※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
Çevirmen: Clumsy
Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.
※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※
——Rehin alınan Arakiya’nın kaçırıldığı haberi konferans salonunu sarsmıştı.
Kuna: “Tam bir rezalet. Holly’nin yayı bile ona yetişemedi, kaçıp gittiler.”
Holly: “Aynen~”
Başlarını eğip özür dileyenler, elinde yayını tutan Holly ve Kuna ikilisiydi.
Kuna, kötü haberi veren Holly ile birlikte kaçak Arakiya’yı yakalamak için hızlıca en üst kata çıkmıştı. Ardından Holly’nin kol gücü ve Kuna’nın görüşünden faydalanarak tıpkı Subaru ve grubu Guaral’dan çıkarken yaptıkları gibi kaçaklara saldırmışlardı.
Fakat kaçaklar bu iki kişilik gizli, menzilli saldırının altından kalkmış ve her ikisini de geride bırakarak Arakiya’yı başarıyla uzaklaştırmıştı.
Kuna: “Biri yem olarak geride kaldı, diğeriyse İlahi Generali götürdü. Bu şekilde sonlanmasına izin veremeyiz, peşlerine düşmemiz gerekiyor…”
??? ve ???: “——Anlamsız.”
Hüsrana uğrayan ve burnu pişmanlıkla kırışan Kuna’nın konuşması iki sesle yarıda kesilmişti.
Yuvarlak masada hareketsizce oturan Abel ve Priscilla ikilisinin ağızlarından aynı anda, aynı kelime dökülmüştü. İkili göz göze gelirken de Priscilla, gözlerini kapattı.
Bu, sözü Abel’e devretmek istediğini gösteriyordu.
Abel: “…Bu yaptıkları, az kişiyle saflarımızın ardına geçip tek bir hedefi elde ederek kaçmanın bir yoluydu. Ayrılmaları durumunda her ikisine düşecek rol de açıkça belirlenmişti. Buna karar kılarak sergiledikleri cesaretleri ve kaçma kararları takdire şayan. Peşlerine birilerini gönderseniz bile yakalanmayacaklardır.”
Kuna: “——Hık, ama yine de…”
Abel: “Arakiya en fazla yarım gün içerisinde uyanacak. Bu durumda peşine takacağımız kişinin hiçbir şansı olmayacak. Ve fikir değiştirip şehre dönerlerse yine nafile bir çaba olacak. Şöyle söyleyeyim, şansımız ikinci kez yaver gitmeyecek. Hiç değilse mevcut güçlerimizle karşı koymaya çalışmanın büyük bir pervasızlık olacağını söylemeliyim.”
Kuna: “Guh… Hık.”
Holly: “Kuna… Abel doğru söylüyor~.”
Abel, sıraladığı bir dizi kelimeyle Kuna’nın ısrarını kırmaya çalışıyordu. Yanı başındaki Holly de onu teselli edercesine eliyle usulca omzuna vuruyordu.
Yuvarlak masada Reisi temsil eden ve okçuluk yeteneklerine güvenen Kuna, büyük bir hayal kırıklığı içerisinde olmalıydı. Fakat Subaru, dile getirme şeklinin kabalığına rağmen Abel’in argümanına katılarak kafasını sallamaktaydı.
Hücreye giren İmparatorluk Askerleri kazanma şanslarının olmadığı bir mücadeleye baş koymamıştı. Mevcut şartlar altında erişilebilir bir hedef belirlemiş, olasılıkları alt etmenin bir yolunu bulmuş ve hedeflerini gerçeğe dönüştürmüşlerdi.
Doğal olarak bu tek yönlü bir yolculuk gibi gönülsüz bir şey olmamalı, yani kaçış için uygun bir planları bulunmalıydı.
Priscilla: “Ne kadar evirip çevirsek de o şeyin kaderi burada son bulmadı. Hâl böyle olunca hâlâ oynaması gereken bir rol olduğuna eminim.”
Subaru: “Priscilla…”
Priscilla, sessizliğin çökmesi üzerine gelişigüzel şekilde bu sözleri sarf etti.
Az önce Arakiya’nın göreceği muameleyi tartışmakta olan Subaru’nun, genç kızın idam edilmeyişi ve konuşturulamadan götürülüşü konusundaki duyguları karmaşıktı.
Peki ya onun ölüm kalım meselesinden uzak durma fikrini benimseyen Priscila bu veda hakkında ne düşünüyordu? Kırmızı gözleri bu sorunun cevabını ele vermiyordu.
Al: “Ee, sonuç olarak Arakiya denen o kız konusunda ne yapacağız? Kendi hâline bırakmaya mı karar verdiniz?”
Subaru: “…E kaçırıldıysa yapabileceğimiz başka bir şey yok zaten.”
Subaru, durumu idrak edemeyen Al’ın sözlerine acılı bir ifadeye karşılık verdi.
Kuna ve Holly’nin keskin nişancılığının altından kalkmayı başaran kaçakların peşine kısmen becerikli birini takıp sonuç almayı bekleyemezlerdi. Bu durumda seçenekleri sınırlıydı ve gerçekten becerikli olanların da şu anda Guaral’dan ayrılmasına izin verilemezdi.
Bir çözüm bulmaya yönelik tüm çabalarına rağmen Subaru’nun gücü sürpriz saldırılarda yatıyor, bu da onu bilhassa rakibinin inisiyatifi ele aldığı durumlar için işe yaramaz hâle getiriyordu.
Subaru: “Bu arada, pek ihtimal vermiyorum ama ya hâlâ şehrin içinde gizleniyor ve kaçmış gibi yapıyorlarsa?”
