Bildirimler Tümünü Okundu Say
Bildirimleri görmek için giriş yapın.
Ana Sayfa / Ana Hikâye/ Kısım VII, Bölüm 24 – “Kibir”

Kısım VII, Bölüm 24 – “Kibir”

1 Nisan 2023 397Okunma 56 dk okuma

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

Çevirmen: Clumsy

Re:Zero Türkçe tarafından düzenlenmiştir.

※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※ ※

——Ziyafetin başlangıç saati yaklaştıkça gerginlik yükseliyordu.

???: “————”

Beş kişinin toplaştığı bekleme odasında en ufak bir konuşma dönmüyor, çıt çıkmıyordu.

Ne konsantre olan Abel ne de Subaru tek kelime ediyordu. Flop bile sessizdi, dolayısıyla atmosfer boğucuydu.

Bu noktaya dek ulaşmışlardı, yani endişelenecek bir şey kalmamıştı.

Ya da hiç değilse böyle düşünme imkânları vardı ama insanlar bu kadar basit canlılar değillerdi. Kılık değiştirmekte ne kadar başarılı olurlarsa olsunlar ana etkinlik yaklaştıkça gerginlikleri tavan yapıyordu.

Subaru’nun kalbindeki çığlıklar giderek kuvvetlense ve sırtı terden sırılsıklam olsa da zamanın akışına dur denilemiyordu ve beklenen an gelip çatmıştı.

???: “Ziyafet hazırlandı. Çıkma vaktiniz geldi.”

Korumalık yapan askerin sesi bu şekilde çınlarken gerginliklerinden kurtulma vakitleri gelmişti.

Aralarında bakışan Subaru ve grubu, enstrümanlarını toparlayıp odadan çıkarak onları yönlendiren askerin peşine takıldı. Hızlı bir fiziksel arama yapılsa da üzerlerinde incecik kıyafetler olan Subaru ve diğerlerinin silah taşıması mümkün değildi.

Böylece aramayı geçen grup, meraklı ve ahlaksız bakışlar altında ziyafet odasına giriş yaptı.

Ancak——

Taritta: “——Hık.”

Subaru: “Taritta-san?”

Taritta’nın kaskatı kesilen yanaklarını ve ağır ağır ilerleyişini gören Subaru, tek kaşını kaldırdı.

Onlara öncülük eden askerlerin duyamayacağı kadar kısık bir sesle konuşsa da söylediklerinin Taritta’ya ulaştığı kesindi fakat kızdan bir karşılık gelmedi. Bakışları, zihinsel durumunu anlamak için yeterliydi.

Bedeninde biriken ekstrem gerginlik, yoğun ve bunaltıcıydı.

Aşina olduğu köyünden ayrılmış, ablası ve Kabile Reisi’ne sırtını yaslayamaz hâlde, neredeyse silahsız şekilde düşman safına karışmış olmak onu adamakıllı strese sokmuş olabilirdi.

Zar zor nefes alıyor, her an yığılıp kalabilirmiş gibi görünüyordu. Subaru’ysa onu neşelendirmek istese de ne söyleyeceğini bilemiyordu.

Evet, “Endişelenme” ya da “o iş bende” gibi teselli edici cümleler kurmak kolaydı.

Ama bunlar Taritta’nın sakinleşmesine yeter miydi?

İşte Subaru’nun içindeki tereddütlerden ötürü bir adım atamadığı bu süreçte——

Abel: “——Taritta.”

Taritta: “————”

Abel: “Endişelenecek hiçbir şey yok. Yalnızca beni izle.”

Korkunç derecede kibirli ve kendini beğenmiş ama bir o kadar da özgüven dolu bir sesti.

Sözlerinin bir dayanağı da Subaru’nun aklına gelenlerden bir farkı da yoktu. Ancak o basit teselli sözcüklerinin etkisi muazzamdı.

Taritta, belli belirsiz bir nefes vererek gözlerini kırpıştırdı.

Nefes almayı unutmuş, beti benzi atmıştı ama sarsılıp kendine getirilmişti. O sesin ağzından dökülenler basit kelimeler olsa da karşısındakilerin kalplerinde etki doğuracak güce fazlasıyla sahipti.

İmkânı olanlar, olmayanların çabalarını anında geride bırakırdı.

Subaru bu gerçeğin farkına defalarca varsa da şimdi, açıkça tanık olma fırsatına erişmişti.

Subaru: “Artık öfkeli değilim sanırım.”

Subaru, teselli olması adına kendi kendine mırıldandı. Ama çok geçmeden yalnızca Taritta’nın değil, kendisinin gerginliğinin de yatıştığını fark etti. Ve dudakları büzüldü.

Tabii ki bunu Abel’e itiraf edecek değildi, aksi takdirde bununla hava atacağı kesindi.

Derken——

???: “——Hoş geldiniz. Bugün bizlere harika bir şarkı ve dans performansı sergileyeceğinizi duydum.”

Subaru ve diğerleri, ziyafetin hazırlandığı salonda otuza yakın güçlü erkek tarafından karşılanmıştı. Bugünkü ziyafete katılanların sıradan askerler olmadıkları söylendiğine göre bu kişiler görevli memurlar ve generallerden oluşuyor olmalıydı. Grubu selamlayan kişiyse tüm bu generallerin arasında, en uçtaki sandalyede oturan adamdı.

Subaru: “…O İkinci Sınıf General Zikir Osman mı?”

Subaru sessizce mırıldanıp göz ucuyla yanı başındaki Abel’e, yani yüzü bir duvakla örtülü dansözlerine bakarken Abel, bu soruya evet yanıtını verircesine çenesini hafifçe salladı.

Bu yanıtı alan Subaru da yeniden karşı tarafa bakarak kalkık kaşlarını çattı.

Guaral Kale Şehrinde konuşlanmış İmparatorluk Askerlerinin komutanı Zikir Osman.

İmparatorluğun İkinci Sınıf Generallerinden biri olarak güçlü bir savaşçı olması beklense de görünüşü, Subaru’nun beklentilerine birden fazla şekilde ihanet ediyordu.

Her şeyden önce, kısa boyluydu. Hiçbir şekilde uzun denilemeyecek Subaru’dan yarım baş daha kısaydı. Dik durduğu takdirde Kuna’yla aynı boyda olacakmış gibiydi.

Elbette ki kısa olmasına rağmen güçlü olan Garfiel gibi bir emsal de vardı, yani fiziği, onu küçümsemek için bir sebep teşkil etmemeliydi. Yine de gerçekten önemli biriymiş gibi bir izlenim vermiyordu.

En dikkat çekici yanıysa ayırt edici, kabarık saçlarıydı.

Subaru, kelimelere dökmek gerekirse afro derdi ama kısa boylu bir adamın kafasında olması, ona maskotvari bir hava katıyordu.

Subaru, öncesinde Zikir’in askerî bir strateji uzmanı olduğunu duymuştu. Zaten dövüş sanatlarında kariyer yapmış gibi görünmediği kesindi.

Zikir: “Evet, elimizde karmaşık bir problem var. Bu şehirde tıkılıp kaldık ve günbegün daha çok canımız sıkılıyor. Dolayısıyla bu ziyafeti organize ettik. Size düşen rolün ne olduğunu biliyorsunuz, değil mi?”

Subaru: “——Elbette efendim. Davet edilmekten büyük bir onur duyduk.”

Subaru, çenesini kolçağa yaslamış şekilde abartılı sözler sarf eden Zikir’in önünde eğilerek böyle söyledi.

Flop, Taritta ve Kuna da ona ayak uydurdu ama sıranın en sonundaki Abel eğilmedi. Zikir’in gözleri bir an için kısılırken generaller arasında bir gerginlik hissi yayıldı.

Ve elbette ki bir tanesi elinde bir bardak sakeyle kalkıp bardağı yakınlarına yerleştirerek gözlerini Abel’e dikti.

Asker: “Neden diz çökmüyorsun? İkinci Sınıf Generalin huzurundasın…”

Zikir: “Bekle. Bu kadar gerilmeye lüzum yok. Burası yiyip içip eğlenmek için hazırlandı. Geçimlerini sanatla kazananlardan beklediğimiz şey de görgü kuralları değil, amansız bir rahatlık zaten.”

Asker: “Mh… Siz öyle diyorsanız öyledir, General…”

Onca kişi dururken Abel’i rahatsız eden askere karşı çıkan taraf bizzat Zikir olurken asker, onun cömertliği karşısında gönülsüzce yerine geçti. Abel’se tüm bu süreç boyunca yüzünü duvağının ardında gizledi ve en ufak bir çekinme belirtisi vermedi.

Zikir: “Bir savaşçının ruhu karşısında bile bocalamıyorsun demek? Dansına bayağı güveniyor olmalısın. Fakat ilk izlenimin iyi olmadı, tersine çevirmeni bekliyor olacağım.”

Subaru: “Cömertliğiniz için teşekkür ederiz… Ama hiç endişe etmeyin lütfen.”

Abel’in kibriyle merakı kabaran Zikir, diz çöken Subaru’nun söylediklerini “Hm?” diye karşılayarak ilgiyle kaşlarını kaldırdı.

Geri kalanları düşünmek can sıkıcı olsa da bu, Subaru’nun ele geçirdiği bir fırsattı. Ve bu fırsatı layıkıyla değerlendirecekti. Zikir’in mağlubiyetin tadına bakmasını sağlayacaktı.

Subaru: “——Şimdi göreceğiniz kişi, Büyük Şelale’nin ötesinden gelen güzeller güzeli bir dansöz. Güneşin ışıklarını içine çeken ipeksi, siyah saçları ve ruhların kutsamasını almış eşsiz, bembeyaz teniyle nihai güzelliği kutsal varlıklarla kıyaslanacak düzeyde ve bu gece, sizlere cömertçe performansını sergileyecek.”

Subaru bu şekilde açılış konuşmasını yaptı.

Ve bu fazlasıyla abartılı girişin blöften ibaret olmadığını kanıtlamak istercesine Abel’in yüzündeki duvak usulca kaldırıldı.

Duvağın o hayranlık uyandırıcı çehreyi gözler önüne serişiyle birlikteyse dansözün mağrur görünümü salondaki herkesin nefesini kesti.

Zikir: “————”

En büyük şaşkınlığı yaşayansa Abel’in bakışlarında yitip giden Zikir’di.

