Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 25 – “Kavurucu Kana Benzer Bir Buluşma” 

Kısım VII, Bölüm 25 – “Kavurucu Kana Benzer Bir Buluşma” 

1 Nisan 2023 295Okunma 28 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Canlı, kavurucu bir ateş misali, buram buram kan kokan “kıpkırmızı” bir kızdı.

Bu vahşi güzellik, belediyenin bir anda savaş alanına dönen üst katındaki viran manzaraya elinde ışıl ışıl bir kılıç tutarak hükmetmişti.

Göz kamaştırıcı turuncu saçları, kan rengi lüks elbisesi ve dişi hatlarıyla kılıcını tutan bedeninden güç yayılıyordu.

Subaru: “————”

Çileden çıkmış şekilde ona bakan ve kolları iki yana açık olan Subaru’nun düşünceleri karman çormandı.

Bir an için tüm bedenine yayılan acıyı ve nefes alma ihtiyacını unutan Subaru’nun boş zihninde kaotik bir şekilde tek bir kelime yankılanıyordu. “Neden”.

Neden buradaydı?

Neden Subaru’yu ölümden korumuştu?

Neden Arakiya’yla bu sakinlikle yüzleşebilmişti?

Neden, neden, neden, neden, neden, neden, neden, nedenini merak etmeye bir son veremiyordu.

Sonu gelmez sorulara boğulan Subaru’ya zamanın kendisi durmuş gibi geliyordu. Derken o “kıpkırmızı” kadın, hareketsiz Subaru’yla alay edercesine homurdanarak——

Priscilla: “Ne aptalca bir sima. Gözlerin asaletimle kavrulup kör falan mı oldu?”

Subaru: “——Ne, kafanın arkasında gözün falan mı var?”

Priscilla: “Saçmalık. Böyle bir şekil bozukluğum varmış gibi mi görünüyor? Ahmak bir vatandaşın ifadesini yalnızca soluk alıp verişinden anlayabilirim.”

Evet, arkasına tek bir bakış dahi atmayan kadının—— Priscilla Barielle’in kibirli yanıtı bu şekildeydi.

Orada olmaması gereken kadına bakan Subaru’nunsa yalnızca soluk alıp verişinden ifadesini anlayabildiği şeklindeki abes söylemine itiraz edebilecek tek bir kelimesi dahi yoktu.

Sersemleyip afallamaktan ötesini yapamayan Subaru’nun önünde durumlar yavaşça gelişiyordu.

Priscilla: “Neyse.”                                                                     

Kısaca soluklanan Priscilla, şatafatlı ve kırmızı kılıcını kuşanmayı sürdürerek etrafına bakındı.

Ani işgalcinin yarattığı yıkımla Belediyenin bütünüyle değişmiş olduğunu gördü.

Yaralı Shudraq Halkı ve baygın Zikir de hesaba katılınca zar zor da olsa hareket edebilecek kişiler yalnızca Subaru, hemen arkasındaki Rem ve balkondaki Abel’den ibaretti.

Ve tüm bunlara sebep olan kişi de——

Priscilla: “——Arakiya.”

Arakiya: “————”

Kan kırmızı gözlerini kısan Priscilla, sessizce diğer kıza odaklandı.

Yani bu şartlar altında sessizliğini koruyan kahverengi tenli, gümüş saçlı yarı insana—— İmparatorluğun İkinci sıradaki Birinci Sınıf Generali Arakiya’ya.

Onun Volakiya İmparatorluğunun en güçlü ikinci kişisi olduğu söylenmişti. Yetenekleri de bunun göstergesiydi. Priscilla’nın güçlü bir iradeyle dolup taşan gözlerini göz bağıyla örtülmeyen kırmızı sağ gözüyle aynı şekilde karşılıyordu—— Yo, aslına bakarsanız öyle yapmıyordu.

Arakiya: “Pren… ses?..”

Arakiya o ana dek dünya dışı bir varlık izlenimi verir, kendine ait sağlam bir dünyayı empoze ederken Priscilla’nın bakışları altında o dünya ansızın başına yıkılıvermişti.

Yerineyse yoğun bir gerginlik ve bir o kadar büyük bir neşe gelmişti.

Arakiya: “Prenses, Prenses, Prenses… Hık.”

Tehlikeli atmosfer sona ererken Arakiya, onaylamak istercesine bu kelimeyi tekrarlayıp duruyordu.

Anne babasını bulmuş kayıp bir çocuk ya da ablasıyla yeniden bağ kurmaya çalışan bir kardeşmişçesine güçsüzün güçlüye tutunmaya çalıştığı bir çeşit takıntıyı görmek mümkündü.

——Priscilla ve Arakiya arasındaki ilişki bilinmiyordu.

Manzara bu denli tuhafken Subaru, Priscilla’nın buraya gelme ihtiyacı duymasını anlayamıyor ve yalnızca alışılmadık bir geçmişleri olduğunu tahmin edebiliyordu.

Bu geçmişin, o ana dek ortamdaki en tehlikeli varlığı teşkil eden Arakiya’nın mücadele ruhunu kırdığı söylenebilirdi.

Arakiya: “——Hık.”