Zikir: “Sanmıyorum. Şehrin son derece korunaklı olduğu iddia edilse de iki ana kapı dışında gizli geçitler bulunuyor ama son birkaç günde hepsi titizlikle kapatıldı.”
Subaru: “Titizlikle…”
Zikir: “Evet. Şehre gizli geçitleri kullanarak girmeye çalışmanızı bekliyorduk. Ön kapıdan girmek gibi pervasızca bir plana kalkışacağınız kesinlikle aklımıza gelmemişti.”
Subaru gafil avlansa da Zikir, en ufak bir memnuniyetsizlik belirtisi olmaksızın, sakince karşılık vermişti.
Kale Şehrinin başkomutanı olarak herhangi bir gizli geçit konusunda temkinli olması kaçınılmazdı. Bununla birlikte Zikir’in önderliğinde sergilenen defansif duruş, Arakiya’yı götüren askerlere ön ayak olmuştu.
Zikir: “Belki de Birinci Sınıf Generali götüren askerler gizli yolları arayan ekibin bir parçasıdır. Abel-dono’nun da söylediği gibi galibiyet ihtimali olmadan baş kaldıran tipler değillermiş. Hâl böyle olunca bir çıkış yolu olduğunu bildikleri için mi bunu yapabildiler diye merak ediyorum doğrusu.”
Subaru: “Kapatılan yolların yerlerini haritada belirlemek mümkün değil mi?”
Zikir: “——Mümkün olabilirdi ama şu anda değil. Şehir düştü ve askerler son derece sarsılmış durumda. Kaos yakın zamanda yatışmaz.”
Subaru: “… Keşke bu bir oyun olsaydı, ne kolay olurdu.”
Bu bir video oyunu olsaydı mağlup tarafın komutanı taraf değiştirdiği anda altındaki birimler de müttefike dönerdi. Ama gerçek hayat oyundan farklıydı. Oyunda sayılarla temsil edilen askerlerin her biri gerçek dünyada ayrı bir hayat sürüyordu.
Bu konuya bir müddet kafa yoran Subaru——
Subaru: “Holly-san, sen yaralı mısın?”
Holly: “Hm? Benim için endişelendin mi~? Natsumi ne kibar~.”
Subaru’nun sorusunu işiten Holly, koca bir gülümseme eşliğinde kollarını yukarı kaldırdı. Ve sapasağlam olduğunu anlatmak için iri kaslarını sergiledi.
Holly: “Birazcık hırpalandım ama kötü bir yaram yok, yakında hiçbir şeyim kalmaz~.”
Subaru: “Anlıyorum. Bunu duyduğuma sevindim… Ama…”
Subaru beceriksizce kelimelerin ardından başını öne eğerken Holly’nin suratına şaşkın bir ifade yerleşti. Subaru’nun ne düşündüğünü anlayan Kuna’ysa bir “Ah” sesi eşliğinde kafasını kaşıdı.
Ve sonra da——
Kuna: “Binanın içerisindeki korumaların bir kısmı öldürülmüş. Çoktan öldükleri için elimizden hiçbir şey gelmedi.”
Subaru: “…Bir kısmı derken? Kaç kişi, söylesene?”
Kuna: “…Yedi kişi.”
Zayiat sayısı sorulan Kuna, çekinceli de olsa bu yanıtı verdi.
Yedi. Verilen zayiatın sayısıysa Subaru’nun kalbine derinden bir acı sapladı. ——En üst kattaki Rem, Arakiya’nın saldırısında yaralanan İmparatorluk Askerleri ve Shudraqları tedavi etmek için büyük bir çaba harcıyordu ve henüz bir ölüm raporu vermemişti. Evet, ondan bir rapor almamışlardı, ama——
Subaru: “…Bu nasıl bir kansız kuşatma?”
Uzun, siyah peruğuyla oynayan Subaru, yürek burkan bir nefes verdi.
Büyük bir şevkle gerçekleştirdiği ve başarıya ulaştırdığını söylediği kansız kuşatmanın hiç can kaybı olmadan Guaral’ın düşürülüşüyle tamamlanması gerekiyordu. Ama bunca ölümle tamamlanmıştı işte.
Subaru verdiği sözü tutamamıştı; yalancılıkla suçlansa bile itiraz edemezdi. Ve hiç kimse onu bununla suçlamasa da Subaru, kendi kendisini suçluyordu.
Çünkü o buradaki en büyük yalancıydı——
???: “——Kansız kuşatma mı?”
Subaru’nun mırıldanışını işiten bir ses, bu kelimeleri irdelercesine aynı şekilde tekrarladı.
Bu sesin sahibi yuvarlak masaya eğilip yanağını eline yaslamış olan Priscilla’ydı. Alışılmadık bir ifadeye bürünmüş, şekilli kaşlarını hafiften kaldırmış şekilde Subaru’yu inceliyordu.
Ve bu ifadeyi koruyup, “Hey sen” diyerek beyanına başladı.
Priscilla: “Çok aptalca bir şey duydum sanırım. Gerçekten koca bir şehri kan dökmeden ele geçirebileceğinizi mi zannediyordunuz? Savaşın ortasında, elinizde baskın bir askerî güç olmadan?”
Subaru: “…Aynen, doğru söylüyorsun, benim hatam. Evet ya, gerçekten kabahat bende, değil mi? Neticede, günün sonunda, hepsi benim suçum…”
Priscilla: “Yalnızca aptalca bir fikirmiş, beni şaşırtan bu oldu. Ulaşılması mümkün olmayan böyle bir düşü gerçek kılmaya çalışmanız beni hayrete düşürdü. ——Abel, deli misin sen?”
