluk tahtına yeniden oturmanın koşulu buydu.
Subaru, bu koşulun ortaya koyuluşu ve ihtiyaç duyulan kişilerin, yani Dokuz İlahi Generalin isim ve ünvanlarının sunuluşuyla odadaki ortamın gerildiğini hissedebiliyordu.
Elbette ki İmparatorluk halkının aşina olduğu bu isimlerin hepsi de Subaru’ya yabancıydı.
Subaru: “…Bu bir manga veya anime olsaydı tüm Generallerin isimlerinin bir anda açığa çıkması heyecan verici bir gelişme olurdu.”
Fakat bu gerçekten de Subaru’nun başına gelen bir şey ve alenen memnun olamayacağı bir gelişmeydi.
Subaru, Abel Dokuz İlahi Generalin isim ve ünvanlarını sıralarken konuşmasındaki etkilerine dayanarak her birinin ne denli zahmet vereceğini tahmin edebiliyordu.
Arakiya’nın lakabı olan Ruh Yiyen onun özelliğiyle uyuşuyorsa diğerlerinin lakaplarının da güçleri veya dövüş stilleriyle bir şekilde ilişkili olduğunu gözünde canlandırabiliyordu.
Subaru: “Lakapları güçleriyle ilgili bariz bir fikir uyandıranlar yalnızca Lanet Araçlarının Ustası ve Uçan Ejder Generali?”
Bahsi geçen iki lakap, sahiplerinin kullandıkları şeylerden ve mücadele şekillerinden türetilmiş olmalıydı.
Diğer lakaplarsa görünümleri veya kahramanlıklarına dair anekdotlardan ilham almış olsa gerekti. Çin’deki Üç Krallığın Romantizmi ve Su Sınırının her ikisinde de karakterler genelde bu tarz sebeplerle lakap kazanırdı.
Şimdi bir düşününce, bu hikâyelerin de bir ülkeyi ele geçirmekle ilgili olduğu söylenebilirdi. Maalesef Subaru bu hikâyelere pek aşina değildi, haklarında yalnızca yüzeysel bir bilgiye sahipti.
Subaru: “Neyse, şimdi hayallere dalma zamanı değil. Evet, galibiyet için Dokuz İlahi Generali safımıza katmamız gerektiğini anladım ama bu konuda sormak istediğim birkaç şey var.”
Abel: “Ne? Şüpheye yer var mı ki?”
Abel tek kaşını kaldırıp elini masadaki haritanın üzerine yerleştirirken Subaru ilk şaşkınlığından sıyrılıyordu.
Gerçekten her şeyi açıklamış olduğunu zannediyorsa az ve öz konuşan zeki bir adamın nihai örneği olmalıydı. Ancak odadaki diğer insanlara—— Zikir ve diğerlerine ve tabii Shudraq Halkına kıyasla Subaru, Volakiya İmparatorluğu hakkında çok daha az şey biliyordu.
Subaru: “Benim için şüpheye yer olduğu kesin. Sen ne olduğunu biliyorsun diye açıklama yapmayı es geçersen etrafındakiler tam olarak ne düşündüğünü bilemezler.”
Abel: “Bunu bir tavsiye olarak alacak ve yok sayacağım. Sorunu sor hadi.”
Subaru: “O “yok sayma” kısmını birazcık kendine sakla…”
Subaru, Abel kollarını önünde bağlayıp küstahça karşılık verirken iç çekti. Sonra da kendisini topladığı ilgiye teslim edip “Hazır mısın?” diyerek bir elinin beş, diğerinin de dört parmağını kaldırdı.
Subaru: “Dokuz İlahi General var, neyse ki tuhaf bir sayı da iş yarışmaya geldiğinde skor tutmak kolay olacak. Ama kimin bizim safımızda olduğunu bilmezken Arakiya’nın ve bu Chisha denen tipin düşmanımız olduğu kesin. Yani şimdiden sayıca dezavantajlı durumdayız.”
En az beş kişiyi saflarına çekmeleri gerekirken düşmanları çoktan iki İlahi Generali garantilemişti.
Ayrıca Abel’e yardım eden bu Goz kişisinin hayatta olup olmadığı da muallaktı. Yani oynayabilecekleri kartlardan birinin kalıcı olarak oyun dışı kalmış olma ihtimali vardı.