Elinde tuttuğu ince dalı indiren ve duygularına yenik düşen Arakiya, bir adım ilerlemeye çalıştı. Priscilla’nın göğsüne doğru atlamak üzereymiş gibi bir hâli vardı.

Belki de kalbinde yükselen arzuya ayak uydurmak ve Priscilla’yı kucaklamak istiyordu.

Fakat——

Arakiya: “Pren——”

Priscilla: “Sessiz ol.”

Bunu gerçek kılamadı.

Bir parıltı eşliğinde kısa, sert bir komut geldi. Arakiya bir adım atmak üzereykense o kırmızı parıltı çıplak ayaklarının parmaklarının yalnızca birkaç santim ötesini süpürdü, yükselen alevler daha fazla ilerlemesine mâni oldu.

Arakiya: “————”

En iyi ihtimalle bir şenlik ateşinin gücünü taşıyan alevler, ayak kemiklerine doğru ilerliyordu.

Ancak Arakiya’nın uzun bacaklarını engelleyecek kadar yüksek değillerdi. Rahatlıkla üzerlerinden geçebilirdi—— buna rağmen aşılamaz bir duvarla karşı karşıyaymışçasına kımıldayamıyordu.

İki kız karşılıklı dikilirken Priscilla, bu beklenmedik hareket karşısında gözleri irileşen Arakiya’ya soğuk bakışlar atmayı sürdürüyordu.

Priscilla: “Arakiya, şu anda bana yaklaşmak isteme sebebin nedir?”

Arakiya: “Ne?..”

Priscilla: “Buluşmamızın bana seni kollarıma alacak kadar heyecan verdiğine mi inanıyorsun? Eğer öyleyse iyimserliğine hayret etmemek elde değil.”

Priscilla’nın küçümseme ve tiksinti içeren kelimeleri Arakiya’nın yaklaşmasına tam anlamıyla mâni oluyordu.

Arakiya, aralarında bir mesafe olduğunu anlamış olmalıydı. Gözleri şaşkınlıkla titreşiyor, Priscilla’nın sözlerine verilecek en iyi yanıtı bulmak için çaresizce çabalıyordu.

Ama——

Arakiya: “P-Prisca-sama…”

Priscilla: “Prisca öldü. ——Onca zaman sonra, edindiğin pozisyona rağmen hiç mi değişmedin?”

Arakiya: “——Hık.”

Priscilla: “Ne sıkıcı. Yurdumun topraklarına attığım son bakışın üzerinden çok zaman geçti ama bu kadar ufalmışken herhangi bir şey hissetmek zor.”

Priscilla, yoğun bir hayal kırıklığına uğradığı gerçeğini göz ardı edemiyordu.

Dürüst olmak gerekirse Subaru, Priscilla’nın pozisyonunu, onun aklından geçenleri tahmin etmeye başlayacak kadar bile bilemiyor, anlayamıyordu. Buna rağmen kalpsiz sözcüklerinin Arakiya’yı iliklerine dek sarstığını, canını yaktığını görüyordu.

Onda derin bir yara açılıyordu. Önemli bir bağ taşıdığı biri tarafından saygısızlığa uğruyordu.

Hayal kırıklığı olarak bellenen Arakiya’nın gözleri yaşarıyordu. Bu sözlü yaralar karşısında kolaylıkla sinebilirdi; ama bocalamak yerine açıktaki kırmızı gözünden hiddetli bir bakış yansıyordu.

Yo, o bakışlar öfke değil, kararlılık ve azim ışıltıları taşıyordu.

Arakiya: “…Acı verici olsa da prensesin hakkımda ne düşündüğü umurumda değil. Ben kararımı verdim.”

Priscilla: “——. Ho, demek kararını verdin, öyle mi? Yeniden ilgimi çekebilir misin öyleyse? Ne kararı aldığını anlatmaya çalış bakalım.”

Priscilla, Arakiya’nın sessiz söylemine istemli ya da istemsiz, kışkırtıcı bir karşılık verdi. Arakiya’ysa kafasını kaldırıp “Yapacağım!” diye bağırdı.

Bir yandan da ince dizlerini bükerek,

Arakiya: “Prensesin hakkı olan yeri geri almasını sağlayacağım! İmparatorluktaki yerini! Ve bunun için de…”

Arakiya’nın bu çıkışının hedefi, onu kısmen dinleyen Priscila değildi.

Açıktaki tek gözü Priscilla’nın üzerinden ayrılmış, tüm bu olaylar süregelirken balkonda kalmayı sürdüren Abel’e çevrilmişti. Değişen duygularının hedefi o olmuştu.

Arakiya: “Sen bir yalancısın, Ekselansları, bu yüzden de senin—— Hık!”

Deyip gözleri coşkulu bir öfkeyle ışıldarken ince bedeni havaya sıçradı. Ve kendisiyle Priscilla arasındaki alev bariyerini hiçe sayıp öne atılarak doğruca balkondaki Abel’i hedefledi.

Sıçrayışındaki güç olağanüstüydü. Bununla birlikte İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi olarak tanımlanmışken pek de şaşırtıcı değildi.

Ortadaki asıl sorun, Priscilla haricinde Arakiya’yı durdurabilecek hiç kimsenin olmayışıydı.