Abel: “——Evet, plan başlı başına safi delilikti.”
Sorunun muhatabı olan Abel, kollarını bağlamış şekilde sessizce yanıt verdi.
Subaru’nun önerdiği plan katıksız bir delilikti. Muhtemelen kim olsa aynı şeyi söylerdi. Ama Abel buna rağmen plana uymuştu.
Birbirlerini tanıdıkları bariz olan Priscilla’ysa buna anlam veremiyormuş gibi görünüyordu.
Priscilla: “Tahtından İmparatorluğu izlemek seni iyice gevşetmiş. Fedakârlık olmadan savaş olmaz. Kan dökmeden gururlanılmaz. İmparatorluğun yolu budur, haksız mıyım?”
Abel: “Kılıç Kurdu kanunlarına karşı çıkmak gibi bir niyetim yok. Bu planın delilik olduğunu söyledim ama ihtimaller lehimeydi. Hatta Arakiya ortaya çıkmasaydı kuşatma gerçekten de kansız olacaktı.”
Priscilla: “————”
Abel: “Ters giden plan değildi. Benim muhakememdi. Priscilla, senin bile askerî strateji uzmanımı aptal yerine koymana izin vermem. Karar benimdi. Suç da benim.”
Subaru: “Oh…”
Diyen Abel, fazlasıyla beklenmedik bir beyanla Priscilla’ya kafa tuttu.
Abel’in, haberi olmaksızın askerî strateji uzmanı pozisyonuna atamış olsa da Subaru’yu sözleri ve eylemleriyle savunduğu ortadaydı. Tabii Subaru, ikili arasındaki bu tehlikeli etkileşime müdahale edemezdi.
Al: “Mesele nedir, kardeşim? Senden bayağı hoşlanıyor olmalı, yakında büyük bir terfi alacaksın herhâlde.”
Subaru: “…Emilia-tan’ın Şövalyesi ve Beako’nun gardiyanı olmak bana yetiyor. Aşina olmadığım başka bir pozisyon üstlenmek istemem.”
Subaru, bu cevapla Al’ı da kendisine yüklenen sorumluluğu da elinin tersiyle itti.
Yine de Abel’in koruması sayesinde Priscilla’nın ilgisi o yöne kaymıştı. Tabii bu, Subaru’nun içindeki yarayı iyileştirmiyordu.
Kaybedilen hayatların sorumluluğu, bu planı bulup uygulamaya koymuş olan Subaru’ya aitti.
Al: “Herkesi kurtaramazsın, kardeşim.”
Al, Subaru’ya profilden bakıp miğferindeki metal parçalarla oynayarak bu şekilde mırıldandı. Subaru kendisine döndüğündeyse kafasını tavana çevirerek devam etti.
Al: “Karşına çıkan tüm insanları kurtaramazsın. Kimse bu çabanı engelleyemez ama bunu yaparsan kırılan senin kalbin olur. Bunu tavsiye etmiyorum.”
Subaru: “Al…”
Al: “Hepimiz gönlümüzce yaşar ve ölürüz. Senin de söylediğin gibi, kardeşim, bu bir oyun değil. Kendi hayatlarının seyrine karar vermek onlara düşer.”
Bu, Al’ın zaman zaman sergilediği alaycı tutumdu.
Bir yandan Subaru’ya trajik olayların yaşanabildiği ve onları olduğu gibi kabul etmesi gerektiğini söyleyerek vaaz verip iyi bir öğüt ve tavsiye sunsa da öte yandan söyledikleri, inatçı bir çocuğun uyarısı gibi geliyordu.
Bir yere kadar sağlam bir argümandı.
Aslına bakarsanız söylediklerinde haklıydı. Herkesi ve her şeyi kurtarmak mümkün değildi ve Subaru bunu yapmaya karar verdiği takdirde bunun sonu gelmezdi. Bugüne dek her şeyi kurtarmayı asla başaramamış olmasının sebebi de buydu.
Savaşın ölçeği farklıydı. ——Peki gerçekten doğru seçimi yaptığını söyleyebilir miydi?
Subaru’nun tek bir hareketiyle kurtarılabilecek canların sayısı bırakın yüzü, onu bile bulmuyordu.
Priscilla: “Bu gülünçlükten de öte, farkında mısın?”
Subaru ve Al konuşurken Priscilla ve Abel’in arasındaki anlaşmazlık süregeliyordu.
Priscilla, suçu üstlenmiş olan Abel karşısında göğsünden bir yelpaze çıkartmış ve ucunu konferans salonuna—— yo, tüm şehre doğrultmuştu.
Priscilla: “Askerî strateji uzmanının yardımıyla şehri ele geçirmeyi başarmış olmana rağmen Arakiya’yı ikinci kez defetme mucizesini tekrarlayamayacaksın. Bu yöntem bir daha işe yarar mı sanki?”
Abel: “Aynen öyle, ikinci bir şansımız olmayacak.”
Abel, hiç tereddütsüz kafasını sallayarak Priscilla’nın sorusunu yanıtladı.
Arakiya’nın defedilmesi bahsi açıldığındaysa kaşlarını çatan Subaru’nun zihninde bir düşünce belirdi. ——Arakiya’nın Al’la yaptığı mücadele esnasında tavırlarının değiştiği bir an olmuştu.
Subaru: “Bu Al’ın yaptığı bir şeyden kaynaklanmıyordu…”
Al: “Ne? Ah evet, sebep ben değildim. Zaten ben olsaydım bunu daha akıllıca yapardım. Bildiğin gibi sonucunda balkondan fırlatılan ben oldum.”