Subaru: “Durum her geçen saniye daha da kötüye gidiyor. Galibiyet koşullarının netleşmesi güzel ama beş İlahi Generali ikna etmemiz gerçekçi mi sahiden?”
Al: “Hey hey, kardeşim, bana kalırsa İmparatoru fazla hafife alıyorsun. Daha önce de söylemiştim ama o İmparatorluk Seçim Törenini kazanmıştı. Onun konuşma arzusunu öylece reddedemezler. Onu ön kapıdan geri çevirmedikleri sürece…”
Priscilla: “——Bize karşı çıkacak olanların kellesini alma fırsatımız doğacaktır.”
Subaru: “Onları safımıza katmamız gerekiyordu!”
Al’ın Subaru’nun şüphelerini giderme teşebbüsüymüş gibi görünen sözleri, onca kişi dururken efendisinin ekstrem yorumuyla yakıp yıkılmıştı. Dokuz İlahi Generali saflarına katmayı konuşuyorlarken taraflarında olmayacak kişileri öldürmek şeklinde bir yol geliştirmek, çok yanlış bir öncelik sıralaması olurdu.
Abel: “Ama demir miğferli soytarı haklı. Gerçekten de onlarla görüşmek istediğimi belirttiğim takdirde hiçbir General karşı çıkmaz. Problem görüşme sonrasında neler olacağı.”
Al: “Demir miğferli soytarı ben miyim?”
Subaru: “Buradaki tek demir miğferli sensin. Sana soytarı muamelesi yapmasından yana bir sorunun varsa Priscilla’ya bir dilekçe verebilirsin.”
Al’ı alayıyla susturan Subaru, yeniden asıl konuya döndü.
Subaru: “Her şeyden önce Dokuz İlahi General sistemini anlamıyorum. Onları başından beri doğrudan İmparatora rapor veren dokuz General şeklinde gözümde canlandırıyorum ama bu, hepsinin Başkentte olduğu anlamına gelmez mi?”
Priscilla: “Birinci Sınıf Generaller bu ulusun yapıtaşlarıdır. İmparatorluğun gereksiz büyüklüğünü düşününce Başkent ülkenin merkezinde olsa bile hepsi orada olduğu takdirde acil bir durumda nasıl hızla müdahale edebilirler ki?”
Zikir: “Aynen. Ekselanslarının saltanatı sırasında önemli ölçüde azaltılmış olsa da İmparatorlukta için için yanan toplumsal huzursuzluk yangınlarının sonu gelmedi. İmparatorluk Başkentinde sağlam bir dayanak sahibi olmak da İmparatorluğun korunmasını garanti etmek için yeterli değil.”
Subaru: “…Başka bir deyişle bahsi geçen Dokuz İlahi General, Başkent dışına dağılmış durumda?”
Priscilla ve Zikir yeni bilgiler verirken Subaru, anlayışlı bir şekilde elini çenesine götürdü.
Benzer bir örnekle Roswaal’a da Lugunica Krallığının Batı Bölgesinin Uçbeyi şeklinde görkemli bir ünvan bahşedilmişti ve Krallığın ihtiyaç duyması durumunda hızla harekete geçmek zorundaydı.
Elbette ki bu amaçla topraklarında özel bir ordu kurma izni de vardı. ——Ama Roswaal’ın bireysel gücü, yeterince organize edilememiş bir ordudan çok daha üstündü.
Yalnızca gökten ateş topları yağdırarak rakiplerinin çoğunu tam anlamıyla mağlup edebilirdi.
Subaru: “Düşününce o adam da bayağı hileli bir birim gibiydi… Acaba Dokuz İlahi Generale kıyasla pozisyonu ne olurdu?”
Kuna: “Sorunun cevabını bilmiyorum ama sanırım konudan sapıyoruz, Natsumi.”
Subaru: “Pardon. Neyse, artık Dokuz İlahi Generalin ülkeye dağılmış olduğunu anlıyorum. Mevzu böyleyse hepsinin Başkentteki isyana dâhil olmadığını düşünmekte haklı mıyım?”
Abel: “Gördüğüm ve pratik bir açıyla baktığım kadarıyla haklısın demeliyim.”