Subaru: “Kahretsin, bu gidişle Abel!.. Priscilla!”

Priscilla: “Bu kadar yaygara çıkartma. Neden birbirimize bu kadar aşinaymışız gibi davranıyorsun, avam? Kimden izin aldın da bana ismimle sesleniyorsun?”

Subaru: “Şimdi bunun zamanı değ…”

Priscilla: “——Sana yaygara çıkartmayı kes dedim.”

Deyip tek elindeki şatafatlı kılıcı indirerek Subaru’nun ricasını kulak ardı etti.

Priscilla’nın sıradaki eylemini tahmin edilemez kılan bu tehdidi sonrasındaysa Arakiya’nın bedeni bir ok gibi atılarak nefessiz kalan Subaru’nun gözlerinin önünde Abel’e yaklaştı.

Abel: “————”

Yarı yarıya yıkık balkonun tırabzanlarına yaslanan Abel’in alnından kanlar akıyordu.

Priscilla’nın ani belirişi karşısında herhangi bir telaş belirtisi vermemişti ve Arakiya’yı duygu yüklü kara gözleriyle izlemeye devam ediyordu.

Pek de becerikli bir savaşçı olmadığı bilinen bir gerçekti. Elbette ki yaralanmamış tek kolunda İmparatorluğun en güçlü bireylerinden birini indirecek gücü taşımıyordu. Dolayısıyla Subaru, onun çaresizliğe kapılmayı reddetme sebebini anlamıyordu.

Bunu anlamasa da——

Subaru: “Abel!!——”

Nafile olduğunu bile bile ona doğru atılmaya çalıştı. Fakat bacakları daha ilk adımda gücünü yitirdi. Ve dizlerinin üzerine yığılıp kalan Subaru’nun Arakiya’nın Abel’e yaklaştığı esnada yapabildiği tek şey ona seslenmek oldu.

——Bir an sonraysa Subaru’nun idrak edebileceğinin ötesinde bir olaylar silsilesi meydana geldi.

Abel: “————”

Abel, gözünü yaklaşmakta olan Arakiya’nın üzerinden ayırmadan ayağını balkon zeminine sertçe geçirdi. Hemen sonrasında da kısmen yıkık binaya çatlaklar yayıldı ve Abel’in ayağını bastığı nokta anında çökmeye başladı.

Doğal olarak o noktadaki Abel de çaresizce düşecekti—— hiç değilse Subaru’nun düşündüğü şey buydu ama yaşanan bu olmadı.

Abel’in bedeni havada asılı kalmayı sürdürüyordu. Çünkü uzattığı sağ eliyle en üst kattan asılan perdeyi yakalamıştı.

Abel elinin altında tırabzanlara yasladığı gizli bir koz tutuyordu ve bunu kullanarak bile isteye ayak bastığı yeri çökertmişti.

Belki de karşısında önemsiz bir düşman olsaydı bu stratejiyle onun yıkıma kapılmasına ve bir anda aşağıya düşmesine yol açabilirdi.

Ama rakibi Dokuz İlahi Generalden biriydi. Üstelik içlerinde ikinci sıradaydı.

Arakiya: “Ne eğlenceli!..”

Sarkaç gibi sallanan Abel kıymetli canını perdeye emanet ederken Arakiya, dişlerini sıkıyordu.

Sıçrayışı sonrasında iniş yapacağı noktayı yitirmiş olsa da kuvveti yalnızca gelişmiş fiziksel kabiliyetlerinden değil, insanüstü güçlerinden de geliyordu.

Bacakları kor gibi parlayıp titreşirken dizlerinden aşağısı alevlere dönüştü ve bacaklarında jetler olan bir füze misali havada büküldü.

Evet, Mizelda’yı yakan alevler, sıradan askerleri havalandıran kuvvetli hortum, yıkılmakta olan sütunu destekleyen kaba sanat, Rem’i silahsız bırakan rüzgâr derken şimdi de kendi bedeninin bir kısmını alevlere dönüştürmüştü.

Tüm bu geçmiş olaylar, Arakiya’nın güçlerinin ne denli çok yönlü olduğunu acı verici şekilde anlamalarına yol açıyordu.  

Arakiya: “Ekselansları, ölün!——”

Bu gidişle meçhul güçte bir dal, Abel’e çarpacaktı. Perdeden sarkan Abel, pozisyonunu koruyamıyor, dönüp duruyordu.

Dal ona saplanacak mı, yoksa bir büyü mü salacak ya da doğaüstü etkili yeni bir şey mi yaratacak kısmı belirsizdi.  ——Evet belirsizdi ama ne yaparsa yapsın Abel’in paramparça olacağı kesindi.

Ve bu kesinlik, Subaru’nun kara gözlerinin sabırsızlık ve telaşla kısılmasına yol açıyordu.

Buna rağmen——

???: “——Oh kahretsin, kardeşim. Az önce sesini duyuncaya dek sen olduğunu fark etmemişim bile.”

Derken bir figür, şeytani Arakiya’yla asılı kalmış Abel’in arasına girdi.