Subaru: “Doğru söylüyorsun.”
Bahsi açılınca anımsadığı üzere gerçekten de Al’ın yeteneklerine rağmen alınan sonuç pek iyi olmamıştı.
Bu esnada ikili arasında geçen bu konuşma, konferans salonundakilerin Abel’e dikkat kesilmesini sağladı. Olanlara bir açıklama getirebilecek tek kişi oydu ve Abel, üzerinde toplanan ilgiden rahatsız şekilde burun kıvırarak,
Abel: “Arakiya bir Ruh Yiyen. Havadaki ruhlardan besleniyor ve güçlerini emiyor.”
Subaru: “Ruh, Yiyen mi?..”
Subaru daha önce böyle bir şey duyduğunu hiç zannetmiyordu ama bu rahatsız edici isim, gözlerini irileştirmişti.
Volakiya İmparatorluğunun Lugunica Krallığına kıyasla farklı bir çevre ve kurallara sahip olduğunu tahmin edebiliyordu ama Ruh Yiyen düşüncesi bir hayli tuhaftı.
Subaru da ruhların gücünü ödünç alan bir Ruhsal Sanatlar Kullanıcısıydı ama bu kulağa fena hâlde farklı geliyordu ve basite indirgemek gerekirse——
Subaru: “Beako’yu kesinlikle bu işin içerisine sürüklemek istemem… Ruh Yiyenlik yaygın bir şey mi peki?”
Priscilla: “Hayır, değil. Esasında Ruh Yeme Volakiya sınırlarında yaşayan kabilelerin sırlarından biriydi. Ama öylesine güçlüydü ki neticede bu teknik yasaklandı, yöntemi de unutulup gitti.”
Abel: “Hiç değilse benim bildiğim kadarıyla Arakiya dışında bilinen bir Ruh Yiyen yok. Olsaydı onları kibarca korurdum. Bu Gözlemcilerin… aman neyse, şimdi bunun sırası değil.”
Konudan sapmak istemeyen Abel kafasını salladı ve “Konumuza dönelim” şeklinde bir el işaretiyle herkesi asıl konuya dönmeye teşvik etti.
Ruh Yiyiciliğinin yaygın bir şey olmadığını ve Beatrice’in ham yapılma tehlikesinden kurtulduğunu işiten Subaru’ysa,
Subaru: “Peki Ruh Yiyen Arakiya’nın kafasını nasıl karıştırdın?”
Abel: “Kafasını karıştırmadım. ——Ona Mana zehirlenmesi yaşattım.”
Al: “Mana zehirlenmesi mi… Haha, anlıyorum. Zekice bir hamleymiş.”
Abel’in yanıtı mantıklıydı ve Al, çenesini okşayarak takdir edercesine kafasını sallıyordu.
Subaru’ysa daha önce “mana zehirlenmesi” terimini duyduğu için taşlar yerine oturuyordu.
Subaru: “Hatırladığım kadarıyla Manaya aşırı duyarlı kişilerin Mana konsantrasyonunun gerçekten yüksek olduğu yerlere gittiğinde rahatsızlanma eğiliminde olması gibi bir şeydi.”
Priscilla: “Arakiya da Ruh Yiyen karakteristiği nedeniyle bu tür bir etkiye açık. Ruhları özümseyebilmenin önkoşulu, onlara karşı makul bir direnç seviyesine sahip olmak. Fakat bu prensibin ötesine geçip Arakiya’yı Manadan usandırmaya çalışırsanız elinize geçen şey…”
Abel: “Evet, bana hazinelerimden birini kullandırttı. Daha önce onun kullandığı şey de hesaba katılınca elimde hiçbir şey kalmadı.”
Abel, “onun kullandığı şey” derken başını sallayarak Subaru’yu işaret etti. Bu da Subaru’nun “Hazine mi?” deyip kaşlarını çatarak kafasını yana eğmesine yol açtı.
Abel Subaru’nun hazinelerinden birini kullanmış olduğunu söylese de Subaru’nun ne kastettiği hakkında en ufak bir fikri yoktu.
Subaru: “Ne hazinesinden bahsediyorsun sen? Ben ne zaman senin hazineni ald?..”
Abel: “Yaşam Kaynağı Ritüelinde Cadı Canavarının boynuzunu koparmak için parçaladığın yüzük. Ondan bahsediyorum.”
Subaru: “Ah…”
Öncesinde unutmuş olsa da şimdi, Abel’den ödünç aldığı ve büyü yapmasını sağlayan o yüzüğü anımsıyordu.
Savaş sırasında Elgina’nın boynuzunu o yüzükle kopartmış, Cadı Canavarının boynuzu kopup giderken yüzük ve Subaru’nun kolu da ona eşlik etmişti.
Ve yüzükle aynı anda bahsi geçen bir şey daha vardı, Abel’in Arakiya’yla savaşırken kullandığı ikinci hazine neyin nesiydi?
Abel: “Balkondan sarkarken gizlediğim yüzüğü parçaladım. İçindeki Mananın alana yayılması biraz zaman aldı ama…”
Al: “Demek Arakiya denen kızın o hâle gelme sebebi Mana zehirlenmesiydi. Ah hadi ama, o kız resmen kıçıma tekmeyi basmıştı.”
Subaru: “Küçük numaranı o anda mı yaptın?..”
Subaru, herkes hırpalanıp bitap düşmüşken Abel’in pes etmeye olan gönülsüzlüğüne şapka çıkartıyordu. İmparatorluğun en güçlü İkinci Sınıf Generali tarafından köşeye sıkıştırılmışken bile kazanmanın bir yolunu arıyor olması takdire şayandı.
Subaru’nun direnci de epey sağlamdı ama zekâsı Abel’inkinden öylesine uzaktı ki kötü bir hamleyle çaresizce bir karşılık arasındaki boşluğu aşamazdı.
Her hâlükârda——
Subaru: “Bu bilhassa Arakiya için hazırlanmış bir plan mıydı? Sana karşı çıkacağını bilmezken böyle bir plan hazırlamak büyük cüret ister.”
Abel: “İnsanın yanında ne kadar çok kişi varsa ihanete de o kadar hazırlıklı olmalıdır… Bilhassa Arakiya’yı ne zaman karşımda bulacağımı hiç bilemezdim.”
Priscilla: “——Ancak bu üçkâğıt için tek bir şansın vardı. İnsana Mana zehirlenmesi yaşatacak kadar büyülü taşı elde etmek kolay iş değil. Bir dahaki sefere dek yeterli bir mücadele gücü elde edilmesi hayati önem taşıyor. Ama…”
Diyen Priscilla, sözlerini anlamlı bir şekilde sonlandırdı.
Sonra da ağzını yelpazesiyle örterek Abel’e çevrili kırmızı gözlerini kıstı. Ve hafif bir nefes ile inceleyen, sınayan bakışlar eşliğinde,
Priscilla: “Shudraq Halkını safına katman beklenen bir şeydi… Bununla birlikte naif bir strateji uzmanının Kale Şehrini kan dökmeden kuşatma planını benimseyecek aptallığa nasıl ulaşabildiğini anlamakta zorlanıyorum.”
Abel: “————”
Priscilla: “Bu şartlar altında işbirlikçilerime seni desteklemelerini hayatta tavsiye edemem.”
Subaru: “İşbirlikçilerin mi!?”
Subaru, Priscilla’nın gayet doğal ve normal bir şeymiş gibi böyle söyleyişi karşısında şaşkına dönmüştü. Bu şaşkınlığında yalnız da değildi, Abel ve Al hariç konferans salonundaki herkes aynı durumdaydı.
Al Priscilla’nın yoldaşıyken Abel’in buna şaşırmayışı anlamsızdı ama Subaru, şimdilik buna değinmekten kaçındı.
Subaru: “Hey, hey, bir saniye, olay farklı yerlere gidiyor! İşbirlikçiler mi… Her şeyden önce, senin pozisyonunu anlamış değilim. Abel’e yardım etmeye geldiğini duymuştum, ama…”
Priscilla: “Buraya yardım eli uzatmaya gelmedim. Soytarımın gevezeliklerini ciddiye alma.”
Subaru: “Peki! Abel’e yardım etmeye gelip gelmemiş olman beni ilgilendirmiyor. Meselemiz bu değil. Benim duymak istediğim şey, senin nihai amacın.”
Duydukları üzere ikincil amacı Abel’le konuşmaktı.
Fakat Subaru’nun asıl öğrenmek istediği Priscilla’nın—— yani o, Al ve beraberindeki olası işbirlikçilerinin en başta neden Volakiya İmparatorluğunda olduğuydu.
Bunun yanı sıra Abel’in yanında durmaya gönüllü olup olmadıklarını da bilmek isterdi.
Subaru: “Bana cevap ver. Dürüst olmak gerekirse ben ve diğerleri, senin hakkında ne düşüneceğimizden emin değiliz.”
Priscilla: “Kibrin en güzel yanı da bu. Siz bayağı vatandaşların hakkımda ne düşündüğü hiç umurumda değil. Canım ne isterse onu yapacağım. Sonuçta…”
Subaru: “——Dünya seni memnun etmek için dönüyor, öyle değil mi?”
Priscilla, Subaru’nun kulağa tanıdık gelen felsefesini tamamlayışı karşısında homurdandı.
Sonra da kendisine yönelen bakışların keskinlik ve sayısının arttığını fark ederek tek gözünü kapattı.
Priscilla: “Benim amacım, İmparatoru indirilmiş olduğu tahtına kavuşturmak. Bunu yapmazsam mütemadiyen can sıkıcı ziyaretçilere maruz kalacağım.”
Abel: “O suikastçıların benim tarafımdan gönderilmediğini belirtmeme gerek yok herhâlde.”
Priscilla: “Bundan hiç şüphem olmadı zaten. Bu yüzden buraya gelme zahmetinde bulundum. Kanatlarım beni buraya getirdi demem daha doğru olabilir gerçi.”
Priscilla, Abel’e yanıtını verirken açık olan tek gözünü yukarı çevirdi. Tavanın yokluğunda, ötesindeki gece göğünü seyretmek mümkündü.
Yalnızca göğü değil, göğü kendinin yapan varoluşu da——
Subaru: “Yok artık, Al’la buraya uçarak mı geldiniz?”
Al: “Oh, uçan ejder ekspres servisi gibi bir şey. Dürüst olmak gerekirse Prenses kendisini aşağı bıraktığında dünyanın sonunda gibiydik. Onu kesinlikle takip edemezdim, o yüzden ben biraz daha alçalıncaya dek atlayamadım.”
Subaru: “Uçan bir ejderha ha… Pristella’daki su ejderleri ödümü kopartmıştı.”
Yer ejderlerine fantastik bir canavar olan su ejderlerinin eklenişinden sonra şimdi de uçan ejderler çıkmıştı.
Subaru’nun duyduğu kadarıyla uçan ejderler fazlasıyla hiddetliydi ve ehlileştirilmeleri için özel yetenekler gerekliydi. Bunu yapabilecek yetenekte kişilerin sayısı az olduğu için de uçan ejder yolculukları çok nadirdi.
Subaru: “Başka bir deyişle, uçan ejder ekspres servisi temin edebilen biri Priscilla’nın işbirlikçisi mi yani?”
Priscilla: “İnsanların sözlerini seçip bölmek gibi değersiz işler yapma. Zaten değersizliğin zekândan daha ağır basıyor. Git de güzel yüzünü parlat. Makyajını düzeltirsen güzel görünme ihtimalin var hiç değilse.”
Subaru: “Şu anda makyajımı düzeltmek için delinin teki olmam gerekirdi herhâlde, değil mi?..”
Bahsi açılmışken, Subaru’nun hâlâ kadın kılığından sıyrılmamış olması sorun olarak görülebilirdi ama ortamdaki insanlar durumun farkında olduğu için kimse bu meseleye değinmiyordu.
Öyle ya da böyle Subaru yine konudan sapmak üzereydi, fakat——
Subaru: “Amacın Abel’i tahtına kavuşturmaksa bu, işbirliği yapacağınız anlamına mı geliyor?”
Priscilla: “Açıkçası size doğrudan bir onay veremem. ——Daha önce ağzımdan çıkanları unutmuş değilim. Abel bir İmparatorun taşıması gereken özelliklere sahip değilse onu tahtına kavuşturmanın bir anlamı olmayacaktır.”
Abel: “————”
Bir İmparator olarak nitelikleri sorgulanan Abel’in Priscilla’ya çevrili bakışları keskinleşiyordu.
Priscilla’nın endişe kaynağı olarak gördüğü şey, Subaru tarafından teklif edilip Abel tarafından onaylanan Kansız Kuşatmaydı—— yani bunu gerçekleştirmekteki başarısızlıklarından ziyade en başta bu planın yapılmasıydı.
Volakiya’da naiflik ölümcül bir hata olabilirdi. Gerçekten de Subaru’nun son hamlesinin naifliği nedeniyle hayatlar kaybedilmişti. Priscilla’nın hoşnutsuzluğuna karşı çıkılamazdı.
Bununla birlikte——
Abel: “Tahta yeniden oturacağım. Kim ne derse desin, bu kadarı kesin. ——Priscilla, ağzından ne çıkarsa çıksın, bu kısım tartışmaya kapalı.”
Subaru sessizliğe bürünürken Abel, yerini alarak güçlü bir beyanda bulundu.
Ve bu, Subaru’nun karşısında gerçek kimliğini ve bu ülkeyi geri alacağını açıkladığı zamanki kadar, hatta belki daha tutkulu bir beyandı.
Priscilla: “————”
Abel’in kararlılığını işitmek konferans salonundakilerin surat ifadelerini değiştiriyordu.
Kuna ve Holly Shudraq Halkı olarak mücadeleye devam etme arzusunu taşırken Zikir, ilahi bir şeyin huzurundaymışçasına kafasını eğiyordu. Al tepkisini görmek için Priscila’ya dönerken gözlerini kısan genç kadınsa gözü pek şekilde kendini göstermeye devam ediyordu.
Priscilla: “Ruhunda bir eksilme yok, ama gerçekler farklı. Sonuçta tahtını terk etmeye zorlandın.”
Abel: “————”
Priscilla: “Şartlar zaten ortada. Şimdi soru şu: onu harekete geçiren kimdi? Bu kimin planıydı?”
Abel: “——Her şeyi hayata geçirenin Başbakan Berstetz olduğundan eminim.”
Abel, Priscilla’nın sorusunu kara gözlerinde bir düşmanlık imasıyla yanıtladı.
İmparatorla yakından ilişkili olması gereği Başbakanın pozisyonu hükümetin tepesindeydi. Silahlı kuvvetlerin başı bir general veya Şövalye düzeninin lideriyse, Başbakanın da kamu hizmetlerinin başı olduğu söylenebilirdi.
Her hâlükârda komutada ikinci sırada olmanın ihaneti gerçekleştirmeyi kolaylaştırdığı söylenebilirdi.
Priscilla: “Ah o ihtiyar. Lamia’dan aldıklarını boşa harcamaya nasıl cüret eder?”
Abel: “Tabii ki onun isyan arzusunu öngörmüş ve buna uygun şekilde hazırlığımı yapmıştım. Ama…”
Diyen Abel, bu noktada cümlesini sonlandırarak sessizce bir nefes verdi.
Bu ondan hiç beklenmeyen bir tepkiydi, ilk kez kırılganlığa yakın bir yönünü sergiliyordu. İmparator olarak pozisyonunu terk etmeye zorlandığında bile hiç sarsılmamışken şu anda ilk defa hafif bir güçsüzlük belirtisi veriyordu.
Bu güçsüzlüğün sebebiyse Başbakanın ihaneti değildi——
Abel: “Chisha Gold beni gözlerken… Dokuz İlahi Generalin dördüncüsünün isyan niyetini görmeyi başaramadım.”
Zikir: “——Saçmalık, Birinci Sınıf General Chisha mı!?”
Abel utanç dolu düşüncelerini dile getirirken Zikir, kendisini tutamayarak sesini yükseltti.
Zikir, İmparatorluğun İkinci Sınıf Generali olarak Dokuz İlahi Generalden birinin ismine, yani Subaru’nun bilmediği o isme aşina olsa gerekti.
Yuvarlak masadakilerin bakışlarını üzerine çeken Zikir, dolgun saçlarını okşayarak devam etti——
Zikir: “Birinci Sınıf General Chisha, kabiliyet anlamında Dokuz İlahi General arasında eşsizdir. Birinci Sınıf General askerî gücündense zekâsıyla ünlüdür ve İmparatorluk Seçim Töreni sırasında Vincent Ekselanslarını destekleyen de oydu…”
Subaru: “Bu onun Abel’in sağ kolu olduğu anlamına mı geliyor? Yani siyasi yardımcın olan Başbakanlık pozisyonu dışında uzun zamandır sağ kolun olan General tarafından mı ihanete uğradın?”
Abel: “Bir daha bu sözleri söyleyeyim deme. Benim sağ kolum hâlâ sağ omzumda.”
Subaru: “Şimdi böyle söyleyince sadece sert görünmeye çalışıyormuşsun gibi geldi…”
Zikir’in açıklamasını dinleyen Subaru, Abel’in beklenmedik şekilde eksik popülerliği karşısında şaşırmıştı.
Bununla birlikte Volakiya İmparatorluğunun radikal ideolojisi akılda tutulunca yeterince güçlü olmadığına hükmedilen bir İmparatora anında isyan edilirdi, yani bu tarz durumlara o kadar da nadir rastlanmayabilirdi.
Subaru: “İmparatorların kaçıp gizlenmesi bu ülke için yaygın bir şey mi?”
Abel: “Tahta oturduğumdan bu yana takip edildiğim iki sefer oldu, hiç değilse resmî olarak.”
Subaru: “Resmen rekor kırmışsın!”
Abel: “Saçmalık. Bir önceki macerada beni sürükleyen Krallığın Kraliyet Şövalyeleriydi. Şikâyet etmek istiyorsan onlarla konuşabilirsin.”
Abel ciddi anlamda hayal kırıklığına uğramış görünürken Subaru, imayı anlayarak dilini tuttu.
Julius’un bir keresinde İmparatorluğa elçi olarak gittiğini söylediğini anımsıyor ama bunun o olayla bir ilgisi olduğunu zannetmiyordu. Eğer öyleyse, dünya gerçekten küçük demekti.
Al: “Ah, yani İmparator sırdaşları ve yardımcıları tarafından tahtından kovuldu, bir de o Arakiya denen kız tarafından tabii… Bu kulağa tehlikeli gelmiyor mu? Senin hiç müttefikin falan yok mu?”
Abel: “Dokuz İlahi Generalden bir diğeri, Goz Ralfon… Kaçışımda rol oynadı. O insanları oyalamasaydı transfer mekanizmasını aktive edemezdim.”
Zikir: “Oh, tam da Birinci Sınıf General Goz’dan beklenildiği gibi!..”
Abel: “Ama Chisha ve Arakiya dışındaki İlahi Generaller de taraf değiştirdiyse Goz tek başına nasıl hayatta kalabilir bilemiyorum. Öldürülmüş olma ihtimali çok daha fazla.”
Abel’i korumak için hayatını riske atacak bir İlahi Generalin varlığının verdiği umut çok kısa sürmüştü. Ancak Zikir, “Hayır” deyip kafasını sallayarak,
Zikir: “Cüretkâr olacaksam Birinci Sınıf General Goz’un ölümüne dair bir haber almadığımı söylemeliyim. İster savaşta ister hastalıktan ölmüş olsun, Birinci Sınıf General Goz gibi bir adamın durumu uzun süre gizli tutulamazdı.”
Abel: “Öyleyse geriye rehin alınmış olma ihtimali kalıyor.”
Zikir: “Belki de. Yo, kesinlikle! Birinci Sınıf General Goz çapında bir savaşçı için durum büyük ihtimalle budur!”
Zikir, Abel’in sözleri karşısında saygıyla eğildi.
Zikir’den böyle bir saygı kazandıysa Goz denen kişi gerçekten güvenilir bir adam olmalıydı. Gerçi sert isminin aksine bir kadın olma ihtimali de vardı.
Priscilla: “——Başbakan ve Dokuz İlahi General düşmanımızken İmparatorluk kesin bir ölüm alanı desek yeridir.”
Gereksiz yere müdahale etmeden önce konuşmanın bitmesini bekleyen Priscilla, bu şekilde mırıldandı. Subaru’ysa onunla hemfikir olup elini kaldırarak,
Subaru: “Hey. Biraz geç kaldığımı biliyorum ama ya Abel İmparator olarak öne çıkarsa? Bu sayede İmparatorluk Başkentinde sessizce ülkeyi yönetenler isyankâr ve hain olarak damgalanabilir…”
Al: “Maalesef, öfkeli halkın ve askerlerin daha savaş başlamadan yönetimdekilerin darbesini sonlandırması imkânsız, kardeşim.”
Subaru: “O kadar delice bir şey düşünmüyordum ama niye ki?”
Abel: “——Çünkü burası güçlülerin saygı gördüğü Volakiya İmparatorluğu.”
Subaru’nun önerisi reddedilirken Al’ın ağzından dökülenler Abel’inkilerle desteklendi.
Ve tahtından indirilen İmparator, kollarını önünde bağlayıp şekilli kaşlarını hafifçe çatarak,
Abel: “Öne çıkıp İmparatorluk Başkentini elime alma niyetimi duyurursam hoş karşılanırım. Ama bu yalnızca beni destekleyecekleri anlamına gelir. Kişi kendisinden alınanı bizzat geri almak zorundadır. İşleyiş böyledir.”
Subaru: “Yalnızca mal mülk ve toprakta değil, İmparator tahtı için de durum bu yani…”
Abel: “İstisna yok… Bu yüzden yapılması gerekeni biliyorum.”
Durumu idrak etmeye çalışan Subaru, Abel’in söylediklerine şaşırmıştı.
Boşluğa düştüğünü sandığı andaysa Abel’in yanıtı tam aksine çıktı. Ayaklandı, ellerini yavaşça masaya koydu.
Ve——
Abel: “İkinci Sınıf General Zikir, harita.”
Zikir: “Elbette! Hemen geliyor!”
Zikir, kendisinden isteneni yapıp odanın köşesinde bekleyen İmparatorluk Askerlerine talimatlarını verdi.
Onlar da konferans salonunun duvarında asılı haritayı çekip alarak yuvarlak masanın üzerine yaydı.
Bu bir dünya haritasıydı ve elbette ki Volakiya’yı da barındırıyordu.
Abel: “Evet, biz burada, doğudaki Guaral Kale Şehrindeyiz. Ve geri alınması gereken İmparatorluk Başkenti Lupugana da kabaca İmparatorluğun ortasında.”
Subaru: “…Volakiya bayağı büyükmüş.”
Harita Subaru’ya ülkenin şu ana dek haberdar olmadığı büyüklüğünü gösteriyordu. Dünya haritasının güney kısmını kaplayan Volakiya İmparatorluğu, tüm ülkeler arasında en büyüğüydü.
Subaru ve diğerlerinin aşmak için onca zorluk çektiği Buddheim Ormanıysa tüm Volakiya hesaba katıldığında ufacık bir coğrafi bölgeden ibaretti.
Abel: “İmparatorluktaki tüm şehirler Efendileri ya da Belediye Başkanları tarafından yönetilir. Tıpkı Guaral’da olduğu gibi bu şehirlerin her biri kendine ait özerk bir askerî güce sahiptir ve acil bir durumda savaşmaktan çekinmeyeceklerdir. ——İşte bu güçleri safımıza katacak ve İmparatorluk Başkentini geri almak için gereken kuvveti temin edeceğiz.”
Subaru: “…Bir fetih simülasyonundaki krallık modeli gibi yani.”
Abel: “Hoşuna gitmedi galiba.”
Subaru: “E herhâlde. Yalnızca Guaral bile çok büyük bir girişimdi. Bu şekilde devam edebileceğimizi zannetmiyorum.”
Haritayı işaret eden Subaru, Abel’in açıklamalarına ayak uydurmayı başarıyordu. Evet, ayak uydurabiliyordu ama bu bir mantık meselesiydi, duygu değil.
Daha önce de belirtildiği gibi, bu bir oyun değildi. Simülasyon RPG’leri ve benzeri şeyler söz konusu olduğunda tutarlı görünen bir yöntemin gerçek hayatta kolaylıkla uygulanabilmesine imkân yoktu.
Abel’in fikri son derece iyimser görünüyordu.
Yine de——
Abel: “Endişelerini yatıştırmanın bir yolu var. Daha doğrusu, yapmam gerekeni yapmam için karşılanması gereken koşullar var.”
Subaru: “Gereken koşullar…”
Abel: “——İlahi Generalleri safımıza katmak.”
Bu yanıtı alan Subaru’nun gözleri irileşti.
Bu da çok normaldi. Sonuçta Abel, onlara tahtından indirilme sebebinin Dokuz İlahi Generalin ihaneti olduğunu söylemişti.
Henüz onun tarafında olan generallerin isimleri bilinmiyordu ve içlerinden iki tanesinin Abel’in düşmanı olduğu kesindi.
Diğerlerine gelince——
Subaru: “Peki ya diğer İlahi Generaller?..”
Abel: “İşte.”
Diyen Abel, bu ani soru karşısında parmağıyla bir noktayı işaret etti ve Subaru’nun telaşlı hâlini kafasını sallayarak karşıladı. Sonra da Subaru hariç herkesin yüzlerine tek tek bakarak,
Abel: “İmparatorluk halkı güçlüdür. Dokuz İlahi General de bu kuralın vücut bulmuş hâlidir. Başka bir deyişle, Volakiya İmparatorluğunun üstün hükümdarı olmak isteyen kişinin Dokuz İlahi Generali birleştirmesi gerekir.”
Subaru: “Yani diyorsun ki…”
Abel’in sözlerini işiten ve ardından ne geleceğini bilen Subaru’nun gözleri irileşti. Abel’se onun bu tepkisi karşısında yanakları gevşeyerek mücadele arzusuyla gülümsedi.
Ve sonra da——
Abel: “——Mavi Şimşek, Cecilus Segmunt. Ruh Yiyen, Arakiya. Zalim Yaşlı Adam, Olbart Dunkelkenn. Beyaz Örümcek, Chisha Gold. Aslan Şövalye, Goz Ralfon. Lanet Araçlarının Ustası, Groovy Gumlet. Rengârenk, Yorna Mishigure. Çelik Adam, Moguro Hagane. Uçan Ejder Generali, Madelyn Eschart.”
Subaru: “————”
Abel: “Bu savaşın galibi, en çok İlahi Generali safına çeken kişi olacak. Galibiyete giden yol ve karşılamam gereken mutlak galibiyet şartı bu.”

#Abel çok büyük bir mücadeleye baş koymuş durumda. Subaru da çok büyük ihtimalle Abel tahtına oturuncaya dek Rem’i alıp ülkesine geri dönemeyecek, yani bu mücadelenin bir parçası olmak durumunda kalacak. Anlaşılan Volakiya İmparatorluğunda bizi bekleyen daha çook şey var, öyleyse okumaya devam!


abelden inanılmaz gıcık aldım ya. Herifin her cümlesi kibir ego akp’li olabilir.