Diyen Abel, başını sallayarak Subaru’yu onayladı.
Dürüst olmak gerekirse Subaru, pek popüler olmadığı açığa çıkan Abel’in beyanından emin değildi ama kimse çıkıp da itiraz etmediğine göre şimdilik bunu kabul edebilirdi.
Her hâlükârda Dokuz İlahi Generalin de düşman olmadığı haberi iyiydi.
Galibiyet koşulları gereği ne kadar çok Generali saflarına katabilirlerse bu savaşı kazanma ihtimalleri o kadar artacaktı ki bu da mantıklıydı. Fakat Subaru’nun şüphe duyduğu bir mesele daha vardı ve o da——
Subaru: “Çok fazla soru sorduğum için üzgünüm ama bir sorum daha olacak. Dokuz İlahi General güce göre sıralandıysa önceliği vermemiz gereken bir numaralısı olmalı, öyle değil mi?”
Abel: “Evet öyle, bu algı doğru.”
Subaru: “Öyleyse Reinhard’a karşı çıkabilecek güçte olan kişi, Cecilus’tu, değil mi? Yani mantıklı olanı yaparak o kişinin peşine düşmemiz… yeterli olmaz mı?”
Dört Büyük Ulusta isim yapmış en güçlü dört insandan biri.
Bu dörtlü arasında bahsi geçen Cecilus gerçekten de Reinhard’a rakip olabilecek biriyse savaşın seyrini tek başına belirleyebilecek olma ihtimali bir hayli yüksekti.
Esasında Subaru’nun içerisinde, Reinhard’ın Krallıktaki herkesle dövüşse bile galip gelebileceği şeklinde olağanüstü bir beklenti ve fikir filizlenmişti.
Doğal olarak Reinhard’ın dengi olduğu söylenen Cecilus için de böyle bir varsayımda bulunuyordu.
Ancak——
Abel: “…O kişiyi safımıza kattığımız takdirde tüm sorunlarımızın tek hamlede çözülebileceği doğru.”
Subaru: “Öyleyse bu acıklı ifade de neyin nesi?”
Subaru’nun sorusunu çatık kaşlarla yanıtlayan Abel’in ifadesi gerçekten de acıklıydı.
Subaru’nun beklentileri gerçeklerden ırak görünmese de Abel’in kasvetli hâlinde bir değişim yoktu. Ve küçük bir nefes vererek bunun sebebini açıkladı.
Abel: “Dokuz İlahi Generali safımıza katmamızın galibiyet koşulu olma sebebi, diğer general ve askerlerin de onların askerî emirlerine itaat edecek olması. Yani bayrağının altında ne kadar çok İlahi General olursa sana katılacak birlik sayısı da o kadar çok olur. Bunu anlıyor musun?”
Subaru: “——? Evet, anlıyorum. En güçlü kişiyi safımıza çekmeye çalışalım deme sebebim de bu. Yoksa Cecilus’un İmparatorluğun en güçlü kişisi olduğu söylentisi doğru değil mi?”
Abel: “Yo, onun İmparatorluğun en güçlü kişisi olduğu su götürmez bir gerçek. Ama bir sorun var.”
Subaru: “Ne sorunu?”
Abel: “——O pek popüler biri değil.”
Subaru, bastırılmış bir hüsranla sarf edilen bu kelimeler karşısında bir müddet düşünmeye son verdi.
Ve sorunun ne olduğunu merak ederken işittiği kelimeler, beynine yavaşça nüfuz etti. “Popüler değil” bilgisini doğru bir şekilde sindirdi.
Subaru: “Bunu söyleyen sen misin yani?”
Abel: “Bu bir gerçek. İmparatorluğun Birinci Sınıf Generalleri arasında bir numara ama en ufak bir otorite sahibi değil. Ona güç verecek olsam bile hiçbir şey yapamaz. Onun yapabileceği tek şey adam doğramak.”
Subaru: “Böyle birini ordu generali yapamazsın ki!”
Al: “Hey, hey, sakin ol kardeşim! İmparatorluğun tarzı bu, bunu biliyorsun!”
Cecilus Abel tarafından bu şekilde eleştirilirken Subaru, Al tarafından sakinleştirildi. Ve tek kolunu Subaru’ya dolayan Al, kafasını kaldırıp Abel’e bakarak devam etti.