Yere düşmüş olan Rem’in yanından, Arakiya’nın yakaladığı sütunun üzerinden koşturup onun elinde tuttuğu dalı hedefleyerek yan tarafa doğru saldırdı. Geniş daosunun darbesi dal tarafından engellendi ve Arakiya’nın bileğini çevirişiyle savruldu ama sonucunda doğan momentum, Arakiya’nın da geri uçmasına yol açtı.

Sürpriz saldırısı kolaylıkla savuşturulan kişiyse bir “Daaah!” sesiyle birlikte ayağını öfkeyle yere geçirdi.

???: “Kahretsin, kolum acıdı ya! Her şeyini veren birinin saldırısını öyle rahatlıkla savuşturmasana, insanın moralini bozuyorsun.”

Sızlanışı ve acıyan kolunu sallayışıyla da bu kaotik olaylar silsilesi son buldu. Elbette ki bu kişi de Subaru’nun görmeyi bekleyeceği kişiler arasında yoktu.

Simsiyah bir miğfer takmış, belden aşağısınaysa haydutvari kıyafetler giyinmiş bir adamdı. Bir haydut veya hırsız gibi görünen bu adamı tanınır kılansa sol kolunun yokluğuyla sağ kolunda tuttuğu daosuydu.

Evet, Subaru’nun tanıdığı bir adamdı. Hatta Priscilla’yı burada görünce aklına gelecek ilk kişi olmalıydı.

O kişi——

Subaru: “——Al?”

Al: “Hey, kardeşim! Sınırın öbür tarafında sana rastlayacağımı hiç düşünmezdim. Kılık kıyafetin ve bu tuhaf buluşmayla ilgili düşüncelerimi paylaşmak isterim…”

Priscilla’nın Şövalyesi—— ya da daha doğrusu hizmetkârı Al, kafasını eğerek bu yersiz karşılaşma konusunda yorumunu yapmıştı.

Her zamanki ilgisiz ses tonuyla Subaru’yu yanıtlarken bir yandan da bacakları alevlere dönmüş şekilde havada süzülen Arakiya’nın ilerleyişini engelliyordu.

Subaru’ysa bu durumda Al’ın tek bir saldırıyla Arakiya’nın saldırısını engellemesinden mi yoksa daosuyla çarpışıp tek bir sıyrık bile almayan o ağaç dalının dayanıklılığından mı daha çok etkilense bilemiyordu.

Al: “Şaşırman normal, dostum. Sonuçta bu tek seferde yapılmış bir iş değildi.”

Arakiya: “Yolumdan çekil! Bu şekilde Ekselanslarını öldüremem!”

Al: “Müdahale etmek için onca yol geldim, şimdi nasıl çekilebilirim ki? Öylece durup kafamın bedenimden ayrılmasına izin veremem herhâlde. Ama…”

Arakiya öfkeyle haykırırken Al, onunla hiç tereddüt etmeksizin yüzleşiyordu.

Arakiya’nın kıyafeti fazlasıyla açık olsa da Al ona çapkınca bir niyetle bakmıyordu. Bakışları yalnızca nostalji ve derin duygular barındırıyordu.

Hatta bir de hayran hayran iç çekerek,

Al: “Haa~. Gerçekten büyüyüp serpilmişsin. Güzel bir kız olacağını biliyordum zaten.”

Arakiya: “…Sen de kimsin?”

Al: “Böyle söylemen gerçekten canımı acıtıyor! Hâlbuki biz birbirine canlarını emanet eden arkadaşlardık!”

Al tanıdık bir simaymış gibi böyle söylerken Arakiya, şüpheli bir şekilde kaşlarını kaldırdı. Ve Al, onu belli bir mesafede tutmak için kırık bir zemin parçasını kızın ince bedenine doğru tekmeleyip fırlattı.

Al’ın yaptığı şeye bakan Priscilla’ysa ona seslendi.

Priscilla: “Al. Ne istediğimi biliyorsun, buraya Schult’u değil seni getirdiysem işini yap.”

Al: “Yapıyorum zaten! Bu şirin şeyle eğleniyormuş gibi mi görünüyorum? Dikkatli olmazsam on saniye içerisinde paramparça olurum, tamam mı?”

Priscilla: “Duruma bakınca pek bir şey başarmış olmadığın kesin.”

Al: “Paramparça olmamdan iyidir ama, değil mi? Voaaa!”

Efendisinin sabırsız söylemleriyle konsantrasyonu bozulan Al’ın Arakiya’nın darbesiyle öldürülmesine ramak kalmıştı.

Havada uçan Arakiya, bir kuştan da özgür şekilde daireler çiziyor ve Al da onun dalıyla ardı ardına gerçekleştirdiği saldırıları çaresizce bir mücadeleyle savuşturuyordu.

Arakiya: “Yoluma çıkıyorsun!..”

Al: “Senin yaşında bir kızdan böyle şeyler duymak ihtiyar bir adamın kalbini yaralıyor gerçekten.”

Abel perdeye asılmaya, Al da onu korumaya devam ediyordu.