Ya başından beri toleranslı bir duruş sergilediği için kendisini bu durumu da cömertçe karşılamaya hazırlamış ya da gözleri kör olmuşçasına bir şok yaşamıştı.

Kelimenin tam anlamıyla nefes almayı da konuşmayı da unutmuş gibiydi.

Subaru: “——Dansözümüzün şovunu sergilemesine müsaade edin lütfen.”

Diyen Subaru, Zikir’den bu talepte bulunurken tüm kibarlığıyla başını eğdi. Benzer şekilde Flop da eğilip şöleni başlatmak adına enstrümanını kaldırarak izin bekledi.

Bunu gören Zikir’in başıyla onay verişiyle birlikte de Subaru, Flop’la göz göze geldi.

Ardından her ikisi de hazır olduklarının sinyalini verip kafa sallayarak enstrümanlarını çalmaya başladı.

Subaru: “——Bu gece tanık olacağınız manzara, dansözümüzün Büyük Şelale’nin ötesinden gelen dansı olacak. Dünyanın ucundan gelen bu dansın tadını gönlünüzce çıkarın lütfen.”

Dansın Büyük Şelale’nin ötesinden geldiği abartılı bir söylemdi.

Yine de İmparatorluk Askerlerinin bilmediği bir dans olduğu için yalan sayılmazdı. Hem şarkı hem de dans, bu dünyaya değil, Subaru’nun dünyasına aitti.

Elbette ki buraya uygun şekilde düzenlenmişti ama temellerinin farklı oluşu nedeniyle tek başına dans bile seyircinin ilgisini çekmek için yeterliydi.

Bununla birlikte——

Abel: “————”

Abel insanları güzelliği ve akıcı dansıyla büyüleyen bir dansöz olduğu için başka bir dünyadan gelen egzotik bir şarkı ve dansa ihtiyaç duymuyor bile olabilirdi.

Abel: “————”

İçki ve meze şeklinde bir konsept varken onlar yalnızca içkili bir partide yemek dağıtmıyorlardı, insanı içki içmeye teşvik eden bir eğlenceye de meze gözüyle bakılabilirdi.

Doğal olarak gösteriler de buna dâhildi ve danslar iştah açıcı olabileceği için gayet de içkinin yanına meze görevi görebilirlerdi—— Ama başka hiçbir meze bu kadar büyük bir etkiye sahip olamazdı.

Dansözün dansı askerleri sersemletiyor, boğazlarını kavuruyor, ruhlarını alkole susatıyordu.

Doğal olarak bardakları ağızlarına daha sık, daha çabuk değiyor ve yanakları bütünüyle kırmızıya bürünüyordu. İkinci Sınıf General Zikir de beyinciğindeki uyuşmaya şifa bulmak için büyük bir hızla içki yudumlayışıyla bilhassa göze çarpıyordu.

Alkol ve dansla elinden alınan muhakeme yeteneği nedeniyle hata yapmaya normalden daha yatkın hâle geliyordu.

Özellikle de kılıç dansı görme arzusuyla dansözün talebini yerine getirip kendi kılıcını uzatması eşi benzeri görülmemiş bir hataydı.

Abel: “——Kaybettin, Zikir Osman.”

Ve böylece Zampara Zikir Osman, kılıcının ucu boğazına dayanıp dansözün ağzından sorgusuz sualsiz bir erkek sesi işittiğinde bile içerisinde bulunduğu bu sarhoşluk hâlinden sıyrılamamıştı.

△▼△▼△▼△

——Nihayet galibiyet onların olmuştu ve Subaru içinden “Başardık!” diye bağırıyordu.

Abel’in elindeki kılıç, Zikir’in boğazını rahatlıkla kesebileceği bir konumdaydı.

Geriye doğru eğilen ve boynu açıkta kalan Zikir’in karşılık verme şansı yoktu. Düşman generalin başarıyla rehin alındığı su götürmez bir gerçekti.

Ve uygun bir zamanlama sayesinde bunu başlangıçta planladıklarından da erken başarmışlardı.

Aslında Subaru’nun planı gezgin bir grup olarak şehirde ünlenip Zikir Osman’ın kucağına düşmekti. Onu gafil avlayıp yakalayabilecekleri şekilde yatak odasına çağrılmayı ve bu sayede Guaral’daki imparatorluk askerlerini teslim olmaya zorlamayı umuyordu.

Ama ziyafetin düzenlenişiyle bu öncül alt üst olmuştu.

Abel: “——Ziyafette şehirde kalan tüm askerleri etkisiz hâle getireceğiz.”

Abel, ziyafete çağrılmalarıyla birlikte yapılan strateji değişikliğini bu kelimelerle ifade etmişti.

Riskin de ödülün de yüksek olduğu bir stratejiydi ki bu da başarılı olursa çok işe yarayacağı, aksi takdirdeyse çok tehlikeli olacağı anlamına geliyordu—— dolayısıyla Subaru bu değişikliği, duruma göre orijinal planlarına geçiş yapacakları koşuluyla kabul etmişti.

Planın bu denli iyi ilerleyeceğiniyse hiç düşünmemişti.

Zikir: “————”

Abel: “Sözlerimi yineleyeceğim, Zikir Osman. Kaybettin. Şimdi teslim ol ve askerlerinin silahsızlanmasını sağla. Aksi takdirde bu gece kadehin alkolle değil, kanla dolacak.”

Kılıcını hareketsiz hâldeki Zikir’in boğazına dayayan Abel, ona bir kez daha teslim olması tavsiyesinde bulundu.

Ancak canıyla tehdit edilmesine rağmen Zikir’in gözlerinde korkudan eser yoktu. Bunlar kararlı bir askerin gözleri değildi. Aksine gözlerinde taşıdığı şey, tereddüttü.

Tereddüt, şüphe ve benzeri duygulardı.

Zikir: “Dansöz, sen… Yo, sen…”

Zikir’in gözlerinde can bulan tereddüt, huşu uyandırıcı bir şey gördüğünü anlatır gibiydi. Sıradan bir dansçının önündeki bir adamın vereceği bir tepkiye benzemiyordu.

General: “——Hık! Sizi haydutlar! Buna hiç hakkınız!..

O anda afallamış generallerden biri kendisini toparlayarak Abel’e doğru atılmaya kalkıştı.

Ama henüz Abel’e uzanma fırsatı bulamadan kol ve bacakları fırlatılan bıçakların hedefi oldu. ——Yani Kuna’nın gizlemiş olduğu bıçakların.

Kuna: “Üzgünüm ama Reisim benden Abel’in suratını korumamı istedi.”

Kuna, Abel’in dansı esnasında aşırdığı bıçakları, elindeki tef benzeri enstrümana gizlemişti.

Uzuvları bıçaklarla parçalanan mağlup yoldaşlarını gören generaller tereddütteydi.

Ancak o bıçaklardan etkilenmeyen ve yoldan çekilen bir figür de vardı.

???: “Kafa bulmayı kesin! Böyle bir şeyle imparatorluk askerlerini durdurabileceğinizi mi zannediyorsunuz siz?”

Diye bağıran sakallı, devasa bir adam yeni bir bıçağı elinin tersiyle savuşturarak uzaklaştırdı.

Sonra da kılıcını çekerek kan dökme arzusuyla Abel’e doğru fırladı.

Subaru: “Abel!——”

Zikir’i rehin almış olan Abel’in dimdik sırtı tamamen açıktaydı.

Subaru Abel’in ismini haykırıyor ama dansöz, gözlerini dahi kırpmıyordu.

Koca bir kılıç sırtına inmek üzereykense——

Taritta: “——Kuh!”

Taritta dişlerini sıkıp askerlerden birinden aldığı yaydaki oku gerdi.

Sonra da Abel’e yaklaşan sakallı devi hedef aldı. Yeşil gözleri öldürme arzusuyla yanıp tutuşuyordu.

Abel’i kurtarmak ve bu saldırıya bir son vermek için adamın canını almaya kararlıydı.

Flop: “Onu öldürme!!!!”

Taritta: “——Hık!”

Ama tam da okunu salmak üzereyken Flop’un panik dolu bağırışı yükseldi.

Ve bunu işiten Taritta’nın gözlerine bir tereddüt yerleşti, okunun hedefi hafifçe şaştı. Böylece ok, adamın sırtı yerine sağ omzuna saplandı.

Sakallı General: “Gah!?”

Acı dolu bir çığlık koyuveren adam, muazzam bir etkinin ardından arkasını döndü. Yine de kılıcındaki momentumun sonlanması mümkün olmadığı için elinde dönen kılıç, Abel’in sırtına yaklaşmayı sürdürdü.

Kılıç Abel’in ensesine inecekmiş gibi görünüyordu. Neyse ki ucu başının arkasını sıyırırken kılıç, yoğun bir küt sesiyle birlikte yere devrildi.

Böylece Abel, neredeyse canından olacakken felaketten kıl payı kurtuldu.

Ve sonra da——

???: “…Ah.”

Örgülü siyah saçları bir çırpıda açılarak omuzlarına dağıldı.

Yani o koca kılıcın ucunun kestiği yer, Abel’in saçlarındaki toka oldu. ——Yo, her şey bununla da sınırlı kalmadı. Yıpranan peruk işlevini yitirdi ve sahte siyah saçlar yerlere saçıldı.

Dansözün uzun saçlarının yeriniyse Abel’in kendi kömür karası saçları aldı.

——Ve saç tokasıyla birlikte merhametsiz İmparatorun o ılıman dansöz izlenimi de yitip gitti.

???: “İkinci Sınıf General! Bu herifleri indirmek için fırsat bu fırsat!..”

Zikir: “——Durun! Emirlerime itaatsizlik etmeyin!”

Uzuvları bıçaklarla parçalanan ve sağ omzuna bir ok yiyen askerler sızlanırken Zikir, hâlâ karşı koymaya çalışan bir generalin itirazlarını susturdu.

Pervasızca karşı çıktıkları takdirde kaç kişiyi kaybederlerse kaybetsinler Subaru’nun grubunu ezip geçecekleri kesindi. Ve bu da grubun en çok kaçınmak istediği karşılıktı.

Bununla birlikte Zikir, astlarının saldırmasına müsaade etmiyordu. Kendisi bu şekilde rehin alınmış ve emrindeki generallerin hareketleri bastırılmışken sonucun çoktan belli olduğunu anlıyordu.