Al: “Aslına bakarsan ona Birinci ünvanı haricinde hiçbir şey vermedin. Belki de ona pozisyonunun hak ettiği otoriteyi vermeyi denemeliydin. Onu tatlı sözlerle kandıran biri tarafından kullanılabilir, anlarsın ya.”
Abel: “O kişinin benden başka biri tarafından kullanılması isteğim dâhilinde değil tabii ki. Böyle bir tehlike olsaydı onu daha önce bertaraf ederdim.”
Subaru: “Ama ormanda yapayalnız ve çaresizdin!..”
Dizginleri elinde tuttuğunu söylese de koşullar farklı olduğu sürece yaptığı yalnızca böbürlenmekti.
Her şeyden önce, İmparatorluğun en güçlüsü olarak benimsenmiş birinin kendisini güce adamış Volakiya İmparatorluğunda popülerlik kazanamaması ciddiye alınabilir miydi ki?
Subaru: “Bu kısma ne diyorsun, Zikir-san!”
Zikir: “Ben mi?”
Subaru: “Eh, sen tabii ki. İmparatorluğun bir generali olarak dürüstçe fikrini duymak isterim. Birinci Sınıf general Cecilus hakkında ne düşünüyorsun?”
Bildikleri sorgulanan Zikir, “Peki öyleyse” deyip düşünceli bir şekilde kollarını kavuşturdu.
Sonra da Subaru’nun beklenti dolu bakışları altında birkaç kez kafasını salladı.
Zikir: “Her şeyden önce, Cecilus-dono’nun milli defansımızın yapıtaşı ve Volakiya İmparatorluğunun gücünün sembolü olduğuna hiç şüphe yok. İmparatorluk halkı da onun gücünün ve varlık biçiminin somutlaşmış hâli.”
Subaru: “Oh, bu kulağa hoş geldi? Ee, öyleyse mesele ne?”
Zikir: “Bir insan olarak kaygısız, dost canlısı ve herkese karşı neşeli, hoş bir tavrı var. Genel olaraksa…”
Subaru: “Genel olaraksa?..”
Zikir: “Birliklerin çoğu, Cecilus-dono’nun akıl almaz bir canavar olduğundan korkuyor ve onunla daha derin bir düzeyde iletişim kurmanın imkânsız olduğunu düşünüyor. Yani Ekselanslarının değerlendirmesinin doğru olduğuna inanıyorum.”
Subaru: “Senin değerlendirmen de keskin bir dönüş yaptı, haksız mıyım!?”
Son ana dek iyi bir insan resmi çizen Zikir, tahlilini kelimeleri büyük bir özenle seçerek tamamlamıştı.
Kimileri onun yalnızca İmparator Abel’in huyuna gitmeye çalıştığını düşünebilirdi ama kaşlarının arasındaki kırışıklıklar buna ne çok çaba harcadığını gösteriyordu, yani muhtemelen doğruyu söylüyordu.
Başka bir deyişle——
Priscilla: “Tek bir hamleyle dengeleri değiştirme arzusuyla Dokuz İlahi Generalin İlkini hizaya getirmeye çalışmak kabul edilemez bir pervasızlık olur. Kafan saçma sapan düşüncelerle dolu değilken nasıl böyle bir fikirle gelebildiğini idrak edemiyorum doğrusu.”
Subaru: “Kapa çeneni! Popüler olmayışınızın suçunu bana yıkma! İmparator da Generaller de sevilmezken isyan çıkmasına şaşmamalı!”
Abel: “Bunu daha kaç kez tekrar edeceksin? Saygısızlığının sonsuza dek göz ardı edileceğini sanma.”
Priscilla ve Abel’in keskin bakışlarını üzerine çeken Subaru, her ikisine de dil çıkarttı.
Fakat planının rahatlıkla suya düşürüldüğü doğruydu. Dokuz İlahi Generali saflarına katmak taraflarındaki kişi sayısını arttırmak içinse popüler olmayanları katmanın hiçbir katkısı olmazdı.
Subaru: “Aslına bakarsanız, madem popüler değil, onu kendi hâline bırakamaz mıyız?..”