Her ikisine birden bakan Arakiya’nınsa gözlerindeki öfke yoğunlaşıyor, bedeninin her santimi mücadele ruhuyla dolup taşıyordu. Buna rağmen başlangıçta sergilediği korkutucu menzilli saldırılarını kullanmama sebebiyse——

Subaru: “Priscilla…”

Prenses. Arakiya’nın Priscilla’ya söylediği şey buydu.

Priscilla’nın tavırları her daim soğuk ve ilgisiz olurken Arakiya karşısında farklıydı. Arakiya’nın daha fazla yıkıma yol açmamasının tek sebebi de buydu.

Dolayısıyla bu çıkmaza son verebilecek tek bir kişi varsa o da gözü havada süzülen Arakiya’nın üzerinde olan Priscilla’ydı.

Subaru: “————”

Priscilla: “Bana o sırnaşık bakışları atma, avam. Seni sahte güzelliğin için övebilirim ama beni heyecanlandırmak için bunu kullanman yakışıksız olur.”

Subaru: “Guh… Hık!”

Subaru, dizlerinin üzerinde ona doğru dönse de Priscilla, onu ciddiye alamayacak kadar kibirliydi.

Bu nedenle onun yerine harekete geçen kişi, o ana dek Subaru’nun arkasında bekleyen Rem oldu. Dudaklarını birbirine bastırıp tehlikeli bir yürüyüşle Priscilla’nın hemen önüne geçti.

Ve sonra da——

Rem: “Lütfen, size yalvarıyorum. Lütfen bize gücünüzü ödünç verin.”

Priscilla: “——. Hmm, ne elverişli bir hitap. Senin bu avamdan çok daha kibar olduğunu görüyorum.”

Rem: “Öyleyse!..”

Priscilla: “Kendini fazla kaptırma. Ve yalnızca gözlemle. İşlerin gidişatını değiştirmeye yönelik önlemler hâlihazırda alındı zaten.”

Rem’in ricası ve Priscilla’nın itiraz etme olasılığı Subaru’nun tüylerini ürpertmişti.

Fakat Priscilla öfkelenmemişti; aksine kafasını hafifçe çevirerek savaş alanını işaret etmişti.

Rem şaşkın bir “Eh?” sesiyle birlikte o yöne dönerken Subaru da aynı şeyi yaptı.

Balkonun üzerindeki o savaş alanı kontrolsüz bırakıldığı takdirde Abel de Al da Arakiya tarafından saniyeler içerisinde öldürülebilirdi. Ve böyle bir şeyin gerçekleşme riski anbean artıyordu.

Al: “Da! Ga! Ao! Guah! Ubaa!”

Arakiya alevli bacaklarıyla gökyüzünde dans ederken Al, saldırılarını püskürtmeyi başarıyor olsa da hareketleri fena hâlde sakarca ve inceliksiz olduğu için her bir darbede geriye itiliyordu.

Ama mucizelerin gerçekleşmesi sonsuza dek sürmezdi. Biriken darbelerin doğurduğu hasar Al’ın bedenine yansımaya başlıyordu, tepkileri fark edilir şekilde gecikmeye başladığı anda da üst bedeni sağlam bir darbenin etkisiyle sarsıldı.

Böylece dengesini yitirdi, bir sonraki saldırıya karşı savunmasız hâle geldi ve tam da o anda——

Arakiya: “——Hık!?”

Arakiya havayı tekmelemeye çalıştı, ancak bedeni anormal bir şekilde sallandı ve hafiften kontrolü kaybetti.

Şaşkınlıktan irileşen gözler ve gerginlikten boğuklaşan çığlıklardan anlaşıldığı ve sıradan, eğitimsiz gözlerin bile algılayabildiği üzere bu, sıradan bir saldırganlık değildi.

Arakiya: “————”

Arakiya’yı etkisi altına alan değişim hemen hemen herkesi afallatmıştı.

Gafil avlanmayan kişilerse yalnızca durumu sakince izleyen Priscilla ve azılı mücadelenin ortasında olması gereken, onu teşvik eden kişiydi——

???: “——Saldır!”

Toz ve yanık kokularıyla karışık havada bu emir yankılandı.

Emri veren kişiyse sesi öfkeliden ziyade sert, kibirliden ziyade gösterişli olan ve havada asılı kalan Abel’di. Hâlâ perdeye asılmakta olan adam, karşısındaki mücadelede doğan fırsatın değerlendirilmesi için bağırmıştı.

Bu anın geleceğini biliyormuş gibi bir hâli vardı.

Al: “Daha sonra bana neler olduğunu anlatırsınız artık!!”

Diyen Al, Abel’in emri karşısında uçuşa geçti.

Tuhaf bir sıçrama ve dönüşle birlikte daosuyla parabolik bir hat çizdi ve Arakiya’nın ince bedenini merhametsizce dövdü—— yo, merhametliydi.

Çünkü daoyu tutan bileğini döndürmüş, Arakiya’yı kılıcın keskin kısmıyla değil, kör kısmıyla hırpalamıştı.

Priscilla: “Ahmak.”

Bu öldürücülüğe karşı numarayı algılayan Priscilla, kabaca bir yorum yaptı.

Kibrinin sonu olmayan gözleri, durumu doğru şekilde öngörmüştü.

Arakiya: “Geri çekil!..”