Dolayısıyla——

Zikir: “Söylediğinizi yaparsam adamlarımın yaşayacağının garantisini verebilir misiniz?”

Abel: “Bu senin tavrına da bağlı, Korkak.”

Zikir: “Gah… Hık.”

Yüzü kızararak ve dudaklarını ısırarak teslimiyete gönüllü olduğunu aktaran Zikir, merhametten yoksun Abel tarafından suistimal ediliyordu.

Bu, kendisine yönelik bir komploya yenik düşüp rehin alınmanın da ötesinde bir aşağılanma yaşayan bir adamın çehresiydi.

Abel de Zikir’in tattığı aşağılanmayı hakir görerek homurdanıyordu.

Abel: “Namını işitmiştim, Zikir Osman. Zampara olarak anılmaya başlamadan önceki lakabın Korkakmış.”

Zikir: “… Bir İmparatorluk Askeri için yakışıksız bir sıfat. Böyle bir stratejiyi seçme sebebiniz bu mu?”

Abel: “————”

Zikir: “Zamparalığımın üstüne bir de Korkaksam bir kadının kılıcı karşısında teslim olurdum, öyle mi…”

Gerçekten öyleyse ne kadar da büyük bir aşağılanmaydı bu!

Gerçi hâl böyle olsaydı Zikir şimdiye utancından ölmüş olurdu. Ama Abel’in bu planı mantıklı bulma sebebi, Subaru ve diğerlerinin duyduklarından farklıydı.

O sebep de——

Abel: “Birliklerini ustaca ve istikrarlı bir şekilde kullanmasıyla savaşta kayda değer sonuçlar elde eden, bununla birlikte müttefiklerine çok az zayiat veren bir strateji uzmanısın. Harikulade bir komutansın ama saldırganlıktan yoksunsun. İşte bu yüzden, Korkaksın.”

Zikir: “Evet, bu da doğru. Öyleyim, ama…”

Abel: “Kafanı karıştıran nedir?”

Zikir: “Eh?”

Abel’in gözlerini kısarak bu soruyu soruşuyla Zikir’in gözleri irileşti.

Abel de karşı tarafta yarattığı kafa karışıklığıyla birlikte, elindeki kılıcı çekmeden devam etti.

Abel: “Birileri seni korkak olarak aşağılıyorsa ya sonuçları görmek için rol yapıyorlardır ya da bu yaftalama yalnızca sonuçları göremeyecek aptalların atıp tutmasıdır. Ben de kazanmak için bu tabiattan faydalandım.”

Zikir: “————”

Abel: “Boş yere zayiat vermekten nefret ediyorsun. Dolayısıyla ben de bir Korkak ve bir strateji uzmanı olarak bu durumda karşı koymayacağında karar kıldım. ——Peki beni hayal kırıklığına uğratacak mısın?”

Keskin bakışlarını koruyan ve kılıcını rakibinin boynuna dayamayı sürdüren Abel, Zikir’i bu şekilde sorguladı.

Abel’in gerçek kimliğinden bihaber olan biri, ne saçmalıyor bu, nasıl da atıp tutuyor diye düşünebilirdi.

Rakibinin korkaklığına güvenmiş ve galip gelmek için bunu planına dâhil etmişti.

Her şeyi böyle açıkça dile getirerek rakibini üzmeyeceğinin garantisi yoktu. Aksine, onu bilerek kışkırtmaya çalışıyormuş gibi bir hâli vardı; yani gerçekten de işleri kötüye götürebilecek bir beyandı.

Kadın kılığında bile herhangi bir alçakgönüllülük sergilemekten yoksundu.

Ancak bu yaptığı Zikir Osman’ın nefesini kesmişti.

Gözlerine yerleşen hissi tarif etmek zordu—— bunu kelimelere dökme cüreti gösterecek olursa, heyecana yakın bir şaşkınlık derdi.

Taze ve yeni bir tepkiydi, sevdiği kişiden armağan almış genç bir kız gibiydi.

Zikir: “——Silahlarımızı bırakacağız. Astlarıma bunu yapmaları için kati emirler vereceğim.”

Abel: “Bu akıllıca bir karar olur.”

Diyen Abel, Zikir’in başı öne eğik, sessizce verdiği yanıtı kafasını sallayarak onayladı.

Dansöz kılığında olsa da hiç kimse o asil kafa sallayışa direnemezdi. Zikir’in, yani komutanlarının boyun eğişiyle birlikte odadaki imparatorluk askerleri tek tek silah bırakmaya başladı.

Ve——

Abel: “Hey, boş boş dikilerek ne yaptığını sanıyorsun? Çıkıp çatıdaki bayrağı yaksana.”

Subaru: “Ueh? Ne, ben mi?”

Abel: “Evet sen. Yalnızca sana sesleniyorum. Her şey başladı başlayalı kılını kıpırdatmayan tek kişi sensin.”

Diyen Abel’in soğuk gözleri, kendisini işaret edip gözlerini kırpıştıran Subaru’yu delip geçiyordu.

Bu sözleri işiten Subaru, salona bakındı.

Kuna fırlattığı bıçakla ilk düşmanı engellemişti, Taritta devasa adama ok atmıştı, Flop o adamın ölmesine izin vermeyerek Kansız Kuşatmanın gerçek olmasını çaresizce savunmuştu ve Abel de Generali etkisiz hâle getirmişti.

Sahiden de hiçbir şey yapmamış olan tek kişi, o devasa adam saldırıya geçtiğinde kıçının üstüne serilen Subaru’ydu.  

Abel: “Hadi işe koyul, Mizelda ve diğerleri olmadan onlara silah bile bıraktıramam.”

Subaru: “Peki, anlaşıldı! Tamam tamam, pardon!”

Diyen Subaru, balkona yönelerek dikkatlice çatıya doğru tırmanmaya başladı. Belediyenin gece vakti Guaral’ı seyrettiren çatısı kesinlikle göz alıcıydı.

Teni soğuk rüzgârlarla yıkanan Subaru, duvardan bir meşale kaparak Belediyenin çatısındaki bayrağı—— Kılıç Kurdu bayrağını ateşe verdi.

——Bu, Guaral Kale Şehrinin düşürülüşünün başarıyla yerine getirildiğinin kanıtıydı.

△▼△▼△▼△

Bunu fark eden ilk kişi, Belediyeyi dikkatle izleyen Cemal oldu.

Cemal, aklı binada bıraktığı kişilerde kalmış şekilde pür dikkat etrafa bakınıyordu. Onun bu naifliğinden sıkılan Todd’sa şehirde devriye geziyordu.

Belli bir tarihe sahip bir şehir olan Guaral’ın güçlü bir engel teşkil eden duvarlarını aşmanın bir yolu yoktu. Ama özel evlerin altındaki yeraltı geçitleri veya çocukların geçmek için kullandıkları delikler gibi gizli yollar mevcuttu. Bunları eksiksiz şekilde ortaya çıkaran Todd, olası saldırılara karşı gardını almış durumdaydı.

Todd: “Öylece geri çekilecek değillerdir. Hâl böyle olunca şehri indirmeye çalışacakları kesin. Gizli bir geçit kullanıp Belediyeyi ele geçirmeye ya da şehri ateşe vermeye kalkabilirler… Hmm, başka bir yol var mı acaba?”

Mevzu yalnızca şehri düşürmek olsaydı hem askerleri hem de vatandaşları ayrım gözetmeksizin katletmenin pek çok yolunu düşünebilirdi.

Bu uğurda insanlar alevlere, suya ve toprağa boğularak öldürülebilirdi. Elde gerekli araçlar olduğu sürece insanoğlu dilediği kadar zalimleşebilirdi.

Peki o siyah saçlı oğlan, hangi gaddar yönteme başvuracaktı?

İlk bakışta böyle bir yeteneği yokmuş gibi görünse de bu işte bu denli iyi olduğu gerçeği her şeyi daha da korkutucu hâle getiriyordu.

Onu ezmek için ne kadar gayret ederse etsin keşfedilmemiş yanları kalıyormuş gibi geliyordu.

İşte Todd da bu yüzden karnındaki deliğe rağmen yatağında istirahat edemiyordu.

Todd: “Hepsi de kaba ve özensiz tipler…”

Tüm askerler Cemal’in kalibresinde değildi ama büyük bir çoğunluğu detaylara dikkat etme becerisinden yoksundu.

Todd kendisinin de bir dahi, hatta akıllı biri olduğunu düşünmüyordu ama kendi aptallığının ve eksikliklerinin farkında olan kişi, o boşlukları kapatmanın pek çok yolunu bulabilirdi.

İnsanların kendi aptallıklarını sorgulayamadan yaşayabilmesine anlam veremiyordu.

Dünyada var olan insanların her biri aptaldı ve bunu telafi etmek için ellerinden geleni yapmaları gerekirdi.

Cemal: “——Ah?”

Aklından bunlar geçerek sıradaki haneye girmek üzere olan Todd, arkasındaki Cemal’in şaşkınlık nidasıyla bir anda hareketi kesti.

Ve öylece durup, suratında afallamış bir ifadeyle Belediyeye doğru bakan Cemal’e döndü.

Neler olup bittiğini merak eden Todd’un kaşları çatılırken,

Cemal: “Oh, hadi ama, şaka falan mı bu?”

Todd: “Ne oldu, Cemal? Belediyede neler…”

“Oluyor” diyecekken bakışlarını yanı başındaki Cemal’in baktığı noktaya çevirdi.

An itibarıyla Belediyede bir ziyafet verildiğinden ve dansözlerin Generalleri eğlendirip rahatlattığından emindi.

Dolayısıyla bazı generallerin biraz fazla gaza gelip kendilerini aptal yerine koyacak şeyler yapmasına şaşırmazdı.

Evet, bu hiç tuhaf olmazdı ama——

Todd: “——Yok artık.”

Ne olursa olsun Belediyenin üzerindeki yanan İmparatorluk bayrağı kabul edilemez bir şeydi.

Bu barbarca eylem kabalığın o kadar ötesindeydi ki Todd bile afallamıştı. Alevlerle kavrula kavrula sıcak rüzgârlar eşliğinde dalgalanan bayrak yandıkça alevlerinin kırmızılığıyla gece göğünü aydınlatıyordu.

Ve Todd, alevler içerisindeki bayrağın yanı başında da Belediyede tanışmış olduğu bir kadını görüyordu.

Yani dolgun siyah saçlara ve keskin bakışlı gözlere sahip müzisyeni. Zannediyordu ki ismi——

Todd: “——Natsumi Schwartz.”

Evet, ismi sorulduğunda verdiği yanıt buydu.

Cemal’i karşısında bulduğunda korkup küçülen, güçsüz bir kadındı. Ama şu anda elindeki meşaleyle İmparatorluk Bayrağını cüretkâr bir şekilde ateşe verdiğini açıkça görebiliyordu.

Belediyedeyken gördüğü o güçsüz hâlinden eser yoktu.

Bunun sarhoşluğun doğurduğu bir şiddet eylemi gibi bir şey olmadığı da kuşkusuzdu.

Yani hiç şüphesiz ki İmparatorluğa gerçekleştirilen kasti bir saldırıydı. Ve bir üssün bayrağının yakılması, oranın düşmanların eline geçtiği anlamına gelirdi.

Todd tam da bunları düşünürken zihninde bir olasılık belirdi.

Todd: “Yok artık, o sen miydin?”

Gözleri olabildiğince açılan Todd, elinde meşalesini tutan siyah saçlı kadını, Natsumi Schwartz’ı inceliyor ve zihninde beliren o minicik olasılığın şokunu taşıyordu.

O olasılık üzerine düşündükçe akla daha yakın geliyor, kadına baktıkça daha da uzaklaşıyordu.  

Zaten etkisini bu denli olağanüstü kılan da buydu.

Böyle bir şey yapmak kimin aklına gelirdi ki?

Düşmanın gardını en ön saftan indirip operasyon üssünü ele geçirmek için böyle bir yönteme kim başvururdu?

Todd: “Bunun imkânsız olduğunu sanmıştım. Ön kapıdan sızmaya çalıştıklarına inanamıyorum.”

Kim böylesine riskli bir yaklaşımı seçebilirdi ki?

Elbette ki yük araçlarının arkasına veya ejder arabalarının içine gizlenme olasılıkları dikkatle değerlendirilmiş ve kontrol noktaları güçlendirilmişti. Ama dikkat çekecek bir şekilde yaya olarak içeriye sızmaları hiç öngörülmeyen bir şeydi.

Buna rağmen ilk girişleri, içeridekilerin temkinliliğini arttırmıştı. Bundan da öte, daha gizli kapaklı bir yaklaşıma yönelmek doğal bir yanıt hâlini almıştı——

Cemal: “Bu yalnızca bir oyun olamaz, değil mi? Kasten bizimle karşılaşıp içimize ön saflardan sızmanın imkânsız olduğuna dair bir önyargı mı yerleştirdiler yoksa?”

Evet, sonra da şehre sızmayı başarıp bir dansöz olarak Belediyeye davet edilmiş ve İmparatorluk Bayrağını yakmıştı—— Her şey tam da Natsumi Schwartz’ın kafasına koyduğu gibi gerçekleşmişti.

Todd: “…Durum kötü.”

Ne titiz bir plan diye düşünen Todd’un içi ürperiyordu.

Üste çıkmak için elinden gelen her şeyi yaptığını düşünürken savaşın simgesi olan o kişi, kendisini kolaylıkla bastırıp alaya almıştı.

Todd, titrediğini fark etmenin şaşkınlığını taşıyordu.

Cemal: “Kahretsin! Burada ne haltlar dönüyor! Neyse, Belediyeye dönmemiz lazım…”

Todd: “Aptal, kes şunu. Gidersen sen de öleceksin.”

Cemal: “Ha?”

Todd’un aksine Cemal, İmparatorluk Bayrağını ateşe veren kişinin kimliğinden bihaberdi.

Aradaki mesafe nedeniyle gözleri, Belediyenin çatısındaki detayları algılayamıyordu. Todd’sa özel gözleri sayesinde bunu görebiliyor ve tam da bu yüzden Cemal’i gitmemesi için sırtından tutuyordu.

İmparatorluk Bayrağı ateşe verildiğine göre şehrin düşüşü kesinleşmişti.

Şimdiye Zikir de dâhil olmak üzere ziyafete katılan tüm Generaller öldürülmüş olmalıydı. Ve içeri girecek olurlarsa muhtemelen onların sonu da mağlubiyet olurdu.

Cemal: “Şu anda kafayı yiyorsun, değil mi? Bir de kendini İmparatorluk Askeri zannediyorsun, ha?”

Todd: “Gururlu olarak galip gelemez, hayatta kalamazsın. Ayrıca Belediyenin ele geçirildiğini biliyorsun; İkinci Sınıf General de öldü. Shudraqlar çok geçmeden şehre ulaşacaktır.”

Cemal: “————”

Todd: “Bu gerçekleşmeden önce kaçmazsak ölmekten başka şansımız olmayacak.”

Cemal, sessiz sedasız silahsızlanmanın doğuracağı aşağılanmayı kabul edebilecek biri değildi.

Diğer alternatifse cesaretini toplayıp düşman saflarına dalmak ve yaklaşık on kişiyi indirerek ölmekti.

Bir Kılıç Kurdunun ölüm şeklinin tam da böyle olacağı söylenebilirdi ama Todd’a kalırsa bunun bir köpeğin ölümünden farkı yoktu.

Hayat demek, sınırlı kartlarla dolu bir el demekti.

O eli zafer kazanmak için kullanmak iyi hoştu da üzücü bir yenilgi için kullanmak israf olurdu.

Cemal ve Todd ikilisinin tanışıklığı uzun yıllara dayanıyordu. Hâliyle bu konuda birbirlerine tavsiyede bulunacak yakınlığa sahip olduklarını düşünmek tuhaf kaçmazdı. Yani muhtemelen.

Todd: “Az önce tıkadığım şu duvar deliğini görüyor musun? Ben oradan kaçacağım. Peki ya sen?”

Cemal: “Gu, gu… Yine aşağılanmış hissedeyim diye mi uğraşıyorsun?”

Todd: “Hayatta kalırsan utancını temizlemek için bir şansın olur. Ama ölürsen her şey biter. Bu yüzden ben gidiyorum. Kazanacağıma ihtimal vermediğim bir mücadeleye girmem.”

Gerçekten de bırakın yüzde yüz mağlubiyeti, kazanma şansının düşük olduğu bir mücadeleye bile girmek istemezdi. Ama Cemal’le detayları tartışmaya ayıracak vakti yoktu.

Çabucak arkasını dönüp koşmaya başladı. Cemal’se anlık bir tereddüt sonrası “Lanet olsun!” diye küfrederek Todd’un peşine takıldı.

Herkes onun kadar basit ve saf olsaydı dünyanın işleyişi farklı olabilirdi.

Her hâlükârda——

Todd: “Sanırım seni şimdilik Natsumi olarak hatırlayacağım. ——Savaş simgesi genç.”

△▼△▼△▼△

Beklenmedik bir şekilde İmparatorluk Askerleri, imparatorluk bayrağının ateşe verildiğini ve Belediyenin düştüğünü fark ettikleri anda teslim olma çağrısına uyum sağlamıştı.

Aynısı şehri koruyan muhafızlar için de geçerliydi ki bunun da şehri kan dökmeden ele geçirmeyi planlayan Subaru’ya büyük yardımı dokunmuştu ama tabii ki bu da şaşırtıcı bir gelişmeydi.

Subaru: “Ne zaman Sengoku dönemi tarihi dramalarındaki bir savaşı izlesem o savaşın ancak karşı tarafın generalinin kellesi alınınca sonlanmasını oldum olası tuhaf bulmuşumdur…”

General öldürüldüyse sıradaki kişi general olur ve savaş devam ederdi.

Evet, bu meslekten olmayan biri, taraflardan biri tamamen yok oluncaya veya bitap düşünceye dek savaşın sonlanmayacağını düşünebilirdi ama bu savaşta durum böyle değildi.

Çünkü muazzam bir kuvvet üstünlüğüne sahip olması gereken İmparatorluk Ordusu, komutanları Zikir’in rehin alındığını öğrenir öğrenmez silahsızlanmayı kabul etmişti.

Mizelda: “Eh, bayağı büyük bir başarıydı, Subaru… Yo, Natsumi.”

Subaru: “Mizelda-san.”

Savaşın sonuçları ve operasyonunun başarısı karşısında eliyle sahte göğsüne vuran Subaru, şişeyi ağzına dikmiş mutlu mesut içki içen Mizelda’nın kendisine yaklaştığını gördü.

Destek kuvvet olarak şehrin dışında gizlenip bekleyen kadın da İmparatorluk Bayrağının yakılmasıyla verilen sinyal sayesinde Belediyenin düştüğünü anlayarak şehre girmişti. İmparatorluk Askerlerinin mağlup edildiğinin farkında olan muhafızlar, onların göğüsleri kabarık şekilde şehre girmesine engel olmaya kalkmamıştı.

Shudraqların iş birliği sayesinde İmparatorluk Askerlerinin büyük bir çoğunluğu başarıyla yakalanmıştı.

Ziyafetin gerçekleştirildiği salondaki yiyecek ve içecekler kaldırılmış, onların yerine elleri bağlanan İmparatorluk Askerleri sıra sıra dizilmişti.

Subaru her şeyi çöpe atmak israf olur diye düşününce de Mizelda ve diğerleri içkileri içmeye başlamıştı ama bunu yapmak onları hırsızlığa razı barbarlara benzetmişti.

Subaru: “Ama bunca kişi varken… kafa kafaya gitmek zor olurdu.”

Mizelda: “Düşmanların sayısı ne kadar çok olursa olsun Shudraqların gururu sarsılmaz. Çok fazla düşman diye bir şey yoktur… Ve evet, üstesinden gelinemez sayılar olabilir. Ama sen ve Abel, onları mağlup etmeyi başardınız.”

Subaru: “————”

Mizelda: “Seninle gurur duyuyorum, Natsumi. Aklınla cesaretini sergiledin. Sen olmasaydın bunu yapamazdık.”

Deyip Subaru’nun omzuna enerjik bir tokat indiren Mizelda, ona cömert bir gülümseme sergiledi.

Sonra da ayağa kalkarak Belediyenin düşürülüşündeki katkıları için Taritta ve Kuna’yı tebrik etmeye gitti.

Ve Taritta’nın ablasının övgüsüyle ışıldayan gözlerini uzaktan görmek bile Subaru’yu gülümsetti. Kuna da güvende olduğunu gören Holly tarafından kucaklanıp âdeta dürüme dönmekle meşguldü.

Subaru: “Bu gidişle elde ettiği onca başarıya rağmen ölüp gidecek kızcağız…”

???: “————”

Subaru, duyduğu rahatlamayla usulca gülümsedi. Sonra da arkasını döndü ve hemen ardındaki kişiyle çarpışmasına ramak kala toparlandı.

O kişi——

Subaru: “R-Rem…”

Rem: “…Evet.”

Onu bu yakınlıkta kendisine bakar hâlde bulan Subaru, ister istemez bir adım geri çekildi.

Rem, elinde ahşap bastonunu tutuyor ve soluk mavi gözleri Subaru’yu baştan ayağa süzüyordu. Onun bu bakışlarından rahatsızlık duyan Subaru’ysa boğazını temizleyerek,

Subaru: “Mesele nedir? Ben iyiyim, anlarsın ya.”

Rem: “Evet, ben de öyle duydum. Ama yaralanmış olsan da bunu gizler ve iyiyim dersin diye düşündüm.”

Subaru: “Gerçekten de bana hiç güvenin yok… Ama acıyla aram pek iyi değildir, yani en ufak bir yaralanmamda bile anında haber veririm. Cidden bak, doğru söylüyorum.”

Rem: “Bu da kulağa şüpheli geldi.”

Subaru: “Çıh ha ha…”

Rem’in güvenden yoksun bakışlarının hedefi olan Subaru’nun omuzları çökmüştü.

Fakat bir anda bir şeyi idrak ederek kafasını çevirdi. Ve “Ha?” dedi. Ram birazcık kaba olabilirdi ama muhtemelen Subaru’nun yaralı olup olmadığını merak etmişti.

Subaru: “Benim için endişelendin, değil mi?”

Rem: “Ha?”

Subaru: “Oh! Affedersin! Bir an kendimi kaptırmışım! Tabii ki endişelenmedin! Rem benim için endişelenmiş olamaz ki…”

Rem: “Evet, endişelendim.”

Subaru: “Ne?”

Ellerini havada sallayan Subaru, telaşa kapılarak aradaki yanlış anlaşılmayı düzeltmeye çalıştı. Ama onu durduran, bizzat Rem’in ağzından dökülen kelimeler oldu.

Rem’in ifadesi değişmemiş olsa da gözlerinin mavileri hafiften titreşiyordu.

Rem: “Sana, endişelendiğimi söyledim. Tabii ki endişelendim. Planın şaka gibi olsa da seni bu planı bulup uygulamaya zorlayan bendim. Buna rağmen nasıl endişelenmeyebilirim ki? Nasıl olur da bu kadar kalpsiz bir insan olduğumu zannedebilirsin?”

Subaru: “Yo yo yo, öyle değil, Rem’in kalpsiz olduğunu falan zannetmiyorum! Rem şefkatli biri, biraz küstah ve birilerini tanımadan önce de biraz mesafeli ama bu farklılık da çok çekici bence…”

Rem: “————”

Subaru: “Rem, etkilenmiş olamazsın herhâlde?..”

Rem: “Hayır, yalnızca tuhaf buldum.”

Ve bu basit beyanla birlikte Subaru’nun sahte göğsü delinip geçildi, ağzından bir “Aahh!” nidası döküldü.

Rem’se acı içerisinde göğsünü tutarak geri çekilen Subaru karşısında bıkkınca iç çekti. Sonra da Subaru’ya doğru bir adım atarak,

Rem: “Bilesin diye söylüyorum, ne demiş ve ne yapmış olursan ol, istediğin şeyi başardın. Gerçekten de bu şehri düşürmeyi başardın. Hem de hiç kimsenin ölümüne sebep olmadan.”

Subaru: “… Keşke bu kan dökmeme kısmının devamını getirebilsek, mümkün olduğu sürece kimsenin zarar görmemesini umuyorum. Fazla mı şey istiyorum bilemiyorum gerçi.”

Rem: “Bunu ben de merak ediyorum. Ama söz konusu sen ve Abel-san olunca bir ihtimal bu işin altından kalkabilirsiniz… Bana neden öyle bakıyorsun?”

Subaru: “…Yok bir şey, yok, yok bir şey, tamam mı?”

Rem, Subaru’nun asılan suratı karşısında tek kaşını kaldırmıştı.

Gerçekten de iyi bir noktaya değinmişti. Abel’in yardımı olmasaydı bu planın gerçekleşmesi mümkün olmazdı, o adamın korkunç bir dahi olduğu doğruydu.

Yine de Rem’in ağzından başka bir adama dair iltifat sözcükleri işitmek Subaru’nun kalbini parçalıyordu.

Subaru: “O sahte göğüslerle bile etkilenilecek bir şeyler var, ha?..”

Rem: “Yine aptalca bir şey söylüyormuşsun gibime geliyor…”

Rem Subaru’ya diktiği gözlerini kısarken Subaru, olayı örtbas etmek için “yo, yo, yo” deyip ellerini salladı.

Rem’e şu anda duyduğu kıskançlıktan bahsedecek olursa bunu da tuhaf bulma ihtimali yüksekti. Kaçınılmaz bir şeydi ama yine de can yakıcıydı. Tek taraflı aşk insana acı veriyordu.

Subaru: “Yo, bu durumda, yalnızca bir refleks mi ki?.. Emilia-tan’ınkilerle kıyaslanınca makul olsalar da gerçekmiş gibi hissettiriyorlar, sence de öyle değil mi…”

Medium: “Oh! Natsumi-chan, demek buradasın! İyi bir iş çıkardığınızı duydum, tebrikler!”

Subaru: “Ah, Medium-san.”

Medium miskin adımlar ve yüksek bir sesle odaya giriş yaptı. Subaru’ysa o uzun kızın aniden belirişiyle irkilip bir adım geri çekildi ama Medium’un öne eğilerek aralarındaki mesafeyi kapatışıyla bu yaptığı anlamını yitirdi.

Yüzünde koca bir gülümseme olan Medium, mutlu mesut salondaki askerleri incelerken omuzlarında iki kız taşıyordu—— Utakata ve Rui.

Medium: “Bu insanların hepsi Natsumi-chan ve diğerleri tarafından yakalandı, değil mi? Çok şaşırdım! Ee, ee, kız kardeşim nerede? Elinden geleni yaptı mı?”

Subaru: “Kız kardeşin mi? Ah, doğru. Flora…”

Flop: “——Buradayım, kıymetli kardeşim!”

Medium: “Oh!”

Uzun yıllardır kendisine eşlik eden ve gözünün alıştığı o yakışıklı genci salonda bulan Medium’un yuvarlak gözleri daha da irileşti. Ve Flop, ayaklarını tek bir kez, hızlıca yere vurarak varlığını belli etti.

Medium: “An-chan! An-chan değil mi bu! Biliyordum, An-chan benim kız kardeşim değilmiş ve kız kardeşim sandığım kız An-chanmış!?”

Flop: “Hahaha, neden bahsettiğin hakkında hiçbir fikrim yok, kıymetli kardeşim! Ama ne olursa olsun buradayım işte. Ve kız ya da erkek kardeşin olmamın hiçbir önemi yok!”

Medium: “Bu da doğru! Öyleyse belki de ben de bir kız kardeş değil, erkek kardeşimdir! Kocamanım sonuçta!”

Flop: “Kız kardeş ya da erkek kardeş, abi ya da abla, ne olursa olsun biz bir aileyiz!”

O’Connell kardeşler arasında geçen konuşma tuhaf olsa da sonuca ulaşıncaya dek kendine özgü temposunu korumuştu.

Ardından kahkahalar atan Flop Medium’a belinden sarılırken Medium da omzunda kızlarla birlikte daireler çize çize dönmeye başladı.

Sonuç olarak Flop’un iki ayağı da havaya kalkar ve görkemli bir dönüş başlarken kardeşlerin ve çocukların mutlu kahkahaları salon boyunca yankılandı.

Subaru: “Gerçeküstü, öyle değil mi?..”

Rem: “Medium-san’ın da Flop-san için endişelendiğine eminim… Ee, sen ne zamana kadar bu kılıkta kalacaksın? Ömrünün sonuna dek mi?”

Subaru: “Ömrümün sonuna dek kısmı biraz abartı değil mi!? Ne kadar tatlı olursam olayım bu yalnızca geçici bir görünüm… Ve er ya da geç normale dönmek zorundayım.”

Rem: “Bu şimdilik bu hâlde kalacağın anlamına mı geliyor?”

Subaru: “Şu anda üstümü başımı değiştirecek vaktim yok, hepsi bu!”

Subaru, bu tür şüphelere ya da başka bir deyişle Rem’in ona bir sapıkmış gibi bakmasına dayanacak zihinsel güce sahip değildi.

Açıkçası hâlâ kadın kılığında olmasının tek sebebi İmparatorluk Bayrağını yakmak ve sonrasında şehre giren Shudraq Halkını karşılamak gibi ufak tefek işlerle meşgul olmasıydı.

Yani yalnızca şartlar onun ‘Subaru’ kılığına dönmesine izin vermemişti. Natsumi Schwartz olarak kalmaya niyetli falan değildi.

Subaru: “Öyle miyim yoksa?”

Rem: “Oh doğru ya. Abel-san’ı arıyorsan komutanla birlikte arka odada.”

Subaru: “Bana inanmıyormuş gibi davranıyorsun!”

Kendisine boş boş bakan Rem’i işaret eden Subaru, arkasını dönerek Abel’e doğru ilerlemeye başladı.

Rem ve diğerleriyle kansız kuşatmanın başarısını kutlamak istese de öylece ellerini havaya kaldırıp keyifle kutlama yaparak oturamazdı.

Sonuçta Guaral’ın düşüşü yalnızca ilk adımdı. İmparatorluğu alt üst edecek olan müstakbel iç savaşı ve Subaru’nun bunda nasıl bir rol oynayacağını düşünmeleri gerekiyordu.

Bunun için de——

Subaru: “Affedersiniz.”

Diyen Subaru, salondan ayrılan arka odanın kafasını itip açtı.

Aslında buranın Belediye Başkanı olan şehir yöneticisinin ofisi gibi özel bir oda olması gerekiyordu fakat başkanın gönderilişiyle masanın başına yöneticinin yerine gönderilen kişi geçmişti.  

O kişi de İkinci Sınıf General olan Zikir’di ama şu anda yerini çok daha şatafatlı bir adam almıştı.

Abel: “——Sen. Sen hâlâ aynı kılıktasın.”

Diyen Abel, çoktan dansöz kostümünden sıyrılmış ve daha erkeksi bir kılığa bürünerek kollarını sıvayıp elini yanağına yaslamış şekilde homurdandı.

Odada o ve karman çorman saçlarla diz çökmüş Zikir hariç hiç kimse yoktu.

Subaru: “Kıyafet konusunu açma lütfen. Ayrıca İkinci Sınıf Generalle baş başa mısınız, muhafız yok mu? Canını yolda mı buldun sen?”

Abel: “Elbette ki karşı koyma niyeti olsaydı onu kılıçtan geçirirdim. Ama böyle bir niyeti yok. Öyle değil mi, Zikir Osman?”

Zikir: “——Evet. Doğru söylüyorsunuz, Ekselansları.”

Cevap vermesi istenen Zikir, çenesini sallayarak böyle söyledi.

Ekselansları şeklindeki saygılı hitabı ve ortadaki bariz üstünlük, Abel’in kılık değiştirmiş bir hayduttan fazlası olduğuna hükmettiğini gösteriyordu.

Başka bir deyişle Zikir, Abel’in gerçek kimliğini anlamış ve bu nedenle önünde diz çökmüştü.

Subaru: “Ona söyledin mi?”

Abel: “Böyle bir şeye ihtiyaç duymadım. Anlaşılan bu herif dans sırasında olayı çözmüş. Yo, danstan sonra yapılacak doğru şeyin ne olduğu aklına düşmüş desem daha doğru olacak.”

Subaru: “——?”

Subaru, bu sözlerin ardındaki anlamı idrak edemeyerek kafasını eğdi.

Zikir ise Abel’in bu gözlemi karşısında daha da büyük bir saygı göstermek istercesine başını iyice öne eğdi.

Neticede o, Abel’in İmparator olduğu gerçeğini, yani bu noktaya dek pek hissedilmeyen bir gerçeği kesin olarak fark eden ve buna duyduğu saygıyı ifade eden kıymetli bir insandı.

Abel: “Ama açıklamaya gerek duymadan tahmin etmen faydalı oldu tabii. Zikir Osman, bana itaat et. Haksızlığa uğramayacaksın.”

Zikir: “Elbette! Söz konusu sizseniz, Ben, Zikir Osman, canımı bile riske atarım!”

Subaru: “Bekle, bekle bekle, sen ciddi misin? Daha hiçbir şey duymadın ki, haksız mıyım?”

Zikir, oturduğu sandalyeden emrine amade olmasını isteyen Abel’e saniyesinde bağlılığını sunmuştu.

Bunun elverişli olduğu kesindi ama Subaru’ya kalırsa gerçek olamayacak kadar iyiydi de. Ancak Zikir, Subaru’nun sorgusu karşısında kafasını sallayarak şöyle dedi:

Zikir: “Ekselansları yanı başımda ve bana ihtiyacı var. Hâl böyle olunca İmparatorluğun bir Generali olarak emirlerine itaat etmek görevimdir. Her şeyden öte, artık size eskisinden de sadık olacağıma yemin ediyorum.”

Abel: “Oh, neden? Dansımdan mı etkilendin?”

Zikir: “Çok ama çok güzeldi. Fakat hepsi bundan ibaret değil.”

Abel hiç gülümsemeden soğuk bir şaka yapsa bile Zikir’in coşkusu yoğundu. İki yumruğunu da yere dayamış ve yüzüne kocaman, kuvvetli bir neşe yerleşmişti.

Zikir: “Ekselanslarının iki lakabımı da hatırlamasına şaşırdım… Ben onları rezalet olarak görüp lanetler okusam da siz hatırladınız ve ona göre hareket ettiniz.”

Abel: “Elbette. İnsan İmparatorluğun hükümdarı olmak istiyorsa topraklarını tanıyıp anlamalı. Aynısı hizmetindeki kişiler için de geçerli. Bir General olarak seni ne zaman elim ayağım olarak kullanacağımı bilemem. O el ve ayakları kendininmiş gibi tanımasaydı İmparatorun adımları kısıtsız, özgür hâle gelebilir miydi sence?”

Zikir: “Kesinlikle gelemezdi! Bu yüzden de büyük bir onur duyuyorum!”

Diyen Zikir, yüzünden silinmeyen bir neşeyle titreyerek Abel’e daha da coşkulu bir bağlılık yemini etti.

Dürüst olmak gerekirse yalnızca yaşananlara bakarak bunun gerçek olamayacak kadar iyi bir u dönüşü olduğu söylenebilirdi ama Zikir öylesine tekinsiz bir karakterdi ki Subaru bile içindeki hislerden şüphe duyacak noktaya gelemiyordu.

Aynı zamanda Abel’in sözlerinin etkileyiciliğiyle bunu destekleyen, İmparatorluğun verdiği sağlam gurur ve inancı karşısında afallamıştı.

İmparatorlukta kaç general olduğunu bilmiyordu ama Zikir aralarında öne çıkan biri olsa bile Abel, ne olursa olsun bir şehri indirebileceğinden emin olmak adına her birini hatırlayabilecek miydi yani?

Ehh, bu şehirden sorumlu general bir başkası olsa bile aynı sonucu alacağından emin görünüyordu.

Bulutları bile aşan bir rakip olan İmparator, Zikir’i tanıyor, güçlü ve zayıf yanlarını biliyor ve bunun üzerine stratejisini inşa edip onu harika bir şekilde beklentileri çizgisinde yönlendirerek mağlup ediyordu.

Belki de bu, liseli bir beysbol atıcısının yaptığı atışla en sevdiği profesyonel beysbol oyuncusunun sayı alması gibi bir şeydi. Ama gerçek savaş, bununla kıyaslanamayacak kadar rahatsız edici bir şeydi. Her hâlükârda…

Abel: “Zikir Osman itaat edecekse emri altındaki diğer generaller de aynısını yapacaktır. Böylece Kale Şehriyle birlikte nihayet sağlam bir mücadele gücüne eriştiğimizi söyleyebilirim.”

Zikir: “Yine de ülkenin geri kalanına karşı çıktığımız takdirde kaçınılmaz bir güç eksikliği çekeriz. Her şeyden önce İmparatorluk Başkentinden gönderilmesi gereken destek kuvvetleri çağırıp teslim olmaya davet etmemiz gerektiğini düşünüyorum.”

İmparatorluğun durumuna aşina olan ve strateji geliştirmekten anlayan müttefiklerin de eklenmesiyle birlikte konuşmaları hızla tam teşekküllü bir askerî tartışmaya dönüşmüştü.

Ve bunu hiç tereddütsüz kabul eden Abel’in aksine Subaru, kapsamlı bir savaş için hazırlıkların başlatılmasına karşı büyük bir direnç hissediyordu. Bu nedenle bu tarz konuşmalar başlamadan önce Abel’le konuşabilmeyi yeğlerdi.

Onunla Kale Şehrinin ele geçirilişinin ardından kendisi ve Rem’e ne olacağını konuşmak isterdi.

Ama maalesef ki gündeme getirmek istediği teklif ele alınamayacaktı.

Çünkü——

Abel: “————İmparatorluk Başkentinden gelen destek kuvvet, ha.”

Abel, Zikir’in yorumu karşısında bu şekilde mırıldandı ve odadaki havayı titretti.

Subaru ve diğerlerinin gözlerini irileştirecek kadar büyük bir şevkle sandalyesinden kalktı, salonun gerisine doğru yürümeye başladı.

Ve sonra da——

Abel: “——Derhal şehrin ana kapısını kapatın! Hiç kimsenin, ulakların bile içeri girmesine izin vermeyin!”

Abel’in bağrışı salondaki herkesi afallatmıştı.

Elbette ki daha az önceye dek onunla konuşmakta olan Subaru ve Zikir’in yanı sıra Mizelda ve diğerleri de Abel’in gerçek niyetini idrak edebilmiş değildi.

Ancak ısrarcı görünümü, ortada sıradan bir mesele olmadığını anlamaları için yeterliydi.

Mizelda: “Taritta, git de ana kapıyı kapatmalarını söyle.”

Taritta: “Oh, abla, bu da ne demek oluyor?..”

Mizelda: “——Git hadi! Shudraq ismine leke sürme!”

Mizelda’nın sert sesi tereddütlü Taritta’ya ulaşırken öldürücü dahi denilebilecek o ses karşısında gözleri irileşen Taritta, hemen salonun dışına koşturdu. Muhafızlara ana kapıyı kapatmaları emrini verecekti.

Böylece Abel’in talimatları yerine getirilmiş olacaktı, ama——

Flop: “Köy Şefi-kun, neler oluyor? İfadenizin değiştiği çok nadir görülürdü.”

Abel: “Şimdi saçmalıklarına ayıracak vaktimiz yok, tüccar. Zikir Osman, Generalleri ikna et, Mizelda, sen de…”

???: “Aaaaaaaaaah—— Hık.”

Abel, endişeli Flop’u umursamayarak hızlıca herkese talimatlarını sıralıyordu.

Gruplarının başları olan Zikir ve Mizelda’ya üyelerini toplamalarını emrediyordu fakat bu emri tiz bir çocuk bağrışıyla yarıda kesildi.

Medium: “Hey, hey, hey, neler oluyor!? Rui-chan, ne oldu!?”

Rui: “Aah! Aah! Aauh!”

Utakata: “Ru! Sakin ol! Uu yanında!”

Süslü püslü saçları çekilen Medium’un gözleri şaşkınlıkla dönerken omuzlarında taşımakta olduğu Rui çaresizce çığlıklar atıyor, Utakata’ysa onu sakinleştirmeye çalışıyordu.

Ancak kıyamet kopartan Rui hiçbir şekilde sakinleşmiyordu. Tam aksine koca koca gözyaşları döküyordu ve yüz ifadesi bir şeylerden korkuyormuşçasına gergindi.

Rem: “Rui-chan, lütfen sakin ol! Sorun nedir? Bir sorun varsa seni dinlerim, ağlamana gerek yok…”

Rui: “Aaah!”

Rem: “Ha? Orada mı, neler oluyor ki?”

Rui’nin ağlayışını izlemeye gönlü elvermeyen Rem ona doğru yaklaşırken onun geldiğini fark eden Rui, gözlerinden yuvarlanan yaşlar eşliğinde salonun köşesini işaret etti.

Subaru ve Abel de o yöne döndü. Ama orada hiçbir şey yoktu. ——Daha doğrusu hiçbir şey olmamalıydı.

Abel: “Mizelda!”

Mizelda: “Oh, OHHHHH!!——”

Mizelda’nın ismini haykıran ilk kişi, o boşluğa bakan Abel oldu.

Mizelda’ysa karşılık verircesine çabucak sırtındaki yayı hazır etti, sağ eline dört ok alarak hepsini birden yayına yerleştirip çekti.

Ve Mizelda’nın güçlü bedeni, Shudraq Reisinden muazzam bir darbe gelmesini sağladı.

Dört ok çılgınca uçarak Rui’nin işaret ettiği boş noktaya ilerledi. O okların her biri ormanda Subaru’yu öldüren Avcının darbelerini anımsatıyordu.

Öylesine güçlüydüler ki o okları yediği takdirde Subaru’nun bedeni paramparça olurdu.

Aynı şekilde oklardan güçlü olması gereken zemin ve duvarlar da paramparça olurken salona bir toz bulutu yayıldı.

Askerler korunmak ve soluklanmak için sağa sola atlarken Subaru ve diğerleri, Rui’nin çıkardığı yaygaranın bir sebebi var mıymış diye anlamak için dumanları izliyordu.

???: “Böyle bir şey beni öldürmeye yetmez.”

Derken dumanlarla kaplı salonun içerisinde usulca, durgun bir ses işitildi.

Subaru, bunun bir kadın sesi olduğunu anladı. Kulak zarları bunun duygudan yoksun, umursamaz, ağır ve mütevazı bir ses olduğunda karar kıldı.  

Ki bu da şu anki gerginlik için fena hâlde yersiz, uygunsuzdu.

Lakin o sesin doğurduğu sonuç güçlüydü.

Mizelda: “————”

——Çünkü göz açıp kapayıncaya dek Mizelda’nın tüm bedeni heybetli ateşlerle sarılmış, alevler içerisinde kalmıştı.

△▼△▼△▼△

Mizelda: “——Çıhçıh!!”

Mizelda’nın bedeni bir anda alevlere bürünmüş, bu da duyulmaz bir çığlık atmasına yol açmıştı.

İnsansı bir alev kütlesine dönüşen görüntüsü, insanların ani bir hareket gerçekleştirmesini engelliyordu.

Kuna: “——Çıh, Holly!!”

Holly: “A-anlaşıldı~!!”

Kuna’nın seslenişinin hemen sonrasındaysa Holly aceleyle koca bir kap dolusu suyu hayvani bir güçle kaldırdığı gibi tüm gücüyle alevler içerisindeki Mizelda’ya boca etti.

Kırık kaptan taşan sular Mizeda’nın bedenini sarmalarken ateşe verilen kadın, olduğu yere yığıldı.

Alevler tarafından kavruluşu anlık olsa da tüm bedeninin ateşe verilmesinin nasıl bir acı doğuracağını hayal etmek imkânsızdı.

Bu ani durum değişimine ayak uyduramayan Subaru, ne haltlar döndüğünü merak ediyordu. Buna rağmen kaotik salonun merkezinde belirmiş yabancı figürlerin sayısındaki artışı fark etmişti.

Yalnızca Subaru değil, geri kalanlar da sırasıyla yeni gelen kişinin farkına varmaktaydı.

——Karşılarında kahverengi tenini büyük oranda gözler önüne seren güzel bir kız duruyordu.

Gümüşi beyaz renkte saçları, sol gözünü örten bir göz bandı, arkasından uzanan tüylü, gür bir kuyruğu ve elinde de hiçliğin ortasından toplanmış gibi görünen bir dal vardı.

Duygusuz yüzü, son derece genç ve kadınsı hatlarıyla kıyaslandığında biraz dengesiz bir izlenim veriyordu.

Bununla birlikte az önce yaşananların tetikleyicisinin bu güzel kız olduğuna hiç şüphe yoktu.

Ne yaptığı, ne istediği, kim olduğu, hepsi de meçhuldü——

???: “——Demek sensin, Arakiya.”

Fakat geri kalan herkes donakalırken o kızın ismini bilerek ona seslenen biri olmuştu.

Şekilli gözleri keskinleşmiş şekilde öylece dikilen ve Arakiya’ya bakan kişi—— Kutsal Volakiya İmparatorluğunun tahtından indirilmiş olan İmparatordu.

Zikir’in anında bağlılık yemini ettiği göz korkutucu kişi Arakiya’yla karşı karşıyaydı ama genç kız, en ufak bir gerginliği olmadan elindeki dalı sağa sola sallıyordu.

Arakiya: “Görüşmeyeli epey olmuştu, Ekselansları.”

Abel: “Aynen, sağlığın hâlâ yerinde herhâlde—— Tıpkı Chisha gibi merhametsizsin.”

Arakiya: “Yo, değilim? Aksi takdirde tehlikeli olurdu.”

Bu, Arakiya’nın gözünde gergin bir konuşma değildi.

Ancak iletişim kurabiliyor olmalarına rağmen Abel’in gerginliği, Arakiya’nın sohbet edilebilecek cinsten biri olmadığını gösteriyordu.

Her şeyden önce, Abel’in İmparator olduğunu bile bile ona böyle kayıtsızca yaklaşan bu kadın kimin nesiydi?

Zikir: “Birinci Sınıf General, Arakiya…”

Subaru: “…Ne dedin sen?”

İkisi hizaya girerken Zikir’in ağzından zorla çıkan kelimeler, Subaru’nun yanaklarının kasılmasına yol açtı.

Yanlış duymuş olmayı umuyordu, lakin Zikir’in bakışları ciddiydi ve Subaru, yanlış duymuş olma olasılığının ortadan kalktığının farkındaydı.

Hemen ardından da bunun bir yanılsama olmadığını kanıtlarcasına sözlerinin devamı geldi.

Zikir: “Birinci Sınıf General Arakiya… İmparatorluğun en güçlü kişilerinden, Dokuz İlahi Generalden biri!”

Abel: “Ayrıca Dokuz İlahi General arasında da ikinci sırada. Yani İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi.”

Subaru: “İmparatorluğun en güçlü ikinci kişisi mi?!.”

Zikir’in nidası Abel’in sözleriyle desteklenirken Subaru, şaşkınlığını gizleyemeyerek haykırdı.

Ve salondaki şaşkın bakışların ve ilginin odağı olan Arakiya, elindeki dalı kaldırarak——

Arakiya: “Aynen öyle!”

Deyip gururla göğsünü kabarttı.

Subaru: “————”

O anda salonda toplanmış olan Shudraqlar usulca Arakiya’nın etrafını sarmaya başladı. Mizelda ilk saldırıda etkisiz hâle getirilmiş ve geriye yalnızca 17 Shudraq kalmıştı ki savaşamayan Utakata da içlerinden biriydi, dolayısıyla yeterli güçte olup olmadıklarını anlamak zordu.

Buna rağmen——

Shudraq: “Nihayet elde ettiğimiz zafere çomak sokmana izin veremeyiz!——”

Ağızlarından lanetler okunurken biri, Subaru’nun ele geçirdiği kılıçlardan birini eline aldı.

O genç kadını uzaklaştırmak ya da yere serip yakalamak. Bu ikisinden birini başarabildikleri sürece Guaral’ın düşürülüşüyle elde ettikleri galibiyeti garanti altına alabileceklerdi.

Arakiya: “İstediğiniz kadar deneyin, faydası yok.”

Derken muazzam bir rüzgâr esti, tüm salonu karıştırdı. Subaru, Shudraqlar ve bağlanmış olan İmparatorluk Askerleri hep birlikte hareketlendi.

Arakiya: “————”

Yerle gök alt üst oldu, yukarıyı, aşağıyı, solunu, sağını, önünü, ardını göremeyen Subaru’nun tüm bedeni yere, duvara, tavana çakıldı ve neredeyse hissettiği yoğun acıdan bilincini yitirecek noktaya geldi.

Subaru: “Kah!”

Vücudu bütünüyle yere fırlar ve kırılan tavana bakarkense beyninin yavaşça durumu analiz edişiyle başından geçenleri anladı. ——Belki de bir hortumdu.

Odanın içerisinde muazzam bir hortum çıkıvermiş, Subaru’yu yutmuştu—— daha doğrusu Subaru’yla birlikte herkesi yutup çılgınca oradan oraya savurmuştu.

Arakiya’nın hortumu odada hüküm sürmüş, canlıyla cansız, dostla düşman ayrımı gözetmemişti.

Subaru buna rağmen zar zor da olsa bilincini korumayı başarırken——

Zikir: “Ona hâlihazırda vermiş olduğundan daha fazla zarar vermene… izin vermeyeceğim…”

Diyen Zikir, Subaru’yu tutup homurdanarak kollarını yavaşça iki yana açmıştı.

Hortum çıktığı anda yıkımın etkilerinden koruma teşebbüsüyle Subaru’yu hızlıca kendi bedenine doğru çekmişti. Etkisi sınırlı olsa da Subaru’nun bedenine tampon olarak bilincini yitirmesini engellemişti.

Bununla birlikte——

Subaru: “Bu bir şaka olmalı, öyle değil mi?..”

Salona bakınan Subaru, çaresizlik içerisinde böyle söyledi.

İnsan ve eşya silsilesi ortasında daha az önce savaşma arzularını dile getirmiş olan tüm Shudraqların savaşamaz hâlde yığılıp kaldığı görülüyordu.

Hatta en ağır hasarı alanlar, düşmanlıklarını sergilemiş olanlardı.

Subaru, Arakiya’nın hortumu onca yıkım esnasında kime saldıracağını seçmiş olabilir mi diye merak ediyordu.

Subaru: “——Re… m.”

Ve tüm bedeni acıyla sızlarken salonda Rem’i arıyordu.

O da tıpkı Shudraqlar ve diğerleri gibi saldırı sırasında bilincini yitirmiş olabilirdi. Yanlış bir yere çarptığı takdirde en kötü sonla karşılaşmış olması bile mümkündü.

Subaru bu düşünceyle odayı incelerken gözüne biri takıldı.

Lakin o kişi Rem değildi. Değildi, ama buna rağmen Subaru’nun dikkatini çekmişti.

Çünkü o hortumun istilasına uğradıktan sonra ayaklanmayı başarmış, kısmen yıkılmış balkona geçip sırtını tırabzana yaslamış şekilde Arakiya’yı izliyordu.

Subaru: “Abel…”

Subaru, Abel’in o hortum karşısında kendisini korumayı nasıl olup da başardığını hiç bilemiyordu. Abel’in yaraları önemsizdi—— elbette ki alnından akan kanları ve aşağı bükülmüş kolunu görmek yine de içler acısıydı.

Buna rağmen Arakiya’nın gözlerinin içerisine bakan gözleri, üstünlük hissiyatını yitirmemişti.  

Abel: “Emrimdeki kuklam buraya dek geliyor ve bu hengâmeyi yaratıyor. Benim safıma ne amaçla katıldığını unuttun mu yoksa?”

Arakiya: “…Ekselansları, bana yalan söylediniz. Oyuna getirildim. Bu yüzden, sizi asla affetmeyeceğim.”

Abel: “——Demek seni bu işe de Chisha soktu, ha?”

Diyen Abel, başını hafifçe öne eğerek kanlı, ağır bir nefes verdi.

Arakiya’nınsa yüzü duygudan yoksun olmasına rağmen gözlerinde belirgin bir öfke mevcuttu. Sert zemin üzerinde yavaşça ilerleyerek balkondaki Abel’e yaklaşıyordu.

Subaru, Abel’in balkona koşma sebebinin iyi görünmek olduğunu hiç düşünmemişti ama yaralı ve eli kolu boş olan Abel’in bir kozu olduğunu da zannetmiyordu.

Arakiya’nın aralarındaki mesafeyi kısaltmak için attığı adımlar, kulağa Abel’in hayatına dair bir geri sayımmış gibi geliyordu.

Bir adım, iki adım derken Arakiya Abel’e yaklaşıyordu ve bir noktada——

???: “Ah, AAAAAAAAAAAAAA—— HIK!!”

Tiz bir ses çınladı, hemen sonrasında da Arakiya’nın geçmek üzere olduğu noktaya bir sütun devrildi.

Parçalanan ve çatırdayan taş kütlesinin sesi işitilirken en az birkaç yüz kiloluk ilkel bir silah, Arakiya’nın üzerine indi.

Bu, başından beri sütunun arkasında gizlenerek saldırmak için doğru anı bekleyen Rem’in eseriydi.

Hortum tarafından yutulmasına rağmen bilincini koruyarak bir sütunun ardına gizlenmişti ve muhtemelen Abel’in bulunduğu noktadan görülüyordu. Varlığını gizli tutan genç kız, Arakiya yaklaşırken Abel’in bakışlarını izleyerek zamanlamasını ayarlamış ve sütunu itmişti.

Bu şartlar altında gücünü kullanarak gerçekleştirebileceği ilk ve son saldırıydı.

İyi hedef almıştı ve Arakiya’nın ince bedenini ezip geçmiş olmalıydı——

Arakiya: “Hmm?”

Rem: “——Yok artık.”

Ancak Arakiya’nın ayaklarının altındaki zemin, kafasını çevirip bakma gereği bile duymadan şeker gibi eriyip dağıldı ve düşen sütunu desteklemek için yukarıya uzandı.

Adeta yenilikçi bir sanatın nihayete erişine başından sonuna tanık olmuşlardı.

Rem’in tüm gücünü kullandığı saldırısı Arakiya’ya ulaşmamış, onu rahatsız bile etmemişti.

Derken Rem, parçalanan sütunun dibinde diz çöktü, Arakiya’ysa ardına doğru baktı ve tek bir bakışın ardından gözleri irileşti.  

Arakiya: “Oh, bir oni. Bunu beklemezdim.”

Rem: “Sen…”

Arakiya: “…Yoluma çıkma. Halkımın zarar görmesini istemem.”

Rem: “Halkın mı?..”

Onun neden bahsettiğini merak eden Rem’in suratı öfkeden kıpkırmızı kesilmişti.

Ama maalesef ki kendisi ve rakibi arasındaki büyük güç farkının varlığında öfke yalnızca bir duygudan ibaretti ve karşı koyma arzusu fayda etmezdi.

Rem, molozlara uzanarak saldırma niyetini bu kez de fırlatacağı taşlarla sergilemeyi denedi.

Fakat Arakiya elindeki dalı savurup bir rüzgâr çıkartarak Rem’in etrafındaki molozları uzaklaştırdı.

Onları kelimenin tam anlamıyla süpürdü. Ve yalnızca zeminle de sınırlı kalmadı, Rem’in ardındaki duvarlar, tepesindeki tavan, binanın üst katları derken her biri tek tek havalandı.

Arakiya: “Gücümü kontrol etme konusunda iyi değilim. Bu gidişle, sen de, uçup gideceksin.”

Rem: “Madem öyle, neden söylediğini yapmıyorsun? Yaptığın onca şeyden sonra tereddüt edecek ne var ki? Sanki…”

Arakiya: “…Hayal kırıklığı.”

Rem’in dişlerini sıkarak verdiği cevap, Arakiya’nın omuzlarının kederle çökmesine neden olmuştu.

Ancak bu tatlı harekete rağmen gerçekleştirdiği eylemler onur kırıcı ve basitti. Dalını yavaşça kaldırdı, farklı boyutta bir fenomenle Rem’in varlığını ortadan kaldırabilirdi.

——Elbette ki Natsuki Subaru’nun böyle bir şeye müsamaha göstermesi mümkün değildi.

Subaru: “AH, AHHHHH—— Hık!”

Diye bağıran Subaru, bedenindeki tüm acıyı dağıtarak harekete geçti.

O an için onu sindiren kaygısını, öngörülemez gerginliğini ve yoluna çıkan ne var ne yoksa bir kenara attı.

Tüm korkularını bastırarak içgüdülerinin söylediğini yaptı, öne atılıp Rem’le Arakiya’nın arasına girdi.

Hiç değilse Rem’i, onu bekleyen yok oluştan koruyabileceğini umuyordu.

Onu korumak uğruna ölmeye razıydı.

Ölmeyi gerçekten istemiyordu ve Natsuki Subaru burada ölecek olursa her şey mahvolacaktı ama bu şekilde ölmeye hayır demezdi.

Natsuki Subaru, kadın kılığında, sahte göğüsleriyle, yüzünde makyajı, kafasında peruğuyla, tenini beyazlatmak için verdiği dahiyane çabalarla ve güzellik arayışıyla büründüğü bu saçma sapan görünümle, korumak zorunda olduğu kız için kanını akıtma arzusuyla öne çıkmıştı.

Rem: “——Hık.”

Rem’i arkasına almış, kollarını iki yana açmıştı.

İşte o anda, önüne geçip müdahale edişiyle Rem’in soluğunu kesmiş olduğunu fark etti.

Ama onun bu eylem hakkında ne düşündüğü veya ne hissettiğini asla bilemeyecekti. Bir daha asla bu fırsatı elde edemeyecekti.

Arakiya adındaki yıkım, bu şansı ansızın elinden alacaktı——

???: “——Ne komik bir manzara. Ama o kadar da kötü değil.”

Ancak tam da her şeyinin elinden alınmasına, geriye hiçbir şey kalmamasına hazırlandığı anda kulaklarına bu ses ulaştı.

Yaklaşan sonu kabullenmek için gözlerini kapatmış olan Subaru, bir ısı, acı, kayıp, ıstırap, susuzluk ya da bedenine “ölümü” getiren herhangi bir hissiyat duymadığını fark ederek soluksuz kaldı.

Ve yavaşça gözlerini açtığında da onu gördü.

Kollarını açıp Rem’in önünde siper almış olan Subaru’nun karşısında—— bir başkasının sırtı vardı.

O kişi Arakiya değildi. Arakiya, o sırtın diğer tarafındaydı. Subaru, onun yüzünde bir sersemleme, bir şaşkınlıkla öylece dikildiğini görebiliyordu.

O sırada Arakiya’da bu şaşkınlığı uyandıran ve meydana gelmesi gereken yıkımı kesip geçen varlık, sağ elinde ışıltılı, kırmızı bir kılıç tutarak arkasını döndü.

Kendini beğenmiş, kibirli, kıpkırmızı gözleri, bu dünyadaki her şeyin önünde diz çökeceğine kanaat getirmiş durumdaydı. Merhametten yoksun güzelliğin vücut bulmuş hâli olan, dolgun göğüslerini zıplatarak kollarıyla kendisini saran ve küçümseyici bakışlarıyla etrafı izleyen o kişi, orada olmaması gereken biriydi.

Subaru: “——Ah.”

Subaru, orada olmaması gereken o varlık karşısında soluksuz kalmıştı.

“Kıpkırmızı” kelimesinin tezahürü olan o güzel yüzün sahibiyse Subaru’ya bakarak homurdandı.

Ve sonra da——

???: “İsmini söylemene gerek yok, ahmak. Ancak benim ismimi söylemene izin vereceğim.”

Diyen kadının—— Priscilla Barielle’in yüzünde kan rengi bir gülümseme vardı.

#Yeni gelen Arakiya karakteri bayağı ilginç biri. Hemen dayanamayıp re:zerofandom sitesinden inceledim ama bayağı spoiler aldım, o yüzden siz incelemeyin 😀 Bölümün sonunda Priscilla’nın belirmesiyse ikinci bir şoktu. Burada, tam da böyle bir savaşın ortasında tanıdık bir sima görmeyi hiç beklemezdim. İlginç şeylerle karşılaşacağımız kesin. E öyleyse bir sonraki bölümde görüşmek üzere!

5 1 oylama
Bölümü nasıl buldun?
Lütfen birbirimize karşı saygılı olalım. Spoilerlardan kaçınalım. Güzel güzel yorumlar yazalım!
1 Yorum
En eski
En Yeni En Çok Oy Alanlar
oboyteru
Üye
11 Ekim 2026 01:40

Gelmiş kraliçem 🙂