Abel: “Bu da bir problem. O kişi duruma bağlı olarak savaşın seyrini tek başına değiştirebilecek güce sahip. Kalan tüm İlahi Generalleri safımıza katsak bile onun kellemi alabilme ihtimali yüksek.”
Subaru: “Baş etmesi zor biriymiş! Absürt bir engel, değil mi?!”
Onu saflarına katmak için uğraşmaları bir garanti sunmazken kendi hâline bırakılması çok tehlikeli bir bombadan farksızdı.
Evinden çok çok uzaklardaki bu yabancı topraklara kök salan Subaru, nihayet hem gücü hem de insanlığı belli olan Reinhard’ın ne büyük bir nimet olduğunu anlıyordu.
Belki yeterince yüksek sesle bağırırsa komşu ülkeye de gelirdi?
Priscilla: “Sana bir şey söyleyeyim, avam. Kılıç Azizini çağırmayı düşünüyorsan saldırmazlık anlaşması nedeniyle sınırları aşamayacağını bilmelisin. Umutlanmaman daha akıllıca olur.”
Subaru: “İnsanların aklını okuma. Bunu gerçekten değerlendirmiyordum ki… Yalnızca başın sıkışınca aramak, arkadaşlığa yakışmaz.”
Sırf imkânı var diye onu çağırıp yardım etmeye zorlamak gerçekten arkadaşlık denilebilecek bir şey olmazdı.
Tabii durum gerçekten ama gerçekten kötü olursa aynı şeyi söyleyemezdi. Ama o an gelinceye dek ahlaki değerlerini korumaya kararlıydı.
Priscilla: “Ee? Abel’in askerî strateji uzmanı namını almış aptal bir vatandaş olarak sorguların sona erdi mi?”
Subaru: “Henüz sorularımın sonuna ulaşmadım ve her şeyden önce, ben bir strateji uzmanı falan değilim…”
Subaru, pozisyonunu sorgulayan Priscilla karşısında kaşlarını çatarak bu cevabı verdi.
Ve tam toplantının bir sonraki konusuna geçmek üzereyken——
???: “——Natsumi Hanım ve Köy Şefi-kun! Affedersiniz!”
Neşeli bir ses yankılandı, kapı açıldı ve yeni bir kişi tüm canlılığıyla konferans salonunda belirdi.
Uzun sarı saçları hızla savrulan, mavilere bürünmüş bu yakışıklı adam Flop’tu.
Flop’un üst katta Arakiya’nın öfkesinden nasibini almış yaralılarla ilgileniyor olması gerekiyordu. Odadaki herkesin ilgisini üzerine çekerkense Subaru ve Abel’e bakıp başını sallayarak, “İşte buradasınız” dedi.
Flop’un bedeni, derme çatma sahra hastanesindeki dehşeti vurgularcasına kana bulanmıştı.
Ama onun buraya gelmiş olmasının anlamı——
Subaru: “Flop-san, tedaviler ne âlemde?”
Flop: “Şimdilik her şey sonuca bağlanıyor gibi! …Hmm? Görünüşe bakılırsa Natsumi Hanımdansa Danna-kun modundasın. Öyleyse sana Danna-kun demeye devam edeyim.”
Subaru: “Eh, bana her ikisi de uyar. Ama doğru diyorsun, her şey sonuca bağlanıyor…”
Flop’un son derece imalı yorumu sonrası Subaru, muayene sürecinin sona erdiği haberini hem rahatlama hem de stresle karşılıyordu.
Rahatlamasının sebebi, yaralılarla ilgilenme işinin son bulmuş olmasıydı. Gerginliğiyse daha ziyade bu görevin sonuçlarını duymak üzere olmasından kaynaklanıyordu.
“Kansız kuşatma” hedefi çoktan başarısızlığa uğramıştı.
Yedi koruma, Arakiya’nın kaçırılışının kurbanı olmuştu. Tek soru, yaralılardan onlara katılan olup olmadığıydı.
Flop: “Hiç kimse ölmedi, Danna-kun.”
Subaru: “Eh…”
Flop: “Hepimiz için zorlu bir durum olsa da bana kalırsa Oka-san ve Yeğen-chan çabalarıyla başardık. Taritta ve Utakata Hanımların süratli oluşu da etkiliydi. Tabii ki kız kardeşim ve ben de çok çaba harcadık!”
Subaru’nun ten renginden hislerini anlayan Flop, ilk iş bu yanıtı verdi.
Kendisini işaret edip katkılarıyla övünürken son derece erkeksi görünüyordu. Yanıtıysa kısa ve özdü, dolayısıyla Subaru’nun bu bilgileri sindirmesi için kısa bir süre gerekti.
O sürenin sonuna ulaşıp olanları anladığındaysa derin bir nefes verdi.
Subaru: “Ölen yok… Hık.”
Flop: “Evet, bu herkesin hayatta kalmak için elinden geleni yaptığını gösteriyor. Bana gelince, kardeşim beni koruyor olmasaydı kesin kafamı vurup ölmüş olurdum! Hahaha, kardeşimin dengi değilim!”
Subaru: “Aynen aynen, orası öyle. Ben de Medium-san’ın dengi değilim…”
Flop canlı bir kahkaha patlatırken Subaru, kafasını öne eğip omuzlarını silkti.
Hiç abartısız, hiç şakasız, tamı tamına aynı fikirdeydi. Eğer Medium—— ya da diğerleri olmasaydı, bu raporu kolay kolay alamazdı.
Kaybedilen hayatlar olmuştu. Ama kaybedilmeyenler de vardı.
Bunun kalbinde doğurduğu duygular öyle yoğundu ki——
Abel: “——Tüccar, o şifa sanatları kullanıcısına ne oldu peki?”
Ancak Abel, Subaru’nun heyecanına karşın kendisini kayıtsız bir tonla konuşmaya dâhil etmeyi seçti.
“Şifa sanatları kullanıcısı” kelimelerinin yabancılığı karşısında Subaru’nun kaşı kalkarken Flop, parmağını dudaklarına götürdü. Ve “Kullanıcı…” diye mırıldanarak biraz düşündü.
Flop: “Bahsettiğiniz kişi… Danna-kun’un Oka-san’ı mı?”
Abel: “Ya kim olacaktı? Burada o kız dışında şifa büyüsü yapabilen birinin olduğunu mu sanıyorsun?”
Flop: “Yo, aklıma başka biri gelmiyor! Ama…”
Abel: “Ama ne?”
Flop: “İnsanların sizi daha çok sevmesini sağlayacak kelimeler seçmeyi düşünmelisiniz bence, Köy Şefi-kun. Onlardan bahsederken bile arkadaş canlısı olduğunuzun bilincinde olursanız işler çok daha sorunsuz ilerler!”
Abel, kendisine yönelik bu inanılmaz doğrudan ve neşeli protesto sonrası tek kaşını kaldırdı.
Flop’un yaptığı asilce bir açıklamaydı ama satır araları samimiyetle dinlendiğinde son derece üzücü bir hâl alıyordu.
Doğal olarak Rem’in yalnızca yeteneklerine indirgenecek şekilde anılması Subaru’nun da hoşuna gitmiyordu.
Al: “O saygısızca kelimelerden sonra bu izlenim pek inandırıcı gelmiyor, kardeşim.”
Subaru: “Kat ettiğimiz yolu düşününce o kadarını söylemeye hakkım var… Flop-san’ın da aynı şekilde, haksız mıyım?”
Al: “Bilemiyorum, ama maceralarını dinlemeye can atıyorum, kardeşim.”
Anlatılamayacak kadar çalkantılı bir hikâye olsa da bu daha sonra ele alınacak bir konuydu.
Abel ne derse desin Rem’in güvende olması Subaru’nun bir numaralı önceliğiydi. Tabii ki fark edilir bir travma yaşamadığını kendi gözleriyle onaylamıştı.
Subaru: “Çok çalışıp bayılıp kalmak gibi bir şey yapmadı, değil mi?”
Flop: “O konuda endişelenme, Danna-kun. Elbette ki tüm o gayretler yüzünden yorulmuştur ama biraz istirahatle üstesinden gelinemeyecek bir şey değil. Bu kadar çalışkan bir Oka-san’ın olması gerçekten harika.”
Subaru: “Anlıyorum… İyi, buna sevindim.”
Rahatlamış bir şekilde göğsünü okşayan Subaru, Flop’un böyle bir garanti vermesine sevinmişti.
Durum buydu. Rem’e bel bağlamak zorunda olsa da bu süreçte gerçekten kendisini çok zorlayacağından içtenlikle endişe duymuştu. Subaru’nun ne söylediğinin bir önemi yoktu; Rem, elinden gelen bir şey olduğu sürece Subaru’yu dinlemezdi.
Al: “——Oka-san mı?”
Al, rahatlamış şekilde göğsünü okşayan Subaru’nun yanında sessizce mırıldanıyordu.
Ardından elini çelik miğferinin çene kısmına götürüp şaşırmış şekilde kafasını eğerek,
Al: “Onu yukarıda gördüğümü zannetmiyorum ama kardeşimin grubundaki kız da buraya geldi mi?”
Subaru: “Grubumdaki kız mı… Emilia-tan’ı mı kastediyorsun? Yo, o gelmedi. Burada olması ne büyük rahatlık olurdu… gerçi burada olmasını isteyeceğimi de sanmıyorum.”
Emilia’nın narin mizacı ve Volakiya İmparatorluğunun işleyişi yağla su misali olurdu.
Düşünmeden hareket etme eğiliminde biri olan Emilia’nın İmparatorluğun yaklaşımını rahat bulma ihtimali olsa da İmparatorluğun zalimliği bunun çok daha ötesindeydi. ——Emilia bu İmparatorluğa uygun değildi.
Al: “——Senin hatun dışında bir hanım yani, ha?”
Subaru: “…Yalnızca öylesi elverişli olduğu için deyip geçelim. Dürüst olmak gerekirse o, çok özenli yaklaşmaya karar verdiğim bir kız. Ne olursa olsun onu evine ulaştıracağım.”
Al: “————”
Subaru, eli çenesinde hafifçe mırıldanan Al’a bu açıklamayı yaptı.
İmparatorluk sınırlarında oldukları sürece Al’ın ağzından yayılacak tuhaf dedikodulara mâni olmaları imkânsızdı ama Al’ın yanlış bir fikre kapılmasını istemezdi. Kararlılığının baltalanmasını da.
Priscilla: “Peki, tüccar dedikleri o narin görünümlü adam… Sen de Abel’in emrindekilerden misin?”
Flop: “Hayır, değilim. Kız kardeşim, ben, Danna-kun ve Köy Şefi-kun iş birliği içerisindeyiz. Ehh, sanırım ona benim en yeni arkadaşım demem uygun olur!”
Priscilla: “Oh, bir arkadaş, ha?”
Flop’la konuşan Priscilla’nın dudakları, işittiği yanıt karşısında yukarı kıvrıldı. Ve bunu yelpazesiyle gizleyerek Abel’e doğru anlamlı bir bakış attı.
Priscilla: “Arkadaş edinmek için bu kadar çabaladığını bilmiyordum. Volakiya İmparatorluğunun tahtı kolaylıkla boşalabilecek hâle gelmiş herhâlde.”
Abel: “Dalga geçmeyi bırak. Şahsen o adamla arkadaş olduğumu anımsamıyorum.”
Flop: “Neden bahsediyorsun, Köy Şefi-kun? Birlikte kadın kılığına girip ölümden dönmedik mi!”
Abel: “Biriyle ölümden dönünce anında arkadaş mı olunuyormuş? Eğer öyleyse İmparatorluk Askerlerinin hepsi benim arkadaşım demektir. Ve ölümün kıyısında bana en yakın olan kişi de düşmanımın ta kendisi.”
İçerisinde bulunduğu durumu kullanarak söylenenleri mükemmel bir şekilde çürüten Abel, Flop’un çenesini tutmasını sağladı.
Fakat bu, onu da etkileyen iki ucu keskin bir kılıçtı.
Subaru: “Neyse, Flop-san bize bazı güzel haberler verdi. Ben de güzel şeylerden bahsetmek isterim…”
Abel: “——Bekle.”
Subaru: “…Ne oldu?”
Pek olumlu olmayan bu toplantı için iyimser bir konu açılmıştı. Ancak Abel, Subaru’nun teşvik girişimine müdahale ederek çenesini Flop’a doğru kaldırdı.
Subaru da bakışlarıyla bu hareketi takip ederek Flop’a döndü.
Subaru: “Flop-san?”
Evet, Abel’in bu işaretinin ardındaki sebep, Flop’un surat ifadesindeki değişimi fark etmiş olmasıydı.
Flop keyifli ve ışıl ışıl ifadesinden sıyrılmamış olsa da her daim güneş gibi göz kamaştırıcı bir neşe taşıyan gözlerinde belli belirsiz bir tereddüt ve melankoli vardı.
Abel: “Madem tüccarsın, öyleyse konuşurken dikkatli olmalısın. Bu yüzden senin tüccarlığa uygun biri olduğunu sanmıyorum.”
Flop: “Ben bu tarz fikirlerden çok işittim, bu konuda kendimce düşüncelerim de var ama bu konuyu başka zamana bırakalım… Danna-kun, daha önce bahsetmeyi ihmal ettiğim bir şey var.”
Subaru: “————”
Abel ve söyledikleri karşısında yan yan bakan Flop, hüzünlü bir şekilde kirpiklerini kırpıştırdıktan sonra gözlerini Subaru’ya çevirdi.
Bakımlı yüzü ve taşıdığı efkâr Subaru’nun kalbini sıkıştırıyordu. Her ne söyleyecekse dinlemek istemiyorum diye düşünmeden edemiyordu ama başka çaresi yoktu.
Zaten Flop’un insanlara kendisini dinletme konusunda doğal bir yeteneği vardı. Durum farklı olsaydı Subaru, onun bir tüccar olarak yeteneğini övebilirdi.
Ama buna rağmen——
Flop: “Bu Köy Şefi-kun’u da ilgilendiren bir mesele. Ayrıca Kuna ve Holly Hanımların da bizimle gelmesini istiyorum.”
Subaru, Flop’un bu sözleri söylemesine mâni olamadığı için bu yeteneği lanetli görmeye başlıyordu.
△▼△▼△▼△
???: “…Abel ve Natsumi de geldi, ha.”
Flop tarafından çağrılan Subaru ve diğerleri, konferans salonundan çıkıp Belediyenin üst katına geçmişti.
Sahra hastanesine benzetilen ve yaralıların tedavisinin yapıldığı alanda Subaru ve diğerlerini karşılayan kişi, yanık siyah saçları kesilmiş olan Mizelda’ydı.
Guaral’a hücum eden grup Arakiya’nın sürpriz saldırısına hazırlıksız yakalanmış ve en ağır yaraları alan da Mizelda olmuştu. İlk önce alevlerin saldırısına uğramış, sonra da Arakiya’nın darbeleri gelmişti.
Tüm bedeni kavrulduktan ve hortuma maruz kaldıktan sonra Arakiya’nın darbesi gövdesinin derinliklerine saplanmıştı.
Bedeni ne kadar sağlam olursa olsun Mizelda’nın canlılığını ve Rem’in mükemmel denilemeyecek şifa sanatlarının ne denli ileri gidebileceğini test eden bir durum olduğu kesindi.
Mizelda: “Sizi buraya çağırdığım için üzgünüm. Ama size bir an önce haber vermem gerektiğini düşündüm.”
Subaru: “Mizelda-san…”
Mizelda bu sözler eşliğinde hafifçe gülümseyerek duvarın yakınlarındaki bir objenin üzerine oturdu.
En güçlü amazonlardan biri olarak şu anki gülümsemesi, Subaru ve diğerlerine defalarca sergilediği o vahşi tavırdan yoksundu.
Yine de gözlerindeki irade gücünü yitirmiş değildi. Dengesizdi.
Mizelda: “Öncelikle, sizlere teşekkür ederim. Rem sayesinde hayattayım. Bu bir mucize.”
Subaru: “————”
Mizelda: “Sen de bu şehri ele geçirdin. Shudraqların Reisi olarak yaptığınız işlerle beni etkilediniz. Bu mücadelenin geleceği içinse bir açıklama yapmak zorundayım.”
Rem’in kararlılığını ve Subaru’nun katkılarını öven Mizelda, sırtını dikleştirdi.
Ve sonra da——
Mizelda: “Shudraq Reisi pozisyonunu kardeşim Taritta’ya devrediyorum. Artık görevlerimi yerine getirmem mümkün değil.”
Diyerek dizden aşağısı eksik olan sağ bacağına vurdu ve rolünü kardeşine devrettiğini ilan etti.