Çarpışma anındaysa Subaru’nun gözlerini kaçırmak istemesine yol açan tatsız bir ses yükseldi.

Al’ın güçlü darbesi tam da niyetlendiği gibi Arakiya’yı uçurdu ve genç kız darbeyi kaldırmış olduğu sol koluyla dosdoğru karşıladı. Böylece dirseği aksi istikamete doğru büküldü, kırık kemikleri kahve teninden çıktı ve kanları fışkırdı.

Acı verici bir darbeydi, ama öldürücü değildi.

Al’ın simsiyah miğferinin ardından güçsüz bir hırıltı çıktı ve yanaklarının şaşırtıcı şekilde gerginleştiği anlaşıldı.

Bir an sonraysa Arakiya’nın narin ayağı Al’ın boynuna indi ve onu sağlam bir darbeyle yere çaktı. Al’ın yerde seken bedeni de doğruca yıkılan balkonun dışına fırladı.

Al: “Dohhh, AHHHHH—— HIK!?”

Ve geride çirkin bir çığlık kalırken Al’ın figürü gözden kayboldu.

Elbette ki güvendeydi. Ama artık Abel’le Arakiya arasında bir engel kalmamıştı.

Arakiya, bacaklarındaki alevleri söndürerek ayaklarını yere bastı. Bu defa Abel’in hayat ışığını söndürecekti.

——Derken kara bir gölge, hiddetle Arakiya’nın sırtına doğru atıldı.

???: “GRAAAAAAAAAAH!..!”

Molozları sağa sola savuran gölge, ağzından dökülen azılı çığlıkla birlikte Arakiya’ya koşuyordu. Elinin tersiyle koca bir bıçağı kavramış ve avlanma içgüdüsüyle saldırıya geçmiş bir varlıktı.

Gölgenin sürpriz saldırısının katıksız ruhu, bir an için Subaru’nun o kişinin kimliğini idrak edememesine yol açtı.

Uzun, yapılı bedeni, yaralı ve yanık sırtı, kırmızıya boyanmış siyah saçları, Shudraq Halkından biri olduğunu anlatan beyaz dövmeleri—— derken Subaru, o gölgeye bağırdı.

Subaru: “Mizelda-san!!”

Mizelda: “ÇAAAAAAA!!”

Mizelda’ysa Subaru’nun seslenişini yanıtsız bırakarak kan kusarcasına kükremeye devam etti.

Mizelda, Arakiya’nın işgaliyle gerçekleştirdiği ilk saldırının kurbanıydı. Ve tüm bedeninin hâlâ sönmüş alevler nedeniyle acınası bir durumda olmasına rağmen kendi canını, kanını yakarcasına saldırmayı sürdürüyordu.

Kuşandığı acımasız bıçağın hedefi, Arakiya’nın hayati noktalarıydı.

Al’ın aksine Mizelda’nın avına son anda gösterecek bir merhameti de şefkati de yoktu. Onun mücadele şeklini gören Subaru, geç de olsa Abel’in az önceki emrinin asıl muhatabının Mizelda olduğunu anladı.

Abel, Arakiya’nın çöküşünü öngörmüş ve ölüm döşeğindeki Mizelda’yı daha çok mücadele etmeye yönlendirmişti.

Subaru, böylesine ani ve kurtuluşu yokmuş gibi görünen koşullarda bu ilahi hesapları yapmanın nasıl bir düşünce gerektirdiğini hayal dahi edemiyordu.

Ancak atılan bu ekstra adım da yeterli değildi.

Mizelda: “————”

Mizelda ne kadar çırpınırsa çırpınsın hâlâ kötü durumdaydı ve Arakiya’nın uzmanlığı, onunla kolaylıkla baş edebileceği düzeydeydi.

Can sıkıntısıyla kaşlarını çatan Arakiya, Mizelda’nın saldırılarını elindeki dalı kabaca sallayarak kolayca engelliyor, Mizelda’ysa canının son damlalarını akıtıyordu.

Artık o ağaç dalının kuvvetinden bahsetmenin bir anlamı yoktu.

Koparılmış daldan gelen darbeyle Mizelda’nın bıçağı elinden fırlarken aynı dal bir an sonra Mizelda’nın silahsız gövdesine doğru ilerledi.

Ve sağlam karın kasları mide bulandırıcı bir ses eşliğinde, pek de direnç sergileyemeden deşildi.

Mizelda’nın bedeninin derinliklerine giren dal, hayati iç organlarını parçalayıp kudretli amazonun bedenini ölüme daha da yaklaştırırken——

Arakiya: “Evet, nihayet…”

Mizelda: “——Nereye bakıyorsun sen?”

İşte tam da Arakiya’nın dikkatinin ortadan kaldırdığını zannettiği kişiden koptuğu anda olduğu yerde donakalan, ağzının kenarından kanlı köpükler çıkan Mizelda’nın gözleri parladı, azılı bir gülümseme eşliğinde beyaz dişlerini kirleten al kanlar göründü ve her iki eliyle, Arakiya’nın dalı tutan sağ elini kavradı.

Ve o kavrayışı olabildiğince sağlamlaştırarak genç kadını hareketsiz hâle getirdi.

Mizelda: “————”

Yaratılan bu durgunluk anı, doğmuş veya doğacak son fırsattı.

Ancak Subaru da dâhil olmak üzere cephelerinde Abel’in aklı ve Mizelda’nın kararlılığının doğurduğu bu fırsatı değerlendirebilecek hiç kimse yoktu.  

Ölüm döşeğindeki şeflerinin önderliğindeki Shudraq Halkı da bilincini zar zor koruyan Subaru da henüz o son, hiddetli hortumun etkisinden sıyrılabilmiş değildi.

Bir sütunu devirmiş olan Rem de güçsüz bacakları yüzünden ikiliye yetişemezdi.

Herkes birlik olsa da hayatta bir kez doğabilecek bir fırsat böylece kaçacaktı.

Ancak——

Priscilla: “——Başını dik tutabilirsin, oni kız. Bana bu darbeyi indirten senin ricandı.”

Evet, Subaru’nun müttefikleri yetişemeyecek durumda olsa da aynı şey, savaşın üçüncü tarafı için geçerli değildi.

Priscilla: “————”

Savaşı kuş bakışıyla izleyebilen Priscilla, tek bir adımda arayı kapatarak Arakiya’nın korunaksız sırtını hedefledi.

Ardındaki varlığın farkında olan Arakiya’ysa onunla karşılaşmak için hareketlendi. Kolunu tutmakta olan Mizelda’nın uzun bedenini fırlatmak, ardındaki düşmanına çarpmasını sağlamak istedi.

Ama bunu yapamazdı. ——Yapamazdı, çünkü ardındaki varlığın kime ait olduğunu görebiliyordu.

Arakiya: “Pren——”

Böylece başından sonuna dek Priscila takıntısının üstesinden gelememiş olan Arakiya, kan kırmızı kılıçtan çıkan parıltının hedefi oldu.

Ansızın fışkıran kanları alev aldı ve bedeni korkunç şekilde sarsıldı.

Priscilla: “Sana söylemiştim, Arakiya. ——Bir sonraki karşılaşmamıza dek kararlılığını sağlamlaştırmış olmalıydın.”

Geçmişte verilmiş, hiç kimsenin ardındaki gerçek anlama yorum yapamayacağı bir sözdü.

Bildikleri tek şey, Priscilla’nın merhametsizce darbesinin, o sözün ve Arakiya’nın ehlileştirilemez özleminin yanıtı olduğuydu.  

Arakiya: “————”

Arakiya’nın bedeni, kan kırmızı kılıcı sırtına yiyişiyle birlikte yere yığıldı.

Hâliyle onu kolundan tutan ve hareketini engelleyen Mizelda da bu düşüşe eşlik etti. İki kadın arapsaçı gibi birbirine dolanırken de kolları ve bacakları bez bebekler misali sarsakça yere serildi.

Mizelda: “————”

Sersemletici bir hızla gelişen durum içerisinde, kılıçlar ve alevlerle sonu gelmeksizin çalkalanıyormuş gibi görünen havaya anlık bir sessizlik çöktü.

Atılan tek bir adım ya da alınan tek bir nefes her şeyi mahvedecekmiş, her şey bir düş gibi dağılacakmış gibi geliyordu.

Rem: “——Mizelda-san!”

İşte o anın durgunluğunu paramparça eden, Rem’in gergin sesi oldu.

Ve titreyen kollarıyla telaşla emekleye emekleye, Arakiya’ya dolanmış şekilde yatmakta olan Mizelda’ya doğru ilerledi.

Mizelda’nın tüm bedeni kavrulmuş, güçlü bir hortuma kapılmış, üstüne üstlük midesi delinmişti.

Yanında diz çöken Rem, çaresizce bir ifadeyle ellerini Mizelda’nın bedenine yerleştirip onu şifa büyüsünün solgun ışıklarıyla hayatta tutma çabalarına başladı.

Abel: “Aval aval bakılacak bir zaman mı gerçekten? Bana bir el atsana.”

Subaru: “——Ah.”

Derken Rem’i iş üstünde görerek donakalan Subaru’nun kulaklarına Abel’in sesi ulaştı.

Abel hâlâ asılı kalmış hâlinden kurtulup düzlüğe çıkamayacak durumdaydı. Kafasını sallayıp silkinen Subaru, bir zamanlar balkon olan noktaya doğru koşturarak aşağıda uzanan boşluğa baktı.

Sağ koluyla kendine doladığı perdeden sarkan Abel’in gözleri Subaru’yu delip geçiyordu.

Abel: “Hayatta kaldın. Sende gerçekten şeytan tüyü var, değil mi?”

Subaru: “…Senin de o nefret dolu ağzında amma tüy varmış anlaşılan.”

Abel’in konuşmaya son veremeyişi karşısında yanakları seğiren Subaru, uzanıp perdeyi yakalayarak Abel’i yukarı çekmeye başladı.

Dürüst olmak gerekirse Abel gibi Subaru da dengesiz ve bitap durumdaydı. Ancak kol ve bacaklarını esnetip kendine gelmek istese de şu anda bunu yapacak durumda değildi.

Subaru: “Yalnızca Mizelda-san değil ki…”

Arakiya’nın yıkımına maruz kalan bir sürü yaralı vardı.

Şifa büyüsüne sahip kişilerin çok nadir bulunduğu bir ortamda büyüsüz ilkyardım bir zorunluluktu. Yatıp dinlenecek zaman yoktu.

Yatıp kalmak demek, kişinin kendini kaybetmesine izin vermek demek olurdu.

Ve buna müsaade edilmemeliydi.

Bu nedenle——

Subaru: “Acele et de ayaklan hadi…”

Azıdişlerini sıkan Subaru, perdeyi çekerek erişebileceği noktaya geldiği gibi Abel’in elini yakaladı. Ve sağlam tutuşunun verdiği hisse güvenerek kendisinden daha uzun olan genci çekmeyi başardı.

Yeniden sağlam zemine ulaşan Abel’se Subaru kıçının üstüne devrilmeden önce hafif bir nefes verdi.

Abel: “Harika bir işti. Seni methediyorum.”

Subaru: “Kapa çeneni…”

En ufak bir samimiyet belirtisi vermeyen o övgüyü reddeden Subaru, hafifçe dilini şaklattı.

Ve tam diğer yaralıları taşımak için ayaklanmak üzereyken——

Priscilla: “——Başına buyruk hareket etme, avam. Buranın hükümdarının kim olduğunu zannediyorsun?”

Subaru: “————”

O anda poposunun üzerindeki Subaru’nun da dizlerinin üzerindeki Abel’in de çenesi kapandı.

Onların gözünü korkutan şeyse dolgun göğüslerini vurgulamak için kollarını önünde bağlamış olan kan kırmızı güzelliğin—— Priscilla’nın söyledikleri değil, gözleri ve sesiydi.

Onlar tanıdıktı, yabancı değil.

Ama iyi bir ilişkileri olup olmadığı sorulduğu takdirde Subaru, onay vermek için kafasını sallamaktan yana tereddüt ederdi. Bunun sebebiyse yalnızca Kraliyet Seçiminin rakip grupları olmaları değildi, Priscilla’nın öfkeli mizacının da etkisi vardı.

Azametli ve inatçı biri olan Priscilla, iş birliğine yanaştığı takdirde güçlü bir müttefik olabilirken aksi durumda öngörülemez bir bombaya dönüşebilirdi.

Mesela Pristella Su Geçidi Şehrindeki savaşta güvenilir bir müttefik olmuştu. Peki ya bu sefer ne olacaktı?

Arakiya’yı yenmek için uzattığı yardım eli sonrasında onu bir müttefik olarak görmek uygun olur muydu?

Öyle ya da böyle——

Abel: “Bu gücüme gidiyor olsa da bu durumda kontrol sende, Prisca Benedict.”

Sessiz ve hareketsiz şekilde kalakalan Subaru’nun yerine ağzını açan taraf Abel olmuştu.

Ve tek dizini yere yasamış olan Abel, Priscilla’ya farklı bir isimle seslenmişti ki bu isim, Arakiya’nın bayılmadan önce sarf ettiği isimmiş gibi görünüyordu.

Bu şekilde hitap edilen Priscilla hafifçe homurdanarak,

Priscilla: “Maalesef Prisca Benedict savaşta mağlup edilerek yok yere canından oldu. Mezara girmiş biri nasıl böyle konuşabilir ki?”

Abel: “…Anlıyorum. Öyleyse sen kimsin ve kendine ne şekilde hitap ediyorsun?”

Priscilla: “Priscilla Barielle. İsmim bu. Ve bu ismi hatırlasan iyi edersin, Vincent Abellux.”

Abel’in sorusunu asilce yanıtlayan Priscilla’nın gözleri onunkilerle buluştu.

Aralarında, alevler çıkıyor veya şimşekler çakıyor şeklinde tasvir edilebilecek bir bakışma yaşanıyordu. Hemen yanlarındaki Subaru da bu bakışmaya yakalanmış ve havaya uçmaktan kaçınmak adına kafasını hafifçe döndürmek zorunda kalmıştı.

Abel’in ismini bilen Priscilla ve Priscilla’ya farklı bir isimle seslenen Abel.

O ikisi arasındaki panik uyandırıcı ilişkiyi öngören Subaru, sessizce yutkundu.

İşte bu şiddetli atmosferde——

Al: “——Hey, biri bana yardım edebilir mi acaba? Artık sabrımın sonuna geldim de.”

İşitilen tek ses, balkonun köşesindeki kristal aydınlatma armatürüne tutunmuş olan Al’ın acınası yardım çağrısıydı.



#Sürükleyici ve güzel bir bölümdü. Mizelda’nın kahramanca mücadelesini takdir ettim, inşallah bunca yaralanmadan sonra iyileşebilir. Priscilla’nın öngörülemez ve ilginç bir karakter olduğuna da katılıyorum, her an her şeyi bekleyebileceğim biri. Son olarak Al’ı seviyorum ve konuşma tarzı bana Subaru’yu anımsatıyor. Tüm bu yorumlarla birlikte olayların nasıl gelişeceğini merak ederek sıradaki bölüme geçiyorum, orada görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
0 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar