Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 26 – “Yuvarlak Masa Toplantısı”

Kısım VII, Bölüm 26 – “Yuvarlak Masa Toplantısı”

1 Nisan 2023 303Okunma 32 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Al: “——Oi, bir saniye? Beni dinleyen var mı? Burada ciddi bir sıkıntı yaşıyoruz herhâlde!”

Havadaki gerilim aptalca bir sesle sarsılsa da bu, mevcut gerginliği yatıştırmıyordu.

Bilhassa Abel ve Priscilla arasında filizlenen baskı kuvvetlenmeye devam ediyor, kenarlarında duran Subaru bile kılını kımıldatamıyordu.

Subaru: “————”

Subaru, yanlış bir hamle yaptığı takdirde yarısı yıkılmış salonun durumunun sorumlusu olan Priscilla’nın öfkesini üstlenme riskini alırdı.

Bu korkusu, yere çakılıp ölmek üzere olan Al’a dikkat çekmekten bile tereddüt etmesine yol açıyordu. Bu durumdan kurtulmalarının tek yolu Abel veya Priscilla’nın konuşmasıydı——

???: “——Kımıldama.”

Ancak bu çıkmazı değiştiren kişi her ikisi de olmadı.

Salonu alt kata bağlayan merdivenlerden beklenmedik bir ses işitildi. Göz ucuyla o yöne bakan Subaru’ysa, bu yeni figürün yayından çektiği okla hedefini almış şekilde Priscilla’ya bakmakta olduğunu gördü.

İşte o figür, güçlü gözleri yoğun bir düşmanlıkla dolup taşan Taritta’ydı.

Abel ve Mizelda’ın talimatları doğrultusunda Arakiya’nın saldırısından önce Belediyeden ayrılmış ama artık geri dönmüştü.

Belediyenin üst katlarının parçalandığını gördüğünde de doğal olarak bir düşman saldırısı olduğu sonucuna varmıştı. Sorunsa buna yol açan şey ve detaylar hakkında hiçbir fikrinin olmamasıydı.

Ağır atmosferi ve Priscilla’nın Subaru’yla Abel’e tepeden baktığını görünce Belediyeye çöreklenen bu yıkımın sorumlusunu Priscilla sandığına hiç şüphe yoktu.

Taritta: “Kımıldarsan kafana oku yersin.”

Priscilla: “Oh, kafama mı? Müttefiklerine zamanında ulaşamaman bile yeterince kötü zaten.”

Taritta: “——Hık.”

Bu gereksiz kışkırtmayla Taritta’nın yanakları gerilirken Priscilla soğukkanlılıkla ona döndü.

Ve bunaltıcı derecede ağırbaşlı bir tavırla vurulma tehdidini göz ardı etti. Hatta doğruca Taritta’nın üzerine üzerine ilerlemeye başladı.

???: “Bu kadar yeter.”

Fakat Abel, Priscilla’nın bir adım daha atmasına mâni oldu.

Ve Priscilla’nın kan kırmızısı gözleri sessizce Abel’e döndü. Tek dizinin üzerindeki Abel de o bakışları ciddiyetle karşıladı.

Abel: “Taritta sandığından daha becerikli çıkabilir. Onu hafife alma.”

Priscilla: “Öyle diyorsan öyledir ama onun bu saygısızlığına göz yumacağımı mı zannediyorsun?”

Abel: “Bunu yapamayacağından eminim. Ama Priscilla… Yang Kılıcını kaç defa kullandın?”

Taritta’yla ilgili bu beklenmedik değerlendirmeyi bir kenara bırakan Abel’in sorusu Priscilla’yı afallattı.

Subaru’ysa bu sorunun ardındaki niyeti anlayamadı. Evet, Priscilla elinde Yang Kılıcını—— yani göz kamaştırıcı, kan kırmızı ışıklar saçan ve su götürmez bir güç taşıyan kılıcını tutuyordu.

Ama Arakiya’yı mağlup edişiyle birlikte o kılıcı gökyüzü olan kınına sokmuştu. İcap ederse bir kez daha çekebilirdi——

Abel: “Taritta, okunu indir. O senin düşmanın değil.”

Abel, Priscilla’nın yanıtını beklemeden Taritta’dan silahını indirmesini istedi. Fakat Taritta, ikna olmuyordu.

Oku hâlâ çekiliydi ve “Yine de… Hık!” diye ısrarcı olarak,

Taritta: “O kadının tehlikeli olduğu kesin.”

Abel: “Söylediğin şeyin bilincindeyim. Ama şu anda dikkatini vermen gereken kişi o değil.”

Taritta: “——?”

Henüz gardını indirmemiş olan Taritta’ya bunları söyleyen Abel’in bakışları yan tarafa kaydı.

Bu hareketle bakışlarına yön verilen Taritta da göz ucuyla Priscilla’yı izlemeyi sürdürerek dikkatini o yöne verdi ve o anda soluğu kesildi.

Taritta: “A-abla?!.”

Gözleri irileşen kız, Mizelda’nın Rem tarafından tedavi edildiğini gördü.

Bedeninin yarısı alevlerle kavrulan ve karnı bir dalla deşilen Mizelda ağır yaralıydı. Rem onu tedavi etmek için elinden geleni yapsa da acısı dayanılmazdı.

Rem: “Taritta-san, lütfen ona seslen. Konuş onunla!..”

Taritta: “Abla, abla… Hık!!”

O anda az önceki atmosfer dağıldı ve Taritta, Mizelda’ya doğru koşturdu. Sonra da ablasının elini tutup tam da Rem’in istediği gibi defalarca “Abla, abla” diye seslendi.

Ve böylece bir kez daha Priscilla’yı kontrol altında tutabilecek hiç kimse kalmadı.

Abel: “————”

Abel’le Priscilla arasındaki soğukluksa süregeldi. ——Ya da hiç değilse görünen buydu.

Priscilla: “——Avam. Onu yukarı çeksene. Gürültücülüğüyle tüm eğlenceyi bozacak.”

Subaru: “Eh…”

Priscilla bu sözlerle birlikte çenesiyle, çökük balkonu işaret etti.

Ve Subaru’ya, kıymetli canını korumak için elinden geleni yapan Al’ı kurtarmasını emretti. Dünyayı umursamadan verdiği bu emirse Subaru’nun nefesini kesti.

Tabii ki Priscilla’nın moralini bozma riskini almak istemiyorsa bu emre itaat etmekten başka şansı yoktu. Her şeyden öte——

Priscilla: “O adamla ben ilgileneceğim. Ne, ölmesine izin verecek değilim herhâlde. O kadar endişe etme.”

Abel’i işaret eden Priscilla’nın Subaru’nun endişelerinden bahsetmesi de biraz cesaret vericiydi.

Çünkü Priscilla’nın ağzından çıkan her şeye anında inanacağı kadar güven dolu bir ilişkileri olmasa da onun sözünden dönüp geri adım atmayacağından emindi.

Abel: “Birbirimize bakarak bir yere varacak değiliz. Şimdilik ne diyorsa onu yap.”

Subaru: “…Tamam. Ben senin kulun değilim ama neyse.”

Subaru Priscilla’nın söylediklerini düşünürken Abel bir ekleme yapmıştı.

Subaru’ysa Abel tarafından yönlendirilmekten memnun değildi. Yine de bu düşünceyi bir kenara bırakarak binanın köşesindeki armatüre tutunup kalmış Al’ı kurtarmaya koşturdu.

Subaru: “————”

Bunu yaparken zihninde farklı faktörlerden bir karmaşa mevcuttu: Mizelda ve Shudraq Halkının güvenliği, Guaral’ın geleceği ve Abel ile Priscilla’nın ilişkisi.

Subaru, dişlerini sıkıp tüm bu düşünceleri bir kenara atarak önündeki meseleye odaklandı.

Rem önündeki kişinin hayatını kurtarmak için çaresizce çabalarken Subaru da hayal ettiği Kansız Kuşatmaya mümkün olduğunca yaklaşmaya çalışıyordu.

△▼△▼△▼△

Belediyenin dış ışığıyla yıkanan Al’ı kurtarmak, düşünülenden çok daha zordu.

Her şeyden önce Al’ın tek kolu vardı, diğerini bu dünyada geçirdiği süre içerisinde yitirmişti. O tek kol da bir yere tutunmakla meşgul olunca seçenekler sınırlı oluyordu.

Al: “Eli kolu dolu olmak böyle bir şey herhâlde… Yo, daha ziyade işim başımdan aşkın gibi sanki. Sence hangisi daha iyi, kardeşim?”

Subaru: “Kapa çeneni! Kurtarılmak istiyorsan moralimi bozma!”

Al’ın bu yersiz alaylarına karşılık veren Subaru, Abel’in az önce sallanmakta olduğu perdeyi yırtıp ucunu halka hâline getirerek Al’a sarkıttı.

O halka sabit durabilmesi için gövdesine dolandığı andaysa Subaru, Al’ı yukarı çekmeye hazır hâle geldi. Sonra da aşağı doğru sarkıp sallanan orta yaşlı adamı içerisinde bulunduğu çıkmazdan kurtarmak için perdeyi yukarı çekmeye başladı.

Al: “…Ve hoop, hoop, işte çıkıyorum. Oh be, ölmekten kıl payı kurtuldum. Beni kurtardın.”

Böylece bir iki tehlikeden ucu ucuna kurtulsalar da Subaru nihayet Al’ı yukarı çekmeyi başardı.

Subaru’nun yardımıyla kalan yolu aşıp ilerleyen Al, birkaç kez göğsüne vurduktan sonra enkaz hâlindeki salona çöktü. Ona bakan Subaru’ysa görevini bitirmiş olmanın rahatlığıyla alnındaki terleri sildi.

Ve sonra da Al’ı kurtarmasına yardım etmiş olan kişiye döndü—— yani Medium’a.

Subaru: “Teşekkürler Medium-san, tek başıma epey zorlanırdım.”

Medium: “Sorun değil, hiç sorun değil! Ayrıca az önce öylesine kritik bir anda bayılıp kaldığım için özür dilerim!”

Bitap görünüşüne rağmen neşeyle gülen Medium, önceki mücadelede yaşananlar için özür diliyordu.

Ancak Arakiya’yla gerçekleştirilen mücadelede yardımcı olamadığı için özür dilemesi tamamen gereksizdi. Sonuçta Medium’un da Flop’un da tüm bunların bir parçası olmak gibi bir mecburiyeti yoktu.

Medium: “An-chan da ben de yeterince gayretli değildik! Üzgünüm, üzgünüm!”

Subaru: “Yo, senin hatan değil, Medium-san! Harekete geçememe sebebin Flop, Utakata ve… Rui’yi koruyor olmandı.”

Bir şekilde ağzından bu kelimeleri çıkartan Subaru, Medium’un başarısını övdü.

Evet, Arakiya’nın salonu hortumuyla kasıp kavurduğu sırada Medium, hemen arkasındaki Flop’u ve iki omzunda taşımakta olduğu Utakata’yla Rui’yi korumuştu.

Sonucunda da kafasını çarpıp harekete geçemeyecek kadar sersemlemişti. Ama onun çabaları sayesinde üçü de güvende olabilmiş ve Medium, daha fazla hasar almaktan kurtulmuştu.

Medium: “Hmm, böyle söylemen beni mutlu etti, Natsumi-chan. Ama yaptığım şey hoş değildi. Ben An-chan’ın korumasıyım, yani işimi doğru düzgün yapmak zorundayım!”

Subaru: “Medium-san…”

Medium: “Bir dahakine! Bir dahakine bu kadar acınası olmayacağım! Yarın benden ve An-chan’dan bunu görmeyi dört gözle bekle lütfen, Natsumi-chan!”

Subaru: “——. Peki. Bunu söylemen içimi rahatlattı. Ama siz ikinizin…”

‘Benimle yola devam etmenize gerek yok.’ demeye çalışıyordu.

Fakat Medium’un güneşin parlaklığı karşısında “Ah!” diye bağırıp gözlerini kaçırışıyla birlikte bu sözleri kolaylıkla araya kaynayıp gitti.

Medium: “Ben gidip An-chan’a yardım edeceğim! Ne kadar kırılgan olduğu düşünülünce yaralıları taşımakta zorlanacaktır!”

Subaru: “Aynen, doğru…”

Medium: “Peki, Natsumi-chan, sonra görüşürüz! O maskeli kişinin düşmemiş olmasına sevindim!”

Diyen Medium, kuvvetli bir el sallayışıyla birlikte tüm enerjisiyle koşturmaya başladı.

Böylece Flop ve diğer birkaç kişiyle birlikte yaralı Shudraq Halkı ve İmparatorluk Askerlerini taşıyıp iyileştirme işine koyuldu.

O’Connell kardeşler bunun için en ufak bir takdir görmezken Subaru, onlara giderek daha da borçlandığını hissediyordu.

Ve bir gün bu iyiliklerin karşılığını verip veremeyeceğini merak ediyordu.

Al: “Ne iri ve tatlı bir genç kızdı. Kardeşimden de beklenildiği gibi, sınırın ötesinde de hayatını yaşıyorsun, değil mi?”

Subaru: ““Hayatını yaşıyorsun” diyerek ne kastettiğin hakkında hiçbir fikrim olmaması içimi ürpertse de Medium-san’ın iri ve tatlı biri olduğuna katılıyorum. Daha önemlisi…”

Al: “Hmm? Mesele nedir kardeşim?”

Subaru, kayıtsızca boynunu kütürdetip her zamanki neşeli tavırlarıyla karşılık veren Al’a gözlerini dikti. Sonra da Priscilla’ya duyduğu öfkeyi bastırıp, yükselen bir açlık gibi zorla içine gömdü.

Bu da çok doğaldı. Bir süredir arka plana attığı çokça şüphesi ve sorusu vardı.

Al: “Bu kadar öfkeli görünme. Peruğunu ve makyajını bozacaksın.”

Subaru: “Üzgünüm ama o anlık fırtınada peruğum da makyajım da mahvoldu zaten. Yanlış anlamanı istemem, asıl Natsumi Schwartz çok daha güzeldir.”

Al: “Natsumi Schwartz, öyle mi?”

Subaru’nun korkunç takma adını duyan Al, kuvvetlice boğazını temizledi, sonra da anlamlı bir kahkaha patlattı.

Subaru tavrına şüpheyle yaklaşırkense kafasını sallayarak,

Al: “Hayır hayır. Yalnızca kendine verdiğin isimden etkilendim. Kadın kılığına girmek gibi bir hobin olduğunu bilmiyordum, kardeşim.”

Subaru: “Aptal olma, bir dahaki sefere sana Natsumi’yle ilgili gerekli bilgileri veririm. Ama şimdi daha önemi bir mesele var, bana cevap ver. ——Priscila ve sen, neden buradasınız?”

Al: “————”

Subaru: “Evet bize çok yardımcı oldunuz, ama gerçekten anlayamadığım şeyler var. Yalnızca Guaral’da olma sebebinizi değil, İmparatorlukta olma sebebinizi de tahmin edemiyorum.”

Al, Subaru’nun bu ciddi sorusu karşısında usulca ağzını kapatarak sessizleşti.

Bu yaşanan, Subaru’nun ne kadar düşünürse düşünsün anlam veremediği bir müdahaleydi.

Priscilla ve Al’ın ellerini kollarını sağlayarak bu İmparatorlukta gezinebilmeleri hiç mantıklı değildi. Elbette onlar da Subaru ve diğerleri için aynı şeyi söyleyebilirdi——

Subaru: “Neyse, bu konuyu şimdilik bir kenara bırakalım. Ama ne kadar erken cevap alırsam o kadar iyi tabii.”

Al: “İlginç bir fikirmiş, ama senin duymayı asıl istediğin şey bu değil, kardeşim.”

Subaru: “Ne?”

Al: “Prenses ve benim İmparatorlukta bulunma sebebimizin bir önemi yok. Kardeşim, senin asıl bilmek istediğin şey bu tehlikeli ve korkutucu ülkeden… yuvana nasıl döneceğin. Haksız mıyım?”

Bu kez de sessizleşen Subaru oldu. Karşı tarafın sorusu hassas bir noktaya dokunmuştu.

İmparatorluktan Krallığa dönmenin yolu; Subaru’nun şu anda bilmeyi en çok istediği şey buydu—— Buna karşı söyleyebilecek tek bir sözü dahi yoktu.

Evet, şüpheleri vardı. Farklı soruları da vardı ve anlamsız bir muamele gördüğüne dair içi içini yiyordu. Ama şu anki en büyük problemini çözmek için asıl önem teşkil eden——

Subaru: “Öyleyse sorumun cevabı sende var mı?.. İmparatorluk sınırlarını aşıp Lugunica Krallığına dönmenin bir yolunu biliyor musun?..”

Al: “I ıh, üzgünüm. Bilmiyorum. Sadece seni umutlandırmaya çalışıyordum.”

Subaru: “SENİN!..”

Al: “Dur, dur, kızma! Yalnızca şu anda İmparatorluktan çıkmanın ne kadar zor olduğundan bahsediyordum. Bırak kaçmaya çalışmayı, içeri girmek bile yeterince güç.”

Subaru, duygularının Al’ın ellerinde oyuncak edilmesine çok sinirlenmişti.

Al her zamanki gibi gerçek hislerini yansıtmaktan kaçınıyordu. ——Acaba Subaru da diğerlerinin gözüne böyle mi görünüyordu? Eğer öyleyse bu, Subaru’nun üzerine düşüneceği bir şeydi.

Öyle ya da böyle——

Subaru: “İçeri girebiliyoruz ama dışarı çıkamıyoruz… Ve bunun sebebi de…”

Al: “Oh, hadi ama, bunu sana söylememe gerek yok ki. Bunun anlamı, belirli bir kişinin ülkeden rahatlıkla çıkabileceği bir durum yaratmak istemeyen insanlar olduğu.”

Subaru: “——Yani sen de mi Abel’in gerçek kimliğini biliyorsun?”

Subaru, Al’ın yorumu karşısında doğal olarak bu sonuca varmıştı.

Daha önce de Volakiya İmparatorluğunda katı bir sınır kontrolü gerçekleştirildiğini duymuştu ama Al’ın bahsettiği koşullar altında göç yasağı kuvvetlendirildiyse bunun nedeni Abel’in—— yo, Volakiya İmparatorluğu Vincent Volakiya’nın varlığından başka bir şey olamazdı.

İmparatorluk koltuğundan indirilip kaçak hâle gelen Abel’in başka bir ülkeye kaçmasına mâni olmak adına sınır güvenliği sıkılaştırılmıştı.  

Bu da demek oluyordu ki Subaru ve diğerlerinin Lugunica Krallığına dönebilmek için önlerindeki bazı büyük engelleri aşmaları gerekecekti.

Subaru: “Al, bizden daha çok şey biliyorsan…”

Al: “Oops, maalesef bu konuda çenemi kapalı tutmak zorundayım. Prensesin gereksiz gevezeliklerim yüzünden bana sinirlenmesini istemem. Konuşmak istediğin bir şey varsa Prensesle konuş. Ama…”

Deyip sağ elini miğferinin metal kopçasına götürdü ve hemen ardından hafif bir tık sesi çıktı.

Sonra da şöyle devam etti:

Al: “Prensesin bu konuda dürüst olacağını garanti edemem, ya da edebilir miyim acaba?”

△▼△▼△▼△

Al: “Prenses, geri döndüm. Tartışmanız nasıl gidiyor?”

Priscilla: “Nasıl mı gidiyor? Hiçbir yere gittiği yok. Uyanan herkesi tek tek dinlemekle meşguldüm.”

Umursamaz bir tavırla elini sallayan Al yalnızca süreci sorgularken Priscilla, ellerini çenesine yerleştirerek karşılık verdi.

Binanın üst katı Arakiya’nın saldırısı sırasında yok olmuş ama temel sağlam kalmıştı ve neyse ki Belediyenin içi de zarar görmemişti.

Bu sayede başka bir yere geçmeleri gerekmeden mühim tartışmalar için konferans salonunu kullanabilmişlerdi.

Abel ve Pricilla, büyük bir yuvarlak masada karşılıklı oturuyordu. Onların yanı sıra Zikir, İmparatorluk Askerleri, Kuna ve Shudraq Halkı da masadaydı.

Hepsi de nispeten hafif yaralanmış ve Priscilla’nın söyledikleri doğruysa muhtemelen her biri çoktan sorgulanmıştı.

Kuna: “Hey, sen iyi misin, Natsumi?”

Subaru: “Kuna, uyanık olmana sevindim. Yaralı mısın?”

Kuna: “Holly’nin koca cüssesi işe yaradı. Dürüst olmak gerekirse burada kendimi rahat hissetmiyorum, o yüzden basıp gitmek istiyorum…”

Yuvarlak masadakilere katılan Subaru, Kuna’nın acılı ifadesini fark etti.

Ve gözlerini kalan Shudraqlara çevirdiğinde o ifadenin sebebini tahmin edebildi. Özetle, o an için tüm Shudraqları temsil etme sorumluluğu Kuna’ya düşmüştü.

Kuna: “Taritta Reisin yanından ayrılamıyor ve Holly’nin konuşmasına izin vermenin bir anlamı yok. Ama bu rol ne diye bana verildi ki…”

Subaru: “Yo, sen dikkatli ve mantıklı birisin, yani bence bu iş için doğru kişisin. Ee, görüşmeler nasıl gidiyor?”

Kuna: “Ehh, sanırım olup bitenlerle ilgili epey sağlam bir fikir edindik. Sanıyorum ki artık sözde görüşmelere başlamak üzereyiz.”

Kuna omuz silkerek cevap verirken Subaru, “Anlıyorum” diyerek kafa salladı.

Sonra da kendisinin bu odadaki yerini sorguladı, nereye oturacağını bilemedi. Her şeyden önce Subaru’nun bu grup içerisindeki pozisyonu belirsizdi.

Guaral’ı düşüren operasyonu planlayan o olsa da Arakiya ve Priscilla’nın ihlalleri sonrasında başarılı olup olmadığını söylemek zordu.

???: “Natsumi Hanım, kafanız karıştıysa benim yanıma oturmaya ne dersiniz?”

Diyen Zikir, hızla ayağa kalkarak düşüncelere dalmış olan Subaru’nun önüne bir sandalye çekti.

Ve ufak tefek, tıknaz Zikir Subaru’ya bakıp bir centilmen gibi gülerken Subaru kendisini işaret ederek,

Subaru: “Umm, eminim şimdiye fark etmişsindir ama benim yalnızca kadın kılığına girmiş olduğumu biliyorsun, değil mi?”

Zikir: “Sen kadın gibi davranırsan ben de adam gibi davranırım. Benim adamlıktan anladığım, arkasında kim olursa olsun bir kadına centilmence yaklaşmaktır.”

Subaru: “Aa, Zamparadan/Kadın Düşkününden kasıt buymuş demek!..”

Yani aşağılayıcı bir şekilde “zampara” denmektense arkasında farklı bir fikirle, saygıyla “kadın düşkünü” deniliyordu.

Subaru kadın kılığında olduğuna utansa da Zikir’in tavsiyesine uyarak onun için çekmiş olduğu sandalyeye yöneldi.

Ve buna uygun şekilde “Pardon” diyerek yerine yerleşti.

Subaru: “Ayrıca, üst katta beni koruduğun için de teşekkür ederim, Zikir-san beni korumasaydı başım derde girerdi.”

Zikir: “Yo, yalnızca vücudum aniden harekete geçti, hepsi bu. Bir dahakine aynı başarıyı sergileyebilir miydim bilmiyorum. Namım Korkak, sonuçta.”

Subaru’nun teşekkürünü işiten Zikir, gururlu bir şekilde kendisini Korkak olarak andı.

Çünkü İmparatorluğun İkinci Sınıf Generali Zikir, bağlılık yemini ettiği İmparatoru tarafından bu şekilde tanınmıştı.

Ve saygıdeğer Zikir tarafından böylesine kıymet biçilen ve bahsi geçen İmparator olan Abel——

Abel: “——Guaral Kale Şehri düşürüldü ve garnizondaki birliklerin komutanı olan İkinci Sınıf General Zikir Osman tarafımıza geçerek Buddheim Ormanındaki Shudraq Halkı güçleriyle birleşti.”

Priscilla: “Bu kadarının yeterli olmayacağı kesin. Shudraq Halkının cesaretini işitmiş olsam da henüz İmparatorluğu ele geçirebilmekten çok uzağız.”

Abel: “Şüphesiz. Priscilla, senin adamların nerede?”

Priscilla: “Benim İmparatorlukta özel bir ordum yok. Bunun yanı sıra ordum olarak başvurabileceğim kişiler şu demir miğferli palyaço, ayyaş bir kılıç ustası ve tek başarısı tatlı suratı olan bir ufaklıktan ibaret.”

Abel: “————”

Subaru odada Kuna’yla konuşmakla meşgulken Abel ve Priscilla arasında da farklı bir konuşma gerçekleşiyordu.

Birbirlerinin güçlerini ve bulundukları koşulları ölçüp biçerek düşünceli bir şekilde bakıştıkları esnadaysa Subaru, “Durun bir saniye” diye araya girdi.

Tamamen kenara atılmıştı ve bir kez daha arkada bırakılmak istemiyordu.

Priscilla: “Mesele nedir, avam? Hâlâ burada mısın sen?”

Subaru: “Buradayım ve bunu söylediğime inanamıyorum ama hiç etkilenmeden bana bakabilmene hayret ediyorum. Beako beni bu hâlde son görüşünden sonra uzun süre kâbus görmüştü.”

Priscilla: “Kılık kıyafetin konusunda seni çoktan övmüş olduğuma inanıyorum. Al’ı o kirli kumaşla yukarı çektiğin için ödüllendirileceğineyse inanmıyorsundur herhâlde?”

Subaru: “Ödül falan beklemiyorum ben! Yo, aslında kısmen bekliyorum. Hiç değilse beni birazcık dinlemeni umuyordum.”

Ellerini yuvarlak masaya bastırarak öne eğilen Subaru’yu izleyen Priscilla’nın gözleri kısılmıştı.

Onu yargılamaya çalışıyormuş gibi görünüyor ama Subaru korkmuyordu. Bu kez Kuna ve Zikir de ortamdaydı. Gerçi bu şekilde kendisine acınası bir siper yarattığını hissetmeden de edemiyordu.

Subaru: “Neyse, siz neden buradasınız ki? Al’sa sorarak bir yere varamadım. Öyleyse senin ağzından duyalım da açıklığa kavuşsun.”

Priscilla: “Sinir bozucu bir soru… Buraya onunla, Vincent Abellux’la konuşmaya geldim.”

Subaru: “————”

Çenesiyle belli bir yönü işaret eden Priscilla, bariz bir şeymiş gibi bu yanıtı verdi. Rahat bir şekilde kollarını bağlayıp oturmuş olan Abel’se bu yanıt karşısında kara gözlerinden birini kapattı, diğeriyse karmaşık duygularla hedefine çevrildi.  

Sevinç, öfke, keder, zevk ya da başka bir şey, tüm bu duygularla ilişkilendirilemeyecek, açıklanamaz bir şeyi barındırıyor olabilecek şaşırtıcı bir bakıştı.

Subaru: “Abel’le konuşmaya mı?.. Ama Abel’in yerini nereden biliyordun ki?”

Priscilla: “İmparatorluk Başkenti Lupugana’daki İmparator tahtında herhangi bir yere ışınlanmayı sağlayan bir cihaz var. Herhangi bir potansiyel siyasi değişim sezildiğinde bu cihazla doğuya kaçılabiliyor. ——Yani İmparatorların nesilledir gömüldüğü mezara.”

Subaru: “İmparatorların Mezarlığına mı?”

Priscilla: “Mekanizmanın onu götüreceği yer orasıydı. Doğru söylediğime inanıyorum, Vincent… Yo, şu anda sana Abel demem daha uygun olacaktır.”

Konuşmanın seyrini Subaru’dan Abel’e döndüren Priscilla’nın gözleri kıpkırmızı ışıltılar saçıyordu.

Ve onun yakıcı bakışları altında derin bir nefes alan Abel, başıyla onay vererek,

Abel: “Evet, şimdilik bana Abel de. Hiç değilse tahtım elimden alınmışken kendime İmparator diyecek konumda değilim.”

Priscilla: “İstisnai, yasalara uyan ve aptalca dürüst biri… Her hâlükârda fazla naif düşünüyorsun. İmparatorluk tahtında oturduğun süreçte başını dik tutmayı unutmuşsun anlaşılan.”

Abel: “Gözlerimin içine bak ve bana başımı dik tutmayı unuttuğumu söyle hadi.”

Priscilla’nın amansız alayları Abel’in yağızlığına etki etmiyordu.

An itibarıyla bakışları hararetli bir şekilde çatışıyor ve toplantı odasındaki havada yükselen sıcaklığın kokusu alınıyordu. Bu tartışmanın kırılma noktasına gelmesi ve alevlerin yükselmesi kaçınılmazmış gibi görünürken——

???: “Hey hey, ikiniz de sakin olun. Belaya bulaşmakla hiçbir şey elde edemeyiz, haksız mıyım?”

Ancak aralarında, sigarasını tüttürürken barut fıçısını dürtebilecek cesarete sahip bir adam vardı.

O adam da nahoş atmosfere buruk bir gülümsemeyle rahatlıkla dâhil olabilen Al’dı. Abel ve Priscilla’nın için için yanan bakışları altında oturmak yerine ayakta kalmayı seçen Al,

Al: “Prenses böyle davranıyor olsa da tatlı yanları da vardır. Guaral’a büyük bir hızla ulaşması gerektiğini öğrenir öğrenmez uçan ejderini neredeyse canını alacak bir hızla uçurdu. Seni görmeyi işte bu kadar iple çekiyordu… Guah!?”

Priscilla: “Aptallığa bak.”

Al Priscilla’nın arkasına geçip onun insanlığını savunmaya çalışsa da efendisi, onun bu düşüncelerine kulak vermektense büyük bir güçle karnına yelpazesini indirdi.

Al da ciyaklayıp tek dizinin üzerine yığıldı ve bedeni içe doğru büküldü.

Priscilla: “Bana kalırsa hislerim üzerine konuşma cüreti göstermen ekstrem bir kibir göstergesi. Ne zaman bu kadar kendini beğenmiş oldun acaba? Haddini bil, palyaço.”

Al: “Sabrının tükeniyor olması yeterli bir kanıt… Ama buraya gerçekten de yardım etmeye geldin, öyle değil mi?”

Priscilla: “————”

Al’ın söyledikleri karşısında duyduğu hoşnutsuzluğu sergileyen Priscilla’nın kırmızı gözleri kısıldı.

Ama söylenenleri inkâr etmemiş olması, Al’ın doğru noktaya parmak bastığına işaret ediyordu.

Subaru: “Priscilla Abel’e yardım etmeye mi geldi yani?..”

Subaru’nun rahatsızlık hissini silkinip atamaması öyle gerçek dışı geliyordu ki. Tabii ki yalnızca sonuçlara bakınca Priscilla’nın Abel, Subaru ve diğerlerine yardımcı olduğu apaçık ortadaydı. Yine de onu tanıdığı kadarıyla mizacı, Subaru’nun ikna olmasını engelliyordu.

Hoşlanmadığı bir düşmanı mağlup etmenin faydası olsa bile birini korumak için savaşma mantığı gerçekten Priscilla Barielle denen şahsa işliyor muydu?

Priscilla: “Gözlerinde nahoş düşüncelere işaret eden bir ışıltı var. Onların oyulmasını mı istiyorsun, avam?”

Subaru: “İnsanların gözlerinin içine bakıp böyle korkutucu şeyler söyleme. Dürüst olmak gerekirse sana ne kadar inanacağımdan emin olamıyordum…”

Priscilla: “——Her neyse, Abel, tahttaki mekanizmayı kullanarak doğuya ulaştığını anlıyorum. Durum buysa benim Shudraq Halkına katılıp Kale Şehrine gelmemi mi bekliyordun?”

Subaru: “Burada olmasını mı bekliyormuş?..”

Priscilla’nın olağanüstü bir algıya sahip olduğu kesinken Subaru, Abel’in rahatlıkla kabullendiği koşulları algılamakta zorlanıyordu.

Gerçi bu koşullar da ortadaki spekülasyonları karşılıyormuş gibi görünüyordu.

Al: “Yanlış anlama, kardeşim. Buradaki zeki tipler ikna oldu. Bir arada kalırsak bulaşmak istemeyeceğimiz sıkıntılardan kaçınabiliriz.”

Subaru: “Ve bu sana uyuyor mu?..”

Al: “İyi ya da kötü, tek yapmamız gereken kabullenip katlanmak. Karşı koymaya çalışsan bile kaybedersin. ——Çünkü Prenses ve ben her türlü galip geliriz.”

Subaru: “Oh…”

Hâlâ dizlerinin üzerinde olan Al, Subaru’ya doğru kayarak kulağına bu şekilde fısıldadı.

Dürüst olmak gerekirse Al’ın galip geleceklerini varsaydığını duymak Subaru’yu şaşırtmıştı. Al genelde mütevazı olmaktansa etrafındakilere göre keyfî bir çizgi çizme eğiliminde olurdu.

Açıkçası diğer Kraliyet Adaylarının Şövalyeleri tanınmış ve yetenekli kişilerdi—— ama ne Subaru ne de Al, onlar arasında kendilerine güvenecek kadar özeldi.

Bu da Subaru’nun Al’a belli bir sempati duymasına yol açıyordu.

Az önceki beyanının şaşırtıcılığı da buradan geliyordu.

Değişmez ve umursamaz görünse de değişim başlıyordu. Bunun nedeni de Priscilla’yla arasındaki efendi hizmetkâr ilişkisi ve yaklaşmakta olan Kraliyet Seçimi mücadelesiydi.

Al: “Ancak yüz milyonda bir olsa bile kazanma ihtimali olan insanlardan yalnızca övgüyle bahsedebilirim. Bu bakımdan Arakiya’nın benzeri yok. Ona karşı galip gelmenin bir yolunu göremedim.”

Subaru: “…Anlıyorum, Dokuz İlahi General, İmparatorluğun en güçlü üyeleri. Bir nevi Lugunica Krallığının Reinhard ve Julius’u gibi diyebiliriz.”

Lugunica Krallığının en güçlü üyeleri seçilecek olsaydı muhtemelen çoğu Şövalyelerden oluşurdu. Çoktan ismi geçmiş olan Reinhard ve Julius’tan sonra Kraliyet Şövalyelerinin lideri Marcos, Sarayın Başbüyücüsü Roswaal gibi kişiler de listeye eklenebilirdi.

Subaru, Wilhelm ve Garfiel’i de eklemek ve Dokuz İlahi Generalle yüzleşmek için yıldızlardan oluşan bir kadroya sahip olmak isterdi.

Subaru: “Yo, bunun bir önemi yok, Dokuz İlahi Generalden ne kadar bahsederseniz bahsedin herhangi birinin Reinhard’a denk olabileceğine inanmak zor…”

Abel: “——Korkarım ki durum böyle değil.”

Subaru: “Ne?”

Subaru, temkinli olunması gereken en mühim güçleri teşkil eden Dokuz İlahi Generalin gücünü tespit etmeye çalışırken Abel, kulaklarından şüphe etmesine yol açacak bir şey söylemişti.

Sahi ne demişti o? ——Reinhard’a rakip olabilecek biri mi varmış?

Subaru: “Reinhard gibi başka bug karakterler de mi var yani?”

Zikir: “Kullandığın bu kelimeye aşina değilim ama kıyas yapmaktan bahsediyorsan evet demek durumunda olacağım. Dokuz İlahi Generalin Arakiya’nın ötesinde bir Birincisi var.”

Subaru: “Dokuz İlahi Generalin Birincisi mi?..”

Zikir: “——Cecilus Segmunt.”

Koca bir yutkunuş sonrası ağzı açık kalan Subaru’nun yanı başındaki Zikir, sessizce bu iki kelimeyi sarf etti.

Subaru, bunun bir insanın, bahsi geçen Birinci şahsın ismi olduğunu anlıyordu. Bu ismin sahibi, İmparatorluğun en güçlü kişisi, Volakiya’nın gururu, fazlasıyla güçlü biriydi.

Abel: “Volakiya’nın Mavi Şimşeği ismiyle Lugunica’nın Kılıç Azizi, Kararagi Hayranı ve Gusteko’nun Çılgın Prensi ile birlikte sıralanan, en üst sınıfa mensup bir kılıç ustası.”

Subaru: “Umm… bu ismi daha önce duymuştum sanırım… Öyleyse ciddisiniz?”

Abel: “Ona karşı çıkacak olursan göz açıp kapayıncaya dek kellene veda edersin. Öyle bir adamdır.”

Kollarını önünde bağlamış olan Abel, yanakları gerginleşen Subaru’nun sorusunu bir kafa sallayışı eşliğinde onayladı.

Abel ve Zikir’in bu durumda şaka yapması veya yalan söylemesi için hiçbir sebep yoktu. Başka bir deyişle, az önce ağızlarından dökülen şey basit gerçekler olmalıydı.

Cecilus Segmunt, bu İmparatorluğun en güçlü adamıydı ve Reinhard kadar yetenekliydi.

Subaru, bu üst sınıf kılıç ustasının ne denli tehlikeli ve azılı olduğunu düşündüğü anda içinde bir ürperme hissetti.

Aralarında uçsuz bucaksız bir güç farkı vardı. Hem nitelikte hem de nicelikte ezilirken nasıl galip gelme umutları olabilirdi ki?

Al: “…Yine de bu şekilde düşünecek olursan hâlâ umut var demektir. İkinci sıradaki küçük Arakiya Hanımı yenebilmiş olmamız bizler için büyük bir galibiyetti.”

Subaru: “Al…”

Subaru ve diğerlerinin ağırlaşan hâline rağmen Al, neşeli bir şekilde böyle söyledi.

Son derece iyimser bir görüştü, bununla birlikte diğerlerinin kolay kolay hemfikir olamayacağı bir gerçeklikti. Yine de Al’ın neşe ve cesaretini benimseyen Subaru, “Bu doğru” dedi.

Yalnızca negatif yönlere baktıkları takdirde hiçbir ilerleme kaydedemezlerdi. Aslına bakarsanız Subaru ve takımı Kale Şehrini minimum hasarla fethetmeyi başarmıştı. Hatta dost mu düşman mı ayrımını yapmak zor olsa da Priscilla ve Al’ı bile saflarına katmışlardı.

Subaru, Rem’in yaralı Shudraqları iyileştirmek için elinden geleni yapacağından ve Mizelda’nın ön saflara döneceğinden emindi. Onun rahat, metin tavrını ve çok yönlü savaş becerilerini daha çoook görmeyi bekleyebilirlerdi.

Dolayısıyla——

Subaru: “Al haklı… Dokuz İlahi Generalden birini mağlup edebilmiş olmamız harikaydı… ve bayağı yüksek rütbeli bir generaldi. Pozisyonu hesaba katılınca bir şeyler biliyor olduğundan eminim.”

Al: “Aynen öyle tabii! Bu harika, adamım. Savaş sırasında bilgi, altından daha kıymetlidir. Hayatta kaldığına göre ağzından neler çıkacakmış bir dinleyelim derim.”

Subaru: “Evet. Bize bir ipucu verebilir…”

Subaru kendisini havaya girmeye zorluyor, Al da ona uyum sağlıyordu. Bu şekilde konuşmanın seyri, başarıyla canlı yakalanmış olan Arakiya’nın sorgulanmasına kaymıştı.

???: “Bir dakika, Subaru ve Demir Maske. Bu konuda size karşı çıkmak durumundayım.”

Fakat tam da o sırada, Shudraqların temsilciliğini üstlenen Kuna devreye girdi.

Subaru ve Al kendisine dönerken de yeşile boyalı saçlarıyla oynayarak dedi ki——

Kuna: “O kadın tehlikeli. Bir fırsat bulduğu anda neler yapacağını hiç bilemezsiniz. Onu bir an önce öldürmek kesinlikle daha iyi.”

Subaru: “Seni anlıyorum ama bu dar görüşlülük olur. Onu öldürmek çözüm değ…”

Kuna: “Şefimiz çoktan ağır yaralanmışken Subaru’nun söyleyecekleri umurumda değil, bizler onu idam etmek zorundayız.”

Kuna peşinen Arakiya’nın idamı bahsini açarak Subaru’ya inatçı bir ısrarla gözlerini dikmiş durumdaydı.

Mizelda’nın durumundan da bahsedince Subaru’nun çenesini kapalı tutmaktan başka şansı kalmamıştı. Reisin güvenliği Rem’e emanet edilmişti ama yaraları iyileşse bile yaralanmış olduğu gerçeği ortadan kalkmayacaktı.

Ve Shudraqlar bunu bağışlanamaz bir şey olarak görürse Arakiya’nın bedelini ödemesi gerekecekti.

Subaru: “————”

Kuna’ya verecek bir yanıt arayan Subaru, göz ucuyla Priscilla’ya baktı.

Aralarında alışılmadık bir ilişki varmış gibi göründüğü için Kuna’nın Arakiya’yı idam etme konusundaki ısrarına nasıl tepki vereceğini görmek istiyordu.

Ancak——

Priscilla: “Arakiya’ya yönelik tavrımı çoktan belirledim. Her şeyden önce onun sırtına kesiği atan bendim. Suratındaki o kara gözler süsten mi ibaret?”

Subaru: “Ahh…”

Priscilla: “Arakiya için herhangi bir şey söyleme niyetinde değilim. Kaderi burada son bulacaksa, bu onun kendi yolunun bir parçası olacaktır. ——Yazık olur gerçi.”

Subaru: “…Seni hiç ama hiç anlamıyorum.”

Diyen Subaru, Arakiya’nın hayatının değerini basitçe tartan Priscilla karşısında kafasını salladı.

Günün sonunda tatsız bir ilişkileri varmış gibi görünse de Arakiya’nın tavırları, yakın olabileceklerini gösteriyordu. Ancak Priscilla’nın tavırları fena hâlde tutarsızdı.

Ve Subaru, bir yabancı olarak aralarındaki ilişkiyi hiçbir şekilde kestiremiyordu.

Subaru: “Ama ölürsen her şey biter. Hayatın geri dönüşü olmaz ki.”

Priscilla: “Bana hayatın değerini öğretme cüreti mi gösteriyorsun? Benim başka bir hayata yanlış değer biçebileceğime mi inanıyorsun?”

Subaru: “——Her şeye kadir değilsin. Sen bile hata yapabilirsin.”

Gözlerini Priscilla’dan ayırmayan Subaru, hiç duraksamadan bu yanıtı verdi.

Ve bunu yaptığı anda odadaki atmosfer gerginleşti.

Kuna ve Zikir’in soluğu kesilirken Al’ın elini miğferinin alın kısmına götürdüğü görüldü. Subaru da anın rehavetine kapılarak aptalca bir şey söylemiş olduğunun farkındaydı.

Bu sözlerle Priscilla’nın hoşnutsuzluğunu üstlenerek hayatını kaybedişiyle sonlanabilecek bir döngüye adım attığınıysa ancak iş işten geçtikten sonra idrak edebilmişti.

O ışılıtılı, kan kırmızı kılıç saniyeler sonra kellesini alacak olabilirdi.

Ama buna rağmen——

Subaru: “Yanlış bir şey söylemiyorum. Sen bile hatalı olabilirsin.”

Canına mal olabilecek o beyanı tekrarlayıp duruyordu.

Bir an sonraysa hemen karşısındaki Priscilla’nın gözleri kısıldı, bakışları soğuklaştı. Subaru’nun düşüncesizliğinin bedelini ödetecek olan kavurucu “ölümse”——

Priscilla: “Ben bile, öyle mi? Kinci bir söylemmiş gerçekten.”

Asla gelmedi.

Subaru: “Eh…”

Bunu gören Subaru’nun gözleri şaşkınlıkla irileşti ve büzüşmüş ciğerlerinden bir nefes verdi.

Ona doğru son bir bakış atan Priscilla’ysa yelpazesini gürültülü bir şekilde açıp gözlerini ayırarak Kuna’ya döndü.

Priscilla: “O şeyin kafasını kesmeden önce ondan faydalanmaya çalışmamız daha iyi olur.”

Kuna: “——Ne, bize ne yapacağımızı söylemeye mi çalışıyorsun? Sen bir yabancısın.”

Priscilla: “Tavsiyemi kulak ardı etmek istiyorsanız, buyurun yapın.”

Sözlerini geri alan Priscilla’nın bakışları, Kuna’nın ince bedenini yakmaya teşebbüs ediyormuşçasına okşuyordu.

İstemsizce kollarıyla kendisini saran Kuna’ysa o bakışlardan algılanabilecek olan baskıya doğal bir tepki veriyordu. Maalesef Kuna ve Priscilla bambaşka seviyelerdeydi.

Al: “Dürüst olmak gerekirse biraz gerilmiştim. Ama artık hepimiz aynı gemideyiz!”

Al, bu gergin havayı dağıtmak istercesine elini yuvarlak masaya indirdi.

Böylece herkesin dikkatini çektikten sonraysa çelik miğferinin ardından Subaru’ya bakarak,

Al: “Ölmemene sevindim, kardeşim, ama dünyanın o ero-kawaii kızı kaybetmemiş olması da sevindirici. Lafı açılmışken, o kız uyandığında onunla konuşu——”

???: “——Eyvaah~!”

Tam da Al, Arakiya konusunda yapılacaklara dair fikirlerini özetlemek üzereyken telaşlı ve panik dolu adım seslerini işitti.

O adımların sahibi Holly idi, iri cüssesi odanın girişine doğru dönüş yapmış ve telaşlı adımlar ve paniklemiş bir ses tonuyla konferans salonuna dalmıştı.

Bedeni ve soluklarının dengesizliği herkesin dikkatini çekerken son darbeyi de sözleriyle indirdi.

İşte o sözler şöyleydi——

Holly: “Birkaç İmparatorluk Askeri içeriye girdi ve rehin aldığımız İlahi General kaçtı~!”



#Haydaaa, içeridekiler teslim olmuştu, Todd ve Cemal de kaçıyordu. İçeri girenler kim olabilir ki? Ve bu işin sonu kötü mü olacak? Tüm bu olayları kazasız belasız atlatan Subaru için yeni bir döngü başlatma zamanı gelebilir mi? Cevaplar için okumaya devam!

0 0 oylar
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar